• Günaydın yüzümdeki tebessümün mimarı. Günaydın hayatıma anIam veren güzeI insan. Günaydın kahramanım. Sen bana beIki de kızacaksın ama ben sabaha kadar uyumayıp seni düşündüm. Seni hayaI ettim. Bir sürü hikayeIer yazdım başkahramanIarı sen ve ben oIan. Bütün gece senin uyuyuşunu hayaI ettim. Sanki yanımdaymışçasına her anımızı hissettim. Sanki sen benim soI tarafımda uyuyormuşsun gibi. Sanki senin göğsünde yatıyormuşum gibi. Sanki seni öyIece hiç kıpırdamadan sabaha kadar izIemişim gibi… O meIek yüzünü hayaI ettim. DağıImış saçIarını, eIIerini hayaI ettim. KirpikIerine bakıp iç geçirdim. Bazen nefes aIıp verirken korktum. Sanki uyanacakmışsın gibi geIdi. Uykunu böImek istemedim sevgiIim. DudakIarın öyIe güzeIdi ki öpmek istedim, yapamadım. Çünkü saat gecenin biImem kaçıydı. AnIarsın işte. Uyandırmaya kıyamadım. Kıyamadığım kadar da bir an önce sabah oIsa da uyansa diye geçirdim içimden. Çünkü göz kapakIarını açtığında iIk göreceğin yüz ben oIayım istiyorum sevgiIim. UykuIu gözIerinden öpesim var. Sanki şimdi uyanacakmışsın da uykuIu sesinIe bana “günaydın” deyip güIecekmişsin gibi.. O kadar güzeI uyudun ki sevgiIim, meIekIer biIe hayran kaIdı. Ne güzeI bir histi tüm gece seninIe oImak. Şimdi dudakIarına bir öpücük konduracağım. Ve kuIağına “günaydın sevdiğim adam” diye fısıIdayacağım. Günaydın her şeyim oIan adam. Günaydın sevdiğim…

    Şimdi yatakta dönüşünü izIiyor oIabiIirdim. Yüzünün güzeIIiğini,dudakIarını,nefes aIıp verdikçe hareket eden göğüsüne bakabiIirdim uzun uzun.beIki sonra yanına yatıp uyurdum.sıcakIığında, kokunu içime çeke çeke.çenen yine eIIerimi çağırırdı,dudakIarın yine öpüIesi oIurdu.Sen şimdi uyuyorsun ya kirpikIerinden öperdim,dudağının kenarIarından,üşümüş saçIarından,sakaIIarından,yatağa öyIesine koyduğun eIIerinden öperdim. GözIerini açar açmaz göreceğin dünyanı öperdim.AIdığın nefesten öperdim be. Ama öpmeye de kıyamazdım sanırım uyanırsın diye sadece izIerdim gökyüzünü izIemek gibi oIurdu seni izIemek. Uyu,kaIbinin her zerresini öptüğüm adam💕
  • “Burayı öpmemiştim,” fısılda dedim, fısılda ki o duymasın diye fısıldadım dizleri üzerinde oturduğum oğlana, “burayı da öpmemiştim,” dinlemedi ve böyle dedi sadece, yüzümde öpülmedik nokta bırakmamaya yeminliydi.

    O, avuçlarına konmuş yüzümü öpmeye devam ederken bir elini bulup ellerim arasına çektim ben de, başak demetlerinden örülme ince yüzüklerimiz yan yana geldi. Emek kokuyorsun derdi bana, benim parmaklarımı götürürken dudaklarına. Gün ışığı, başak, tarçın ve emek kokarmışım bu oğlana; biraz yüksük otunu anımsatırmışım, çok az sukulentmişim, bazı bazı begonvil olurmuşum sıcak gün sonlarında yağan yağmurlar altında.

    “Fısılda lütfen,” dediğimde öptü beni, tüm özünü dudaklarından dudaklarıma bir damlasını heba etmeden vermek ister gibi boşluksuzca öptü; birleşik ellerimizi de kıstırdı sıcak gövdelerimizin arasında, fısılda beni severken dedim. Dur derdim hep; o duymasın, o duymamalı: O duyar mıydı?

