• "Satranç hayat gibidir. Her parçanın kendi işlevi vardır. Bazıları zayıftır, bazıları ise güçlü. Bazıları oyunun başında işine yarar, bazılarıysa sonunda. Ama kazanmak için hepsini kullanmak zorundasın. aynen hayatta olduğu gibi, satrançta da skor tutulmaz. On parçanı kaybedip yine de kazanabilirsin oyunu. Satrancın güzelliği budur işte. İşler her an tersine dönebilir. Kazanmak için yapman gereken tek şey tahtanın üzerindeki olası hamleleri ve anlamlarını iyi bilmek ve karşındakinin ne yapacağını kestirebilmek"
  • 95 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Kitabı, bir okuyucu yorumunda görmüş ve merak edip almıştım. Öncelikle yazarın anlatımı oldukça güzel ancak anlattığı şey ahlak ikilemi hoş değil tabi. Nitekim günümüzde yok mu ?
    Kendini bir durumdan kurtaran kişiye aşık olduğunu zannetmek. Bunun tıpta bir adı da var sonuçta bu kör olan kızımız için tespitim. Ancak papaz beye gelirsek mutsuz evli ve çocuklu bir adam okudum ben. Evliliğine ve kendi çocuklarına ilgi göstermediğini söyleyen eşine rağmen kör kızı eğitmek bahanesi altında bir çok şeyden kaçıyor.
    Okurken aynı zamanda Turgenyev'in ilk aşk isimli romanı aklıma geldi. Yine baba ve oğul aynı kişiye aşık.
    Yazarın anlatımını beğendim ancak abartılacak bir şey bulamadım. Eğer merak ediyorsanız okuyun.
  • Hiçbir insan kötü olarak doğmaz. Onu bu yola şevk eden ve kötü bir ruhta ikamet etmesini sağlayan yine insanlardır. Hiçbir insan iyi olarak da doğmaz, çünkü böyle bir bilincin varlığı ancak belli bir yaşta ortaya çıkar. Bir insan dünyaya geldiğinde, iyi ve kötü kavramlarının olmadığı o tenha coğrafyada yer alır. Bu kavramları bilmez ve bilmesi de uzun zaman alır.
  • Kitap okumanın ve düşünmenin neredeyse lüks ya da elitlik seviyesinde ki insanların ''işiymiş'' gibi davranan ve yorumlayan bir insan türü türedi son zamanlar da. Her hangi bir mekanda, her hangi bir zaman da kitaba vermediğin ama kaç bin tl olan telefonun ile attığın hikayeler ile aslında sensin elitlik kovalayan. Bu türün doğru insanları toplumdan uzaklaştırdığını çok acil idrak etmeleri temennim her ne kadar işe yaramıyor gibi gözükse de bir kitap okur kazansak yine de kâfidir şu zamanda. Kişisel başarılar kısıtlı alanı kapsar birlik ise tüm toplumu ve tüm gençleri. Umarım bir gün ağaçların altında bira değil de kitap okuyan bir toplum oluruz.
    -
    Ha alkole karşı değilim sadece gençleri isyan ederken değil bilgi toplarken görmek isteriz hepimiz hepsi bu.
  • "Hayır, zaman hiç durmaz," dedi; "lâkin her şeydeki ve her yerdeki değişim ve gelişim bir değildir. Elfler için dünya döner ama hem çok hızlı, hem de çok yavaş döner. Hızlıdır, çünkü bütün öbür şeyler yanlarından çabucak geçip giderken kendileri çok az değişirler: Bu keder verir onlara. Yavaştır, çünkü kaçıp giden yılları saymazlar, kendileri için saymazlar. Geçen mevsimler uzun, çok uzun bir nehirde durmadan tekrarlanan dalgacıklardır. Yine de güneş altındaki her şey nihayetinde bir sona doğru yıpranır."
  • Kazanmak, hep galip gelmek, kaybedince bunalıma girmek gibi alışkanlıklarımız yoktur bizim. Düne kadar üç kıtayı yönetmiş bir milletin, böyle batılı zırvalara ihtiyacı yoktur zaten.

    Batılılar, insanlarını; kazanmak, becermek, iş bitirmek, galip gelmek için büyütür. On yıldır Türkiye’ye de soktukları NLP, kişilik geliştirme, birey olma, hep kazanma, asla kaybetmeme, adam dürtükleme, içindeki gücü çıkarma, Kurallarıyla dıbık okşama, beynini kullanma, bir adım önde olma, en büyük lokmayı kapma, kısa yoldan zengin olma kitaplarını gözden geçirirseniz, psikolojilerini ve bizim ülkemize de sokmaya çabaladıkları kültürün ne kadar zalim olduğunu anlamakta zorlanmazsınız.

    Hep kazanmak psikolojisiyle büyütülen insanoğlu, mutsuzluğun içine itilir. Psikopat olur, histeri krizlerine tutulur. İnsan, doğduğu günden itibaren ölüme yürür. Bunu aklımızdan çıkardığımız an mutsuz oluruz. Ölmek için doğmuş bir canlı, kaybetmemek üzerine hayat kurmaya çalıştığı an, bütün dünyayı karşısına alır.

