• AŞK MAHKUMU
    Onu ilk kez gördüğümde kanadı kırık bir kelebeğe benzetmiştim. Uçmaya çalışan ama uçarken de acısını içinde yaşayan bir kelebeğe… Sanki acısını kabullenmiş gibiydi. Güçlü görünmeye çalışıyordu. Ama bu konuda pek de başarılı değildi.
    Ortak bir arkadaşımızın evinde verdiği doğum günü kutlamasında karşılaşmıştık. Dikkat çekici bir güzelliği vardı. 40’lı yaşlarda ve oldukça bakımlı bir kadındı. O da benim gibi davete yalnız gelmişti. Belli etmeden onu izliyordum. En olmadık konulara bile gülüyordu. Gülmek ona çok yakışıyordu ama kahkahaları o kadar sahteydi ki. Sıkılıyordu bu ortamdan, bunu hissediyordum.
    Bir ara sigara içmek için balkona çıktı. Tüm cesaretimi toplayarak peşinden gittim. Kibarca selam verdim. Selamıma karşılık verdi. Bir süre havadan sudan konuştuk.
    --Çok eğleniyor olmalısınız. En çok sizin kahkahalarınızı duyuyorum. Bulunduğunuz ortama neşe katıyorsunuz.
    Bir süre anlamsızca yüzüme baktı. Sonra da soğuk bir ses tonuyla cevap verdi.
    --Çok mu gülüyorum sahiden.
    “Evet, çok gülüyorsunuz. Üstelik de o kadar sahte bir gülüşünüz var ki. Sanki bu ortamdan sıkılıyorsunuz. Sanki kaçıp kurtulmak istiyorsunuz.” demek istedim. Ama diyemedim.
    --Siz gülmeye devam edin. Gülmek size çok yakışıyor.
    Hiçbir tepki vermedi. Sigarasından derin bir nefes alp gökyüzüne doğru üfledi. Bir şeyler söylesin diye bekliyordum. Sohbetin devamı buna bağlıydı. Oysa o sadece yıldızları seyrediyordu. Biraz önce salonda kahkaha atan kadından eser yoktu. Sonra da bir sırrı açıklar gibi fısıltı şeklinde konuştu.
    --Burada boğuluyorum. Nefes alamıyorum.
    Böyle düşündüğünü tahmin ediyordum. Yine de şaşkın bir ifade takınarak konuştum.
    --Oysa sizin çok eğlendiğinizi sanıyordum.
    Bana öyle bir baktı ki o an söylediğim bu cümle için pişman olmuştum. Kendimi hemen toparladım.
    --Gitmek ister misiniz?
    --Anlamadım?
    --Buradan birlikte çıkıp bir başka yere gitmek ister misiniz?
    Bunu nasıl söylediğimi bilemedim. O an öylesine ağzımdan çıkmıştı. Zaten kabul edeceğini de sanmıyordum ya…
    --Olur.
    Sadece olur, dedi. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Heyecanımı gizleyerek sordum.
    --Nereye gitmek istersiniz?
    --Buradan götürün beni. Neresi olursa olsun fark etmez.
    Kısa bir zaman sonra kimseye haber vermeden oradan ayrılmış, gecenin karanlığında yol alıyorduk. Arabada ikimiz de konuşmuyorduk. Bir şeyler söyleme ihtiyacı içindeydim.
    --Ben, Adnan…
    O an içinde bulunduğu ortamdan sıyrıldı.
    --Efendim?
    --Benim adım, Adnan.
    --Çok affedersiniz, Adnan Bey. Sanırım oradaki gürültüden başım şişti. Ben de Sibel…
    --Memnun oldum.
    Cevap yerine yarım ağızla gülümsedi.
    Salaş bir meyhaneye geldik. Fazla kalabalık değildi. Boş bir masaya oturduk.
    --Ne içersiniz?
    Hiç düşünmeden cevapladı.
    --Rakı…
    Garsonu çağırıp siparişi verdim.
    Genelde çevremde konuşmayı bilen ve seven biri olarak tanınırım. Ama bu kez hiç de öyle değildi. Konu bulmakta zorlanıyordum. En kolay olanını seçtim.
    --Mehmet benim üniversiteden arkadaşım. Hiç kopmadık. Her kutladığı doğum gününe beni de çağırır.
    --Benim de iş arkadaşımdı. Uzun zaman birlikte çalıştık.
    --Ama ayıp oldu. Hiç haber vermeden oradan ayrıldık. Yarın arar özür dilerim.
    Cevap vermedi.
    Sağ elinin yüzük parmağındaki alyans dikkatimi çekmişti.
    --Sanırım evlisiniz.
    Laf olsun diye söylediğim bir cümleydi. Uzun uzun yüzüğüne baktı. Sonra sol eliyle yüzüğü parmağında çevirmeye başladı. Bir şeyler söylemek istiyordu ama söze nasıl başlayacağını da bilmiyordu. Bir süre yüzüme baktı. Hüzün dolu bir gülümseme vardı dudaklarında.
    --Nişanlıydım.
    --Şey… Ayrıldınız mı yoksa?
    Hemen cevap vermedi. Yüzüğüyle oynamaya devam ediyordu. Biliyordum, o an aklı bir başka yerdeydi. İçinde değişik şeyler yaşıyordu. Sessizce onu seyrediyordum. Bedeni yanımdaydı ama aklı çok uzaklarda gibiydi. Farkında olmadan bir yarasına dokunmuş, canını yakmıştım. İçinde bir şeylerin kırıldığı o kadar belli oluyordu ki artık saklama gereği bile duymuyordu.
    --Hayır, öldü o.
    En üzgün tavrımı takınarak;
    --İnanın çok üzüldüm. Başınız sağ olsun.
    Başını salladı sadece…
    --Bu konuyu açarak sizin de canınızı sıktım. Gerçekten çok üzgünüm.
    Bir an yaşadığı duygusallıktan sıyrılıp karşılık verdi.
    --Bırakın numara yapmayı. Benim yalnız bir kadın olduğumu öğrendiğinizde içten içe mutlu bile oldunuz. Yalan mı? Kendinizi de beni de kandırmayın.
    Şaşırmıştım. Ondan böylesi bir tepki beklemiyordum.
    --Ama ben…
    O ise kendinden emindi. Cümlemi bitirmeme bile izin vermedi.
    --Bakın, Adnan Bey… Evli ya da nişanlı değilim. Ben 45 yaşında, bekar bir kadınım. Rahat olun. Boşuna da üzgün pozlar takınmayın.
    Sözlerini hiç esirgemeden konuşması garibime gitmişti. Ama haklıydı. Yüzüğünü gördüğümde biraz canım sıkılmıştı. Yalnız olduğunu öğrendiğimde ise içten içe sevinmiştim.
    Yine de konuyu değiştirmeye ihtiyacım vardı.
    --Nasıl öldü? Şey, yani bir hastalık falan mı?
    Cevap vermedi. Bir süre boş gözlerle etrafa baktı. Sonra da gülümsedi.
    --Sizi de eğlencenizden ettim.
    Bir anda değişmişti. Konuyu değiştirmek istiyordu. Haklıydı.
    --Öyle demeyin, Sibel Hanım. Ben de sizin sayenizde o ortamdan kurtuldum.
    --Yalan söylemeyi hiç bilmiyorsunuz. Bence siz orada çok daha fazla eğlenebilirdiniz.
    --Doğrusunu söylemek gerekirse bu gece evde kalmayı çok istiyordum. Mehmet çağırınca mecburen gitmek zorunda kaldım. Bu gece evde yapacak işlerim vardı.
    --Bu gece ben de evde kalmayı düşünüyordum. Balkonumda yemek yemeyi ve bir iki kadeh içki içmeyi hayal ediyordum.
    --Desenize ne kadar plan yapsak da hayatın planlarına karşı koyamıyoruz.
    Bir süre sonra birbirimize iyice ısınmıştık. Bunda içtiğimiz içkinin de payı vardı. Sürekli konuşuyorduk. Üstelik de abartısız kahkahalar atıyorduk. Zaman çok çabuk geçiyordu ve biz çok fazla içki içmiştik. Birbirimize en özelimizi de açmıştık. Yaklaşık 20 sene önce birini çok sevdiğimi, onunla 3 yıl evli kaldığımı ama kısa zaman sonra anlaşamayıp boşandığımı ve bir daha da hiç evlenmediğimi bile anlatmıştım.
    Sadece dinledi. Hiçbir soru sormadan dinledi. Ama yüzünde bir hüzün sezmiştim. Benim durumuma üzüldüğünü sanmıyordum. Bu başka bir şeydi.
    --Trafik kazası…
    --Anlamadım?
    --Hani sormuştunuz ya… Bu yüzüğün sahibi… Trafik kazasında öldü.
    Şaşırmıştım. Bu konuyu açacağını beklemiyordum. Bir süre bekledi ve sonrasında anlatmaya başladı.
    Lise yıllarından beri arkadaşlarmış. Arkadaşlıkları giderek aşka dönüşmüş. Üniversite yıllarında da ilişkileri sürmüş. Sonrasında her ikisi de çalışma hayatına başlamış. Her gün ama her gün birbirlerini görmek için bir sebep yaratıyorlarmış. Derken sevdiği adam Sibel’e evlenme teklif etmiş. Hiç tereddütsüz kabul etmiş. Kısa bir zaman sonra da nişanlanmışlar.
    Düğün günü o kadar heyecanlıymış ki. Sevdiği adamla evlenmek bu hayatın ona verdiği en güzel hediyeymiş. Hayatı boyunca mutlu olacağına inanıyormuş. Gelinliğini giymiş, kuaför, fotoğraf çekimi derken düğün salonuna doğru yola çıkmışlar. İkisi de arabanın içinde sevinç çığlıkları atıyormuş. Mutluluk şarkıları söylüyorlarmış. Görmemişler önlerine çıkan sarhoş adamı…
    Sibel o günleri anlatırken yüzünde değişik ifadeler oluşuyordu. Bazen gülümsüyor, bazen de cümlelerine coşku katıyordu. Tane tane konuşurken bile heyecanını belli ediyordu.
    Son cümleyi söylediğinde gözlerini sımsıkı kapattı. Sanki o anları yeniden yaşıyor gibiydi. Dudakları titriyor, ağlamamak için kendisini zor tutuyordu.
    İçkisinden büyükçe bir yudum daha aldı. Bir süre sessiz kaldı. Onun her hareketini izliyordum. Sonra sesine belli bir ayar verip anlatmaya devam etti.
    Nişanlısı direksiyonu kırmış ama bariyerlere çarpmaktan da kurtulamamışlar. O anlarda ikisi de hafif yaralıymış. Ama arkadan gelen araç fren yapmakta geç kalınca arabanın sürücü tarafına büyük bir hızla çarpmış.
    Bir süre sonra etraftan yetişenler ikisini de araçtan çıkarmışlar. Ama nişanlısının durumu çok kötüymüş. Sürekli kan kaybediyormuş. Ona sarıldığında gelinliği kan içinde kalmış. Kısa bir süre sonra ambulans gelmiş ve ikisini de hastaneye götürmüş. Kendisine ayakta müdahale yapılmış, nişanlısı ise uzun bir ameliyat geçirmiş. Sonrasında günlerce yoğun bakımda kalmış ama kurtulamamış…
    Sibel yaşadığı bu olayı anlatırken sanki o anları yeniden yaşıyordu. Sanki sevdiği adamın kanlar içerisindeki görüntüsü gözlerinin önündeydi. Sesinin titremesi artmıştı. Bir başka kadın olsaydı belki de ağlardı. Ama o metanetini koruyordu. Zaaflarını belli etmek istemiyordu. Güçlü görünmeye çalışıyordu.
    Geçmişte yaşadığı çok acıklı bir hikayesi vardı. Bu durumda onu nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Aslında ne diyeceğimi de bilemiyordum ya… Konuyu değiştirecek cesaretim bile yoktu.
    --Çok üzüldüm. En azından siz yaşıyorsunuz. Allah sizi sevdiklerinize bağışlamış.
    Gözleri uzaklara bakarken buz gibi bir ses tonuyla konuştu.
    --Keşke o kazada ben de ölseydim.
    Cevap veremedim.
    --Ben iyice sarhoş oldum, Adnan. Artık kalkalım istersen.
    Bana Adnan, demişti. İsmimle hitap etmişti.
    --Tamam, Sibel. Şu hesabı ödeyeyim, kalkarız.
    Kadehimde kalan son içkiyi bir yudumda içip garsonu çağırdım. Hesabı ödedikten sonra Sibel’in oturduğu semte doğru yola çıktık.
    --Umarım polis bizi çevirmez. Yoksa içkili araç kullanmaktan ceza yazar.
    Şanslıydım. Hiçbir çevirme olmadan Sibel’in evine gelmiştik. Arabadan inip kapısını açtım. Onun inmesine yardım ettim. Çok sarhoştu. Yürürken yalpalıyordu.
    Apartmanın kapısında elimi uzattım.
    --Güzel bir gece sayende çok daha güzel geçti. Her şey için çok teşekkür ederim, Sibel.
    Yüzüme huzur dolu bir gülümsemeyle baktı.
    --Ne o…? Hemen gidiyor musun? Bence gitme. İçkilisin.
    Böylesine içten bir teklifi reddedemezdim.
    Asansöre doğru yürürken koluma girdi. Yukarı çıktığımızda çantasından anahtarı çıkarıp bana verdi. Kapıyı açıp içeri girdik.
    --İşte benim sarayım. Ya da tabutum mu demeliyim. Burada yaşıyorum.
    Oldukça mütevazı bir evdi. Ama çok da düzenliydi.
    Salona geçtiğimizde bir kanepeye yığılır gibi oturdu.
    --Kahve içer misin? Hemen yaparım.
    Oysa ayakta duracak gücü bile yoktu. Başını yastığa koyup gözlerini kapattı. Kendinden geçmişti.
    --Deli kadın… Ne vardı bu kadar içecek. Aslında kabahat benim… İzin vermeyecektim.
    Bir süre evin içinde dolaştım. Sonra da Sibel’i kucakladığım gibi yatak odasına götürdüm. Hiçbir tepki vermiyordu. Yatağına uzatıp pantolonunu ve gömleğini çıkarttım. Sonra da pikeyi üzerine örttüm. Çok güzel uyuyordu. Gözlerimi alamıyordum bu manzaradan. Odasından çıkamıyordum bir türlü... Burada saatlerce kalabilirdim. Öylesine huzur dolu bir ortamdı ki...
    Büyülenmiş gibiydim. Yatağın yanındaki sandalyeye ters oturup bir süre seyrettim onu. Saçları yastığın üzerinde dağılmıştı. Gözaltlarında kırışıklıklar vardı. Yüzündeki yorgun ifade hayatın tüm yükünü tek başına üstlendiğini belli ediyordu.
    Uzun zaman kaldım yanında… Sonra istemeye istemeye ayağa kalkıp ışığı kapattım. Son bir kez daha baktım. Onu karanlığa hapsettiğimi düşündüm bir an. Sonra da ağır adımlarla odadan dışarı çıktım.
    Kafamda değişik düşüncelerle balkona yürüdüm. Yaz mevsimini fırsat bilen tüm yıldızlar gökyüzünde kendilerini gösterme yarışındaydı sanki. Aşktan ümidini kesen insanlar gibi yine de hepsi tek başınaydı.
    Sadece içindeki aşktan ümidini kesen insanlar hayatın sunduğu her türlü güzelliğe uzaktır. Daha bir savunmasızdır, onlar. Daha bir kırılgandır. Kaybolmuşluğa yakındır.
    İnsan içindeki aşktan ümidini kestiğinde kendisine daha bir uzaktır. Hareketleri daha bir abartılıdır, daha bir duygusaldır. Bu duygusallık, zayıflığı da beraberinde getirir. Zayıflığını gizlemek için sert bir profil çizme ihtiyacı duyar. En tepkisel cümleleri hiç çekinmeden kullanır. Başkalarını kırmaktan, incitmekten çekinmez. Bu sayede kendisini gizlenmiş sayar. Oysa o kadar belirgin izler bırakır ki geride… Bunları da en çok kendisi gibi aşktan ümidini kesen insanlar farkına varır.
    O yüzden bu tür insanlar birbirlerini çok kolay bulurlar. Kendileri yaralıdır, çünkü. Yaralı insanlar acı çekenleri kolay tanırlar. Bu insanlar yarımdır, çünkü. Eksiktir. Susuz kalmıştır ve çoğunlukla tek başınadır.
    Bir battaniye alıp kanepeye uzandım. Birkaç metre ötemde güzel bir kadın uyurken kendimi evrende tek başıma olduğumu hissediyordum. Bu düşüncelerle uykuya daldım.
    Sabah uyandığımda Sibel’in odasının kapısını açtım. Hala derin bir uykudaydı. Uyandırmaya kıyamadım. Bir süre onu seyrettikten sonra sessizce evden ayrıldım.
    xxx
    Aradan birkaç gün geçmiş ve ben Mehmet’i aramayı unutmuştum. Telefonla beni aradığında yaptığım kabalığı hatırladım.
    --Merhaba, Mehmet. İnan ben de seni arayacaktım. O gece habersizce ayrıldığım için özür dileyecektim.
    --Bunun için özür dilemen gerekmez, Adnan. Sanırım Sibel’le birlikte çıkmışsınız.
    --Evet, beraber ayrıldık. Sonra da bir yerde oturup bir şeyler içtik.
    --Adnan. Ben de seni bunun için aradım. Sibel benim çok değer verdiğim bir arkadaşım. O çok hassas biri…
    Sözünü kestim.
    --Merak etme. Kalabalıktan bunalmıştık. Uzun uzun sohbet ettik.
    Mehmet’in sesinde bir endişe sezmiştim.
    --Aslında o çok zor bir kadındır. Üstelik de özel konulara kolay kolay girmez.
    --Bana anlattı ama…
    --Nasıl yani…?
    --Bana her şeyini anlattı. Çok zor bir dönemden geçmiş. Durumuna çok üzüldüm.
    --Haklısın. Hala da unutmuş değil. Sana bu konuları açmasına şaşırdım. Demek ki güvendi. Aslında insanlara kolay kolay güvenmez. Sen nasıl başardın ki bunu?
    Mehmet’e ikimiz de yaralıyız. Birbirimizin dilinden anlarız, demek isterdim. Ama beni anlamazdı ki. Yıllardan beri mutlu evliliği olan biri aşktan ümidini kesmiş insanların duygularını bilemezdi.
    --Sorunun cevabını sen verdin ya. Bana güvendi.
    Telefonu kapattığımda Sibel’in yataktaki halini düşünüyordum. Nasıl da huzur içinde uyuyordu. Yıllarca yüreğinde acısını saklayarak yaşamıştı. Demek ki çok sevmişti. Ve sadece o kişiyi sevmişti. Yüzüğünü bile parmağından çıkarmamıştı. O ölünce de yüreğini herkese kapatmıştı.
    Acısını benimle paylaştığında dudakları titriyordu. Ne de olsa sevgiliyi kanlar içinde görmek hiç de kolay bir şey değil. Zavallı Sibel… Kim bilir bu acıya nasıl dayandı.
    Kana bulanmış gelinliği içerisinde haykıran bir kadın olarak gözlerimin önündeydi. Cenneti yaşamak için imza atmaya giderken cehennemde tutuklu kalmıştı. Ona sahte kahkahalar attıran da demek ki bu mahkumiyetti.
    Kendimle baş başa kaldığımda Sibel’i düşünüyordum artık. Elimde olmadan yapıyordum bunu. Onu düşünmek bana eskilerden kalma tanıdık bir duyguyu hatırlatmaya başlamıştı. Etkilendim, diyordum. Yatak odasında onu seyretmek içime tatlı bir huzur vermişti. Bu yüzden etkilendiğimi düşünüyordum. Daha doğrusu buna inanmak istiyordum. Ama yüreğimin derinlerinden gelen bir duygu uyanmış ve beni rahatsız etmeye başlamıştı.
    Bir kez daha Sibel’le buluşmak ne iyi olurdu.
    Mehmet’ten Sibel’in telefonunu istedim. Kendisi için bir mahsuru olmadığını ama yine de onun izni olmadan bunu yapamayacağını söyledi.
    --O zaman telefonumu Sibel’e ver. Kendisiyle konuşmak istediğimi söyle.