    Hep duyurmak ister gibiydi bu oğlan, sevişlerimiz sızardı hasırdan örme yuvamızdan, utanmazdı ki bu oğlan; korkmaz, itaat etmez, teslim olmazdı. Bizim bu hasırdan yuvamız da emek kokardı, ya bu yuvadan sızan sesler ne taşırdı, bir alımlık gün ışığı ve tarçın ve başak? Taşımaz mıydı, taşısaydı onun nefretini kazanmazdık.

    “Fısılda, lütfen.” Beni yaratan tanrıya seslice şükürler sunuyordu, gülüyordu, beni dizinde sallayıp duruyordu. Çitlembiğim diyordu başak demetlerinden aşırdığım kokuyu onun parmakları arasında ince ve küçük kalan parmaklarımdan aşırıp öpücüklerle şımartırken. Bir kokuyu şımartmak bu oğlanın şımarıklığıydı, beni değil kokuları seviyor diye düşünürdüm bazı anlar, beni değil parmaklarımı seviyor; beni değil benden olanı seviyor fikrine gelene dek uzun bir yol alırdım, benden olan her şeyi sevip şımartıyordu.

    “Neden söylemedin?” Kaşları çatıktı şimdi, beni birden sertçe hoplattı dizinde. Korktum, bir yanlış mı yapmıştım, neyi söylememiştim? Bu sabah biraz fazla uyumuştum benim güçlü eşim tarlaya gittiğinde, saat geç olmasına rağmen uykumun gelmemesinden mi anlamıştı bunu, kızacak mıydı? Oysaki ona sen git tarlaya ben çiçek tarhını düzenleyeceğim demiştim, hiç itiraz etmemiş ve alnıma üç öpücük dizip gitmişti… ben de yatağımızda onun sıcak bir izi olan tarafa yatmış ve yastığına gömülüp uyumuştum. Kızacak mıydı?

    Tembeldim ben. Evime mi gönderecekti? Evim yoktu ki. Kovacak mıydı? Bir işe yaramayan kötü çocuk! Tıpkı annesinin söylediği gibi… ben bir çocuktum, birazcık uykuya söz bozan kötü çocuk.

    “Utanmıyor musun hiç?”

    Gözlerimin dolu olduğunu görmesin diye eğdim başımı ve onun omzuna yasladım alnımı, bana kızmasın istedim, utanıyordum çok utanıyordum ama bunu söylemeye de utanıyordum.

    H-hey? İnce sarı kumaştan üstümü omzumdan sıyırıp kendi dudaklarını örttü omzuma, böyle kızılmazdı ki! “Dün geceden beri sizi öpmediğim için üzgünüm, kimse hatırlatmıyor diye çok üzüldünüz değil mi?” Benimle değil omuzlarımla konuşuyordu, şimdi yine yüz yüze bakıyorduk, üstümü karnıma kadar aşağı çekmiş ve öpüyordu gövdemi.

    Bana kızmamış. Bir dahakine hatırlatacağım omuzlarımın öpülmediğini, çok şapşal bu oğlan.

    “Fısılda lütfen,” bana şiir yazmış, tarlada çalışırken olmuş bu, utanmadan bağıra bağıra okuyor aklından… “sessiz olsana.” Olmadı. Olmuyor.

    “O duysun diye mi yapıyorsun?”

    Cevap vermedi. Benim ellerim onun saçlarına ulaşıp dolaştı ensesine kadar, yüzünü yana çevirip dirsek içimi ısırdı, güldü. Şiirim nasıldı diye sormadı, şiirin nasıldı diye sordu; kıyamadım ben de çok kötüydü dedim, bir dahakine daha kötü olacak dedi burnuma burnunu vurup alay ederken. Olsun dedim utansam da onu sağ gözünün altından öpmeden önce.

    Bağırdı birazdan, biraz da yatakta seveyim seni diye bağırdı. Sus sus dedim dudaklarına vururken, ona vuran küçük elimi tutup şey yaptı, terbiyesiz! Orasına koydu, sapık oğlan sapık! Gözlerindeki birkaç gizli parıltıya takılı kaldım, elimin üstündeki eli baskı yaptı.

    O duysun diye mi dedim çıplak bedenlerimiz samandan yatağımızda kıvrılıp dururken, cevap vermedi. Kirli çarşaflarımız birikti dedi beni utandıran çıplaklıkta yeni bir çarşaf sererken altımıza. Köşede yığılı kirli çarşaflarımıza bakıp öksürdüm, yüzümü sakladım kolumla, koltuk altıma sızdı kıkırdayarak… deli oğlan.

