• Hayat çok sıkan bir gömlek yakası gibi. Düğmeyi çözersen rüzgâr üşütecek seni, kapatsan boğulacak gibi olacaksın. Elin sürekli gömleğin yakasına gidecek. Hafifçe genişletmek isteyeceksin, çünkü nefes almaya o kadar çok ihtiyacın var ki. Sana biraz müsaade etseler sonsuza kadar ortalıktan kaybolacaksın gibi bir haldesin. “Bir yere kadar gidip döneceğim.” O yer, belirsiz ve belki de kimse tarafından bilinemeyecek bir yer olacak. Kimseye adres vermemek için sen bile gittiğin yerin neresi olduğunu bilmeyeceksin. Çünkü senin bildiğin her şeyi bir başkası da bilecek.
    ...
    Sana bir seçim hakkı sunuyor gibi davranacak hayat. Oysa tüm seçeneklerinde bir bit yeniği, bir mecburiyet hissi var. Elinden tuttuğu gibi seni istediği yere götürecek, hem de süründüre süründüre. Seçimler sana ait olacak ama şartlar senin dışında önceden kurulmuş olacak. Elinde olanların kıymetini bilmek bile tam olarak senin inisiyatifinde değil. Hem kim gerçekten başkasının elinde olabilir ki? Üstelik bu ne kadar incitici ve kısıtlayıcı bir durumdur. Elimizde hiçbir şeyi muhafaza edemeyiz ki biz. Her şey devinim halinde. Her şey aslına doğru koşar adım ilerliyor. Kimse bir başkasına doğru koşmuyor. Herkesin ulaşmak istediği yine kendisi. Ne zaman anlayacaksın bunu? “Ne bu telaş” diye sor o zaman kendine. Düşün! Kimden ve neyden kaçıyorsun? Seni nefes nefese bırakan yol mu, yoksa nefesin mi yetersiz kalıyor yollarda?
    Hayat, sana seçim hakkı sunarken, doğru veya yanlış budur demiyor. Kesin olarak konulan kurallar konusunda herkes hemfikir gibi davranıyor. Oysa insanlık tarihi hep çatışmalara gebe. Kavgalar hep çatışmalardan besleniyor. Basit yaşamadığımız için gerçekler bize yetmiyor. Yaşadığın hiçbir şeyin önceden fragmanını da göremiyorsun. Belki de görmemen en iyisi. Gözünün önünde gerçekleşen hadiselere inanmakta bu kadar zorlanırken, kesin olarak müşahede edemediğin olaylar hakkında nasıl atıp tutabiliyorsun? O kadar kesin yargıların var ki, sanki seçenekleri sen oraya yerleştirmişsin. Yaşadığın her hadisenin tüm etkilerini ve senin hayatına getireceği her unsuru kendin seçmişçesine emin konuşuyorsun. Bilmediğin, bilmediğimiz, bilmedikleri şeyler var. Bize geleceğe dair hiçbir şey bildirilmedi.
    İbrahim Varelci
  • Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...

    "zaman bendedir ve mekân bana emanettir! " şuurunda bir gençlik...

    devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını, allah'ın kur'an'ında "belhüm adal" dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, türkü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... bu devirleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik...

    gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir nida kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız? " diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...

    dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik...

    halka değil hakka inanan, meclisinin duvarında "hakimiyet hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti hakka kölelikte bulan bir gençlik...

    emekçiye "benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! ama sen de, zulüm gördüğün iddiasiyle, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılamazsın! ", kapitaliste ise "allah buyruğunu ve resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın! ", ihtarını edecek... kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik...

    birbuçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını, türkün de yine birbuçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin islâm'da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna islâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik...

    "kim var! " diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "ben varım! " cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur! " duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...

    can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateji ve taktik sahibi bir gençlik...

    büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik...

    bugün, komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kağıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hasılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve telbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tekbaşına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik...

    annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiç birini beğenmeyen, onlara "siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi! " diyecek ve gerçek müslümanlığın "ne idüğü"nü ve "nasıl"ını gösterecek bir gençlik...

    tek cümleyle, allah'ın, kâinatı yüzüsuyu hürmetine yarattığı sevgilisinin âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, o'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve o'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik...

    bu gençliği karşımda görüyorum. maya tutması için otuz küsür yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür allah'a hamd etme makamındayım. genç adam! bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.

    surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes! 
    ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es! ..

    Allah'ın selâmı üzerine olsun! "
  • ***Girizgâh

    “Lumière kardeşler ilk özel sinema sunumlarını ise 22 Mart 1895 tarihinde, halka açık olan ve izleyiciden ücret alınan ilk gösterimlerini Paris'te Salon Indian Du Grand Café'de 28 Aralık 1895 tarihinde gerçekleştirmişlerdir.(Bu gösteriye Louis Lumière tarafından öykülü film ve bilim kurgu filmin atası sayılan Georges Melies de davet edilmiştir.) Tarihe geçen bu genel sunum, Lumière kardeşlerin ilk filmi olan Sortie des Usines Lumière à Lyon (Lumière Fabrikasından Çıkan İşçiler) ve bir trenin istasyona yaklaşmasını kesit alan (bu tren filmi izleyenleri o kadar etkiledi ki izleyiciler yerlerinden kalkıp salondan dışarı çıkmak istediler) filmin de aralarında bulunduğu on kısa metrajlı filmden oluşuyordu. Her film 17 metre uzunluğundaydı ve yansıtıcı ile çevrildiklerinde 46 saniye sürüyorlardı.”(1)

    Sinemanın bir “yabancı” olarak ilk deneyimidir Paris’teki kafede yaşananlar. Gerçi sanat biraz da bu etkiyi uyandırabilen, insanda daha önce hiç karşılaşmadığı türden bir karşılaştırma oluşturan (belki büyülenme, büyünün etkisinde kalma) sarsıcı olma hâli değil midir? Artık bundan sonra gelenler ya tekrardan ibaret olacaktır yahut da zor olanı başararak yaratacaktır. Robert Bresson’un Mouchette filminde, henüz açılış esnasında avcının bize hissettirdikleri yahut filmin nihayetinde genç kızın yuvarlanması esnasında izleyici olarak karşısında olduğumuz hâl bu yabancılığa (neredeyse sadece kendisinin bildiği bir şeyi yapmakta olduğunu ve aramızdaki mesafeyi bize unutturmaz) ait değil midir? Karşımızda olan hiç tanımadığımız bir şey ve ne olacağını bilmiyoruz?