    Batı; rekabet, kazanma, biriktirmek ve hırs duygularını lanet kitapları, rezil filmleri, pislik felsefi kırıntılarıyla ülkemize soktu sokalı hepimize bir şeyler olmaya başladı: Çocuklar, odalarında yalnız yatırılıyor, kreşe veriliyor ama mikrop kapmasın diye büyüklerin kucağına emanet edilemiyor. Dil kursları, ek dersler, bilgisayar, dershane, üniversite yarışları derken, kazanmaya programlanmış canavarlar büyütüyoruz. Şimdi, ilk günden itibaren amaçları koyulmuş, hedefleri belirlenmiş bir insanın kaybetmekten nasıl korktuğunu tahmin edin? Son yıllarda mükemmeliyetçilik hastalığı yaygınlaştı. ”Bir işi yaparsam en iyisini yapmalıyım. ” diyerek, yıllarca bir işin ucundan tutabilme cesareti gösteremeyip çıldırıyorlar!

    Bizde rızk Allah’tandır. Her işin sonunu o bilir. Bir iş, hayırlıysa olmalıdır. Aç mezarı yoktur. Gerekirse limon satılır ve Allah’ın verdiği boğaz doyurulur. İşin iyisi kötüsü olmaz. Mühim olan sağhktır. Namuslu ve iyi bir adam olarak ölmek şehitlik mertebesidir. Aç değil açık değilsen; mızmızlanmak, şikâyet ya da isyan etmek ayıptır, günahtır, terbiyesizliktir. Başarılı olmak için çırpınan, acı çeken, olağanüstü gayrete giren adamlara dünyevi adam denir.

    Biz; Allahlık adamları, dünyevi adamlardan daha çok sever, sayar ve sevimli buluruz. Allahlık-saf adamın karşıtı; şeytani adamdır. Şeytan; kibri, egoyu, iddiayı, şehveti, günahı, kötülüğü temsil eder. O, ayartıcıdır, yoldan çıkarandır, yetinmeyendir, fazlasını isteyen ve bunun için her şeyi normal görendir.

    Şeytan, özgürlüktür. İnsanlara öyle bir özgürlük verir ki bir zaman sonra tattırdığı özgürlükle kişileri pisliğe dönüştürür. Daha sonra onlara intiharı işaret eden de odur.

    Şeytanda çözüm bitmez. Hep kazanmak, Allah’ın kullarını ayartmak için çabalar kendine askerler bulur. Şeytanın askerleri kaybetmekten en az onun kadar ürkerler. Kazanma duygusunun esirleri olmuş bu insanlar batılıdır. Onlar Anadolu’da yaşıyor olsalar da İngiliz’dir, Fransız'dır, Amerikalıdır...

    Türklerin ata sporu güreş ”R” leri söyleyemeyen bir vatandaş tarafından ”Güleş" olarak telaffuz edilince, ortaya kavram kargaşası çıkmıştır ama biz yine de güreş olarak devam edelim... Evet, Türklerin ata sporu olan güreş müsabakaları "iki yiğit çıktı meydane, ikisi de birbirinden merdane, pehlivan pehlivan yendim diye sevinme, yenildim diye üzülme... ” ile başlar. Gördüğünüz gibi bütün önlemler baştan almıyor. İnsanlara kulluk bilinci yükleniyor, ikisine de yiğit deniliyor!

    Bir savaşa katıldıktan sonra yaralanan ya da ölen kaybetmiş Sayılmaz. Yaralanmak, vatanına yaralı dönmek, kaybetmek değildir. Savaşa katılmış olmak zaten kazanmaktır, cesarettir. Bu cesareti gösterebildikten sonra olacaklar kimseyi ilgilendirmez.

    Oysa, Roma’dan batıya yayılan gladyatör felsefesine bakın: Arenada yenilen öldürülmek için yalvarıp durur. Şövalyelikte de böyle. Yendiğini sağ bırakmak ona hakarettir. Bizim, böyle salak fikirlerimiz yoktur. Yiğidin başına her şey gelebilir. Oku atarken Allah'a güvenir. Çünkü oku attıran Allah'tır. Okun hedefi tutturup tutturmaması niyete bağlıdır. Haklı körün her taşı rast gelir.

    Cesaretin yabanisi ve medenisi vardır. Örneğin; batılılar meydana çıkıp, kendi egosunu savunur, kişilik haklarını arar, dansa kaldırır, ilk gördüğü kadınla yatmak istediğini ifade ederse; buna ”Medeni cesaret göstermek.” denir ama gâvurun biri topraklarımıza girip, namusumuza saldırır, bir zalimle karşılaşıldığında ona Allah’a güvenerek meydan okunursa, cesaretin bu şekline de ”Yabani medeniyet.” denir. Şükürler olsun, ikincisinden bizde var. Birincisinden de rabbimiz esirgesin.

    Kaybetmek için yarışmaya katılabilen, sonunda da ”Canım sağ olsun." diyebilen bu Süpermen halalarım gözümün nurlarıdır. Öperim onların kınalı ellerinden. En basit soruları bilmeyebilirler ama bir gözleme yaparlar ki tadından yenmez. Oh olsun! Biz, böyle güzeliz. Canımıza değsin, düşmanlar çatlasın ayol. . .