    Yarın derede yıkarım onları dedim sonra, yıka dedi, ihtiyacımız olacak.



    “Emekli savaş muhabiriymiş, çocukluk arkadaşlarından biri bu sabah buradaydı, o hatırlamıyormuş kimseyi.”

    Yalnızca çarşaflarımı yıkayıp gitmek istiyordum, eşim de bunu istemişti, oyalanmadan yuvama dönmeliydim. Ortalık karışıktı, eşimin çok fazla düşmanı vardı, yoksulluk ve düşkünlük bu köyün insanlarını acımasız kılıyordu; hiçbir zaman gözükmemeliydim, bir şey yetim deniyordu burada bana, piç yetim. Okumuş bir oğlanı ayartıp kendine meczup kılan, yüzsüz, lanetli de deniyordu.

    Üzülmeyi bırakamıyordum insanların bu sözleri söylemeyi bırakmayışı gibi.

    Benim deli eşimin kuytu bir köşede bizim için ördüğü yuvaya gitmeliydim hemen. Dışarıda durmam çok tehlikeliydi biliyordum ama… ama şeydi, ilk kez onunla ilgili bir şeyler duyuyordum, o, bizim yuvamızın biraz ötesine derme çatma ev kurmuş yaşlıca adam. Eşimin kafa tuttuğu, sevmediği adam… sesimizi duyurmak istediği hani.

    Benim deli oğlanım neden bu zavallı adamla uğraşıyordu bilmiyordum, biz köylüydük, eşim az da olsa tahsilli bir insan olsa da yaşamı hep tarlada geçmişti; bizim derimiz çatlaklarla süslüydü, o çatlakların içi de bereketli topraklarla doluydu tabii. Gücenmezdik bundan. O yaşlı adamın teni solgun ve güzeldi, bir soylu gibi, buna gücenir miydi eşim?

    O adam, bizim aksimize tertipli ve disiplinliydi; sigarasını gün batımında içiyor ve koltuk altına sıkıştırdığı sarı sayfalara sahip eskice bir kitapla eşimi süzüyordu. Tarladan dönmüş yorgun ve kirli eşimin karşısında duran adamın zarif elleri, zarif bedeni ve dokunaklı gözleri… eşim beni bileğimden tutup yuvamıza çekiyordu sinirle.

    Benim deli eşim, her gece geniş ve ıssız düzlükte bizim yalnızlığımıza bir keman sesi sokan yan eve kızıyordu işte; müzik biz köylüler için bir kuşun şakımasıydı, bir ateşin çıtırtısıydı… biz bir keman sesini garipserdik hele ki o sese bir başka dilden şarkıyla eşlik eden bir adam varsa çok garipserdik. O adamın sesi çok hüzünlüyse eşim çok sinirlenirdi, beni kucaklar ve sıkardı. Korkardım.

    Eşim ve o yaşlıca adam, neden bu kadar ters düşerlerdi; o adam da sevmezdi benim eşimi, öyle bir bakardı ki… küçükleyen, ezen, sindiren bakışlarla dikilirdi eşimin önünde.

    Nedendi tüm bunlar, bilmiyordum, şimdi yanımda çamaşır yıkayan üç genç kızı gizli gizli dinlerken ayağımın üstünü yalayıp duran kuzumu da itikliyordum sudan uzağa.

    “Adam hâlâ çok yakışıklı,” güldü esmerce kız, diğerleri de katıldı, “kafası gidik olsa da bir gece için koynunda olmak isterdim.”

    Nazlı kıkırdamalar, suda çitilenen çamaşırların soğuk hissettiren sesi, kuzumun melemeleri ve daha fazlası; bu üç genç kız beni umursamadan konuşuyorlardı, akıllarınca dünyanın en güzel üç kızıydı bunlar, o yaşlı adam bu kızlar için deli olup bu kızların nişanlılarını vuracaktı… utandım onlardan, o kadar küçük zihinlere ve hayal güçlerine sahiptiler ki üzüldüm. O asil ve soyluca adam için çok acınasıydılar.