    Sanatçı ile izleyicinin bu yabancılık (ve aynı zamanda ortaklığı da içerir bu) dâhilinde, eser dolayımıyla ilişki-siz karşılaşması nadirattandır ve epeyce güçtür artık. Söylenmedik ne kaldı?

    (Bu parantezin müsebbibi Metin Abi’dir. Her defasında Umberto Eco’ya atıfla “bu gök kubbe altında söylenmemiş tek bir söz kalmamıştır” sözünü hatırlatır. Bir keresinde ben de ona aslında bu sözün kendisini de içererek bin yıl kadar önce Firdevsî tarafından söylendiğini hatırlatmıştım. Şöyle demekteydi Şehnâme’nin yazılışına dair: “Söylenecek bütün sözler söylenmiş, yeniden söylenmeğe değer söz kalmamıştır. Ben de sana bunlardan birisini söyliyeyim.”(2) Bu hatırlatma üzerine Metin Abi, Tacik bir arkadaşının Goethe ve Firdevsî üzerinden bir geçmiş ve değerler üzerine bir anısını anlatmıştı. Haksız mıydı öfkelenen Tacik, Metin Abi? Eco söylemişse şayet, cümlenin başına “bu da dâhil” ifadesini eklemesi doğru olmaz mıydı ya da artık ben’in kalmadığı yerde bu vurgu da anlamsız mı kalır? Ardıl eserler de tıpkı Firdevsî’nin deyişi gibi, ben de sana bunlardan birini söyliyeyim’i içerir. Firdevsî yine de kendisine belki bir yer bulmaktan söz ediyordu. Onun mütevazılığı içinde bu yer arayıştan doğar yaratıcılık.)

    Lumière kardeşlerin sinema gösterimi ile ilgili bambaşka saikler de etkili elbette yaşananlar da fakat bizim üzerinde duracağımız şey bu sarsıcı duruma istinaden, yabancılık ilişkisi üzerine. Yabancı, “en gerçek” olarak gelmektedir üzerimize ve sadece bizim, o an için.

    Trenin gara gelişi, bir anlamda trenin sahiden gara gelmesini ve izleyicinin yanlış(!) bir konumlanışla garda bulunuşunu da içerir yahut da tren, garı terk etmiştir ve izleyicinin üzerine gelmektedir. Her iki durumda da tek bir mekân içinde mekân, gerçekliğinin dışına taşmaktadır ve mekânda bulunan da… Mekânda bulunanın asıl konumu “eserin karşısıdır”. İzleyiciyi her şeyden arınık biçimde kendi karşısına çekmiştir mekân-zaman ilişkisini yıkıma uğratarak. Eserin içinde bu yıkımı yapmak ayrı konu ya Dr. Caligari’nin Muayenehanesi gibi, şimdilik geçelim.

    Yıkıntı mekân-zaman içerisinde eserin gerçekliği izleyiciyle buluşur; tren sahiden gara gelir, üstelik izleyicinin üzerine. İzleyici eserin zaman ve mekânındadır. Kendisini(izleyiciyi) oraya taşımıştır eser. Eserin içinde olan izleyici kaçmaya çalıştığında, koltuğunda oturmakta olanı (kendisini) da sürükler. İşte burası bizi ilgilendirir!

    Tren gara öyle bir geldi ki, sahiden geldi bir an için. Trenin gara gelişini pasif bir anlatımla sunmadı, bizzat tren gara tren gara geldiğinde ne olduğunu gösterebildi. Trenin gara gelişi bir görünüm-bilgiden ziyade yaşantının kendisi olarak yerini buldu.

    Frederic Tuten, Uzun Yürüyüş’te Mao’nun Maceraları kitabını yazdıktan sonra, sonda yer alan Mao ile röportajın gerçek olduğu zannedilir(Peki gerçek değil miydi?). Mao ile yine röportaj yapması için onu Çin’e bile göndermek isterler yayıncılar. Tuten ise bu ilk eserinde ne bulduysa tıkmıştır içine, ne metin kendisine aittir ne de metinde geçenler Mao’ya. Kitabı yayınlanmış yazar tanıdığının tavsiyesine uymuştur belki, ne demişti:

    “İlk kitabında arkanda seni gözleyen birileri yok, her şeyi, bulaşık makinesini bile tıkıştır içine”.(3)

    Bu fikri hayata geçirmenin epey zaman aldığını söyler Tuten ve gerçekten yapmıştır da. Aslında ben yazarla karşılaştığında yazmakta olduğu şeyi de merak ettim ya: “Meksika, aşk, seks ve ölümle ilgili (daha ne olsun), tekila içmeye, boğa güreşi izlemeye, -eskiden de şimdi de hiç yakamı bırakmayan- yalnızlığa dair roman.”

    ***Yabancı’ya Dair

    Bunca girizgâhtan sonra artık asıl meseleye yaklaşsak sanırım iyi olur; Albert Camus’un Yabancı’sı yahut tanımadığım bir okurun (TSena_gl) bu eser hakkındaki bana hakikaten sarsıcı gelen düşünceleri:

    “Kitabı beğenmedim, demeyeceğim, sadece bana hitap etmediği kesin. Bu tarz olaysız kitaplarda derin anlamlar ararım, anlık olarak beni etkileyecek veya hayatıma katabileceğim şekilde, farkındalığa sebep olacak anlamlar ama bu kitapta böyle bir durum söz konusu değildi.

    Kitapta, bir adamın hayata karşı, insanlara karşı, duygulara ve olaylara karşı kayıtsızlığı anlatılıyordu; bu tarz bir kitaba ben de kayıtsız kaldım haliyle.

    Ne herhangi bir duygu ne de herhangi bir düşünce kattı bana, yavan bir şekilde okudum, bitti. Kitabın bir amacı vardıysa ya ben anlamadım ya da yeterince iyi anlatılamadı, bilmiyorum. Benlik bir kitap değildi kısacası.” (4)

    Kitabı olaysız olarak tanımlayışını bir bakıma doğru buluyorum ya da benim neyi bulduğumun bir önemi yok, salt onun dediklerini düşünelim.

    • Olaysız bir kitap ve sırf bu yüzden derin ( yüzeysel-yüzeyde değil, bunu daha sonra derinleştireceğiz) anlamlar arayıp bulamayış.

    • Bir adamın kayıtsızlığına karşı kayıtsız-kalış (ki beni sarsan şey burasıydı).