    Kısa bir süre sonra telefonun diğer ucunda Sibel vardı ve benim hafta sonu randevumu kabul etmişti.
    Cumartesi akşamı belirttiğimiz saatte Sibel’in kapısındaydım.
    --Bu akşam nereye gitmek istersin?
    --Bilmem… Tercihi sen yap ama sakin bir yer olsun.
    Gülümsedim sadece…
    O kadar güzeldi ki. Bu akşam için hazırlandığı belli oluyordu. Benim için hazırlanmıştı. 45 yaşında olduğunu söylemişti ama bu hiç de inandırıcı değildi. İçimden bu gecenin güzel geçmesi için dua ediyordum.
    Yol boyunca fazla konuşmadık. Ben kendi adıma oldukça heyecanlıydım.
    Bir süre sonra müzikli şık bir restorandaydık. Fazla kalabalık değildi. Şef garson bizi iki kişilik bir masaya yönlendirdi. Sonra da siparişi aldı.
    Sibel’i yeniden karşımda görmek beni heyecanlandırmıştı. Hiç konuşmadan yüzüne bakıyordum.
    --Merhaba.
    Gülümseyerek merhaba dedim.
    --Bir daha aramazsın, diye düşünüyordum. Benim için sürpriz oldu.
    --Aslında sürekli aramak istiyordum. Sürekli aklımdaydın. Ama telefonunu bilmiyordum.
    --Tabi o gece ben sızınca telefon numaramı alamadın.
    --O gece biraz fazla içmiştin. Seni engellemeliydim. Kabahat benim…
    Karşımda sürekli gülümseyen hoş bir kadın vardı. Onun bu hali huzur veriyordu bana.
    --O gece içimde bir yangın vardı. İçkiyle söndürmeye kalktım.
    --Neyse ki yalnız değildin. Neyse ki yanında ben vardım.
    Sanki bir şey hatırlamış gibi sordu,
    --Sen beni yatağıma kadar taşıdın mı?
    Oldukça sakin bir ses tonuyla cevap verdim.
    --Evet.
    --Bir şey daha soracağım. Yatağa yatırdığında üzerimdeki elbiselerimi…
    Devam edemedi. Garson gelmiş, siparişlerimizi masaya dizmeye başlamıştı. Sonra da içkilerimizi doldurup ayrıldı.
    Yüzüne bakıyordum.
    --Sorunu sormanı bekliyorum?
    --Sen anladın.
    Anlamıştım ama yine de sormasını istiyordum.
    --Beni sen mi soydun?
    --Evet. Bu sıcakta elbiselerinle yatmanı istemedim.
    Şaşkın bir şekilde yüzüme bakıyordu. Bir şeyler daha soracaktı ama nasıl soracağını bilemiyordu. Yanlış anlaşılmaktan korkuyordu. Ben de onun yüzüne hafifçe gülümseyerek bakıyordum. Sanırım bakışlarımdan soruların cevabını almış görünüyordu ki sormaktan vazgeçti.
    --Ne diyordum? Ha… Bir daha aramazsın sanıyordum?
    --Senin için de uygunsa bundan sonra sürekli olarak aramak istiyorum. Ne dersin?
    --Neden? Yarım bıraktığın işi tamamlamak için mi benimle görüşmek istiyorsun?
    Hınzırca gülümsüyordu. Ama ben bu sorudan hoşlanmamıştım. O da sorduğuna zaten pişman olmuştu.
    --Bozulma hemen. Sadece geleceğe dair planlar yapmayı sevmem. Hem zaman ne gösterir, bilinmez ki.
    Bir şey vardı, Sibel’de… Tam olarak açıklayamadığım bir şey... Bazen övgü dolu sözlerle beni bulutların üzerine çıkartıyor sonra da ters bir cümleyle beni çıkardığı yerden aşağı fırlatıyordu. Bazen de canımı sıkıyor sonra da yüreğimi okşayarak kendini affettiriyordu. Yaramaz bir çocuk gibi davranıyordu.
    Bir ara dansa kaldırdım onu… Orkestra romantik bir müzik çalıyordu. Biz de herkes gibi klasik dansımızı yapıyorduk. Sonra bana daha bir sokuldu. Başını omzuma yasladı. Beni dişiliğiyle etkilemek için yapılmış bir hareket değildi bu. Sanki sığınmak istiyordu. Sanki kaçmak, kurtulmak istiyordu bu hayattan. Tepesindeki kara bulutları dağıtmak için benden yardım istiyordu.
    Kendime iyice bastırdım. Saçlarını hafifçe okşuyordum. O kadar huzurlu bir andı ki, hiç kimse umurumuzda değildi. Zaten o an etrafımızda insanlar bizi ilgilendirmiyordu. Gözlerimiz kimseyi görmüyordu.
    Çok mutluydum. Müzik hiç bitmesin istiyordum.
    Aniden başını kaldırıp yüzme baktı.
    --Oturalım mı?
    Bu sözü emreder gibi söyledi.
    --Elbette.
    Özgürce uçan bir güvercin gibi davranıyordu. Uçtuğu anlarda tüm gökyüzünün sahibiydi sanki. Ürktüğü zamanlarda ise kafese girerek herkesten saklanmaya çalışan bir güvercin…
    Yüreğim belki bir kafes değildi. Ama orada bir fidan açmak üzereydi.
    Sonraki günlerde fırsat buldukça telefonda görüşüyorduk. Çoğunlukla ben arıyordum, o da uygun olduğunda karşılık veriyordu.
    Hafta sonlarını iple çekiyordum. Çünkü hafta sonu Sibel demekti.
    Yine bir restoranda beraberdik. O kadar güzeldi ki. Ve o kadar savunmasız duruyordu ki karşımda. Yine de bunca kırılgan yapısını abartılı saldırganlıkla kapatmaya çalışıyordu. O ne kadar tepkisel davransa da ben olabildiğimce sakin davranıyordum. Gülümsüyordum ona. Benden sana zarar gelmez, dercesine gülümsüyordum.
    Bol bol konuşuyordum onunla. Konuşurken gözlerin içine bakıyordum. Hiç kaçırmıyordu gözlerini. O an iç dünyasında neler yaşadığını bilmiyordum ama ben oldukça heyecanlanıyordum.
    Sonra dudaklarımın arasından istemsizce o iki kelime döküldü.
    --Seni seviyorum.
    Sadece dik dik baktı bana. Sanki yaramazlık yapan bir çocuğu bakışlarıyla cezalandırır gibi baktı. Bakışları rahatsız etmişti beni.
    Bir süre hiç konuşmadı. Tedirgin bir bekleyiş içindeydim. Ağzından çıkacak cümleleri merak ediyordum. O an ters bir cümlesi bile hiç önemli değildi. Yeter ki bir şey söylesin… Yeter ki bu ızdırap bitsin. Oysa o duyarsız davranıyordu. Belki benden böyle bir itiraf beklemiyordu. Belki de harika devam eden bir ilişkiyi böylesine bir duyguyla berbat ettiğimi düşünüyordu, kimbilir. Konuşmuyordu ki… Yüzüme bile bakmıyordu.
    Sonra sinir bozucu bir ses tonuyla konuştu.
    --Bende ne buldun ki? Neyimi sevdin?
    Böyle bir söze nasıl cevap verilirdi. Tam bir şeyler söyleyecektim ki;
    --Üstelik de ben bile kendimi hiç sevmezken sen nasıl oldu da sevdin beni?
    Alay ediyordu sanki. Ama gülmüyordu, gülümsemiyordu bile…
    Canım sıkılmıştı.
    --Bilmem. Sevdim işte…
    Zaten sevgime kayıtsız kalmıştı. Bu sözümle de sevgim onun gözünde tamamen önemsizleşmiş gibi oldu.
    --Bu dünyada en çılgın şey nedir, bilir misin, Adnan?
    Sonra da cevabını kendisi verdi.
    --Sevmek zaten başlı başına bir çılgınlık… Ama en büyük çılgınlık karşılık bulamayacağını bildiğin halde hala sevmeye devam etmek. Ve ısrarla beklemek…
    Sesinde bir hüzün vardı. Bir şeyler daha söyleyecekti ama sonra vazgeçti.
    --Peki, beni ne kadar tanıyorsun?
    Bir an çok kötü hissettim kendimi. Sanki bir boşluğa düşmüş gibi oldum. Bu sorunun içinde o kadar çok birbirine bağlantılı bilinmeyenler vardı ki. Haklıydı. Onu o kadar da iyi tanımıyordum. Sadece bana anlattığıyla tanıyordum. Biraz da gönül gözümle gördüklerimle… Bunlar bir kişiyi tanımak için yeterli değildi. Üstelik de bu soruyu sorarken “sen beni hiç tanımıyorsun” ifadesi, yüzünde net bir şekilde kendisini belli ediyordu. Yine de dik durmalıydım karşısında. Sözlerim esneklik göstermemeliydi.
    --Sende kendimi görüyorum. Sen benim eksik yanlarımı tamamlıyorsun. Sende huzur buluyorum ben. Seni düşündüğümde heyecanlanıyorum.
    Söylediklerim o kadar sıradan cümlelerdi ki. Sanki acemi aşığın bir kadına kompliman yapmak için ezberlediği beylik cümleler gibiydi. Üstelik de dudaklarımdan dökülürken bir o kadar da inandırıcılıktan uzaktı. Daha önce hiç bu kadar aciz duruma düşmemiştim.
    Beni kandıramazsın, der gibi baktı.
    --Adnan. Beni yeterince tanımış olsaydın inan ki hiç sevmezdin.
    Bana hiç yardımcı olmuyordu. Üstelik de alay eder gibi konuşuyordu benimle. Bir an içimden “gönül bu, nereye konacağını bilmiyor ki” demek geçti.
    --Zamanla daha fazla tanırım seni, Sibel. Tanıdıkça daha fazla severim.
    --Ya da daha fazla nefret edersin benden.
    --Bunu bilemezsin ki. Yeter ki sen bana bu fırsatı ver.
    Vermedi.
    Bana kendisini daha fazla tanıtacak o fırsatı vermedi.
    Bir daha görüşmedi benimle. Ne zaman telefonla arasam bir mazeret gösterdi.
    xxxxx
    Aşkın da giriş, gelişme ve sonuç gibi evreleri var. Sonuca, o kalıcı mutluluğa ulaşmak için daha çok yolumun olduğunu biliyordum. Ama henüz yolun başında, daha giriş bölümünde tıkanıp kalacağımı da hiç düşünmemiştim.
    Kendisini tanımadığımı söylüyordu. Bir insan yeterince tanımadan sevilmeyeceğini iddia ediyordu. Kim bilir belki de haklıydı. Kendimi bu düşünceye inandırmaya çalışmaktan başka yapacak bir şeyim yoktu. Nasılsa gitmişti. Nasılsa bir daha görüşmek istemiyordu benimle. Nasılsa bundan sonra uzaktan bakacaktım ona… Kendimi daha fazla küçültmenin anlamı yoktu.
    Her ne kadar böyle düşünsem de ondan uzak duramıyordum. Belki de reddedilmenin verdiği travmayı üzerimden atamamıştım. Bu ilişkinin yürümemesinin nedenini kendimde arıyordum. Onun karşısında yetersiz kalmıştım. Sürekli olarak kendimi hırpalıyordum. Duygularımı tam olarak ifade edememiştim. Onun beklentilerine cevap verememiştim. Acemice davranmış, bunun sonucunda da terkedilmiştim.
    Canım yanıyordu. Hem de hiç olmadığı kadar… Geçmişte de canım yanmıştı. Hem de pek çok kez… Kaburgam kırılmış, uzun zaman istediğim gibi yatamamıştım. Ayak bileğim kırılmış, uzun zaman acısını çekmiştim. Diş ağrım yüzünden sabaha kadar uyuyamadığım günlerim de olmuştu. Şimdi düşünüyorum da bir tanesinin etkisini bile beynimde canlandıramıyordum.
    Ama şimdi yüreğim daralıyor, kendimi hiçbir yere sığdıramıyordum. Alışacaktım.
    Bu acıyla yaşamaya alışacak, zamanla onu unutacaktım.
    Geçmişte bir kez daha yaşamıştım bu duyguyu. Onun da acısını yüreğimin derinlerinde zaman zaman hissederken Sibel’i unutmak hiç de kolay olmayacaktı.
    xxxxx
    Telefon çaldığında evde yalnızdım. Arayan Mehmet’ti. Bir yerde yemek yediğini ve tek başına olduğunu söyledi. Beni davet ediyordu.
    Bu davete hayır diyemezdim. Bir saat sonra yanındaydım.
    Mehmet kolay kolay dışarı çıkamazdı. Daha doğrusu ailesi olmadan bir yerde oturup yemek yiyip içki içmeyi sevmezdi.
    --Sen burada ve tek başına… Demek ki eşini ve çocuğunu kayınvalidene gönderdin?
    --Valla doğru tahmin ettin. Yaz bitmeden bir hafta onunla beraber olsunlar istedim.
    --İyi yapmışsın. Sen de bu fırsatı değerlendirip özgürlüğünü yaşıyorsun.
    Biraz işten, biraz siyasetten bahsettik. Ama konunun bir şekilde Sibel’e gelmesini istiyordum. Mehmet beni fazla bekletmedi. Konuyu kendisi açtı.
    --Sibel’le hala görüşüyor musun?
    Yüzüne dikkatli bir şekilde baktım. Sibel’le aramızda geçenlerin ne kadarını bildiğini merak ediyordum.
    --Biz bir süre arkadaşlık yaptık ama sanırım uyum sağlayamadık. Şu an görüşmüyoruz.
    --Böyle olacağını tahmin etmiştim. Sibel’in zor bir kadın olduğunu sana söylemiştim. Kolay kolay kimseyle anlaşamaz.
    --Zor demeyelim de belki farklı bir kadın demek daha doğru.
    --Amma da yaptın, ha… Her kadın farklıdır.
    --Haklısın. Aslında doğru kelimeyi bulamadım. Sibel sürekli içinde fırtınalar yaşayan bir kadın. Sürekli gel-gitleri olan biri… O yüzden sürekli değişkenlikler gösteriyor. Bir bakıyorsun harika davranışlar… İnsanı mutlu ediyor. Kısa bir zaman sonra da canına okuyor.
    --Öyledir, o… Onun bu huyundan herkes şikayet eder. Ama bana ve eşime karşı çok çok iyidir. Biz onun en yakınındaki dostları sayılırız. Onu bizden daha iyi kimse anlayamaz. Hele de sevdiği adamdan ayrıldığında çok zor günler geçirdi. Bizler o zaman da Sibel’in yanındaydık.
    --Haklısın. Çok zor günler geçirmiş. İnan ben de çok etkilendim. Günlerce onun kanlı gelinliği içindeki görüntüsü gözlerimin önünden gitmedi.
    Mehmet şaşırmıştı.
    --Kanlı gelinlik mi? Ne dediğini anlamadım?
    Şaşırma sırası bana gelmişti.
    --O kazadan bahsediyorum. Sevdiği adamın öldüğü kazadan…
    Mehmet bir süre yüzüme baktı.
    --Bu konuyla ilgili Sibel sana ne anlattı, Adnan?
    Kazayı ayrıntısına kadar anlattım. Mehmet dinledikçe değişik tepkiler veriyordu. Ben de ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım.
    --Adnan. Öyle bir kaza olmadı. Sibel’in sevgilisi bir başka kadın için onu terk etti.
    --Ne…!
    Mehmet ciddiyetini koruyordu.
    --Şaka yapmıyorsun?
    --Elbette yapmıyorum.
    Anlamaya çalışıyordum. Sibel’in bu davranışını çözmeye çalışıyordum.
    --Ama nasıl olur. Öyle üzgündü ki… Dudakları titriyordu o kazayı anlatırken.
    --Sibel o adamı yani Ali’yi çok sevdi. Gerçekten sevdi. Birlikteyken kendisini dünyanın en şanslı kadını olarak değerlendiriyordu. Ondan bahsederken bile gözleri ışıldıyordu. O kadar coşku doluydu ki. Yalan yok, Ali de Sibel’i seviyordu. Hatta evlenme teklifinde bulunduğunda hep birlikteydik. Sürpriz bir teklifti. Üstelik de oldukça romantikti. Nişanlarında da yanlarındaydık. İkisi de mutluluktan uçuyordu. Sonra ne oldu, aralarında ne geçti, bilmiyorum. Bir de baktık ki ayrılmışlar. O zamanlar çok şaşırmıştık. Ama kısa süre sonra Ali bir başka kadınla görünmeye başladı. Sonra da onunla evlendi.
    --Aman Tanrım… Bu kadarı da olamaz.
    Mehmet anlattıkça boğazıma bir şeyler düğümleniyordu sanki. Belli etmemeye çalışıyordum ama oldukça huzursuzdum.
    --Haklısın. Ali’nin evlendiğini Sibel’den saklamaya çalıştık ama yine de bir yerlerden öğrendi. Günlerce kendisini evine kapattı. Hiç kimseyle görüşmedi. O dönemlerde ne yedi, ne içti kimse bilmiyor. Üstelik bu konuyla ilgili hala da kimseye tek kelime etmedi. Bir gün kapısını çilingir yardımıyla açtığımızda salonun köşesinde yerde büzülmüş şekilde otururken bulduk. Bize anlamsız gözlerle bakmaya başladı. Çok kötü bir durumdaydı. Ne verdiğimiz suyu içti, ne de yemek yedi. Sonra doktora götürdük. İlaç, serum takviyesi derken biraz olsun kendine geldi. Ama hiç konuşmuyordu. Sadece boş gözlerle bir yerlere bakıyordu. Bu durumu bizi çok korkutmuştu.
    Kendimi bir mengeneye sıkışmış gibi hissediyordum. Mehmet, Sibel’in durumunu anlattıkça içten içe terliyordum. Geçmişimle ilgili bir şeyler gün yüzüne çıkıyor ve beni çok daha fazla rahatsız ediyordu.
    --Keşke profesyonel yardım alsaydınız.
    --Almaz olur muyuz. Bizzat eşim o dönemlerde hiç yanından ayrılmadı. Psikoloğa götürdü. Ama orada da konuşmadı. Psikoloğun sözlerini ne duyuyor, ne de tepki veriyordu. Tepkisiz bir vaziyette boş boş bakıyordu sadece. Uzman; yalnız bırakmayın, sevdiği şeyleri yapmaya çalışın, dedi ama Sibel bize hiç yardımcı olmuyordu ki. Bazı geceler ben de eşimle birlikte Sibel’in evinde kalıyordum. Benim de orada olduğum bir gece ağlama sesleriyle aniden uyandık. Koşarak odasına daldık. Öyle kötü bir durumdaydı ki. Kendisini paralarcasına ağlıyordu. Canım yaa... Onun o an ki halini hiç unutamıyorum. Saatlerce teskin etmeye çalıştık, yüzüne soğuk sular serptik. Güç bela kendine getirdik. Uzun zaman sonra o gece konuştu bizimle.
    --Ne dedi?
    --“Ben yaşamak istemiyorum.” Bunu söyledi. Hem de gözlerimizin içine bakarak… Biliyor musun, Adnan… Umudu tükenen bir insanın ölüme ne kadar yaklaştığını ben Sibel’de gördüm. Ama hiç bırakmadık onu. O da bize güvendi. Bizim samimiyetimize inandı. Sonraki günlerde kendi isteğiyle psikoloğa gittik. Psikolog; istediğiniz gibi yasınızı yaşayın. Ama bunu da sürekli olarak devam ettirmeye çalışmayın, dedi. Bu olayın herkesin başına gelebileceğini, artık bugünü yaşamasını ve geçmişi yaşamaktan kurtulması gerektiğini söyledi. Kolay olmadı. İnan bana Adnan, hiç kolay olmadı eski durumuna geri dönmek… Ama Sibel güçlü kadındır. Bu sorunun da üstesinden geldi.
    --Tam olarak değil.
    --Nasıl yani?
    --Sibel belki o travmadan sizlerin sayesinde kurtulmuş ama kendine de başka bir geçmiş yaratmış. Farklı bir gerçek yaratmış. Bana Ali Bey’in öldüğünü söyledi. Hem de trajik bir şekilde… Ama öyle bir anlatışı vardı ki kendisi de bu yalana inanmıştı. Bunu gözlerinden anlıyordum. Çok inandırıcıydı.