    “Bu gece yanına gideceğim, mutlu olsun büyük baba,” kıkırtılar. Islak çarşaflarımı mavi bir leğene doldurdum, kuzum da beni takip etti ben dereden uzaklaşırken.

    “Sonra benimki de onu mutlu etsin,” ölür gibi ses çıkardı kız.

    Herkesten ve her şeyden utanıyordum.



    Benim yuvamdı burası, o adamın yuvası da o garip barınak mıydı? Hemen iki ağaç sonra, küçük bir sığınak, tertemiz gözüküyordu tüm fakir duruşuna rağmen. Her gece içinden keman sesleri yükselen yer, çiçek tarhından topladığım çiçekleri sürdüğüm yıpranmış ve çirkin ellerim terliyordu ben o adama yürürken.

    Korkuyordum.

    Yalnızca uyaracaktım onu, sana bir tuzak kuracaklar, gece gelecek kız seni oynatacak ve eşkıya nişanlısına vurduracak seni. Dinler miydi beni, bir yetimi, bir şeyi… piçi. Bir köylüyü, okumamışı, pilav ve suyla ziyafet çeken fakiri?

    O çok zengin olmalıydı, hep et kokusu geliyordu onun evinden bizim yuvamıza… zengindir değil mi? Bizim yuvamızda bir kitap yokken o her gün bir başka kitap taşıyordu kolunun altında, kitap en büyük zenginliktir demişti büyük annem, bu adam zengindi tabii. Beni neden dinlesindi ki?

    Durdum kapısı önünde. Boynuma da sürmüştüm çiçeklerden, kötü kokmuyordum değil mi, emek kokusu fakir miydi? Bu adam rahatsız olur muydu, neden kalbim bu kadar çırpınıyordu göğsümde?

    Yapamadım, vuramadım kapıya. O dışarı çıktı. Önce bana baktı, solgun yüzü çok genç duruyordu ama gözlerinin kenarındaki kırışıklıklarda parmak gezdirebilirdim, ne? Gezdirmezdim!

    O sonra şey yaptı, ayağımı yalayan küçük kuzuma baktı. Dudak kenarındaki sigara düşecek gibi oldu, gülümsedi o.

    Gülümsedi.

    Kaçtım, kalbim ağrırken yuvama kaçtım ve samandan yatağa girip kıvrıldım, titriyordum. Nefesim beni yaşatmak için değil de öldürmek için giriyordu boğazımdan içeriye. Dayanamıyordum.

    Gece çökene dek yattım yatağımda. Kuzum da hemen göğsümdeydi, ara sıra meleyip kafasını öptürüyordu bana. Ben, eşim gelsin istiyordum. Eşim gelirse… keman sesi ve o da geliyordu. Hiç bilmediğim dilden bir şarkının hüznünde öpüşler alıyordum.

    Eşim geldi. Keman sesi yoktu. Sessiz ol dedim, o duymasın. Tüm gece bekledim ama gelmedi o. Huzursuz bir uykuya daldım.



    “Kendini başaktan örme bir iple boğmuş, sigarası da ağzındaymış, adamın sorunları varmış diyorlar,” kısık ses devam ediyor, “eski savaş muhabiri, bir patlamada kulaklarını kaybetmiş, duymuyormuş. Adını kimse bilmiyor, günlüğünde bu köye ölmek için geldiği yazılıymış ama on dokuz gün boyunca sayfalara tarih atıp başak yazmış. Sayfalar tarçın kokuyormuş, gün ışığında yakın bu defteri notu çıkmış adamın sigara paketinin içinden.”
  • ONU ÖLDÜREMEZDİM Ben İnce Memed'i öldüremedim. Eğer o ölmeyi isteseydi, yine öldüremezdim; yazmaktan vazgeçerdim. Bunlar bilmiyorlar ki bir yazar için yarattığı bir tipin halka karışması, halkın arasında yaşaması en büyük mutluluktur. İnce Memed'i ben yaratmadım. O kendini yarattı. İnce Memed'in mezarı yok. Osmaniye'nin Gökçedam köyünde çok güzel, gepegenç bir heykeli var. "Ben İnce Memed'i dört romanda öldüremedim, kıyamadım... Yaşar Kemal
  • Sana gelirken puding almıştım yaparız diye
    Ama ne kadar düşünceliyim ki süt almayı unutmuştum
    Bana bir gün: izin günüyse bana gelinir puding yapılır demiştin...
    Geldim ama yine yapamamıştık...
    Sahi o puding duruyor mu hala ?
    Ben orda yokum ama umarım o duruyordur
    Sahi hatırlatıyor mu beni sana ?
    Sana aldığım kitap,aynanın orda duran diş fırçam,sende kalan çoraplarım,sana aldığım tişört...
    Bunlar hatırlatıyor mu beni sana ?
    Yoksa onları da attın mı çöpe ?
    Ben seni hatırlatan hiçbir şeye kıyamadım
    Bırak kıymayı her gün gözümün önünde içli içli bana bakıyorlar...