    Okur ne kadar farkındaydı bunları ifade ederken bilmiyorum fakat Yabancı’ya dair en doğru şeyleri dolaysızca ifade etmekteydi. İlki, bir derinlik bulunmayışı ki eser bir yüzey anlatısından ibaret, ne doğrudan anlam ve imalar içeren ne de dolaylı olarak semboller ya da metaforlar aracılığıyla bir anlama çağıran bir eser, yazarın dahi müdahil olmadığı bir yüzey anlatısı (Belki metinlerinin tümü için söylenemez ama bunu en iyi yapanlardan birisi de Herman Melville’dir. Onun eserlerinde açığa çıkan ihtişam da buradan doğar).Bir anlama çağırmıyor eser; çağrısı 1 anlama değil. Eserin değil, kendisinin derinliklerine de çağırmıyor okuru, bir yüzey gezintisi sunuyor, bir aralık sunmuyor sızabileceği.

    İkinci tespit ise kayıtsız kalana karşı kayıtsız kalışa dair, kayıtsızca geçilip gidilene… Yabancı, geçip giden; sana kayıtsızlığı içerisinde kendisini sürdüren senin beklenti alanına girmeden yine kendisi olarak çekip giden.

    ***Kimdir 1 Yabancı? Bu kayıtsız kalınan…

    Bu kayıtsız kalışa ilişkin sevgili Ahmet Y.’ye şunları söylemiştim:

    “Mesele de tam oradan başlıyor işte, o şekilde ifade edilmese şimşek çakmayacaktı zihnimde. Kendi kayıtsızlığını bir üst sıçrama gibi vurgulayış. Her inceleme biraz saçmadır (şu an benim de bu metne yaptığım bu) fakat bunu bir isim değil de fiil (saçma-k) gibi de düşünmeli... Kendi kayıtsızlığını vurguladığında aklıma şu soru geldi; Camus bu nedenle mi kitabın adını Yabancı olarak seçti acaba? Öyle bir metin ki yabancılığa dair hiçbir analiz yapmayan okur, kitabın ve kahramanın karşısında, kendisiyle hiçbir kesişimi olmayan bir "şey"le karşılaşmasından dolayı adı konulmamış anlam türüyor... Kitabın adı çok farklı bir yere çekiyor onu, yabancılaşmaya dair (bunun üzerine analizler yapmak kolay iş); ama çektiği yer tam da hatalı yer ve bana kalsa Camus'un de böyle bir derdi yoktu... Aradığı okur işte bu okurdu onun, hiç tanımadığı biriyle yine hiç tanımadan, yüzleşip, yüzleşmeden geçip giden insan... Bu kayıtsızlık işte... Okur ile roman kahramanının benzerliğini saklı tutalım da ilerleyelim şimdi... Camus kahramanına analiz yapılmasını mı isterdi yoksa karşısında kayıtsız kalınarak çekilip gidilmesini; eğer absürdü onun anlamında düşüneceksek ikincisi doğru gibi... Onun anlamını bulmak istediği yer kesinlikle örtük kalan, dile ge(tiri)l(e)meyen bir yer olarak burası... Söylenmemiş olarak kalınacak... Ben sana Yabancı'yı anlattım ve o sana yabancı... İçsel mutabakat, üstelik bu kesişimsizlikte çatışır gibi görünürken... Okurun yazdıklarına bakarsak Camus hiçbir yazarın kazan(a)madığı bir muzafferdik kazanmış gibi; son paragraf bunu gösteriyor... Yabancı’yı yine yabancı bırakarak çekip gitmiş yazar, neredeyse hiçbir aralık bırakmadan... Sızılacak bir aralığı olmayan kahraman nasıl yaratılır? Cevap önemsiz şimdilik, bu aralığı bulamadığımız için Meursault incelenemez olur ve yabancı olarak kalır/ölür... Oysa bulsaydık delik deşik edebilirdik onu, şimdi saçmalayacağız öyleyse... Okur Camus sertliğiyle dikilmiş Camus'un karşısına... Okur onu anlamadan gittiğini düşünüyor ama işin daha ilginci Camus onu anlamış bile kaç yıl önceden, onun için yazmış... Ben bu ismin içerik bağlamından değil, tam da okurun kahraman ve kitap karşısında düşeceği hâlden dolayı aldığını düşündüm incelemeyi okuyunca...”

    Biraz daha toparlayıcı olursak; Yabancı’yı anlatırken (bu anlatım etki kurmaksızın göstermeye yöneliktir, anlatım işaret etmeyi içerir, etki kurmayı değil) maksat Yabancı’nın kim ve ne olduğunu en dolaysız biçimde hissettirmekti, en gerçek biçimde sana yabancı olanı. Kitabın adı içeriğini ifade etmekten çok (ve bununla birlikte başka bir biçimde bunu yaparak) sana gerçekliğini sunuyor. Adı açıklanmaktan ziyade sende oluşacak olan etkisi üzerinden bir anlama kavuşuyor ve örtük.

    Lumière kardeşler yerinden kaldırdı, Camus ise kayıtsız bırakacaktı, yabancı olduğunu hissettirecekti. Onun çarpıcılığı sana hiç temas etmeyişindeydi, bu alışıldık olmayan bir durum. Yabancı’yı anlatmak bu hâliyle çarpıcılığın sıfır şiddetinde en çarpıcı olanı değil miydi? Camus, Yabancı karşısında yabancı bırakmadı mı bize onu?

    Yabancı kendisiyle bir ve aynı olandı (özdeş), neresinden inebilirdik derinliğine? Bir başka hakikati gösterdi belki; kendimizle bir ve aynı olduğumuzu, kendimizle birlikte…
    Bize Meursault’un varlığını mı duyumsattı yoksa onun karşısında kendi varlığımızı mı? Aynı şeyi Franz Kafka (Dönüşüm) ya da Yusuf Atılgan (Anayurt Oteli) sordurmadı mı? Şiddetli bir biçimde bizi hariçte bırakan bir eser değil miydi yarattıkları ki hariçte kalmayla salt kendimizi görebilirdik.
    Kendisinden olanca kudretiyle öteye iterek varlığımıza çağırmadı mı bizi? Bu kesişmeyen, temas etmeyen özdeşlik neyi düşündürür bize?

    İronik değil mi her şeyde kendimizi yahut anlamı (kendimize ait) arıyor oluşumuz? Her yerde kendimizi ve kendimize ait olanı arıyorsak biz neredeyiz? Nerede ikamet ediyoruz kendimizde değilsek?