    --Belki de böylesi bir son işine gelmiş de olabilir. Ne de olsa terk edilmeyi hazmetmek zordur. Herkes için bu böyledir. Nişanlısının öldüğünü söylemesi egosu açısından daha iyi bir son. Belki de bu şekilde bir son yaratarak ondan intikam almaya çalışıyordu. Sibel gerçekten çok iyi bir kadındır. Onu gerçek anlamda tanısan inan bana çok seversin.
    Mehmet’in bu sözüne karşı gülümsedim. O an Sibel’in; “beni tanımış olsan hiç sevmezdin” sözü aklıma gelmişti.
    Bir süre sonra Mehmet kalkmak istedi. Ben biraz daha oturacağımı söyledim. Çünkü benim içimde bir yangın başlamıştı ve bu yangın sönecek gibi değildi. Huzursuzdum. Hem de çok… Mehmet; Sibel’in gerçek hikayesini anlatmaya başladığında ben de gerçek kimliğimden sıyrılmıştım. Kendimi Ali’nin yerine koymuştum.
    Çünkü Ali’nin Sibel’e yaşattığı dramı ben de yıllar önce bir başka kadına yaşatmıştım.
    Karıma… Dünya tatlısı o güzel insana…
    Leyla’ma…
    3 yıllık evliyken onu aldatmıştım. Hem de kendi evimde…
    Hem de birkaç kez…
    Sonunda yakalanmıştım.
    Leyla bizi uygunsuz vaziyette gördüğünde hiçbir şey söylemeden evden ayrılıp annesine gitti. Üstelik evden tek bir eşyasını bile almadan… Telefonlarıma çıkmıyordu. Kaldığı eve gidip yüz yüze görüşmek ve af dilemek istiyordum. Gerekirse eve dönmesi için yalvaracaktım. Ama benimle konuşmaya bile tenezzül etmedi. Ne kadar konuşsam da cevap vermedi. Karşımda dimdik durdu ve hiçbir tepki göstermedi. İstiyordum ki bağırsın, bana hakaret etsin. Gerekirse yüzümü gözümü parçalasın ama konuşsun benimle. Onun bu sessiz tavrı beni daha fazla delirtiyordu. Kısa zaman sonra da boşanmak için mahkemeye başvurdu.
    Deli gibiydim. Elbette ki yaptığım hatanın farkındaydım. Gençtim, dahası tecrübesizdim. Kendimi frenleyememiştim işte… Pişmandım, hem de çok pişmandım. Annesine, babasına aramızı yeniden düzeltin diye yalvardım ama onların da yuvanızı yıkmayın telkinlerini dinlemedi. Bana bir şans daha vermedi. Üstelik de ayrılma nedenimizi hiç kimseye söylemedi. Şiddetli geçimsizlik yüzünden tek celsede boşandık.
    Yine de Leyla’nın peşini bırakmadım. Her yerde karşısına çıkıyordum. Ne kadar yalvarsam da benimle hiç konuşmuyordu. Hiç aşağılamadı, bana hiç bağırmadı. Vakur tavrını hiç bozmadı. Sadece gözlerinden anlıyordum bana olan tepkisini, nefretini. Çünkü iğrenerek bakıyordu bana.
    Oysa o gözler bir zamanlar bana karşı o kadar sevgi doluydu ki.
    Bir gün; “eğer beni rahatsız etmeye devam edersen karşıma çıkan ilk erkekle evleneceğim. Bana bunu yaptırma” dedi. Gözlerindeki kararlı ifadeyi görmüştüm. Yapardı. Bu yüzden karşısına çıkacak cesaretim hiç olmadı. Sonra bir başka şehre taşındığını öğrendim. Bir daha da ne gördüm, ne de ondan bir haber aldım. Leyla’nın bu durumu nasıl karşıladığını, neler yaşadığını hiç öğrenemedim. Ben çıldırasıya bir pişmanlığı yaşarken o ne halde diye hep merak ettim. Yalnız kaldığında neler düşünüyor, neler yapıyor, hiç bilemedim. Mehmet, Sibel’in çektiklerini anlatırken aklımda Leyla vardı. Sibel’i bir an onun yerine koydum. O an boğulacak gibi oldum. Sanki bir bataklığın içerisindeydim ve debelendikçe dibe doğru çekiliyordum. Üstelik de karşı koyamıyordum. Yirmi yıl önce yaşadığım ve neredeyse unuttuğumu sandığım bu olay yeniden gün yüzüne çıkmıştı.
    Masada tek başımaydım ama iç dünyamda o kadar kalabalıktım ki. Sanki bir başka boyutta gibiydim. Bir an Leyla’yı gördüm karşımda. Bana gülümsediğini… O an öyle tuhaf bir duygu yaşadım ki içimde. Sanki yüreğimi tatlı bir esinti okşamıştı.
    Her akşam işten benden önce gelirdi. Sürekli kapıda karşılardı beni. Sanki uzun bir yoldan gelmişim gibi bana hararetle sarılırdı. Beni mutlu etmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Çok da duygusaldı. Beni başkalarının yanında her zaman yüceltirdi. Canım benim… Ne kadar da sevgi doluydu.
    Peşpeşe içiyordum. İçimde öyle büyük bir yangın vardı ki, dayanamıyordum. Geçmiş sürekli karşımdaydı.
    Beynim bana sürekli oyunlar oynuyordu. Bu sefer de Leyla’yı ağlarken görmeye başladım. Hem de hıçkıra hıçkıra… Üstünü paralarcasına ağlıyordu. Sanki günlerce yemek yememiş, uyumamış gibiydi. Üstelik de zayıflamıştı. O güzel gülümsemesinden eser kalmamıştı. Sonra Sibel göründü. Leyla’yı oturduğu yerden kaldırdı ve bana doğru dönerek “hepsi senin suçun” diye bağırdı. İkisi birden üzerime yürüyorlardı. Sanki karanlık bir yola girmiştim. Sanki içimde yıllardır uyuyan kabusum kendine gelmiş, benden hesap soruyordu.
    --Affedersiniz beyefendi. Geç oldu artık kapatmak zorundayız. Hesabı alabilir miyim?
    Garsonun sesiyle kendime geldim.
    Bir de gece tüm günahların üzerini örter, derler. Oysa benim günahlarım o kadar net bir şekilde ortadaydı ki. Yalpalıyordum. Doğru düzgün bile yürüyemiyordum. Ne kadar içtiğimi bilmiyordum. İçim yangın yeriydi ama aldığım alkol beni daha da yakmıştı. Ağlamak istiyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra ağlamak…
    Arabaya bindiğimde bir süre gözlerimi kapatıp arkama yaslandım. Aklımda sadece Leyla vardı. Onunla ilgili anılar… Balayındaydık. Sahilde yürüyorduk. Birden uzakta mavi bir cisim gördü. O kadar neşeliydi ki, o kadar da coşku doluydu. Birden oraya doğru koşmaya başladı. Gördüğü şey onu şok etmişti. Bağırarak beni yanına çağırdı. Merak etmiştim. Öylesine aşırı tepki gösteriyordu ki. “Ölüyor. Ölüyor. Lütfen bir şey yap, ne olur kurtar onu” diye haykırıyordu. Kurtulmasını istediği şey, sahile vurmuş mavi bir deniz anasıydı. “Ölüyor Adnan… Kurtaralım bunu, ne olur ölmesin” diye telaşlı bir şekilde söyleniyordu. Kahkahalarla gülmüştüm onun bu haline. “Bence sen buna suni teneffüs yap” dediğimde bozulmuştu bana. Oysa o; “her canlının yaşamaya hakkı var” demişti.
    “Her canlının yaşamaya hakkı var”. Bu sözü şimdi kulaklarımda çınlıyordu.
    Dudaklarımda acı bir gülümseme vardı.
    --Leyla. Özür dilerim.
    Sanki karşımdaydı. Sanki vicdanım dile gelmişti.
    Arabanın içinde boğuluyordum. Kendimi dışarı atıp yürümeye başladım. Temiz hava biraz olsun beni kendime getirir diye düşünüyordum ama o kadar kaybolmuştum ki bu çok zor olacaktı.
    Xxx
    Birkaç gecedir Sibel’in oturduğu evin çevresinde dolaştım. Ama onunla karşılaşacak cesareti bir türlü kendimde bulamadım. Sürekli olarak oturduğu eve bakıyordum. En azından balkona çıktığında görmek istiyordum onu… Evinin tüm ışıklarını kapattığında ise oradan ayrılıyordum.
    Sibel’i görmek ve onunla konuşmak istiyordum. Bu benim için çok önemliydi.
    Bir hafta sonu akşamı telefon açtım kendisine… Aşağıda, arabada olduğumu söyledim. Biraz sonra elinde telefonuyla balkona çıktı. Bir müddet hiç konuşmadı. Sonra yukarı gelmek ister misin, dedi. Nasıl hayır diyebilirdim ki…
    Yukarı çıktığımda hiç beklemediğim kadar sıcak karşıladı beni. Sımsıkı sarıldı.
    --İyi ki geldin. Seni çok özledim.
    --Buradan geçiyordum. Sana uğramadan gitmek istemedim.
    Kime neyi ispat etmeye çalıştığımı bilmiyordum.
    --Saçmalama. Kaç gecedir burada beklediğini bilmiyor muyum sanıyorsun. Hatta bir gece arabanın yanından geçtim, beni fark etmedin bile… O kadar dalmıştın ki. Kim bilir, o an ne düşünüyordun.
    Her zaman ki gibi lafını hiç esirgemiyordu. Ne düşünüyorsa anında söylüyordu.
    --Aç mısın? Kendime bir şeyler hazırlıyordum. Birlikte yeriz.
    --Ben de seni alıp dışarıda yeriz diye düşünmüştüm.
    --Hiç kusura bakma. Bu gece evimde kalmak istiyorum.
    Muzır bir şekilde yüzüme baktı.
    --Yoksa sen benim yemeklerimi yemekten mi korkuyorsun? Ben iyi bir aşçıyımdır. Sana bir masa hazırlayacağım şimdi, ne demek istediğimi anlarsın. Hem içkim de var.
    Çok doğaldı. Oldukça rahat davranıyordu. Sanki bunca zaman ayrılığı yaşayan biz değildik. O kadar huzur dolu bir yüzü vardı ki. Sanki bunca acıları yaşayan o değildi.
    --Mutfakta sana yardım etmek isterim. İzin verirsen tabii…
    --Bak buna sevinirim işte.
    Mutfakta ikimiz de mutluyduk. Çocukça espriler yapıyor, neşeli kahkahalar atıyorduk. Sanki farklı bir dünyaya adım atmıştık. En basit espriye bile gözlerimizden yaş gelinceye kadar gülüyorduk. Geçmişin tüm acılarından kurtulmuştuk sanki. Bize eskiyi hatırlatan her şeyden arınmış gibiydik.
    Kısa süre içerisinde harika bir masa hazırladı. Çok becerikliydi. Her şeye aşırı özen gösteriyordu. Masaya mum koymayı bile ihmal etmedi.
    --Bu güzel masa müziksiz olmaz.
    Ben sadece onu izliyordum. Çok seri hareket ediyordu. Biraz sonra hafif bir müzik tüm salonu doldurdu.
    --Ne dersin? Hala dışarıda yemek yemeyi düşünüyor musun?
    --Bu masayı gördükten sonra mı? Elbette ki hayır... Ama hemen oturalım, çünkü çok acıktım.
    --Tamam, sen otur. Ben şimdi geliyorum.
    Yaklaşık 10 dakika sonra geldi. Hafif bir makyaj yapmış ve elbisesini değiştirmişti. Sibel’i hayranlıkla seyrediyordum. Kendisi de oluşturduğu etkiden dolayı mutluydu.
    Yemek oldukça neşeli geçiyordu. Bol bol konuşuyorduk. Sanki aramızdaki o görünmez duvar kalkmıştı.
    Bir ara geriye yaslanıp yüzüme baktı.
    --Neden aşağıda bekliyordun? Neden haber vermiyordun bana?
    Gülümseyerek cevap verdim.
    --Bilmem. Belki de senden çekindim.
    --Benden mi çekindin? Ben adam yemem ki.
    --Şey… Uzun zaman senden bir randevu koparmak için aradım. Ama bana hiç olumlu cevap vermedin. Hep bir mazeret gösterdin. Benimle görüşmek istemediğini düşündüm.
    --Seninle görüşmeyi inan ki ben de çok istedim. Çünkü sen beni çok eğlendiriyorsun, çok güldürüyorsun.
    --O zaman sorun ne? Neden uzak duruyorsun benden?
    --Korkuyorum.
    Şaşırmıştım.
    --Korkuyor musun? Benden mi?
    Ne söyleyeceğini bilemedi. İçkisinden bir yudum aldı. Zorlandığı belli oluyordu.
    -- Ben sana asla zarar vermem. Ben seni…
    Sustum. Sözlerimin devamını getiremedim. Tekrar cesaret edemedim sevgi sözcüğünü söylemeye. Sonra gözlerinin içine baktım.
    --Sibel, sen benim için çok değerlisin. Ne olur, benimle alakalı olumsuz düşüncelerinden vazgeç.
    --Korkumun nedeni sen değilsin. Bunu sana nasıl anlatabilirim ki. Hem anlatsam da anlamazsın ki.
    --Dene. Anlatmayı dene, Sibel.
    Bir süre gözlerini kapattı. Sanki kendi kabuğuna çekilmiş gibiydi. Sessizce onu izliyordum.
    --Bana çok benziyorsun. Ben kendimden kaçtıkça sen bana o eski beni hatırlatıyorsun. Senden korkmamın nedeni bu. Senden uzaklaşmamın nedeni bu. Sen benim unutmak istediğim yıkıntılar içindeki gölgem gibisin.
    --Söylediklerinden hiç bir şey anlamadım.
    --Sana demiştim. Beni anlamayacağını söylemiştim.
    Bir anda ciddiyeti bir yana bırakıp işi şakaya vurmaya başladı. Ayağa kalktı.
    --Bu dansı bana lütfeder misiniz beyefendi?
    Sonra da gülmeye başladı.
    --“Lütfeder misin”. Lafa bak. Amma da komik… Tıpkı Yeşilçam Filmleri’ndeki gibi oldu.
    Sonra gözlerimin içine baktı.
    --Benimle dans eder misin, Adnan?
    Gülümsedim.
    --Sana hayır demesini bilmiyorum ki.
    Uzattığı eli tutup ayağa kalktım. Salonun ortasına geldiğimizde iki kolumla bedenini sardım. O da kendisini bana yaslayarak kollarını bana dolamıştı. Bir süre birbirimize bakıp gülümsedik. Müziğin ritmine göre hafifçe hareket ediyorduk. Sonra başını omzuma koydu. Sımsıkı sarıldım ona. Kollarımla daha bir sıkı sardım. Öyle huzurluydu ki. Öyle mutluydum ki.
    Sibel kendisini anlamadığımı düşünüyordu. Oysa yanılıyordu. Mehmet’in bana verdiği bilgiler sayesinde onu daha iyi gözlemliyordum. Sanki ikiye bölünmüştü. Bir yanıyla acılarını benimle dindirmek istiyordu. Bunu hissediyordum. Kanayan duygularını benimle sarmak istiyordu. Ama diğer yanı korkuyordu. Tekrar sevmekten, tekrar sevilmekten korkuyordu. Tekrar acı çekmekten, tekrar terkedilmekten korkuyordu. O yüzden elinde kalan son sevgiyle de kendine çizdiği sınırlar içinde yaşamak istiyordu.
    Beni seviyordu, bunu biliyordum. O kadar güzel bakıyordu ki bana. Gözlerdeki bakışın anlamını biliyordum. Bazen sesinin tınısını yumuşatıyordu. Ruhumu okşayan bir müzik nağmesi dinler gibi etkileniyordum. Hele de dans edişimiz… Başını omzuma yaslayıp bana sarılışı…
    Beni gökyüzüne çıkartıp sonra da acımasızca aşağı bırakışını izledim şimdiye kadar. Bütün bunlar beni kendisinden uzak tutmak içindi. Belki de kendisini benden uzak tutmaya çalışıyordu. Kendisine olan tüm güveni kaybolmuştu. O yüzden bana olan duygularını saklıyordu. Sevgisini bir kez açığa çıkardığında bir daha da geriye dönemeyeceğini düşünüyordu. Gökyüzünden beni aşağı bırakmasının nedeni buydu. Yeniden sevmek korkutuyordu, Sibel’i. Geçmişte yaşadığı acıları düşündükçe benden uzaklaşmasının nedeni buydu. Sonrasında beni düşman olarak görmesinin nedeni de buydu.
    Oysa benim Sibel’in dostluğuna ihtiyacım vardı. Yaşama biraz olsun tutunabilmem için Sibel’in sevgisine ihtiyacım vardı.
    Geçmişimdeki o büyük günahtan kurtulabilmem için Sibel’in gözündeki düşman imajını silmem lazımdı.
    --Biliyor musun, şimdiye kadar göğsüne yaslanıp da dans ettiğim ikinci erkek sensin.
    Bu sözleri başı omzumdayken söylemişti. Yumuşak bir dille… Eminim, gözleri de kapalıydı. Sanki istemsizce dökülmüştü dudaklarından.
    --Birincisi kimdi?
    Biliyordum, kim olduğunu. Derinlerden gelen bir ses tonuyla cevapladı.
    --Ali.
    --Ali…?
    --Nişanlım. Sana bahsetmiştim.
    --Evet, hatırlıyorum. Birlikte kaza geçirdiğinizi söylemiştin.
    Başını kaldırıp yüzüme baktı. Öfkeyle bağırdı.
    --Öldü, o… Öldü.
    Saçlarını okşadım.
    --Sibel. Ben buradayım, senin yanında…
    Kollarımdan kurtulup kendini birkaç adım geriye attı. Yüksek bir ses tonuyla konuştu.
    --Bir gün sen de gideceksin. Sen de beni terk edeceksin!
    Avucumun içiyle yanağını okşadım.
    --Ben seni hiç bırakmayacağım, Sibel. Ben her zaman yanında olacağım.
    --O da öyle söylemişti. O da bırakmayacağım, demişti.
    --Ama ölüme çare yok ki, Sibel. Eminim şu an gökyüzünde seni izliyor.
    --Sus, Adnan. Yeter, konuşma!
    Tekrar masaya oturdu. Kadehinde kalan içkiyi tek yudumda içip yeniden doldurmam için bana uzattı.
    --Özür dilerim. Sana bağırmak istememiştim.
    Sesi yumuşamıştı. Üstelik de titriyordu. Benim canımı yaktığında, biraz olsun sesini yükselttiğinde hemen özür diliyor, gönlümü alıyordu. Bakışlarıyla ben seni incitmek istemiyorum, ben seni asla kırmak istemiyorum, diyordu. İçindeki duygusallığı öfke maskesiyle kapatacağını sanıyordu.
    İnsanlarla yüzleşmekten hep korkmuştu. Kendisiyle yüzleşmek bile istemiyordu. Öylesine korunaksız bir hayatı vardı ki, evinde bile kendisini savunmasız hissediyordu.
    Sadece bana gösteriyordu tepkisini. Sadece bana sesini yükseltebiliyordu. Sadece benden korkuyordu. Çünkü sadece beni seviyordu. Bunu hissediyordum.
    --Biraz yavaş iç. Sarhoş olmanı istemiyorum.
    --Neden? Sarhoş olunca çirkinleşiyor muyum? Yoksa sarhoş olduğumda beni beğenmiyor musun?
    Sibel’in duyguları yeniden kanamaya başlamıştı. Yaşadığımız birazcık duygusallık bile onu geçmişine sürüklemeye yetmişti.
    --Sadece seni yeniden yatak odana taşımak istemiyorum, o kadar.
    Hafifçe gülümsedim. Bir süre yüzüme baktı. İçindeki fırtınalarla başa çıkamıyordu. Sınırlarını zorladığı belli oluyordu. Bir yanında ben vardım, diğer yanında geçmişi. İçkisini doldurdum ve kendisine uzattım. Kadehi eline aldı ama içmedi. Dalgın gözlerle kadehin içine bakıyordu. Sonra başını kaldırıp gözlerini bana dikti.