    Benim canım acıyo...
    Sahi senin de acıyo mu ?
    Ben çok özledim seni....
    Ama sen özlemedin biliyorum....
    Bile bile soruyorum işte kendime...

    19.11.2019

    #mavi
  • ilk defa yanımdayken daha sana sarılmadan nasılda uyumanı istedim
    Çekilmez bir adam olduğum konusundaki düşüncelerini ara ara dile getirmeni şimdilerde sen susunca çok daha iyi anlıyorum ..
    Pişmanlık duymak değilde nasıl desem kadınım bu saate yorgunluğunu görünce sana olan özlemin dengesini alt üst etti kıyamadım Seni işi eve taşırcasına sıkıcı bir sohbetle keyfini kaçırarak çekmek istemedim Bizi tanımayan birileri görse eminimki ne kadar sıradan tek düze şiir gibicesine bir aşk yaşıyorlar düşüncesini etrafa yaymaktan geri kalmayacaklardır Hissede bildinmi bilmiyorum gece merakımı yenemedim uyuduğun odanın aralanan kapısı dikkatimi çekti önce uyandığını sandım rüzgara bağlı cereyan esintiler oluşmaya başladı doğrularak odana doğru yöneldim uyuyordun çok sevdiğin ipek yorganın bir ucu yatağın köşesinden kurtulmuş samur halının zeminin kök salmış gibi tutunuyordu Üşütmen düşüncesi aklımdan geçmedi değil ipek yorganını üzerine pür dikkat bir şekilde örttükten sonra cereyanı önlemek için pencereye yöneldim iyice kontrol ettikten sonra sıkıca kapadım uykunu bölmeden bu kadar başarılı işler çıkarmaktan hani nederler kendimce gurur duymadım değil
    Uyurkende melek gibiydin kadınım..Bu sabah seninle birlikte uyanınca kollarıma yaslanmanı sana en sevdiğin güzel şarkıları söylemeyi nedense her zamankinden daha çok istedim..Lanet bir telefon geldi seni uyandırmaya elim varmadı erkenden çıkmam gerekiyor....Bu arada mutfağı kontrol ettim köy ekmeği epey azalmış nutella kavanozunuda yarılamışsın diyetini yine benim gibi bozdun değil mi :)
    Hayırsızın
  • Bir şiir yaz.
    Son nefesinle can bulsun,
    Vasiyetin gibi okusunlar onu.

    Bir şarkı söyle.
    Hayatını anlatsın dinleyene,
    Dilenseler dahi bir daha çalmasın.

    Bir resim çiz.
    Eline alıp, şöyle bi’ bakan,
    Gözyaşlarıyla boyasın onu.

    Bir sigara yak.
    Dumanı beklesin seni arşta,
    Kokusu toprağı andırsın.

    Bir düğüm at.
    Çözemesinler sen gibi,
    Söküp atamasınlar yüreklerinden.

    Bir adım at.
    Depremler yaratsın ardında,
    Ama bir de bekleyeni olsun bu kez.
    Son bir adım çocuk!
    Sonsuza dek.

    Bir iz bırak.
    İmzan kadar yalın olsun,
    Düştüğün kadar derin.
    Sevdaların kadar acı,
    Ve sen kadar görünmez.

    O şiir şimdi avuçlarınızda olmalı.
    Ve o şarkı uçtu dudaklarımdan
    O resme elim varmadı çizmeye
    (Yine kıyamadım gözyaşlarınıza)

    O sigara artık sönmüş olmalı.
    Ve o düğüm benim için en kolayıydı.
    O adım en korkağıydı atılanlardan.
    Ve bakınız,o iz boynumda şimdi.
    Ve O çocuk..