    Bu ironik durum asıl olarak Italo Calvino’da zirveye çıkar, Varolmayan Şövalye’de… Şövalye Agilulfo’nun var olmayışı neyi anlatır geçelim bir an da Gurdulu’ya dönelim yüzümüzü. Gurdulu kendisini her şey zannediyordu, her şeyi kendisi zannediyordu. Neye dokunsa, neyi görse o oluyordu. Kendisini aramadığı tek yer kendisiydi, bir türlü oraya bakmıyordu. Kendimizde ikamet eden kendimizi bulamayan bizler Gurdulu’ya gülüyoruz, burası sahiden komik ama…

    “Agilulfo’yu arayan biri daha var, o da Gurdulu, rastladığı her boş tencerenin, tavanın, bacanın, kovanın önünde durup bağırıyor:
    «Beyefendiciğim! Buyrun beyefendiciğim!»
    Yol kıyısında bir çayıra oturmuş, boş bir şarap şişesinin ağzından içeri doğru uzun bir söylev veriyordu ki, bir ses onu çağırdı: «İçerde kimi arıyorsun, Gurdulu?»
    Torrismondo bu, Carlomagno'nun huzurunda görkemli bir düğün yaparak Sofronia ile başgöz olmuş, yanında eşi, ardında kalabalık bir maiyetle, atının üstünde, imparatorun kendisini kont olarak atadığı Curvaldia'ya gidiyor.
    «Efendimi arıyorum» diyor Gurdulu.
    «O şarap şişesinde mi?»
    «Benim efendim varolmayan biridir; bir zırhın içerisinde olmadığı gibi bir şarap şişesinin içerisinde de olmayabilir.»
    «Ama efendim hava-cıva oldu gitti!»
    «Ne yani, ben şimdi hava-cıvanın mı seyisiyim?»
    «Peşimden gelirsen benim seyisimsin.»” (5)

    Hiçbir şeyde varolmayan efendisinin hiçbir şeyde olmayacağını bilerek, onun yokluğunu teyit etme hâli Gurdulu’nun ki. Peki, Gurdulu’nun varlığını ne teyit eder, kendisi hariç her şeyde ikamet ediyor oluşu buna kâfi midir? Bizim de…
    Calvino sanki varlığımızı yitirdiğimizi ifade eder ve anlamı da anlamsızca aradığımızı. Heideggerci bir çağrı mı yapıyor: “ Zaten ağırlandığımız yere; varlığa ait olmaya.” (6)

    ***“Ne oluyoruz biz? Varlık ile insanın hangi burcundayız?” (7)

    Varlığımızı yitirmediğimizi bu zannetme hâli kendinde mekân bulamayan, yersiz-yurtsuz kılmıyor mu bizi? Camus okuru bunu başarmış, aynı sertlikte bir kayıtsızlık duyuyor. Camus’un çağrısı onu Camus’u değil kendisini duyması değil miydi zaten? Kendisinin Yabancı olduğunun onunca hissedilmesi değil miydi? Okur, iyi yahut kötü bunu fazlasıyla yapmamış mı?

    Yüzey anlatılarında inilecek bir derinlik bulmak zordur velhasıl, anlatının çağırdığı da kendin olarak gezmendir orayı, yazar yol göstermez.

    https://www.youtube.com/watch?v=ePPMrX4YtkM

    ***Nihayete dair…

    Bu yazı Albert Camus’un Yabancı’sına dair bir inceleme değil, bahsi geçen okurun incelemesine dair bir incelemedir. İlk okumamdan bugüne geçen zamanda aklıma geldikçe yazdıklarını düşündüm ve bir kısmını burada ifade etme olanağı buldum. Yol açtıklarından ötürü kendisine (TSena_gl ) teşekkürü borç bilirim. Yazısından faydalanmadan önce haber vermeyişimi de anlayışla karşılar diye ümit ediyorum. Yine Metin T. abime ve sevgili Ahmet Y ‘e de düşünsel etkileşimlerimden ötürü teşekkürü borç bilirim. Elbette bir zamanlar Lumière kardeşlerin yarattığı bu etkiyi hafızama kazımış olan Canavar Vasfi ‘ye de...


    Kaynaklar:
    (1) https://tr.wikipedia.org/...te_ve_Louis_Lumière
    (2) Şehnâme-1-Firdevsî, MEB Yayınları, s. 14
    (3) Uzun Yürüyüş’te Mao’nun Maceraları-Frederic Tuten, Jaguar Yayınları, s.147
    (4) #30299703
    (5) Varolmayan Şövalye-Italo Calvino, Yapı Kredi Yayınları, s.141
    (6) Teknik ve Dönüş & Özdeşlik ve Ayrım-Martin Heidegger, Pharmakon, s.81
    (7) Teknik ve Dönüş & Özdeşlik ve Ayrım-Martin Heidegger, Pharmakon, s.81
  • evet, yazıp yazmamak konusunda çok düşündüm ama sonunda buradayım.
    artık 30'lu yaşlarımın ortalarında olduğumdan mütevellidmidir hayata dair bazı şeyler bende müthiş bir ''off bu ne ya çocukça'' algısını oluşturuyor. memnun değilim ancak elimde değil. bu eserde bana sıklıkla bunu dedirtti, birinci ağızdan anlatılan eserde karakter her küfür ettiğinde, her ''kaybedenyıkıkezikdüşmüşkovulmuşofyamahvolmuş' moduna girdiğinde (ki kahramanımızın başına babasının ölümü dışına öyle aman aman, mücadele edilemeyecek hiç bir halt gelmiyor) sıklıkla off bu ne yaa dedim. undergrand edebiyat, 'dozunda' kaybedişlik severim ancak Serbes burda tıpkı bir önceki kitabında olduğu gibi ticari düşünmüş ve satacak olan, ergen kitleye hitap eden deli saçması sözümona bir 'öykücük' yazmış. ya bu kadar kolay mı sonunda t olmayan Serbes? gerçekten bir eser oluşturup bunu insanlara ben bunu yazdım diye sunmak bu kadar kolay mı? bu kadar özensiz bu kadar alelade bir kitabı yeni kitabım diye sağda solda imzalarken hiç utanmadın mı?
    ucuz basit bir ergen depresyonunu yine depresif ergenlere onların ilgisini çekecek alkol uyuşturucu ve küfür sosuyla hazırlayarak servis eden Serbes sadece hikayenin bomboşluğuna değil kurgusuna da dikkat etmemiş ki kitapta yüzlerce zamanlama hatası var, misal 5 yıl önce 17 yaşımdayken diyor yani karakter 22-23 yaş aralığında olmalı ancak bikaç sayfa ilerde ve aynı zaman çizelgesinde 27 yaşıma geldim amk vay bilmem ne koyayım şeklinde küfür ederken farklı bir bilgi veriyor. vs vs yere batmış kaybetmiş müptezel edebiyatından yeterince ekmek yediniz artık ya bu undergrand işini layığıyla yapın yada sizleri okuyan 14-16 yaş grubu hayatın başlangıcında ki insanlara ''eğer hayat sana adil davranmadıysa hemen depresif ol ve biraz esrar iç dostum tek çözümün bu çünkü kimse seni sevmiyor dünya çok boktan bir yer'' mesajını vermekten vazgeçin. edebiyatın yüz karaları.
  • Çok yakın zamanda bir dizi izledim,"Anne with an E" diye.Ozellikle ikinci sezonda bazı zoraki verilmeye çalışılan mesajları görmezden gelebilirsek;genel itibariyle özellikle hayata ve sahip olduklarimiza karşı tatlı bir uyanış hissi veren,oyunculuklarıyla muhtesem bir diziydi.Hmm..ne alaka diyeceksiniz işte orada Anne var ya kitap okumayı çok seviyor ve Jane Eyre'nin de farklı bir yeri var, onun için.Bundan dolayı listemde olmasına rağmen geciktirdigim ve bir an önce merak edip öne aldığım bir kitap Jane Eyre.Jane Eyre'yi okuduktan sonra Anne'in neden sevdiğini anladım tabiki çünkü kendi yaşamından izler taşıyor.