    --Ali ölmedi. O bir başka kadın için beni terk etti.
    Abartılı bir tepki verdim.
    --Ama nasıl olur? Sen daha önce…
    --Daha önce onun öldüğünü söylemiştim, değil mi. Ölmedi. Ama ölmesini çok istedim. Bana çok acılar çektirdi, o. Çok canımı yaktı.
    Sandalyesine sırtını iyice yaslayıp elindeki kadehi dalgın gözlerle çevirmeye başladı. Dudaklarında acı bir gülümseme vardı.
    -- Neden sevgiyi özgür bir şekilde yaşamak isteyen insanlar en fazla zarar görenler oluyor? Neden en büyük acıları onlar çekiyor? Sence başkalarının sevgisini ezerek, yok ederek yeni sevgilere koşanlar gerçekten mutlu olabilirler mi?
    Yüzüme o kadar dikkatli baktı ki bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. İçkimden bir yudum aldım ve cevap verdim.
    --Sanmıyorum. Çünkü bir sevgiyi yok ettiğinde kendini de yok etmiş sayılırsın. Yok olan insanların mutlu olmaya hakları yoktur.
    Verdiğim cevap hoşuna gitti.
    --Sen iyi bir insansın, Adnan. Ama bazen iyi olmak yetmiyor. Sen beni kolaylıkla çözdün, değil mi. Çünkü ben her şeyimi anlatıyorum. Ağlıyorum, sızlıyorum ve içimdeki nefreti, kini boşaltabiliyorum. Sen ne kadar da konuşmasan, her şeyini içine atsan, gizlemeye çalışsan; ben de seni görüyorum. Ben senin içindeki karanlığı görüyorum, Adnan. O karanlık dünyada yaşadığın gerçekleri görüyorum. Bana anlattıklarınla, anlatamadıklarınla görüyorum seni.
    Bir anda panikledim. Ne diyeceğimi bilemedim. Elime çatalı alıp masadaki mezelerden ağzıma attım.
    --Demek benim içimde de bir karanlık var, ha?
    Kendinden oldukça emindi.
    --Evet, var. Senin karanlık dünyanın aynısı kendi içimde de var. Ben ne kadar tutsaksam senin de tutsaklığın var.
    İkimiz de geçmişimizle ilgili birbirimize yalan söylemiştik. İkimizin de zamanla kendimize bir gerçek yaratmıştık. Etrafımızda kim varsa bu yalana inandırmıştık. Ama her ne kadar da başlangıçta itiraf etmesek de ikimiz de birbirimize yalan söylediğimizi biliyorduk. İkimiz de yaralıydık çünkü. İkimizin de sakladığı acıları vardı. Birbirimizin dilinden anlıyorduk.
    Sibel’in benim hakkımda bu kadar isabetli tespitlerde bulunması şaşırtmıştı beni. Yine de konuyu değiştirmeyi istiyordum. Sigara yakarken söylendim.
    --Çok sigara içiyorsun.
    Gülümsedi.
    --En iyi dostum… Bir diğeri de bu...
    Kadehi eline aldı ve havaya kaldırdı.
    --Haydi, aşka içelim. Sonra da ihanete içeriz.
    --Aşka içelim sadece. Bu gece masamızda ihanet olmasın.
    --Aşk varsa ihanet de vardır. Her ikisi de insanlar içindir.
    --Anlatsana, Sibel. O anları anlatsana bana. Neler yaşadığını…
    Hiç nazlanmadı. Hafifçe gülümseyerek anlatmaya başladı.
    --Benim hayatta hiç kimsem yok sayılır. Babam öldüğünde lisedeydim. Birkaç yıl sonra da annem öldü. Bir erkek kardeşim var. Üniversite okumak için yurtdışına gitti ve orada birini bulup evlendi. Şimdi orada yaşıyor. O yüzden Ali’ye dört elle sarılıyordum. O da gitmesin istiyordum. Üzerine titriyordum. Tüm sevgimi, tüm ilgimi ona veriyordum. Ali benim her şeyimdi. Onsuz yaşayamam, diyordum.
    --Yaşadın ama…
    Yüzüme öyle bir baktı ki, gözlerinden ne demek istediği anlaşılıyordu.
    --Neler yaşadığımı sen bilemezsin. Hiç kimse de bilemez.
    İçkisinden büyükçe bir yudum aldı. Sonra da sigarasından derin bir nefes çekip dumanını yukarı doğru üfledi.
    --Sen hayatındaki en özel kişiyle yaşadığın tüm güzel anların gereksiz bir kağıt parçası gibi çöpe atılmasının ne demek olduğunu biliyor musun? Tüm o mutlu anların hiç yaşanmamış gibi yok sayılmasının ne demek olduğunu? Ben bunları yaşadım işte.
    Sibel sadece kendine sakladığı gerçekleri uzun zaman sonra ilk kez açığa çıkarma cesaretini gösteriyordu.
    --Terk edilmek çok kötü bir şey, Adnan. Hele de canın kadar sevdiğin birinin bir anda hayatından çıkması… Ölümden bile daha korkunç bir şey. Oysa her şey çok güzel başlamıştı. Çok mutluyduk. Aynı yöne bakan, aynı şeylerden tat alan iki sevgiliydik. Onun yanında kendimi çok güvende hissediyordum. Hele de nişanlandığımız gün… Dünyanın en mutlu, en şanslı kadını bendim.
    Oldukça rahat görünüyordu. Sakindi. Ama bu sakinlik birazdan bir fırtına çıkacağının da habercisiydi.
    --Anlaşamıyoruz, dedi. Bir şey eksik hayatımızda, dedi. Ne kadar uyumsuz bir çiftiz, değil mi, dedi. Şaşırmıştım. Oysa eskiden çok daha neşeliydik, dediğinde hala şaka yaptığını düşünüyordum. Sonra “Hayatımın geri kalanını seninle birlikte geçirmek istediğimden pek emin değilim” dedi. Yüzüne baktım, ciddiydi. Sen ne demek istiyorsun, dedim. “Lütfen böyle konuşma. Şakanın hiç sırası değil”. Şaka yapmıyordu. Galiba sana olan aşkım bitti, dedi. Kekeliyordu. Sonra da o cümleyi söyledi. “Ben bu ilişkiyi bitirmek istiyorum. Birbirimizi daha fazla tüketmeden dostça ayrılalım.” Bir şey söyleyemedim ki. Hem öyle bir durumda ne söyleneceğini bilmiyordum. Sadece yüzüne bakıyordum. Bir umut arıyordum gözlerinde. Sonra parmağına baktım. Yüzük yoktu. Nişan yüzüğümüzü çıkartmıştı. Gururla, büyük bir neşe ve mutlulukla parmaklarımıza taktığımız yüzüğü benden habersiz çıkartmıştı. O zaten benden çok önce ayrılmış ve benim bundan haberim bile olmamıştı. Nefes alamıyordum. Dahası konuşamıyordum. Dudaklarım kilitlenmiş gibiydi. O da bu sözlerinden sonra ayağa kalktı ve sessizce arabasına doğru yürüyüp gitti. Beni orada tek başıma bıraktı. Sanki herkes bana bakıyordu. Sanki dünya üzerime yıkılmış gibiydi. Yüzüstü bırakılmıştım. Düne kadar el üstünde tutulan ben, istenmeyen kişi ilan edilmiştim. Gururum kırılmıştı. Sanki büyük bir trafik kazası geçirmiş gibi hissediyordum kendimi.
    Çaresizce dinliyordum. Acılarını beynimde resmediyordum. Fırtına çıkmıştı artık. Pek çok şeyi yıkıp, parçalamadan da dinmeyecekti.
    --Sana anlattığım gibi bir kaza yaşamayı o zamanlar o kadar çok istemiştim ki. Ama o kazada ikimiz de ölmeliydik. İkimiz de yok olmalıydık bu hayattan.
    --Senin ne günahın var ki.
    --Sonra koşarak eve geldim. Paramparçaydım. Sanki hayatımdaki her şey bir anda anlamsızlaşmış gibiydi. Kendimi o kadar değersiz görüyordum ki… Saklanmak istiyordum. Bir mezar bulup içine girmek istiyordum. Cesedimi bile kimsenin bulmasını istemiyordum. Onun adını söyleye söyleye ölmeyi istiyordum. Kimse bilmeyecekti ayrıldığımızı, kimse bilmeyecekti terk edildiğimi. Kullanılmış kağıt mendil gibi bir kenara atıldığımdan kimsenin haberi olmayacaktı. Ama yapamadım. Belki geri dönerdi. Tabii ya, dönecekti. Bensiz yapamazdı, o. Beni seviyordu. Ortak o kadar çok hayalimiz vardı ki. Kısa bir zaman sonra pişman olup benden özür bile dileyecekti. Beni çok seviyordu. Öyle söylüyordu.
    Sessizce dinliyordum. Kendini kaybetmişti. Gözlerindeki yaşları silmesi bir şeyi değiştirmiyordu, çünkü göz pınarları sonuna kadar açılmıştı. Kesik kesik ağlıyordu. Donup kalmıştım. Teselli edecek tek bir cümle çıkmıyordu ağzımdan. Sadece seyrediyordum, Sibel’i. Salonun bir kenarında da Leyla vardı. Leyla’yı da acı çekerken görüyordum.
    --Ama gelmedi. Günlerce bekledim, gelmedi. Evde tek başımaydım ama evin her yerinde Ali vardı. Onun eşyaları, onun nefesi, kokusu… Hayali vardı. Delirecek gibiydim. Günlerce evden dışarı adım atmadım. Günlerce hiçbir şey geçmedi boğazımdan. Uyuyamadım. Her şeyden korkmaya başladım. Sesten, sessizlikten… Karanlıktan, aydınlıktan… Hatta aynadaki görüntümden bile korkuyordum.
    Sonra ayağa kalktı. Bir an düşecek gibi oldu. Masaya tutundu. Sonra da kanepeye yığılırcasına kendini bıraktı.
    --Neden, ha… Neden tüm sevdiklerim beni terk ediyor? Annem, babam, kardeşim… Ali… Ya da neden kimi seversem benden gidiyor?
    Hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendini tamamen bırakmıştı. Gözlerinden akan yaşlara aldırış etmiyordu artık. İçim parçalanıyordu ama oturduğum sandalyeye yapışmış gibiydim. Yerimden kımıldayamıyordum.
    --Ben günlerce anne diye ağladım. Yanımda yoktu. Herkesin annesi babası yanındayken, benim sesimi duyacak kimsem yoktu.
    --Özür dilerim Sibel.
    Ama özür dilediğim kişi Sibel değildi.
    Ben de ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Yine de gözyaşlarım çoktan yüreğime akmaya başlamıştı bile. Yavaşça yerimden kalkıp Sibel’in yanına oturdum. Onu kollarımla sardım. Birden kollarını boynuma dolayıp hıçkırığa boğuldu. Yüzüm boynum gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Sus, diyemedim, ağlama diyemedim. Sadece sarıldım. Sadece saçlarını okşadım.
    Leyla’nın beni bu durumda görmesini o kadar çok isterdim ki… Neler çektiğimi, ne kadar pişman olduğumu ancak bu görüntüyle inanabilirdi.
    Sibel uzun zaman ağladı. Hiç kıpırdamadım. Sadece hafifçe saçlarını okşadım. Sonra kesik kesik ağlamaya başladı. Sonra da sustu. Uzunca bir süre sustu. Yüzünü boynuma yaslamış bir vaziyette kollarıma bırakmıştı kendini. Hiç kımıldamadım. Rahatsız olsun istemedim. Uzun zaman sonra kollarını boynumdan çözdü.
    --Yatağına uzanmak ister misin?
    Sesini çıkarmadı.
    Biraz yüzünü seyrettim. Islak olan yerlerini elimle okşarcasına silip yanağına hafif bir öpücük kondurdum. Sonra da kucaklayıp yatak odasına götürdüm. Sımsıkı sarıldı boynuma. O an ikimiz de konuşmadık ama ikimiz de sessizliğimizle birbirimize pek çok şey söyledik.
    Yavaşça yatağına yatırıp üzerini örttüm. Bir süre seyrettim. Sonra rahat uyusun diye ışığı kapatmak istedim.
    --Lütfen ışığı kapatma. Bu gecenin karanlığından korkuyorum.
    --Peki.
    Korkma, diyemedim. Ben yanındayım, diyemedim. Sadece duvara yaslanarak bir süre ayakta bekledim. Sibel yataktaydı, gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. O da geçmişiyle hesaplaşıyordu. Yine de şanslıydı. Yaşadığı aşkın bedelini fazlasıyla ödemişti. Oysa benim için her şey daha yeni başlıyordu.
    Yeniden sandalyeye oturdum. Sibel’i seyrediyordum. Belki de yataktaki kadın Leyla’ydı. Her şey o kadar değişmişti ki. Oda aydınlıktı ama benim dünyam zifiri karanlıktı. Camlar açıktı ama havasızlıktan boğuluyordum. Kimse yoktu yanımızda ama kalabalığı hissedebiliyordum. Çok sessizdi ama ben gürültüden kendi iç sesimi bile duyamıyordum. O kadar duygusal bir ortam vardı ki, yine de ihanet tüm güzelliklerin üzerini örtmüş gibiydi. Hıçkırıklar yüzünden aşk sözcükleri duyulmuyordu.
    En masum ile en günahkar bir aradaydı. İkimiz de o eski yitik aşklarımızı özlüyorduk.
    Uzun zaman sonra ilk kez kendimi bu kadar kirlenmiş hissediyordum. Bunca zaman sonra kendimi acımasız biri olarak görüyordum. Sanki sevgiye karşı işlenmiş tüm kötülüklerin sebebi bendim. Biraz olsun iyilik arıyordum yüreğimde. Biraz olsun günah çıkartabileceğim, beni teselli edebilecek, geçmişimdeki herhangi bir kişiye yaptığım herhangi bir iyilik… Aklıma hiç biri gelmiyordu. Ben yine saklanacaktım herkesten, her şeyden. Yine her zaman ki gibi iyiyi, güzeli oynayacaktım. Ama bir daha asla kendimden saklanamayacaktım. Her yalnız kaldığımda Leyla’nın o canhıraş feryatlarını duyacaktım.
    En kötüsü de, Sibel’i her gördüğümde aklıma Leyla gelecekti. Geçmiş peşimi asla bırakmayacaktı.
    --Benim dünyamda bir daha aşk olmayacak. Çünkü ben bir günahkarım. Oysa sen o kadar masumsun ki. Yeniden sevebilirsin.
    Bu sözler dudaklarımdan fısıltı şeklinde çıkmıştı. Kendiliğinden, öylesine…
    Bir suçluydum. Hem de sevgiye, aşka ihanet etmiş bir suçlu… Yıllarca kaçmıştım. Herkesten, her şeyden, hatta kendimden bile saklamıştım kendimi. Alışıyor insan… Her şeye alışıyor. Zamanla bir suçlu gibi yaşamaya da alışmıştım. Sonrasında unutmuştum tüm günahlarımı.
    Sibel’i karşıma çıkaran tesadüf müydü, yoksa geçmişimde bir türlü hesabını vermediğim o günahım mı?
    Leyla’ya ne kadar büyük acılar çektirdiğimin farkına ancak yirmi yıl sonra gerçek anlamda varıyordum. Benden sonra birini sevdi mi, ona aşık oldu mu, dahası beni unuttu mu, hiç bilemedim. Hiçbir zaman çığlıklarını duymadım. Eğer duygularının kanı aktıysa o kan elime hiç bulaşmadı. Ama şimdi kan gölünün tam da ortasında hissediyordum kendimi.
    Daha fazla kalamazdım. Kendimi dışarı atmak istiyordum. Gecenin karanlığıyla bütünleşmek istiyordum. Ne de olsa dışarıda akıp giden bir hayat vardı. Benim için kirli de olsa, eksik de olsa bir hayat vardı.
    Üstelik de bu kirli hayat bizim gibilerin yüzündendi. En güzelini, en kolayını yaşamak varken kendimiz zorlaştırıyorduk bu hayatı.
    Sandalyeden yavaşça kalktım. Her yerim uyuşmuştu. Son bir kez Sibel’e baktım. Kapıya doğru yönelmiştim ki yattığı yerden doğruldu.
    --Gitme. Lütfen gitme. Lütfen biraz daha kal.
    --Tamam. Merak etme, buradayım. Hemen yanındayım.
    Yatağının yanına oturdum. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Sanki fırtına sona ermiş, yerini hafif bir dinginlik almıştı. Gözlerini gözlerime dikerek ani bir hareketle parmağındaki yüzüğü çıkarıp komidinin üzerine koydu.
    Yıllardır parmağından çıkarmadığı yüzüktü bu.
    Şaşkınlıkla Sibel’in yüzüne bakıyordum. O ise gururluydu. Üstelik de daha bir rahatlamış gibi duruyordu. Dudaklarındaki gülümseme artmış, yıllardır çektiği azap son bulmuş gibiydi.
    --Sibel…?
    O kadar güzel baktı ki bana. İlk kez onu bu denli huzurlu görüyordum. Sanki yüzü aydınlanmıştı.
    --Sibel…
    --Senin içindeki karanlık, benim geçmişimi aydınlattı, Adnan. Umarım sen de kendi karanlığından kurtulursun.
    Gözlerimdeki yaşları durduramıyordum. Kendi umutsuzluğum en azından değer verdiğim birine can olmuştu. Ben kendimden uzaklaşırken, bir başkası kendine dönüyordu. Sibel’in içindeki savaş nihayet sona ermişti. Prangasından kurtulmuştu.
    --Haydi git.
    --Efendim…?
    --Git, Adnan. Kendini bulmak istiyorsan gitmelisin. İçindeki karanlıktan kurtulmak için gitmelisin. Ben sana sadece ızdırap verebilirim.
    Bana sevgiyle bakıyordu. Elimi tuttu.
    --Merak etme. Eğer seveceğim gibi biri karşıma çıktığında kapılarımı hemen yüzüne kapatmayacağım.
    Elini iki elimin arasına alıp öptüm. Sarılmak istiyordum aslında. Son bir kez sarılmak… Ama gidemem diye korktum. Bir daha ayrılamam, bırakamam korkusuyla sarılmaktan vazgeçtim.
    --Sen harika bir kadınsın. İyi ki seni tanıdım.
    Dilim kurumuştu. Sözler güçlükle çıkıyordu dudaklarımın arasından.
    Yavaşça ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldim. Son bir kez baktım ona.
    --Hoşça kal.
    --Güle güle.
    Işığını kapatıp yatak odasından dışarı çıktım. Bir süre salona, yemek masasına baktım. Gecenin tüm izleri görünüyordu. Sonra evden ayrıldım.
    Asansörü bekleyemedim. Yavaş adımlarla merdivenlerden inmeye başladım. Bir ara sanki tüm gücümün tükendiğini hissettim. Bir merdivene oturdum. Bir daha bu eve asla giremeyecektim. Bir daha asla Sibel’i göremeyecektim.
    Apartmandan dışarı çıkıp gecenin karanlığında ilerlerken son günlerdeki yaşadıklarımı düşünüyordum. Büyük bir suç işlemiştim. Hayatımdaki en özel kadına çok büyük acılar çektirmiştim. Ama bunun bedelini biraz geç de olsa ödemeye başlamıştım. Üstelik de vicdanım vardı. Yaptığım bir hatanın bedelini ödeyecek cesaretim vardı.
    Yine de düşünmeden edemiyordum;
    Yeniden sevebilecek miyim acaba. Yeniden insanların içine özgürce, saklanmadan çıkabilecek miyim. Aynaya baktığımda kendimden utanmadan yaşayabilecek miyim. Ben, o eski ben olabilecek miydim her şeyden önce.
    Bunu zaman gösterecekti.
    Sibel’e söylediğim o söz kulaklarımda çınlıyordu.
    “Bir sevgiyi yok ettiğinde kendini de yok etmiş sayılırsın. Yok olan insanların mutlu olmaya hakları yoktur”.

