Nasıl başlasam bilemedim...
Bu kitap sanki birinin günlüğünü izinsiz okuyormuşum gibi hissettirdi bana…
Aylin Balboa öyle bir yerden anlatıyor ki; büyük olaylara ihtiyaç duymadan insanın içini paramparça edebiliyor. Cümleler bağırmıyor, hatta çoğu zaman fısıldıyor. Ama o fısıltı, insanın içinde en çok yankı yapan şey oluyor.
Kitap boyunca en çok hissettiğim şey şu oldu:
İnsan bazen yaşadıklarından değil, yaşayamayıp içinde bıraktıklarından yoruluyor. Bu kitap tam olarak o “içeride kalanlar”ın hikâyesi gibi.
Psikolojik olarak çok katmanlı bir metin. Yüzeyde sade bir anlatı var ama altı tamamen kırılganlık, yalnızlık ve kendini anlamaya çalışma çabasıyla dolu. Özellikle geçmişle kurulan o ince bağ…
Kopmuş gibi yapıp aslında hiç koparamamak…
Orada kendimle yakalandım.
Ve en sevdiğim tarafı: Tam gözlerin dolmuşken, yazar bir cümleyle seni hafifçe dürtüyor.
Öyle kahkaha attırmıyor belki ama içten, buruk bir gülümseme bırakıyor. Hani “hayat da tam böyle” dedirten cinsten.
Hikâyesi ilerledikçe şunu düşündüm; bazı insanlar hayatımızda bir karakter değil, bir eksiklik olarak kalıyor. Ve biz o eksikliği tamamlamaya çalıştıkça aslında kendimizi tüketiyoruz. Kitap biraz da bunun etrafında dolaşıyor.
“İnsan en çok, kendine söyleyemediklerinden kırılıyor.”
Ve
“Bazı vedalar hiç yaşanmadığı için bitmiyor.”
Kitabı bitirdiğimde içimde garip bir sessizlik vardı. Ne tam üzgün ne de rahatlamış… Sanki biri içimde bir çekmeceyi açtı, baktı ve sessizce kapattı.
Benim için bu kitap:
Okurken bana birini anlatan; bittiğinde ise içimde yarım kalmış cümleler bırakan bir hikâyeydi.