    Jane Eyre Victoria döneminde yazılan ,o döneme dair sosyal bir eleştiri getirilen ,din ve kadının toplumdaki fotoğrafının büyütülüp cercevelenerek gözler önüne serildiği aşk romanindan da ötesi bir kitap.Anna Karenina var ya o tarz gibi düşünün ama Jane Eyre daha sevimlisi :))Klasikler hep söylüyorum ya bambaşka bir lezzet bırakıyor damağımda.İnanin birkaç gün oldu bitireli ama halen daha aklımda.Jane Eyre akıcı bir kitap ama kolay ilerlemiyor kelimeler o kadar dolu ,o kadar yoğun ki ...Kendimi okyanusta kürek çektikce ilerleyemeyen ,yerinde sayan birisi gibi hissettim.Charlotte Bronte'in da yaşamından izler taşıyan ve güçlü kadın ozleminin portresini çizdiği feminist bir edebiyat.

    Hatta yazar o dönemde bir eserini erkek ismiyle bastırmış düşünün dönemin baskısından dolayi.Yazarın kelimeleri o kadar lezzetli ki o ince ruhunu kalbinden mürekkeple satırlara nakış nakış dokumus adeta.Bundan dolayı ruhunun incelik ve guzelliginden dolayı çok sevdim yazım tarzını.Betimlemeler ve karakter analizleri harika.

    Gelelim Jane Eyre'ye küçük yaşlarda anne ve babasını kaybediyor.Bunun üzerine bakımını üstlenen amcasının da vefatı üzerine ,yengesine Jane Eyre'ye sahip çıkılması için vasiyet ediliyor.Ancak sadık yengesi (!),küçük kıza hayatı dar edecektir.Ozellikle oğlu var ya Jane Eyre'yi her gördüğünde insanlık onurunu çiğneyip,kendisine zulmedecektir.
    Bundan dolayı çok sinir oldum o çocuğa her olaydan masum masum çıkması yok muydu ? Jane Eyre küçük yaşlardan itibaren kitap okumayı çok seviyor ,ben de onu seviyorum.Arkadaslar sizde de öyle oluyor mu bilmiyorum okuduğum kitaplarda karakterler kitap okumayı sevince içim kıpır kıpır bir heyecanla doluyor.Ayri bir sempati besliyorum yani.Neden acaba ? :))Jane Eyre'nin yaşamının bir bölümünde ,Martin Eden'den izler görmeniz mevcut.Onun mucadeleciligi,azmi,pes etmeyisi vs.Martin Eden'in o yönünü nasıl taktir ettiysem;Jane Eyre'nin sadık emanetcisi (!) yengesinin kendisini bir rahip okuluna teslim edisiyle oradaki tüm zorluklara rağmen aşkın bir gayret göstererek , kabuğunun dış ceperlerini asarak kendisini geliştirmesi taktire şayandi.Cok kısa bir süre içerisinde dil yönüyle ,resim yapma yönüyle ,genel kültür yönüyle ,hanımefendilik ve nezaket yönüyle,haksızlığa mücadele edişi yönüyle ,yardımseverliği ve fedakarlığı yönüyle bambaşka bir Jane Eyre doğacak karşımıza.

    Jane Eyre'nin yetim okulunda kaldığı müddetçe ,ayni zamanda papaz olan ,Lowood okulunun da müdürünün eylemleri ve söylemleri arasındaki uçuruma sasirmayacaksiniz.Bir de küçük yaşlardaki çocuklara (10 yas-) o dönemde dinin baskı yönünü ve korkutucu bir öcü gibi yansıtılması,öğrencilerin yaptigi her olumsuz davranışa 'nedamet ve itaat' hislerini uyandırmak için Cehennem tokmagini sürekli eline alması sinir bozucuydu.

    Kendi ailesi safahat içerisinde yasarken, hani şimdilerde de durum farksız değil dinin kullanılarak okulun öğrencilerini en temel ihtiyaçlardan (yeme ihtiyacı ,giyinme ihtiyacı ,terzi işleri,ısınma ihtiyacı vs) mahrum etmesi tezatligi karşısında bir yandan kizacaksiniz bir yandan da öğrencileri bekleyen hazin son karşısında gözyaşlarıniza hakim olamayacaksiniz.Ozellikle Helen guzel ruhlu meleğim ,yüreğime oturdu o gidişin.O öğretmenin haksız yere sana zulmedisi.Dayakla seni yola getireceğini sanması düşüncesi ! yaraladı beni.