    Özcan KIYICI
  • Hicretin 8. senesi, Ramazan ayı, Cuma günü. (Milâdî, Ocak 630.)

    Mekke, yeryüzünde Tevhidin timsali ilk Mâbed olan Kâbe'nin bulunduğu şehir. O Kâbe ki,

    "...Çok mübarek ve insanların kıblesi olup âlemlere doğru yolu gösteren Kâbe'dir."1

    Mübârekiyeti ve hidayete vesile oluşu Tevhid-i İlâhînin mücessem bir delili olmasından ileri gelmekte. İlk bânisi, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.), onu bu gaye için inşa etmişti. Zamanla bina gözden kaybolacak vaziyete gelmiş, fakat temelleri sabit kalmıştı. Ebü'l-Enbiyâ (Peygamberlerin Babası) lâkabıyla anılan Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail ile birlikte, bu temel üzerine Allah'ın emir buyurmasıyla Kâbe'yi yeniden inşâ etmişler ve Kâbe "Tevhid" inancının yeniden mücessem bir sembolü olmuştu.

    Ancak, yeryüzünün bu en şerefli ve en faziletli binâsı hâlâ Tevhid inancından uzak yaşayan, hattâ bu inancı var güçleriyle ortadan kaldırmaya, müntesiplerini yok etmeye çalışan Kureyş müşriklerinin elinde bulunuyordu. Binâ ediliş gayesinin tam aksine içi putlarla dolu duruyordu.

    Tevhid inancının ve bu inancın mümessili Müslümanların can düşmanları olan müşrikler, burada her türlü rezaleti irtikâp ediyorlardı.

    Gayretullaha dokunan, Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. İbrahim'in ruhaniyetlerini rencide eden, bütün Müslümanların da kalb ve vicdanlarını derinden sızlatan bu durumun bir an evvel ortadan kaldırılması lâzımdı. Bu mübârek mâbedin ve bu mâbedin içinde bulunduğu Mekke'nin bir an evvel müşriklerin kirli ellerinden kurtarılması gerekiyordu.

    Hz. Fâhr-i Âlem Efendimiz (a.s.m.), bunu düşünüyor, bu maksadının tahakkuku için bir yol arıyordu.

    Uzun zamanlar imkânlar ve şartlar buna el vermemişti. Çünkü, Müslümanlar henüz az ve zâif bir durumda bulunuyorlardı. Müslümanların mevcut gücüyle bunu elde etmek de oldukça zordu. Üstelik Medine'nin her an düşman taarruzuna uğraması da muhtemeldi. Bu gayenin bilfiil gerçekleşmesi için İslâmın inkişaf etmesi, Müslümanların çoğalması, güç ve kuvvet kazanması gerekiyordu. Aksi takdirde bu yoldaki bir teşebbüs sonuçsuz kalabilirdi.

    Bir işe teşebbüste zaman ve zemini değerlendirmeyi çok iyi bilen Peygamber Efendimiz, bu gâyesinin tahakkuku için Cenâb-ı Hakk'ın müsait şartlar ihsan etmesini sabırla bekliyordu.

    Hicretin sekizinci yılında, İslâm, olanca haşmetiyle etrafa yayılmıştı. Bir taraftan İslâmın en amansız düşmanlarından biri olan Hayber ve civar Yahudileri tâbiiyet altına alınmış, diğer taraftan en büyük bir fetih ve zafer olan Hudeybiye Anlaşması yapılmış ve yine bir başka taraftan o zamanın koskocaman Bizans İmparatorluğuna Müte Harbiyle gözdağı verilmişti.

    Bütün bunlar, İslâmın ve Müslümanların önüne geçilmesi imkânsız büyük kuvvet halini almış olduğunu ortaya koyuyordu. Artık bu ulvî ve mukaddes gayenin bilfiil tahakkuk zamanı gelmiş ve gerekli imkânları Cenâb-ı Hak ihsan etmişti.

    Ancak, ortada bir mâni vardı. O da müşriklerle yapılmış olan Hudeybiye Anlaşması idi. Bu anlaşmaya göre Müslümanlarla müşrikler on sene birbirleriyle harp etmeyecek ve anlaşmayı bozmayacaklardı. Ahde vefada Zirve noktasında bulunan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu kudsî gayesi için de olsa, ahdini bozup müşrikler üzerine yürümeyi düşünmüyordu.

    Zahirî Sebep

    Kalblerimizin en ince noktasına nüfuz eden, gönlümüzden geçen her arzuyu bilip cevap veren Cenâb-ı Hak, Sevgili Resûlünün de kalbinden geçen bu ulvî arzuyu biliyordu. Zaten ona bu gayesini tahakkuk ettireceğini daha iki sene evvelinden de haber vermiş, müjdelemişti.

    Çok geçmeden, Cenâb-ı Hak bir sebep yarattı. Hudeybiye Anlaşmasının bir maddesi, Kureyş'in dışında kalan kabilelere istediği tarafın himâyesine girebilme hakkını tanıyordu.2 Bu haktan istifade ile muâhede yapıldığı sırada Huzâa Kabilesi Hz. Resûlullahın ahd ve emânına girerek Müslümanlar tarafında yer almış, Benî Bekir Kabilesi ise müşriklerin himayesini kabul ederek onların tarafını tutmuştu.3

    Bu iki kabile arasında uzun zaman devam edip gelen bir düşmanlık, bir husumet vardı. İhtimâl bu düşmanlık neticesidir ki, eskiden beri Peygamberimiz (s.a.v.)'in dedesi Abdülmuttalip ile anlaşmalı ve müttefik bulunan Huzâalılar Hz. Resûl-i Ekremin safında yer alınca Benî Bekirler de müşriklerin himâyesine girmişlerdi.

    Nübüvvet nurunun Mekke'de parlamasına kadar birbirleriyle kanlı bıçaklı olan bu iki kabile, bu nur sayesinde az da olsa birbirlerinden kanlı ellerini çekiyor ve bu çekiliş Hudeybiye Sulhuna kadar devam ediyordu. Ancak bu sulh devresinde tekrar birbirlerini rahatsız etmeye başlıyorlardı. Bahaneler arayarak hadise çıkarma yoluna gidiyorlardı.

    Benî Bekirlerin Huzâalılara Saldırması

    Bir gün Benî Bekir Kabilesinden biri bir şiirle Hz. Resûlullahı hicv ve tahkire yeltenir. Huzâalılardan bir genç buna tahammül edemez ve adamın başını yaralar. Durumu öğrenen Bekiroğulları bunu Huzâalılara saldırmak için bir sebep sayarlar.4 Kureyş müşriklerinden de yardım alan Benî Bekirler, her şeyden habersiz Vetir denilen suyun başında ikâmet eden ve böyle bir saldırıdan Hudeybiye Anlaşması gereğince emin bulunan Huzâalıların üzerine ansızın saldırırlar. Hazırlıklı bulunmayan Huzâalıları tâ Mekke'nin içine kadar kovalarlar. Harem'de bile adamlarını öldürmekten çekinmezler. Neticede çarpışma Huzâalılardan yirmi üç kişinin öldürülmesiyle son bulur.5

    Çarpışmada müşrikler, Benî Bekirlilere at, silah gibi yardımlarla kalmamış, ileri gelenlerinden bir çokları da bilfiil çarpışmaya katılmıştı. Fakat, bunu Peygamber Efendimizden korkarak gizli yapmışlardı.6 Ancak Huzâalılar bunları tanımışlardı.

    Kureyş müşrikleri, bu hareketleriyle Hudeybiye Anlaşmasını resmen ihlâl etmiş oluyorlardı. Fakat, bunun Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından bilinmesinden son derece endişe duyuyor, hattâ korkuyorlardı.

    Aradan sadece üç gün geçmişti. Huzâalı Amr bin Sâlim, beraberinde kabilesinden kırk kişi ile Medine'ye gelerek durumu olduğu gibi Peygamber Efendimize arzetti ve yardım talebinde bulundu.7

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hadiseden fazlasıyla rahatsız oldu ve Huzâalılardan gelen heyeti, kendilerine mutlaka yardım edecekleri vaadi ile yurtlarına tekrar geri gönderdi.8

    Kureyş müşrikleri, Benî Bekirlilere yardım etmekle kendileri için son derece tehlikeli bir pozisyon meydana getirmişlerdi. Giriştikleri hareketin vahim neticeler doğuracağını sonradan fark ettiler, ama artık iş işten geçmişti.

    Ve Allah, bu hadiseyi Mekke kapılarının Müslümanlara açılmasına, Kâbe-i Muazzamada tekrar Tevhid bayrağının dalgalanmasına zahiri sebeb kıldı.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) durumun biraz daha açıklığa kavuşmasını istiyordu. Bunun için müşriklere ültimatom mahiyetinde bir yazı göndererek şöyle dedi:

    "Ya Huzâalılardan öldürülenlerin kan bedellerini ödeyiniz! Yahut Benî Bekir Kabilesi ile olan ittifakınızdan vazgeçiniz! Bunlardan birini yapmazsanız, Hudeybiye Anlaşmasını bozduğunuz ve bunun neticesi olarak da sizinle harbetmek mecburiyetinde kalacağımı biliniz."9

    Kibirden bir heykel kesilmiş müşrik ileri gelenleri, âkıbeti düşünmeyen kör hislerine kapılarak, önce Peygamberimiz (s.a.v.)'in ilk teklifini kabul etmediler ve harbe hazırlanacaklarını bildirdiler. Böylece muâhedeyi fiilen ihlâl etmiş olduklarını sözleriyle teyid etmiş oldular. Ancak, hislerinden uzak kalıp meseleyi akıl plânına getirdiklerinde içlerini bir telâş, bir korku kaplamaya başladı. Yaptıkları hareketin doğuracağı vahim neticeyi düşündükçe îmândan mahrum kalblerini bir korku sardı. Hz. Resûlullahın elçisine bu tarz cevap verdiklerine pişman oldular. Meselenin tashihi için Ebû Süfyan'ı Medine'ye gönderdiler. "Git muâhedeyi yenile, mütareke müddetini de uzat." dediler.10

    Ebû Süfyan Medine'de

    Müşrik ileri gelenlerinin verdiği direktife göre Ebû Süfyan, Peygamberimiz (s.a.v.) ile görüşüp, eski fikirlerinden vazgeçtiklerini bildirecek ve Hudeybiye Anlaşmasının yenilenmesini, hattâ müddetin uzatılmasını temine çalışacaktı. Ancak son pişmanlık fayda vermeyecek ve müşrikler bu isteklerinde muvaffak olamayacaklardı. Çünkü, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), daha henüz Ebû Süfyan Medine'ye gelmeden ashabına işin neticesini haber verip şöyle buyuruyordu:

    "Ebû Süfyan Hudeybiye Anlaşmasını takviye etmek ve mütâreke müddetini uzatmak için yanımıza gelmek üzeredir. Fakat bu arzusuna nâil olamadan öfke ile geri dönecektir."11

    Ebû Süfyan Medine'ye gelince, Peygamber Efendimizin huzuruna çıkmadan önce Ezvâc-ı Tahirattan kızı Hz. Ümmü Habîbe'nin evine gitti.

    Baba, henüz îmân etmemiş ve müşriklerin lideri, kızı ise Hz. Resûl-i Ekremin pâk zevcesi. Ebû Süfyan, Hz. Resûlullahın minderine oturmak istedi. Hz. Ümmü Habîbe buna müsaade etmedi.

    Ebû Süfyan, "Kızım" dedi, "anlayamadım, sen minderi mi benden, beni mi minderden esirgiyorsun?"

    Hz. Ümmü Habîbe, "Bu, Resûlullahın (a.s.m.) minderidir. Sen ise şirk içindesin? Senin gibi birisinin Resûlullahın minderine oturmasına gönlüm asla razı olmaz."12 diye cevap verdi.

    Evet, Allah ve Resûlünün hatır ve muhabbeti her hatır ve muhabbetin üstündedir. Onların hatırları anne babanın, hele hele müşrik bir babanın hatırı ile değiştirilemez. Onlara muhabbet, sâir muhabbetler için terk edilemez. Çünkü, insana ebedî saadeti kazandıran, Allah ve Resûlüne olan samimi muhabbettir ve emir ve nehiylerine ciddi hürmettir.

    Ebû Süfyan kerimesinin bu hareketi üzerine, "Vallahi kızım, sen yanımdan ayrıldıktan sonra çok değişmişsin. Sana kötülük gelmiş." diyerek kızgınlığını ifade etti.

    Hz. Ümmü Habîbe, "Hayır! Allah, bana kötülüğü değil, İslâmiyeti nasib kıldı. Sen ise, işitmez görmez, taştan yontulmuş puta tapmakta devam ediyorsun." dedikten sonra şunları ilâve etti: "Babacığım! Senin gibi Kureyşlilerin büyüğü, ulusu bir kimse nasıl olur da İslâmiyete uzak kalır?"

    Ebû Süfyan'ın kızgınlığı daha da arttı, "Yazıklar olsun sana!" dedi, "Senden bu sözleri de mi işitecektim? Ben, atalarımın tapa geldiklerini bırakıp, Muhammed'in dinine gireceğim, öyle mi?"

    Sonra da, Hz. Ümmü Habîbe'nin yanından son derece öfkeli bir şekilde ayrıldı.13

    Ebû Süfyan'ın Peygamberimiz (s.a.v.)'e Müracaatı

    Kerimesi Hz. Ümmü Habîbe'nin yanından öfkeli olarak ayrılan Ebû Süfyan, doğruca, Hz. Resûlullahın yanına vardı,

    "Ey Muhammed!" dedi. "Hudeybiye Muâhedesini yenile ve mütâreke müddetini de uzat!"

    Peygamber Efendimiz, "Ey Ebû Süfyan! Sen bunun için mi geldin?" diye sordu.

    Ebû Süfyan, "Evet, bunun için geldim."

    Resûl-i Ekrem, "Biz, aramızdaki o ahid üzerinde duruyoruz. Yoksa siz, bir hâdise çıkarıp onu bozdunuz mu?" diye sordu.

    Ebû Süfyan bir an durakladı. Ne diyeceğini o anda kestiremedi. Sonunda cesaretini topladı ve

    "Allah korusun! Öyle bir şey yapmadık. Ama biz, her şeye rağmen muâhedenin yenilenmesini istiyoruz." diye hiçbir şey olmamış gibi konuştu.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu teklifine bir cevap vermeden sustu.14

    Ebû Süfyan, çıkmaz bir sokağa girdiğini anlamıştı. Bundan nasıl kurtulabileceğini de bir türlü kestiremiyordu. Hz. Resûlullahtan herhangi bir cevap alamayınca gidip Hz. Ebû Bekir'e başvurdu. Aynı arzusunu ona da tekrarladı ve bu hususta Hz. Resûlullah ile kendisi arasında tavassut etmesini istedi.

    Hz. Ebû Bekir, "Bu, benim değil, Resûlullahın bileceği, ona ait bir iştir. Ben, buna asla karışamam." diye cevap verdi.

    Ebû Süfyan, "Öyle ise, beni himâyene al ve bunu halka bildir." dedi.

    Hz. Ebû Bekir, Hz. Resûlullaha sadakâtını bir kere daha belgeledi:

    "Benim himâyemde bulunanlar, Resûlullahın himâyesinde bulunanlardır."15 dedi.

    Ebû Süfyan, ümitsiz bir vaziyette bu sefer Hz. Ömer'e başvurdu, "Muâhedeyi yenilemeye çalış, halkın arasını bul." dedi.

    Kâfirlere karşı hiddet ve şiddetiyle tanınan Hz. Ömer, öfkeyle, "Demek, siz muâhedeyi bozdunuz, öyle mi?" dedikten sonra ilâve etti:

    "Eğer, ondan geride bir şey kalmışsa, Allah onu da bir an evvel yok etsin! Ben, bu hususta, asla gidip Resûlullah'tan şefaat dilemeyeceğim. Vallahi, ben küçük bir karıncadan başka bir şey bulamazsam bile, o karıncadan faydalanır, yine sizinle savaşırım."16

    Kendi kendine "Vallahi, ben bugünden daha zor, daha çetin bir gün görmedim." diye mırıldanıp Hz. Ömer'in yanından ayrılan Ebû Süfyan, doğruca Hz. Osman'ın yanına gitti:

    "Ey Osman," dedi, "bu topluluk içinde akrabalıkta bana en yakın sensin. Ne olur şu mütârekeyi yenile ve müddetini uzat! Çünkü arkadaşın seni hiçbir zaman reddetmez."

    Hz. Osman, "Benim himâyemde bulunanlar, Resûlullahın (a.s.m.) himâyesinde bulunanlardır."17 diyerek, bu hususta kendisine hiçbir yardımda bulunamayacağını ifâde etti.

    Ebû Süfyan'ın içi, müracaatlarının neticesiz kalmasından için için yanıyordu. Son şansını denemek için Hz. Ali'ye gitti:

    "Benim en yakın akrabamsın. Bu akrabalık hakkı için, gidip Resûlullaha bu muâhede işinin yenilenmesi ve müddetin uzatılması için şefaatçı ol." dedi.

    Hz. Ali'nin cevabı diğer ashab-ı kiramınkinden farklı olmadı:

    "Allah senin iyiliğini versin, ey Ebû Süfyan!" dedi, "Vallahi, Resûlullah Aleyhisselâm bir işte karar verdi mi, onu mutlaka yapar. Bu Resûlullahı ilgilendiren bir iştir. Ben onun hakkında asla bir hüküm veremem."18

    Bunun üzerine Ebû Süfyan yalvarır bir edâ ile, "Peki, ey Ali, bana bu hususta bir öğüt ver." dedi.

    Hz. Ali, "Vallahi, ben senin için bu hususta faydalı olacak bir şey bilmiyorum. Ama, sen Kinânelerin büyüğüsün. Kalk, iki taraf halkını uzlaştırmak için himâyene aldığını ilân et! Sonra da yurduna çık git!" dedi.

    Çaresiz ve bitkin Ebû Süfyan bu tavsiyeye can simidi gibi yapıştı:

    "Evet, sen doğru söyledin. Ben bunu yapmalıyım." diyerek Hz. Ali'nin yanından ayrılıp Mescidi Nebevîye vardı.19

    Ebû Süfyan, mânen yorgun ve bitkindi. Üzerine aldığı meseleyi halledememenin üzüntüsünü yaşıyordu. Mescidi Nebevîde ayakta dikildi ve

    "Ey insanlar! Ben iki tarafı uzlaştırmak için onları himâyeme aldım, haberiniz olsun." dedikten sonra ürkek ürkek ilâve etti: "Muhammed'in, bu taahhüdümde bana vefâsızlık edeceğini hiç sanmıyorum."

    Sonra tereddütler içinde bocalar bir bitkinlik ile Efendimizin yanına vardı, "Yâ Muhammed," dedi, "zannetmem ki, bu himâye sözümü reddedesin!"

    Peygamber Efendimiz, "Ey Ebû Süfyan! Bunu sen söylüyorsun, ben değil." buyurdu.20

    Ebû Süfyan meseleyi anlamıştı. Görüşmelerinden hiçbir netice alamamanın eziklik ve ümitsizliği içinde devesine zar zor atlayarak Mekke'nin yolunu tuttu.21

    Ebû Süfyan Mekke'de

    Mekke'ye varan Ebû Süfyan'a Kureyşliler, "Neler yaptın, anlat bakalım?" dediler.

    Ebû Süfyan, kötü bir elçilik yapmış olmanın ezikliği içinde, olup bitenleri olduğu gibi anlattı. Kureyş müşriklerinin korkuları bir kat daha arttı.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, artık kesin kararını vermişti: Sefere çıkılacak. Ancak bu kararını, daha doğrusu, Kureyş müşriklerinin üzerine yürüme fikrini; son derece gizli tutmak istiyordu. Bu, onun başvurduğu bir tedbir idi. Bu taktiğe, düşmana hazırlanma fırsatı vermemek ve bunun neticesi olarak da fazla kan dökülmeden onu teslime mecbur etmek maksadına mebnî olarak başvuruyordu. Çünkü, o, her şeyden evvel insanlara ebedî saadeti kazandıracak olan hak ve hakikatı tebliğe memurdu, insanları imhâya değil! Teslime mecbur bırakıldıkları takdirde içlerinden birçoklarının gönlü İslâma kayabilirdi. Böylece de îmân nimetini elde etmiş olabilirlerdi. O halde düşmanı tamamen imhâ etmek yerine ona galebe etmek, onun ulvî gayesine daha uygundu.

    Bu sebepledir ki, Mekke Seferinde de maksadını son derece gizli tutuyordu. Hz. Âişe Vâlidemize sadece, "Yol hazırlığımı yap!" demekle yetiniyordu. Ayrıca, bu seferde, Efendimiz, gizliliğe daha çok ihtiyaç duyuyordu. Çünkü, Mekke-i Mükerreme gibi mübârek bir beldeye kan akıtmadan girmek, Kâbe-i Muazzama gibi yeryüzünün en şerefli ve faziletli binâsını, kimseyi öldürmeksizin putlardan temizlemek istiyordu. Şu duâsı da bu niyetinin açık ifadesiydi:

    "Allah'ım! Yurtlarına ansızın varıp kavuşuncaya kadar, Kureyşlilerin casus ve habercilerini tut, görmez ve işitmez hale getir! Beni, birdenbire görüp işitsinler!"22

    Hattâ Kureyş müşriklerinin üzerine değil de Necid tarafı ile meşgul olmak istiyormuş intibaını vermek için de Ebû Katade Hazretlerini askeri bir birlik ile İzam Vadisi tarafına gönderdi.23 Böylece, Mekke tarafına değil de Necid tarafına gidecekmiş tarzında haberler yayılacak ve müşrikler herhangi bir endişe duymayacakları gibi, herhangi bir hazırlığa da kalkışmayacaklardı.

    İşte bütün bu tedbirlere başvurduktan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir kısım ashabına Mekke üzerine sefere çıkılacağını haber verdi ve hazırlanmalarını emir buyurdu.24

    O zamana kadar Medine etrafında İslâmiyetle müşerref olmuş birçok kabile vardı. Peygamber Efendimiz bu arada onlara da, "Allah'a ve âhiret gününe inanan, Ramazan başında Medine'de hazır bulunsun." diye haber gönderdi.25

    Medine'den Hareket

    Ramazan ayının ilk günleri idi. Gönülleri Allah ve Resûlünün muhabbetiyle coşup taşan on bin mücahid Medine'de hazır bekliyordu.26 Bunların yedi yüzü Muhacirlerdendi. Beraberlerinde üç yüz atlı vardı. Ensarın mevcudu ise dört bin idi. Onların da yanında beş yüz at vardı. Geri kalan asker sayısını etraftaki kabilelerden gelen Müslümanlar teşkil ediyordu.

    Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Medine'de, yerine Ebû Rühm Külsüm bin Husayn'ı vekil bıraktı.27

    Bu haliyle İslâm ordusu hareket için Hz. Resûlullahın emrini bekliyordu.

    İslâm ordusu harekete hazır bekliyordu. Bu sırada Peygamber Efendimiz, Hz. Ali, Hz. Zübeyr bin Avvam ve Hz. Mikdad bin Esved'e şu emri verdi:

    "Sür'atle gidiniz! Hah bahçesine vardığınızda, yanında mektup bulunan hayvan üzerinde bir kadın bulacaksınız. Mektubu ondan alıp bana getirin!"28

    Üç Sahabî, bu emrin sebebini sormaya gerek duymadan, son sür'at yol alıp Hah bahçesine vararak orada kadını buldular.

    Kadına, "Yanındaki mektup nerede?" diye sordular.

    Kadın, "Benim yanımda mektup filan yok" diye cevap verdi.

    Bunun üzerine kadının devesini çöktürdüler. Onu üzerinden indirip eşyasını aradılar. Fakat mektup namına bir şey bulamadılar.

    Bunun üzerine Hz. Ali kılıcını sıyırdı ve kadına hiddetle, "Allah'a yemin ederim ki" dedi, "Resûlullah hiçbir zaman hilaf-ı hakikat konuşmaz. Ya sen bu yazıyı çıkarırsın ya da biz yapacağımızı biliriz; gerekirse üstünü başını arar, elbiseni çıkartırız."

    Kadın, "Siz Müslüman değil misiniz?" dedi.

    Mücahidler, "Evet, Müslümanız, ama Resûlullah bize, beraberinde mektup bulunduğunu söyledi." diye konuştular.

    Kadın, kurtuluş çaresinin kalmadığını anlamıştı. Mücahidlere, "Yüzünüzü başka tarafa çeviriniz." dedi. Sahabîler yüzlerini çevirince de, başının örgülü saçlarını çözdü. Mektubu oradan çıkarıp Hz. Ali'ye uzattı.29

    Vazifeli sahabîler, mektubu alıp Hz. Resûlullaha getirdiler. Herkeste bir hayret ve şaşkınlık başlamıştı. Çünkü mektup, Bedir Ashabından Hatib bin Ebî Beltaa tarafından müşriklere hitaben, Peygamber Efendimizin hazırlığını haber vermek üzere yazılmıştı.30

    Peygamber Efendimiz, derhal Hz. Hatib'i huzura çağırdı. Hz. Hatib gelince mektup kendisine okundu. Resûl-i Ekrem, "Bu mektubu tanıdın mı?" diye sordu.

    "Evet, tanıdım" dedi.
    "Bunu sen mi yazdın?"
    Hatip inkâr etmedi, "Evet, ben yazdım" dedi.
    Peygamber Efendimiz, "Bunu ne için yaptın?" diye sordu. Hz. Hatip izah etti:

    "Yâ Resûlallah! Bu hususta hakkımda hüküm vermekte acele etme! Ben, Kureyşlilerden olmayan bir kimseyim. Muhacir Müslümanlar gibi, Mekke'de âilem ve mallarımı koruyacak kimsem de yok."

    "Ben, bunu Kureyş ileri gelenlerini bir minnet altında bırakayım da âilemi korusunlar diye yaptım. Yoksa, bunu küfre saptığım veya dinimden döndüğüm için yapmış değilim! Vallahi, ben Allah ve Resûlüne olan îmânımda sabitim."31

    Peygamber Efendimiz, "Doğru söyledin." buyurdu. Sonra ashabına dönerek, "O, size doğru söyledi. Bunun hakkında hayırdan başka birşey söylemeyiniz." dedi.32

    Kendisini zaptedemeyen Hz. Ömer, "Bırak, yâ Resûlallah, şu münafığın boynunu vurayım." dedi.

    Resûl-i Ekrem müsaade etmedi ve şöyle buyurdu:

    "O Bedir Muharebesinde bulunmuştur. Ne bilirsin, belki Allah, Bedir Harbine katılmış bulunanlara, savaş günü bakıp, 'Siz istediğinizi yapınız, ben sizi affetmişimdir. Cennet size vacib olmuş, siz de Cennete girmeye hak kazanmışsınız.' buyurmuştur."

    Manzara karşısında Hz. Ömer'in gözleri doldu, "Allah ve Resûlü her şeyi daha iyi bilir." dedi.33

    Bu hadise üzerine Cenâb-ı Hak, şu âyet-i kerimeyi inzâl buyurarak mü'minleri ikaz etti:

    "Ey îmân edenler! Bana ve size düşman olanları dost edinmeyin. Siz onlara muhabbet gösterip sırlarınızı ulaştırıyorsunuz; halbuki onlar size gelen hakkı inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah'a îmân ettiğiniz için Peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızâmı aramak için çıkmışsanız, nasıl onlara muhabbet gösterip de sır verirsiniz? Ben ise sizin gizlediğinizi de bilirim, açığa vurduğunuzu da. İçinizden kim bunu yaparsa dümdüz yolun ortasında şaşırmış olur."34

    İslâm Ordusu Fetih Yolunda

    Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, tek kalb gibi çarpan on bin kişilik muazzam İslâm ordusuna hareket emri verdi. Medine'den çıkış Ramazan'ın ilk günlerine rastlıyordu. Bu sebeple Resûl-i Ekrem ve mücahidler oruçlu idiler.35

    Hava oldukça sıcaktı. Bu sıcaklık altında yol almak, fazlasıyla yorucu ve zahmetliydi. Dayanılacak gibi değildi. Üstelik, her an bir çarpışma çıkabilir, bir mukabele ile de karşı karşıya kalabilirlerdi. Halbuki, harpte güç, kuvvet lâzımdı. Oruç, mücahidleri bir noktada takatsız hâle getiriyordu. Ancak kendi başlarına hareket edemezlerdi. Bu sebeple Hz. Resûlullahın ne yapacağını bekliyorlardı. Oruç açılacak mı, yoksa devam mı edilecekti?

    İslâm ordusu Kudeyd mevkiine gelince Peygamber Efendimiz ikindi namazından sonra orucunu açtı ve ashabına da açmalarını emretti.36

    Bu arada sekiz kişilik bir birlik ile Necid tarafına gönderilmiş bulunan Ebû Katade de gelip orduya katıldı. Aynı zamanda etraftan da birçok Müslüman gelip İslâm ordusuna iltihak etti.

    Yine bu sırada Mekke'den gelen Hz. Abbas âilesiyle Cuhfe mevkiinde İslâm ordusuyla karşılaştı. Bundan son derece memnun olan Peygamberimiz (s.a.v.) kendisinin kalmasını ağırlıklarını ise Medine'ye göndermesini emretti. Sonra, "Ey Abbas! Sen muhacirlerin sonuncususun." buyurdu. Hz. Abbas, sefer boyunca Peygamber Efendimizin yanından bir an bile olsun ayrılmadı.

    Yolda Müslüman Olanlar

    Hz. Resûlullah kumandasındaki İslâm ordusu bütün ihtişâmıyla yoluna devam ediyordu. Bu sırada gelip, Hz. Resûlullahın huzurunda İslâm'la şereflenenler oldu. Bunlar, Peygamber Efendimizin amcası oğlu Ebû Süfyan bin Hâris ile Abdullah bin Ebî Ümeyye idi.37

    Resûl-i Ekrem, önce bu iki kişiyle görüşmek istemediğini ifâde ederek onlardan yüz çevirdi. Zira, bunlar kendisiyle peygamberliğinden önce gayet samimi iken, risâlet vazifesi verilir verilmez şiddetli birer düşman kesilmişlerdi. Kendisine sözle eziyet ve hakarette bulunmuşlardı. Şâir olan Ebû Süfyan bin Hâris Peygamberimiz (s.a.v.) ve Müslümanları ağır dille hicvederdi. Yine Efendimizin akrabası olan Abdullah bin Ebî Ümeyye de ona söz ve hareketleriyle rahatsızlık vermekten geri durmayanlar arasında yer almıştı.38

    Ancak, bütün bunlara rağmen, araya Hz. Ümmü Seleme girdi. Efendimize onlardan yüz çevirmemesi gerektiğini söyledi. Fakat, Resûl-i Ekrem Efendimiz yine, "Onların ikisi de bana lâzım değildir." diyerek kabul etmemekte ısrar ediyordu.

    Resûl-i Ekremin bu sözlerini duyan Ebû Süfyan bin Hâris, küçük oğlu Câfer'in elinden tutarak şöyle dedi:

    "Vallahi, yanına girmeme izin vermezse, oğlumun elinden tutarak helâk oluncaya kadar yeryüzünde dolaşıp dururum."

    Şefkat ve merhamet timsâli Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek gönlü bu sözlere dayanamadı. Onları huzuruna dâvet ederek affetti. Böylece onlar da İslâmiyet ile şereflendiler.39

    Ordunun Savaş Düzenine Girişi

    Kudeyd mevkiinde konaklayan Peygamber Efendimiz, burada ordusunu savaş düzenine koydu. Sancaklar ve bayraklar bağlayarak, onları kabilelere ve kabilelerin bayraktar ve sancaktarlarına verdi. Muhacirlerin üç bayraktarı vardı: Hz. Ali, Hz. Zübeyr bin Avvam ve Hz. Sa'd bin Ebî Vakkas. Ensarın ise, on iki bayraktarı vardı. İslâm ordusunda ayrıca Eşca'ların bir, Süleymlerin de bir bayraktarı bulunuyordu. Orduda on dört de sancaktar vardı. Bunların üçü Müzeynelerin, ikisi Eslemlerin, dördü Cuheynelerin, üçü Ka'boğullarının, ikisi ise Süleymlerin idi.40

    Bundan sonra Peygamber Efendimiz ordusuyla Merruzzahrân'da konakladı.41

    Peygamber Efendimizin gizlilik stratejisi o âna kadar son derece başarıyla sürmüş, Mekkeliler en küçük bir haber dahi alamamışlardı.