    Jane Eyre Lowood 'da birikimlerini zihninde ve kalbinde koleksiyon yaparak ,Thornfield Malikanesi'ne 18 yaşlarında mürebbiye olarak yaşamına devam edecektir.Burada da sosyal sınıf arasındaki uçurumu,insanın parası varsa karakterinin de yüksek tutulduguna ,ayrica maddiyati nispetinde bağımsızlığa hak kazandığına yine var'liginin ve bağımsızlığının ölçütünün zenginliğiyle orantılı olarak 'insan' olma vasfının gereklerini sözde yerine getirdiğine acı acı şahit olacaksınız.Dünyalı iseniz şayet sizden kiymetlisi yok.Ayrica iç güzellikten ziyade dış guzellik de insan (!) yerine konmanın vasıfları arasında.
    Mr.Rochester ile Jane Eyre'nin yolları bu malikanede kesisecek.Jane Eyre'nin açık sözlüğü ,yüce ruhu,fedakarlığı ,yardımseverliği,
    zorluklara karşı sabırla mücadele edişi,hassas kalbi,inadı,karakterinden ve değerlerinden zerre taviz vermeyişi Mr.Rochester için disardaki dünyaya kıyasla bambaşka dünyalarının kapısını açacaktır.Bundan da önemlisi yüreğini fethedecektir.

    Aşklarina değinmek istemiyorum ,siz okuyun bence gelişmeleri.Ancak o dönemde de rahiplerin aşkları üzerinde ne denli söz hakkı sahibi olduğunu fark edeceksiniz.Mübareklerin ağzından çıkan bir kelime (!) gidişata takılan gizli akıntı misali çok farklı yerlere sürükleyecektir olayları.Yine St.John da olduğu gibi o da bir papaz niyeyse papazlar hep sert var ya.Yahu yumuşak dilin acmayacagi kapı yoktur nedir bu dilinizin keskinliği anlam vermiş değilim yani.Yumusaklikla ,sevgiyle tüm müşküller halledilir neden zora sokuyorsunuz..Neyse St.John'un da dinin hükümlerini yerine getirirken, ötelere talip olmak için yasamindakileri,sevgiyi ,aşkı elinin tersiyle ötelemesi tasvip edilir bir durum değil.Sadece kendi cennetini inşa etmek için başkasının ruhunu merdiven olarak kullanıp yükseklere tirmanma garabeti içerisinde oluşu ne hazin !

    Jane Eyre bazen kızdım sana ya.Neden o kadar gurur yapiyorsun? Ama şunu söyleyeyim Mr.Rochester'in sevgisini dile getirisi ,Jane Eyre'nin de ".....,efendim" diye o güzel sözleri karsilayisi yok mu eridim bittim o ince ruhu karşısında.Jane Eyre sevgiye,sicak yuvaya ,dostluğa ,sefkate aç birisi.Bundan dolayı sahip olduklarına şükreden ,kıymet bilen cömert bir kalbe sahip.Ona göre sevgi ve şefkat duyguları servetlere degisilmeyecek kadar kıymetli.Hani Anne dizisinde geçiyor ya "önemli olan dünyanın sana ne sunduğu değil ,senin dünyaya ne kattığın" diye işte Jane Eyre yaşama;karakteri ve ruhuyla yazarın deyimiyle özel lezzette bir çeşni .

    Jane Eyre hayattaki olumsuzluklar karşısında pes etmeyip ,mücadele eden özgür bir ruh.Ruhunu mala ,mülke satmamis yani.Bundan dolayı o dönemde alışkın olunmadık bir yaşam sergileyerek gönüllere girebiliyor rahatlıkla.Jane Eyre eşitlikten yana hani evli bile olsak ben calismaliyim,kendi ayaklarım uzerinde olabilmeliyim düşüncesinde.

    Jane Eyre'yi kendisinin ağzından yer yer sizi de olaylara dahil ederek "Sevgili Okuyucum" şeklinde dertleserek buluyorsunuz.Samimiyeti sizi ısındırıyor, gönlünüzle hallestigi için.

    Jane Eyre yüksek bir ruha sahip.Ruh insanı yani.Nedense bambaska hisler uyandırdı bende .Yüksek ideallere dilbeste olan kendisini yalnız ve yalnız insanlığın yararına adayan,cehennemi yolun süslü döşemeleri olan güzelliklere takılmayıp,cennet yolunun zorluklarına katlanabilen,yüksek mefkure ile ideallerini derinleştiren,bedeni arzu ve istekleri karşısında dimdik duran,cismaniyetinin altında ezilmeyip her zaman ruhunu kanatlandırabilen,cennetleri gönlünde duyabilen ve yasayabilen esref-i mahlukatın tarifi bir yönüyle.

    Son olarak Anne'in sözüyle devam edersek;
    "Büyük fikirleri ifade etmek için büyük kelimeler gerekli değil mi ?"

    Jane Eyre'nin sözünü de unutmayalım:"Hayat benim için kin beslemek ya da yanlışlıklara odaklanmak için fazla kısa."

    Keyifli Okumalar...
  • Yağmura dair söylenebilecek her şeyi birileri söylemiş, yazılabilecek her şeyi birileri yazmıştır. Yine de az gelişmiş bir cümle kurmam gerekirse eğer, iyi yağıyor be mübarek. Bakalım bu kadar kepazeliği temizlemeye yetecek mi gücü?

    Ben ömrümde ilk defa boş bakmanın ne demek olduğunu gördüm. Dün akşam ya da yıllar önce. Ne fark eder? Orada, o an ölmüyor ya insan, daha da ölmezmiş gibi hissediyor. Hiç'in ne olduğuyla bir kez yüzleşti mi, kim onu bir şeyleri umursamamakla suçlayabilir? Değer mi dediniz? Onur mu? Aşk mı? Ne? Duyamıyorum? Aşk mı dediniz? Hiç diyorum hiç, boşluk diyorum, boşluğu gördüm diyorum, (...) değerini! Al sana Nihilizm'e giriş. Sonra çık çıkabilirsen içinden. (Gerçek bir nihilist olmak istiyorsanız günde yarım saat Cengiz Kurtoğlu dinlemeniz ve farklı saatlerde en az 42 kere ben işe yaramaz bir o... çocuğuyum diye mırıldanmanız gerekir)

    İnsanın canının yanmasından çok daha acı bir şey var, artık canının yanamaması! Orada o an batmadın ya dünya, sana da yazıklar olsun!


    -Ali Lidar
  • DIKKAT DUYGUSALLIK ICERIR GOZYASLARINIZA HAKIM OLAMIYABILIRSINIZ.

    Bana, “sen de kimsin?” der gibi baktığınızı hissediyorum. Ben İsmail`in babannesiyim. Seksen yaşında, parkinson hastası bir kadınım. Sabah yediden gece yarısına kadar, belli saatlerde kullanmam gereken bir çok ilaç var. Alzheimerle karıştırılır hastalığım. Unutkan biri değilim fakat bakışlarım donuk olur bazen, ağzım sıkça kurur, sesim cılız çıkar ve ha deyince yürüyemem; bir durdum mu bir iki saat durduğum oluyor son zamanlarda!

    Tam üç yıl oldu torunumu yitireli. Halsizlikten ve vücudundaki ağrılardan şikayet edip, tetkikler sonucunda kendisine kanser teşhisi konulduktan iki ay sonra mektuplarımı yollayamayacağım bir yere gitti…

    Mektuplar yazıyorum İsmail`e; bazen uydurma da olsa iyi haberler veriyorum kendimle ilgili ve beraber çekildiğimiz fotoğrafın başucunda okuyorum mektuplarımı ona. İsmail`e yazdığım son mektubu okuyacağım size; onun da sizinle paylaşmamı isteyeceğinden emin olarak.

    İsmail,

    Pır pır ediyor kalbim bu mektubu yazarken. Pikapta yine Zeki Müren plağı çalıyor tahmin edeceğin gibi. Sana teşekkür etmek istiyorum; odanda, kendi başına kaldığında rock dinleyen sen, benimle sanat müziği plakları dinledin ve bir kez olsun sitem bile etmedin bana.

    Babannesiyle sanat müziği plakları dinleyen ve kış için kurutma hazırlayan yirmi üç yaşındaki gencecik bir adamın nefesi nasıl tükenir, gözü nasıl kapanıverir diye çok düşündüm ve küçük bir sebep buldum kendimce.

    Hatırlıyor musun İsmail, bir sabah, kahvaltıda, “Şimdi Uzaklardasın” şarkısını söylüyordu Zeki Müren. Sen bana demiştin ki, “babanne, bu akşam seni rock bara götüreyim mi?” “Deli deli konuşma, benim ne işim olur öyle yerlerde!” diye çıkışmıştım sana. Gülümsemiştin… “Çok isterim bana eşlik etmeni” demiştin de, yine azarlamıştım seni.

    Odanda, senden kalan hatıralara usulca dokunurken, gittiğin rock bara ait kartviziti gördüm geçen gün. Varlığında fark edemediğim önyargılarımı, tutuculuğumu yokluğunda fark edebilmek acıtıyor içimi… Evden zar zor çıkabilen ben, bayram günüymüş gibi giyinip kuşandım dün akşam, taksi çağırdım ve zemin katta oturmama rağmen, evin kapısından çıkıp da taksiye binene kadar sanırım on beş dakika geçti. Şöför bey de, kapıcımız da bana yardım etmek istedi fakat kabul etmedim bunu. Dün akşama dair sana anlatacağım her şeyi tek başıma becerdim!

    Dilim dönmedi rock barın adına;Türkçe ve İngilizce karışımı bir adı vardı ve adresi de ezberleyemediğim için doğrudan kartviziti uzattım şöför beye, “kartvizitte yazılı yere gideceğiz” dedim. Şaşkınlıkla baktı adam, “ne yapacaksınız orada?” diye sordu. “Rock dinlemek istiyorum” dedim. Normal karşılamayacağını tahmin ediyordum zaten bu durumu! Neyse, başka bir şey demedi ve yol boyu Ferdi Tayfur dinleyerek ulaştık mekana. Zar zor indim taksiden yardım teklifini reddederek. Baston da işe yaramıyor artık; sanırım yürüteç kullanmalıyım. Birkaç basamak çıkmam gerekiyordu bardan içeri girmem için. Korktum İsmail; çok korktum basamakları ağır ağır çıkarken…

    İçeri girdiğimde loş bir ışık, beynimi delercesine bir elektro gitar sesi, başlarını bir o yana, bir bu yana sallayan gencecik insanlar ve bir çok bira şişesi…İlk hissettiğim, gözlemlediğim bunlardı. Kapıda kalakaldım… “İsmail, neredesin?”dedim…”Babannen geldi İsmail” dedim…Bir anda bir çok bakış yöneldi üzerime. Gençlerden biri, “ohaa, gelene bak!” dedi. Bir başkası, “hanginizin ninesi lan bu?” dedi; gülüşmeler, alaylar, beni süzmeler…Bir barmen geldi yanıma, “teyze, yanlış geldin sen; koluna gireyim de çıkartayım seni” dedi. “Hayır” dedim, “doğru geldim, rock dinleyeceğim” Güldü, “yapma teyze, burası sana göre değil!” dedi. Kolumdan tuttu.”Bırak beni” dedim. Sesimi duyuramıyorum da; hem müzik, hem de biliyorsun, sesim bazen çok cılız çıkıyor hastalıktan ötürü. Anlamadı, birkaç kez dedim “bırak beni” diye. Bıraktı…Gözüm seni aradı İsmail… Yadırganacağımı biliyordum fakat içine girmeyince anlayamıyor insan. Öyle çok iğnelediler ki, öyle çok alay ettiler ki benimle… Ve birden müzik kesildi. Solist kadının bana doğru geldiğini gördüm. Hışımla geliyordu benden yana, korktum, elimle yüzümü kapadım…Öyle bir bağırdı ki, “insan mısınız be, ne istiyorsunuz teyzemden!” diye. O bağırdıkça, o kızdıkça nasıl rahatladım biliyor musun İsmail! Fakat elim yüzümdeydi hala ve gözlerimi kapamıştım…”Korkma teyzem” dedi kadın. Elimi çekti yüzümden. “Hadi aç gözlerini teyzem” dedi. Açtım…Kimseden çıt çıkmıyordu. “Hoş geldin, ben Pınar” dedi gülümseyerek. “Hoş buldum kızım” dedim. “Nereye oturmak istersin söyle, doluysa bile boşaltırız!” dedi. Baktım masalara öylece, bütün masalar doluydu ve herkes bana bakıyordu, “Boşver bu şerefsizleri, gel seni sahneye çıkartayım, yanımda otur” dedi. “Yok kızım, sağol, oturt beni bir köşeye” dedim. Duymadı beni. Tekrarladım yine birkaç kez. Bir genç adam çıkıştı Pınar`a, “sen kime şerefsiz diyorsun!” dedi. Bir masadan bira şişesi aldı Pınar, çarptı masaya, ikiye bölündü şişe, bira masaya döküldü olduğu gibi. “Pislik herif, fırlatayım mı bunu yüzüne !” dedi. “Sakin ol be, tamam, yok bir sorun “derken, bu sefer adam kapamıştı eliyle kendi yüzünü. Beraber sahneye çıktık Pınar`la. “Teyzem, seni zor duyuyorum, dur bir yaka mikrofonu takayım sana “ dedi. Yanımdan ayrılmasıyla gelmesi bir oldu sanki. Bluzumun üst kısmına küçük bir mikrofon taktı. “Herkes adına özür dilerim senden, misafirimizsin teyzem, rahat ol benim yanımda” dedi. “Teşekkür ederim kızım” dedim. Korkum geçti iyice. “Biliyorum beni yadırgadınız” dedim. “Seni kim yadırgadıysa, bir parça delikanlıysa söylesin yüzüme!” dedi Pınar. Kimseden ses seda yok! “İsmail çok gelirmiş buraya; hem kendim için, hem de onun için geldim” dedim. “İsmail kim?” diye sordu. “Torunum” dedim, “üç yıl önce vefat etti” dedim…”Başın sağolsun teyzem” dedi, “ben bir aydır sahne alıyorum burada” dedi. “Beni getirmek istemişti buraya da ben istememiştim” dedim. Helal olsun İsmail`e!” dedi. Sarıldı bana. “Helal olsun sana da teyzem, geldin işte” dedi. Elimi öptü…Birden alkış sesleri koptu kıyamet gibi! Benimle alay edenler bile alkışladı beni. “Soft rock sever misin?” diye sordu bana. “Sen söyle kızım, dinlerim ben” dedim. Yine gülüşmeler; ama kaba saba değil öyle. Gülümsedi Pınar. “İsmail için söylüyorum teyzem” dedi. Konuşur gibi, hatta mırıldanır gibi, sakin sakin söylemeye başladı şarkısını.