    Merruzzahrân Vadisine geliş geceye rastlamıştı. O âna kadar üzerlerine gelişinden haberi olmayan Mekkeli müşriklere Peygamber Efendimiz, gelişini muhteşem bir ateş donanmasıyla bildirmek istedi ve her mücahide ateş yakmalarını emir buyurdu.42

    Bir anda on bin ateş yakıldı. Göz kamaştıran bu manzara Mekke'ye aydınlık saçtı; müşriklere ise korku ve dehşet. Aralarından göç etmeye mecbur bıraktıkları kâinatın manevî güneşi Peygamber Efendimiz, şimdi etrafında on bin parlak yıldızla Mekke ufuklarında yeniden bütün ihtişamıyla parlıyordu. Ruh ve gönülleri ısıtmak için Mekke ufuklarında bir başka haşmetle doğuyordu. Bu doğuşa müşrikler hayret etti. Daha iki sene evvel bu güneş bu kadar parlak değildi. Bu kadar kuvvet ve azamete sahip bulunmuyordu. Bir anda nasıl böylesine inkişâf etmiş, büyümüş ve her tarafı aydınlatır olmuştu? Söndürmek istedikleri nur nasıl böylesine kısa bir zamanda kendilerini sönük bir durumda bırakan bir azamet peyda etmişti? Akıllara hayret veren bu şahlanışın sırrını bir türlü çözemiyorlardı.

    İşte Kureyş müşrikleri, ancak gözleri kamaştıran bu on bin ateşlik muazzam manzara ile işin farkına vardı ve Mekke'nin çepeçevre kuşatıldığını anladılar.

    İslâm ordusu henüz Merruzzahrân'dan ayrılmamıştı.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz irak denilen misvak ağaçlarının yemişlerinden toplamalarını bazı sahabîlere emretti ve

    "Size, onların kararmış olanlarını toplamanızı tavsiye ederim. Çünkü, en tadı olanları, onların kararmışlarıdır."43 buyurdu.

    Sahabîler merakla, "Yâ Resûlallah! Bu yemişin iyisini kötüsünü çobanlar bilir. Siz de koyun güttünüz mü?" diye sordular.

    Resûl-i Ekrem, "Her peygamber muhakkak koyun gütmüştür. Ben de Eryad'da [Mekke'de bir mevki] ev halkımın [Ebû Tâlib'in] koyunlarını otlatırdım."44 diye cevap verdi.*

    Ebû Süfyan Peygamberimiz (s.a.v.)'in Huzurunda

    Bu arada son derece korkup telaşa kapılan müşrikler, reisleri Ebû Süfyan'la birkaç kişiyi durumu öğrenmek üzere vazifelendirdiler.45

    Ebû Süfyan ve beraberindekiler, bir gece vakti bu vazifeyi yerine getirmek üzere Mekke'den çıktılar. İslâm ordusu karargâhına yaklaştıkları bir sırada mücahidler tarafından yakalandılar. O esnâda Hz. Abbas imdadına yetişmeseydi mücahidler tarafından epeyce hırpalanacaktı.

    Hz. Abbas, Ebû Süfyan'ı alıp Peygamber Efendimizin yanına getirdi. Arkasından Hz. Ömer de eli kılıcının kabzasında Huzur-u Saadete girdi ve şu teklifi yaptı:

    "Yâ Resûlallah! Allah, Ebû Süfyan'ı akidsiz ve ahidsiz ele geçirmek imkân ve fırsatını verdi. Müsaade buyur da boynunu vurayım."

    Hz. Abbas müdahale etti:

    "Yâ Resûlallah! Ben, ona emân vermiş bulunuyorum!"

    Fakat Hz. Ömer, bu isteğinden vazgeçmedi. Aynı teklifini tekrarlayıp durdu.

    Hz. Abbas, "Ey Ömer! Yeter! Vallahi, Ebû Süfyan, Adiyy bin Ka'boğullarından (Hz. Ömer kabilesi) olsaydı böyle söylemezdin." deyince, Hz. Ömer bütün celâletiyle

    "Ey Abbas! Vallahi, babam Hattab hayatta olup da Müslüman olsaydı, ona, senin Müslüman olduğun gün, Müslüman oluşuna sevindiğim kadar sevinmezdim. Zira, biliyorum ki, Resûlullah da babam Hattab Müslüman olsaydı, senin Müslüman oluşuna sevindiği kadar sevinmezdi." 46 diye cevap verdi.

    Bu ufak münakaşayı Peygamber Efendimiz, "Ey Abbas! Ebû Süfyan'ı konak yerine götür! Sabahleyin yanıma getir." sözleriyle sona erdirdi.47

    Ebû Süfyan'ın İslâm'la Şereflenmesi

    Hz. Abbas, Ebû Süfyan'ı sabahleyin Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına getirdi. Resûl-i Ekrem,

    "Ey Ebû Süfyan! Henüz 'Lâ ilâhe İllallah' diyeceğin vakit gelmedi mi?" diye sordu.

    Ebû Süfyan zavallıca bir cevap verdi:

    "İyi ama bu kadar putları ne yapayım? Lât ve Uzza'dan nasıl vazgeçeyim?"

    Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin çadırı arkasında bekliyordu. Ebû Süfyan'ın bu sözlerini duyunca hiddetle,

    "Duâ et ki, çadırın içindesin. Dışında olsaydın, asla bu sözü söyleyemezdin." diye konuştu.

    Ebû Süfyan, "Yâ Ömer! Yazıklar olsun sana! Sen de baban gibi sertsin. Hem sonra ey Hattab'ın oğlu, ben sana gelmiş değilim. Amcamın oğluna gelmişim. Onunla konuşacağım. Bırak da konuşalım." dedi. Peygamber Efendimize hitaben de şöyle dedi:

    "Babam, anam sana fedâ olsun! Usluluk ve yumuşak huylulukta, şereflilikte ve akraba hakkını gözetmede senden daha üstünü yoktur."

    Sonra bir müddet düşündü durdu. Bu düşünce onu bir nebze olsun hakka yakınlaştırdı. Şu itirafı yapmaktan kendini alamadı:

    "Vallahi, sanırım ki, Allah'tan başka ilâh olmasa gerek. Çünkü, Allah'la birlikte başka ilâh da bulunmuş olsaydı, elbette beni zararlardan korur, iyiliklerden de faydalandırırdı."48

    Peygamber Efendimiz, bu sözlerinden onun "Lâ ilâhe illallah" gerçeğini kabul ettiğine kanaat getirdi. Bu defa da,

    "Ey Ebû Süfyan 'Muhammedün Resûlullah' diyeceğin zaman daha gelmedi mi?" diye sordu.

    Ebû Süfyan bir an durakladı. İçindeki düğümü tam mânâsıyla çözemiyordu. Nereden geldiğini bilmediği bir şüphe vardı içinde.

    "Yâ Muhammed," dedi, "bunun için bana biraz müddet tanı. Zira, bundan dolayı zihnimde biraz şüphe var."

    Bu esnâda Hz. Abbas söze karıştı:

    "Ey Ebû Süfyan," dedi, "yazıklar olsun sana! Aklını başına topla! Ne yaptığının farkında mısın? Boynun vurulmadan önce, Müslüman ol! Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resûlü olduğuna şehâdet getir!"

    Bunun üzerine Ebû Süfyan şehâdet getirip Müslüman oldu.49

    Îmânının Âcil Mükâfatı

    Hz. Abbas, Hz. Resûlullahtan, Ebû Süfyan için bir imtiyaz tanımasını istedi.

    "Yâ Resûlallah" dedi, "Ebû Süfyan üstün tanınmayı, övülüp sevilmeyi seven bir insandır. Ona iftihar vesilesi olacak bir imtiyaz verseniz."

    Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Olur" buyurdu ve ilâve etti:
    "Kim, Ebû Süfyan'ın evine girerse emindir."
    Ebû Süfyan, "Evimin ne genişliği vardır ki?" diyerek Peygamber Efendimizden bu lütfunu genişletmesini istedi.
    Bu sefer Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Kim Kâbe'ye girer, sığınırsa, o emindir!" buyurdu.
    Ebû Süfyan buna da kanaat etmedi. "Kâbe'nin ne genişliği vardır ki?" dedi.
    O zaman Peygamber Efendimiz, "Kim, Mescid-i Harama girer, sığınırsa emindir" buyurdu.
    Ebû Süfyan bu ihsan dairesinin daha da geniş tutulmasını istiyordu: "Mescidi Haram'ın ne genişliği var ki?" diyerek buna da kanaat getirmedi.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz lütuf ve ihsanının dairesini en geniş bir şekilde tuttu:
    "Kim, kapısını üzerine kapayıp evinde oturursa ona emân verilmiştir."50

    Ebû Süfyan'ın artık bu hususta taleb edecek bir şeyi kalmamıştı, "İşte bu geniştir." diyerek memnuniyetini izhar etti.51

    Ebû Süfyan'ın İslâm Ordusunu Seyredişi

    Resûl-i Ekrem, Ebû Süfyan'ın hemen çıkıp Mekke'ye gitmesine müsaade etmedi. Her ne kadar îmân etmişse de müşrik ileri gelenlerinin tesiri altında kalıp İslâm ordusuna karşı bir hareket hazırlığı içine girebilme ihtimali vardı. Bu düşünceye fırsat verilmemeliydi. Ebû Süfyan, İslâm ordusunu görmeli idi. Tâ ki, bu orduya karşı koyacak güç ve kuvvetin asla Kureyş müşriklerinde bulunmadığı kanaatı kendisinde tamamıyla teşekkül etsin. Azametli orduyu görmeli idi ki, kendilerine bir şey kazandırmayacak, sadece kanlarının akıp gitmesine sebebiyet verecek bir karşı koyma hareketine girişmeyi akıllarından geçirenlere nasihat etsin, onları bu fikirlerinden vazgeçirmeye çalışsın.

    Bunun için Peygamber Efendimiz, Hz. Abbas'a şu emri verdi:

    "Ey Abbas! Ebû Süfyan'ı vadinin daraldığı, atların sıkışa geldiği dağ boğazının yanına götür de Allah ordusunun ihtişamını görsün."52

    Hz. Abbas bu emr-i Nebevî üzerine Ebû Süfyan'ı vadinin en dar, geçişe en hakim yerine götürdü.

    Ebû Süfyan, hayret ve haşyet içinde kol kol geçen muazzam İslâm ordusunu seyrediyor ve onların kim olduğunu teker teker Hz. Abbas'a soruyordu. Hz. Abbas da gereken izahatı veriyordu. Ebû Süfyan'ın gözleri, nuranî dalgalar halinde akan mücahidler karşısında kamaşıyordu.

    Mekke'de öldürmeye karar aldıkları sırada ellerinden Allah'ın hıfz ve inâyeti ile kurtulan Hz. Muhammed nasıl böyle on binlerin kalb ve ruhunu fethetmiş ve etrafında birer pervane gibi döndürmeye başarabilmişti? Daha düne kadar kendi saflarında ona karşı savaşanlar, şimdi ona sadakât elini uzatmışlar, onun muhabbetinde erimişler, onun derdiyle hemdert, sevinciyle mesrur, elemiyle müteellim olmuşlardı.

    Dalga dalga geçen alaylar, taburlar arasında Ebû Süfyan olanca dikkatiyle Hz. Resûlullahı arıyordu. Her alay, her kol geçtiğinde Hz. Abbas'a "Muhammed (a.s.m.) geçti mi?" diye soruyordu. Onun geçişinin bir başka azamette, ihtişamda olacağını biliyordu.

    Nihâyet, Resûl-ü Kibriyâ Efendimizin arasında bulunduğu tepeden tırnağa silahlanmış alay geliyordu. Kâinatın Efendisi, kendisine mahsus azamet, heybet ve vakarı ile devesi Kasvâ'nın üzerindeydi. Etrafını Ensar ve Muhacirler almıştı. Sancağı, Ensardan Sa'd bin Ubâde Hazretlerinin elindeydi. Ebû Süfyan'ın önünden tüylerini ürpertircesine, tir tir titrercesine geçiyorlardı.

    Ebû Süfyan merakla, "Sübhanallah, kimdir bunlar ey Abbas?" diye sordu.

    Hz. Abbas, "Resûllullah ile Ensar ve Muhacirler" diye cevap verdi.53

    Ebû Süfyan'ın dehşeti daha da arttı, ürpermesi kat kat yükseldi, kendisini tutumayarak şöyle dedi:

    "Kardeşinin oğluna ne kadar büyük bir saltanat verilmiş! Hiçbir hükümdarda görmediğim bir saltanat."

    Hz. Abbas, "Bu saltanat değil, peygamberliktir." diyerek Ebû Süfyan'ın yanlışını düzeltti.

    Ebû Süfyan da, "Evet, peygamberliktir."54 diyerek kanaatını düzeltti.

    Ebû Süfyan artık, bu haşmetli, nuranî, bir tek kalb halinde çarpan, tek el halinde kalkan, tek ses halinde yükselen orduya kimsenin kolay kolay karşı koyamayacağını, bunun kendilerinin de haddi olmadığını iyice anlamıştı.

    "Ey Abbas! Ben şu âna kadar, böyle bir ordu, böyle bir cemâat görmedim." dedi.

    Bundan sonradır ki, Mekkeli müşriklere hem haber vermek hem de karşı koymak gibi bir basiretsizliğe teşebbüs etmelerine mani olmak ve bu hususta nasihatta bulunmak üzere Ebû Süfyan'ın Mekke'ye gitmesine müsaade edildi.55

    Ebû Süfyan Mekke'de

    Ebû Süfyan sür'atle Mekke'ye vardı. Müslüman olduğunu açıkladı. Sonra da,

    "Ey Kureyşliler! İşte Muhammed! Karşı koyamayacağınız kadar büyük bir orduyla yanı başınıza gelmiş bulunuyor! Müslüman olunuz da selâmete eriniz."

    diye yüksek sesle hitap etti.56

    Sonra da,

    "Kim, Ebû Süfyan'ın evine girer sığınırsa, o emindir! Kim, evine girip kapısını üzerine kaparsa o emindir! Kim, Mescid-i Harama girer sığınırsa, o emindir."

    diye olanca sesiyle bağırdı.57

    Fakat müşrik ileri gelenleri, hatta karısı Hind, bu davranışı karşısında Ebû Süfyan'a hakaret etti. Hattâ Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebî Cehil gibileri, halkı Resûl-i Ekreme karşı çıkmak için kışkırtmaya bile kalkıştılar. Fakat halk, bu hararetli müşriklerin sözlerine iltifat etmedi ve Ebû Süfyan'ın tavsiyesi üzerine kimisi evine girdi, kimisi de Mescid-i Harama sığındı.58

    Mekke'ye Giriş Hazırlığı

    İslâm ordusu Mekke'ye girmeden evvel, son defa Zî-Tuva Vadisinde toplandı. Peygamber Efendimiz ve ashab-ı kiramın sevinçleri etrafa dalga dalga yayılıyordu. Yüzlerinde tebessüm, gönüllerinde ferah ve sürur vardı.

    Peygamber Efendimiz, devesi Kasvâ'nın üzerindeydi. Kendisine bu mübârek ve muazzam günü gösteren Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd ve şükrünü takdim ediyordu.

    Tevazû ve mahviyetinden mübârek başını öne eğmişti. Öylesine ki, nerdeyse mübârek sakalının ucu devesinin semerine değiverecekti.59 Bu haliyle önünde eğilinecek tek zâtın sadece kâinatın yarancısı Cenâb-ı Hak olduğunu bütün insanlığa ilân ediyordu. Aynı zamanda ashabına da muvaffakiyeti verenin sadece Yüce Allah olduğunu, insanların ise, muvaffakiyetin sebeblerini hazırlamakla vazifeli bulunduklarını ders veriyordu.
  • Üniversite öğrencisiyken, vergi dairesinde çalışıyordum. Bir arkadaşım, babası iflas ettiği ve çok zor durumda olduğu halde, vergi dairesince sıkıştırıldığını anlatınca, babasını bana göndermesini söylemiştim.

    Sabah 9.30’da, sol elinde şapkasını tutan yaşlı amca geldi. "Bir çay içelim, sonra sizin konuyla ilgileniriz" dedim.

    Çaylar geldi. Sol eliyle şapkasını göğsüne bastırarak tutuyor, sağ eliyle de çayını karıştırmaya çalışıyor ancak elleri titrediği için, bu çok zor oluyordu...

    "İsterseniz elinizdeki şapkayı masanın üzerine bırakın. Çayınızı daha rahat karıştırırsınız..." dediğimde, "Hayır evladım böyle daha iyi" dedi.

    Israr edince;

    "Yok evladım. Yeminliyim. Şapkamı bırakmam" dedi.

    Dayanamayıp sordum;

    Amca, niye yeminlisin?

    - Evladım... Bundan 4,5 yıl önce, yine bu vergi dairesine gelmiştim. Borcumu ödeyecek durumda olmadığımı, iflas ettiğimi ve perişan bir vaziyette olduğumu anlatıyordum, memur birden sözümü kesti;

    Tamam amca, hiç değilse 500 TL ver...

    - Evladım yok... Olsa vermez miyim...

    Peki amca, o zaman 50 TL ver, ona da razıyım.

    - Yok evladım, o da yok. Dolmuş param dahi yok. Buraya bile, yürüyerek geldim...

    İşte tam o sırada, memurun gözleri parlayarak, bankonun üzerine bıraktığım şapkaya baktığını fark ettim. Birden atıldı ve şapkayı kaparak :

    "Arkadaşlar, bu şapkayı satıyorum alan var mı?" diye sordu.

    Birisi atılıp "5 TL veriyorum" dedi.

    Peki ver 5 TL, sattım gitti...

    dedi ve şapkamı 5 TL’ye sattı.

    Hemen ardından da 5 TL’lik makbuz düzenleyip "Tamam amca, gidebilirsin" dedi.

    Sonra öğrendim ki, insanın vergi borcu olduğunda, 5 yıl hiç ödeme yapmazsa, o borç zamanaşımına uğrarmış. Maliye bu parayı hiç isteyemezmiş.

    Ancak, o 5 yıl içinde herhangi bir ödeme yaparsanız, o ödeme zamanaşımını keser ve 5 yıllık süre yeniden başlarmış... Benim şapkayı da bunun için satmışlar...

    Yaşlı amca derin bir nefes aldıktan sonra;

    Evladım, sen çok iyi birine benziyorsun ama yanlış anlama... Şurada zamanaşımına birkaç ay kaldı. Ben yeminliyim, kusura bakma, şapkamı bırakmam...
  • HZ.MUHAMMED

    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu

    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu

    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu

    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada

    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.

    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu

    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi

    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi

    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.

    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi

    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı

    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.

    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı

    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı

    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı

    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu

    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.

    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi

    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.

    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,

    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu

    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici

    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur

    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur

    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona : "Ey müminlerin gerçek Sultanı!

    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne

    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne

    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;

    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde

    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;

    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.

    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte

    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.

    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi

    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!

    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun

    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim

    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.

    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi

    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu

    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.

    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim

    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;

    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;

    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı

    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;

    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli

    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı

    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.

    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli

    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini

    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir

    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.

    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım

    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim

    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir

    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;

    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!

    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete

    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini

    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde

    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;

    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi

    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi

    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim

    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim

    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum

    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum

    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki

    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi

    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla

    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta

    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım

    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım

    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım

    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.