    Karalara büründük
    Kıyılara varmalı
    Bizi mahvetti şehir
    Artık mavilenmeli

    Bir gemiye binelim
    Derya deniz gezelim
    Zaman,mekan silinsin
    Kendimizden geçelim

    Bir parça incelik beklediğimiz
    Bir parça mutluluk dilediğimiz
    Bir parça özgürlük istediğimiz
    Bir parça da sevda düşlediğimiz

    El yazımızla yazmalı artık…

    Yıprandık be yıprandık
    Buralardan göçmeli
    Dünya üç günlük dünya
    Artık yenilenmeli

    Bir buluta girelim
    Yağmur olup düşelim
    Yeryüzüne değil de
    Yar yüzüne değelim

    Bir parça incelik beklediğimiz… diye süren bir güzelim şarkı…

    “Sevdin mi teyzem?” dedi Pınar. “Ne rocktı bu?” dedim, “Soft rock teyzem” dedi. “Güftesi, bestesi kimin?” dedim. “Ben kendi şarkılarımı söylüyorum teyzem” dedi. “Aferin sana kızım” dedim. Orkestra, Pınar, gençler, barmenler, herkes beni sahiplenmişti; böyle hissettim bir anda. Birkaç şarkı daha söyledi Pınar. Hepsi çok güzeldi. Ah İsmail, hayatta olaydın bu kızla evlenmeni çok isterdim!

    “Şimdi, benimki gibi bir mikrofon vereceğim sana teyzem” dedi Pınar. Şaşırdım. “Beraber bir şarkı söyleyeceğiz” dedi. “Ben söyleyemem kızım, sesim çıkmıyor zaten” dedim. Duymazlıktan geldi beni. Tutuşturdu elime bir mikrofon. “Söyle teyzem, ben eşlik ederim sana “ dedi. Utandım…”Ben sanat müziği severim “dedim. “Söyle be, sanat müziği söylesin teyzem “dedi. Seni düşündüm İsmail…Boğazım düğüm düğüm oldu… Birden alkış sesleri…Baktım gencecik canlara, her biri İsmail`di sanki, her birinde seni gördüm…

    “Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla doldu…”

    Sesime Pınar`ın sesi eklendi, Pınar`ın sesine bardaki gençlerin sesi eklendi, onların sesine senin sesin eklendi İsmail…

    “Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu…”

    Ağladım İsmail; ben ağladım, Pınar ağladı, gencecik çocuklar ağladı… Sarıldılar bana İsmail, öptüler elimi, saçımı okşadılar, babanneni çok sevdiler İsmail…

    Pınar, kendisi bıraktı beni eve dün gece. Bende kaldı, ona baktıkça seni yad ettim. Kahvaltımı hazırladı bu sabah; kahvaltıda soft rock şarkılar dinledik beraber… Bana “babanne” dedi… Çok mutlu oldum ben…

    Babannesiyle sanat müziği plakları dinleyen ve kış için kurutma hazırlayan yirmi üç yaşındaki gencecik bir adamın nefesi nasıl tükenir, gözü nasıl kapanıverir diye çok düşündüm ve küçük bir sebep buldum kendimce.

    Senin ruhunda sanat müziğinden de, rocktan da,bütün müziklerden de çok ayrı bir müzik vardı; evrenin müziği vardı senin ruhunda. Ruhunda böyle bir müzik olanlar, ruhundaki müzikle yaşamı, doğayı, evreni hissedenler öyle nadir, öyle naif ki, senin gibi çekiliveriyor canları bu dünyadan.

    Benim seçimlerime, yaşam tarzıma, dinlediğim müziğe hep saygılı oldun sen fakat ben beceremedim bunu. Senin ruhunda hissettiğin müzik öyle sarıp sarmalayıcı, öyle barışçıl ve evrensel ki, ben, müziği, duyduğum ve duyulabilen müziklerden ibaret sanmışım bunca yıldır.

    Senden özür diliyorum İsmail; ruhundaki müzikle, ruhundaki yaşamla, doğayla, evrenle yaşayan ve yaşamış bütün canlardan özür diliyorum. Beni affet sevgili torunum, beni affedin canlar…

    Bana, “sen de kimsin?” der gibi baktığınızı hissediyorum. Ben İsmail`in babannesiyim. Seksen yaşında, parkinson hastası bir kadınım. Kalan ömrümü ruhumda dirilen müzikle geçireceğim.

    Seksen yaşında öğrendim müziğin evrensel olduğunu; bana ne mutlu ki, huzur içinde öleceğim…

    Ergür ALTAN