    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi

    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni

    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak

    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak

    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan

    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla

    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi

    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri

    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri

    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki

    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere

    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar

    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;

    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin

    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için

    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,

    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar

    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli

    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!

    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak

    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi

    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti

    Ardından : "Ey insanlar! Size sesleniyorum

    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum

    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin

    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin

    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi

    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı

    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi

    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.

    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri

    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona

    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi

    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi

    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince

    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e

    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."

    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı

    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu

    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu

    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru

    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi

    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi

    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,

    Ve, Melek ona : "Allah seni bekliyor" dedi

    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi

    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.
  • 272 syf.
    ·Puan vermedi
    Biliyorum aşağıda yaptığım alıntılar uzun. Ama çok faydalı bulduğum için paylaşıyorum. Lütfen sonuna kadar okuyun, çok öğretici.

    *Yirmi yaşındaki birinin "otuz beşime gelince yaşamaya başlayacağım." sözleri ile ellisine merdiven dayamış birinin "Artık benden geçmiş, gençlik de kalmadı." şeklindeki yakınmaları eşit derecede yanlış varsayımlar üzerine kurulmuştur. Daha ilginç olan da nedir, biliyormusunuz? Yirmisindeyken otuz beş yaşı iple çeken ve ellisine gelince yirmi yaşın enerjisini arayan aynı bireydir.
    *Birey kendini anlamsız sıradan ve boş hissetmeye çok uzun bir süre dayanamaz eğer herhangi bir aktiviteye doğru kaymaya başlamamışsa, kısa zamanda ruhsal devinimi korkunç boyutta yavaşlar var olan potansiyeli yerini boşvermişlik ve umutsuzluğa bırakırır durum böyle olunca da yıkmaya ve yok etmeye dayalı davranışlar kaçınılmaz sonu oluşturur.
    *Boşluk hissinin, psikolojik kaynağı nedir? bireydeki boşluk hissi, yüreğin boş veya her tür duygusal potansiyelden yoksun olduğu anlamına gelmez. İnsan sürekli şarj edilmesi gereken bir akü değildir, Onun için ondan statik anlamda boş ya da dolu diye söz edilemez.bizim üzerinde durduğumuz boşluk hissi kaynağını bireyin yaşamı ile ilgili hiçbir şey yapamayacak kadar kendisini güçsüz bulmasında alır. Burada, boşluk dediğimiz şey bir birikimin sonucudur. Birey kendine karşı şartlanır: kendi geleceğini yönlendiremiyeceğine inanır öncelikle.Ne başkalarının davranışları, ne etrafındaki dünya ne de kendi hayatı kontrolü dahilindedir onun kafasında.Yani boşluk, bir anlamda, şartlanma birikimlerinden elimize kalandır. En sonunda istekleri ve arzularının önemi kalmaz ve her şeyden bir anda vazgeçer. Kayıtsızlık ve duygusuzluk aslında endişelere karşı oluşturulmuş bir savunma mekanizmasıdır.eğer birey devamlı aşamayacağı problemlerle yüz yüze geliyorsa, deney için son savunma metodu, yaklaştığını fark ettiğinde bile tehlikeyi umursamamak olacaktır.
    *Yapayalnız olduğunu fark etmekten korkan o kadar çok insan var ki, diyor Andre Gidei, en sonunda kendilerini bulmaya hiç uğraşmıyor lar.
    *yalnızlık ve boşluk her zaman yan yana der. Sevgilileriyle yaşadıkları ilişki şu veya bu nedenden sona erdiğinde insanların hissettiği, üzüntü ya da bir seferden eli boş dönmüş olmanın verdiği aşağılanma hissi değildir. Onlar genelde hiçbir şey hissetmediklerini anlatırlar; işte boşluk yine buradadır Sevdiğini kaybetmek insanın iç dünyasında esneyen bir karadelik etkisi bırakır. Yalnızlık da boşluk arasındaki yakın ilişkinin nedenlerini bir keşfetmek hiç zor değildir. Birey iç dünyasında neler olduğunu tam olarak bilemediği zamanlarda çağrıyı etrafına bakınıp başka insanlarla bağlantı kurmakta arar. Bu öylesine sarsıcı bir dönemdir ki, birey şimdiye dek yol gösterici olduğuna inandığı şeylerin kendini yönlendirmesi ile ya özgüvenini tekrar kazanması söz konusu olunca hiç işe yaramadığına inanmaya başlar. Ya da insanlar onun için bir umuttur. O, bu insanların yol gösterebileceğini, en azından korkularında yalnız olmadığını kanıtlayacaklarını umar.gördüğümüz gibi, yalnızlık ve boşluk aynı endişe halinin değişik iki aşamasıdırlar.
    *Yalnızlık, bireyin korkuları ve boşluk duygusu ile birlikte ortaya çıkar...birey hayatla yüzleş ebilmek adına diğer insanlarla ilişki halinde olmaya ihtiyaç duyar. Varlığını sürekli hissettiği yalnızlığın bir parçasını da bu gerçek teşkil eder.
    *Yalnızlık ve itilmişlik duygusunun ortaya çıkmasındaki göz ardı edilmemesi gereken diğer bir etken, toplumsal anlamda kabul görmenin Bizim kültürümüzde son derece sarsılmaz bir önceliği oluşur. Toplum tarafından kabul görmek endişelerimizi azaltır, prestijimizi arttırır. Bu da demek oluyor ki her zaman aranan birisi olarak ve asla yalnız kalmayarak diğerlerine zaferlerimizi kanıtlamak durumundayız. Eğer toplumda seviliyorsak yani sosyalleşmede başarılı olmuşsak, yalnız kalacağımız zamanlar çok nadir olacak demektir.başka seçeneğimiz yoktur çünkü cemiyet tarafından istenmeyen insan damgasını yemek barışı baştan kaybetmekle eş anlamlıdır.
    *Faşizm ve nazizmin güç kazanmalarının tek nedeni mussolinin ve Hitler'in iktidar hırsı değildir. Ekonomik yokluğa yenik düşmüşse ve psikolojik olarak da boşluğun ve bunalımların eşeğindeyse, totaliter rejimler her zaman boşluğu doldurmak için harekete geçerler.insanlar artık dayanamadıkları endişelerden kurtulmak uğruna özgürlüklerinden vazgeçmeye dünden razı dırlar.
    *Burada özellikle aydınlatılması gereken nokta endişe ile bireyin benliğinin farkında olması arasındaki bağlantıdır. dehşet verici bir olay sonrası bireylerin ne yaptığımı bilmez bir haldeydim şeklinde açıklamalar yaptıkları bilinmektedir. Bunun sebebi endişenin duygularımızı bloke etmesidir. Endişe, bir torpido misali, bizi en derinden, öz benliği mizden vurur.Bu yüzden endişe hangi seviyede olursa olsun bilincimizi zedeler. Savaş sırasında ön cephedeki askerler düşman saldırdığı sürece tüm korkularına rağmen savaşmaya devam ederler. Ama eğer düşman Ordu içindeki haberleşmeyi kesebilir se,o zaman Ordu yön kavramını yitirir ve savaşan Bir birlik olduğu gerçeğini yitirir. Askerlerin paniklemesi bu ana denk gelir. Endişenin insan üzerine yaptığı da budur: bireyin kim ve ne olduğu konusundaki oryantasyonunu siler ve etrafındaki gerçeklerden soyutlanmasına yol açar.
    *Endişe nasıl benlik bilincini yok ediyorsa, kendi benliğinin farkında olmak da endişeyi yok eder.
    *Friedrich Nietzsche gözlemlerine dayanarak bilimin adeta bir fabrika haline geldiğini, ahlak ve öz anlayışın bilimdeki ilerlemeye paralel gitmemesi durumunda insanlığın 'hiçliğe' sürükleneceğini söylüyordu. Geleceğe dair uyarılarını içeren "Tann'nın Ölümü"admda ahlaksal öğretiler taşıyan
    kısa bir yazı yazdı. "Tann'nın Ölümü", köyde koşarak 'Tanrı nerede?' diye bağıran bir delinin hikayesini anlatır. Köydeki insanların hiçbiri Tanrı'ya inanmamaktadır ve deli adamla dalga geçmek amacıyla "Tanrı'"nm bir yolculuğa çıktığım veya evini terk etmiş olabileceğini söylerler. Bunun üzerine söylüyorum! Onu biz öldürdük- siz ve ben!... fakat bunu nasıl yaptık? Kim bize ufku silmemiz için kocaman bir sünger verdi? Dünyayı güneşinden kopardığımız zaman ne yaptık biz?... Şimdi nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzakta bir yere mi? Sürekli düşüyoruz değil mi? Arkaya, öne, yana, her yöne... Yukarı ve aşağı diye bir şey var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde devamlı hata yapmıyor muyuz? Boş uzayın nefesini hissetmiyor muyuz? Henüz soğumadı mı? Şimdi gece ve daha çok geceler üzerimize gelmiyor mu?....Tanrı öldü! O bir ölü!....ve onu biz öldürdük!...-' Burada deli adam sustu ve tekrar onu dinleyenlere baktı: Dinleyiciler de susmuşlardı, hepsi ona baktılar... 'Çok erken geldim.' dedi sonra... 'Bu inanılmaz olay hala devam ediyor.'"Nietzsche'nin burada yaptığı insanları geleneksel "Tanrı" inancına geri döndürmeye çalışmak filan değildir. O, bilakis, toplum temel değer yargılarım yitirdiğinde olabilecekleri gözler önüne sermektedir. Nietzsche'nin kehanetlerinin doğruluğunu yirminci yüzyılın ortasında tanık olduğumuz katliamlarda, savaşlarda ve diktatörlüklerde açıkça görüyoruz. Bu inanılmaz olay gerçekten de devam ediyordu. Musevi- Hıristiyan ortak ahlak anlayışı ve geçmişten gelen insani değerler iyice bulanıklaşmaya başladığında, barbarlığın soğuk nefesini hepimiz ensemizde hissettik.Nietzsche'nin bu durum karşısında önerdiği tek çıkış yolu, yepyeni bir temel değer yargıları örgüsü oluşturmaktır ki buna kendisi bütün değerlerin 'yeniden değerlendirilmesi' demektedir. 'Bütün değerlerin yeniden anlamlandırılması', diye söze başlar Nietzsche,' insanlığın kendisini tekrar gözden geçirebilmesini mümkün kılacak gizli bir formüldür.'
    *Politika bir yana, dinde ve hatta bilimde bile korkunç bir otoritenin varlığı kabul görüyor; insanlar bu otoriteye inandıklarından
    değil, kendilerini otoriteye karşı çıkamayacak kadar güçsüz ve ezik hissettikleri için. O halde kitleleri peşinden sürükleyen o lideri takip etmekten başka (Avrupa'da olduğu gibi)
    ne kalıyor geriye? Geleneklerin baskısına boyun eğmekten, toplumun beklentilerine esir olmaktan başka?
    *tahminimizden de çok insan, davranışlarının değerini davranışın niteliğine göre değil de; davranışın nasıl karşılandığına bakarak değerlendiriyor.
    *Benliğimizin nasıl çözülmekte olduğuna dair başka bir örneği mizah ve gülmek olgularını düşünerek görebiliriz. Genel olarak, bireylerin espri anlayışının benlik anlayışı ile ne
    kadar ilgili olduğu pek anlaşılmış bir gerçek değildir. Mizah anlayışının temel görevi benlik duygusunu muhafaza etmektir. Onun sayesinde salt insanlara mahsus bir yetenekle en zor durumlarda bile kendimizi ayakta tutabiliriz. Mizah, kendimizle problemlerimiz arasına bir mesafe koymanın ve sorunlara dışarıdan belli bir perspektifle, bakmanın en sağlıklı yoludur. Panik esnasında birey gülemez, çünkü kendiyle dış dünya arasındaki ayrımı yitirmiştir. Dolayı'sıyla gülebildiğimiz müddetçe endişe ve korkunun egemenliğinden kurtuluruz -nitekim halk arasında tehlike anında bile gülebilenlerin gerçekten cesur olduğu inancı yaygındır. Psikolojik rahatsızlıkları olanlarda bile, hasta gerçek bir mizah anlayışını kaybetmediği sürece- başka bir deyişle güldükten sonra kendine bakıp, " Ne kadar çılgınım ben!" diyebildiği müddetçe
    benlik olgusunu yitirmemiş demektir.Psikolojik problemlerimizi -nörotik olsun ya da olmasın- anlamaya çalıştığımızda, ilk tepkimiz genellikle ufak bir gülümsemedir. Gülmemize neden olan şey, objektif bir dünya içinde tepkiler veren sübjektif bir varlık olduğumuzu algılamamızdır.
    *Benliğimiz oynadığımız rollerin toplamı değil, rolleri oynadığımızdan bizi haberdar
    eden kapasitenin toplamıdır. Değişik yönlerimizi izleyebildiğimiz ve fark edebildiğimiz merkeze "benlik" diyoruz.
    *Ama aşırı derecede kibirliyseniz, bunun nedeni benliğinizin farkında
    olup ona değer vermeniz değildir, aksine kendinizi herkesten aşağı görmenizdir. Böbürlenme, kendini beğenmişlik,
    egoist davranışlar, bunların hepsi kişiliğinden şüphe duymanın ve ruhsal boşluğun dışsal birer göstergesidir.
    *Gurur, 1920'lere damgasını vurmuş bir karakter özelliğiydi ve biz bu dönemin her türlü endişe ve sıkıntıyı nasıl içinde sakladığını gördük. Zayıf olanın bir anda bir boğa kesilmesi, iç dünyasında aşağılandığını hissedenin kendini övmekten başka bir şey yapmaması, çok konuşması, cinselliğini ön plana çıkarması endişenin üstünün örtülmeye çalışıldığı gruplarda belirgin olan savunma mekanizmalarıdır. İçinizde Mussolini'nin veya Hitler'in hindi gibi kabararak verdiği pozları görmeyeniniz yoktur. Bu adamlar faşizmi gururun canlandırılmış şekli olarak sundular. Düştükleri boşluktan kurtulamayan, endişeli ve umutsuz insanlar da dört elle sarıldılar onların megaloman sözlerine.
    *Haddinden fazla kendini hor görmek, kendini beğenmişliğin başka bir ifadesidir. Gururunu aşağılama ile yenebileceğini düşünenler belki de Spinoza'ya kulak verseler iyi olur:
    "Kendini hep küçük gören, kibirli olmaya en yakın insandır." Antik çağ Atinası'nda Sokrat, son derece pejmürde kıyafetlerle halkın arasında gezinerek işçi sınıfın oylarını toplamaya çalışan bir politikacının maskesini şu sözleriyle düşürmüştü:
    "İçindeki kibir, paltondaki her delikten dışarı fışkırıyor."
    *Benlik Bilincine Nasıl Varabilirsiniz;
    - bilincine varmak amacıyla yola çıkan bireyler, duygularını yeniden keşfetmekle işe başlamak durumundadırlar.birey en ince nüansa kadar hislerini ayırt edebilir; neyin güçlü ve tutkulu bir arzu olduğunu, neyin hassaslık ve kırılganlığı ortaya çıkaran bir deneyim olduğunu kolayca fark eder. Tıpkı senfonideki müziğin değişik pasajlarını duyabilmek gibi. Çıkarabildiğimiz diğer sonuç bedenlerimizin farkına varmaktır.vakalara dayanarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki, hastalığından kendiyle ilgili önemli dersler çıkaran insanlar hastalık sonrasında önceki durumlarına göre kendilerini çok daha yenilenmiş ve tatmin olmuş hissedebilmektedirler.
    *Bastırılan içgüdüler sonradan birer saplantıya dönüşüp geri gelirler. Victoria döneminde çarkların ayakta tuttuğu adamlar duygularını bastırıp içlerinde hapsederek hissettikleri şeylere kanun kaçağı muamelesi yaptılar. Kişi ne kadar kendiyle bütünleşirse, duygularının saplanü halini alması da o kadar imkansızlaşır.Olgun bir insanda hisler ve arzular belli bir konfigürasyonla oluşur. Tanıdıklarla yenecek bir akşam yemeğini bir tiyatro oyunu olarak gören birey, yemek arzusu değil bir oyun izleme arzusu duyar. Konser izlemeye gelen ise şarkıcı çok çekici birisi de olsa konfigürasyonunu şarkı dinlemek olarak belirlemiştir.
    • Yıkıcı duyguları yapıcı hâle getirmenin İlk yolu, neden ve kimden nefret ettiğimizi bulmaktır.
    • Özgürlük insanın kendi gelişimine hükmedebilmesidir. Kendini şekillendirme kapasitesidir. Özgürlük benlik bilincinin öteki yüzüdür: eğer benliğimizin farkında olmasaydık içgüdülerimizle ya da zamanın otomatik mekanizmasıyla yaşamımızı devam ettirmek zorunda kalırdık. Geçen hafta
    neler yaptığımızı, bir önceki ay nasıl davrandığımızı hatırla-yabiliyorsak, geçmişten geleceğe dair bir ders çıkabiliyorsak, bunu benlik bilincimize borçluyuz. Bu öylesine inanılmaz bir güç ki, gelecekte içine düşeceğimiz durumları -sevgilimizle bir akşam yemeği, bir iş başvurusu, Yönetim Kurulu toplantısı vb.- zihnimizde tasarlamamıza olanak verdiği gibi en doğru kararı vermemize de yardımcı oluyor.Benlik bilinci bize etki tepki zincirinjn dışına çıkma, olayları bir saniyeliğine dondurma ve koşulları değiştirerek doğacak alternatifleri tartma gücünü verir.
    *Geleneklerden bir şeyler öğrenmek için öncelik, dini tartışmaları "Tanrının varlığına inanmak" gibi iyice yıpratılmış münazara konularından kurtarmaya verilmelidir. "Tanrı" yı varlığı ya da yokluğu ispatlanabilir bir matematik kuralı haline sokmak, onu diğer birçok şeyin yanı sıra bir "obje" olarak görmek, bizim gerçekliği bölmeye olan hevesimizle ilgilidir. Zira Descartes sayesinde tanıştığımız ikilik bize her şeyi mekanik ve fizik kurallarına uyduğu takdirde kabul etmeyi öğretmiştir.
    *Tanrı'nın bir varlık olarak, uzayın bilmem neresinde oturduğunu varsaymak çelişkilerle dolu ve kolayca reddedilebilecek primitif bir bakış açısıdır. Paul Tillich, yirminci yüzyılın ilahiyat dalında en değerli eserlerinden biri olarak kabul edilen bir kitabında, "Tanrı"nın varlığını kanıtlamaya çalışmalarının "Tanrı"nın olmadığını savunmakla, yani ateizmle eş anlamlı olduğunu savunur. " "Tanrı"nm varlığını kabul etmek de reddetmek kadar ateistçe bir tutumdur.
    *"Tanrı" var olmanın ta kendisidir, ayrı bir varlık değil.