• Ey nüzul gibi ağır hastalıklara müptelâ olan kardeş! Evvelâ sana müjde ediyorum ki, mü'min için nüzul mübarek sayılıyor. Bunu çoktan ehl-i velâyetten işitiyordum, sırrını bilmezdim. Bir sırrı şöyle kalbime geliyor ki:
    Ehlullah, Cenâb-ı Hakka vasıl olmak ve dünyanın azîm mânevî tehlikelerinden kurtulmak ve saadet-i ebediyeyi temin etmek için, iki esası ihtiyaren takip etmişler. Birisi: Rabıta-i mevttir. Yani, dünya fâni olduğu gibi, kendisi de içinde vazifedar fâni bir misafir olduğunu düşünmekle, hayat-ı ebedîsine o suretle çalışmışlar.
    İkincisi: Nefs-i emmârenin ve kör hissiyatın tehlikelerinden kurtulmak için, çilelerle, riyazetlerle nefs-i emmârenin öldürülmesine çalışmışlar.
    Sizler, ey yarı vücudunun sıhhatini kaybeden kardeş! Sen ihtiyarsız, kısa ve kolay ve sebeb-i saadet olan iki esas sana verilmiş ki, daima senin vücudunun vaziyeti, dünyanın zevâlini ve insanın fâni olduğunu ihtar ediyor. Daha dünya seni boğamıyor, gaflet senin gözünü kapayamıyor. Ve yarım insan vaziyetinde bir zâta, nefs-i emmâre, elbette hevesât-ı rezile ile ve nefsânî müştehiyatla onu aldatamaz; çabuk o nefsin belâsından kurtulur.
    İşte, mü'min sırr-ı imanla ve teslimiyet ve tevekkülle, o ağır nüzul gibi hastalıktan, az bir zamanda, ehl-i velâyetin çileleri gibi istifade edebilir. O vakit o ağır hastalık çok ucuz düşer.
  • Bu asrın manevi hastalığı; materyalizm ve inkarcılıktır, deva ve çaresi; Risale-i Nurlardır. Bu sebeple Risale-i Nur, ekmek ve su gibi elzemdir. Evet Risale-i Nurlar bu zamanda dinsizliğin önünde manevi bir settir, milyonlarca insanın imanla kabre girmesine vesile oluyor.

    Risale-i Nur'un haricindeki İslami kaynaklarda, imana ve Kur'an'ın inceliklerine dair meseleler, dağınık ve zamanlarının ihtiyacına göre şekillenmiş ve ona göre tarif edilmiştir. İmani mevzular ayrı ayrı ve teknik tariflerle, ehil olanlara izah edilmiştir. Her bir alim bir meseleyi eserinde güzelce tarif etmiş; ama tarif, temsil ve teşbih ile avamın idrakine hitap etmediği için, istifade umumi değil, hususi kalmış.

    Mesela kader konusunu, Sad-ı Taftazani elli sayfalık izah ile havassa tam anlatmış; ama avam istifadesiz kalmış. İmam Gazali çok güzel telifatlar ile felsefeye derin darbeler vurmuş; ama bu telifatlardan sadece ehil olan ulema istifade ediyor. Bu yüzden bu zamanda bütün İslami kaynaklara tam vukufiyet ve tam mesai mümkün olmadığı için, sorunları çözmekte zorlanılıyor ve tam itminan sağlanamıyor. Bu da biraz bu zaman şartlarının müsaadesizliği, biraz o eserlerin kendi döneminin şartlarına göre yazılması, biraz havassa hitap etmesi gibi sebeplerden dolayı, zamanın ihtiyaçlarına tam cevap veremiyor.

    Özetle bu asırda dini talim ettirip, imana dair meseleleri herkesin anlayacağı seviyeye indirecek eğitim kurumları olmadığı ve eski alimlerin eserlerinin anlaşılmasının zorluğuna binaen; imana dair meseleleri temsil ve teşbih dürbünü ile akla yaklaştırıp, en ince ve müşkül meseleleri temsili hikaye metodu ile avamın anlayacağı seviyeye indiren Risale-i Nurlar, bu asrın en mükemmel ve tesirli bir mektebi ve fakültesi olduğu için elzemdir.

    "Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir..."

    "İ'lem eyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'ân'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum.Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır."

    Üstad Hazretlerinin yukardaki beyanına istinaden; bir yılda alim yapacak, kırk dakikada velayet makamına çıkaracak hususiyet Risale-i Nurlarda vardır. Böyle hasiyete ve hususiyete sahip olan bir yola, bigane ve ilgisiz kalmak akıl karı olmadığı için, Risale-i Nurlar elzemdir.

    Son sözü ve son nedeni; Üstad Hazretlerine bırakalım:

    "BİRİNCİ MESELE: Birinci Şuada iki üç âyetin işârâtında, Risaletü'n-Nur'un sadık talebeleri imanla kabre gideceklerine ve ehl-i Cennet olacaklarına dair kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük meseleye ve çok kıymettar işarete tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim, çoktan beri muntazırdım. Lillâhilhamd, iki emâre birden kalbime geldi:"

    "Birinci emare: İman-ı tahkikî ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selb edilmeyeceğine ehl-i keşif ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki: "Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir." Bu nevi iman-ı tahkikî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letâife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor."

    "Bu iman-ı tahkikînin vusulüne vesile olan bir yolu, velâyet-i kâmile ile keşif ve şuhud ile hakikate yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhûdîdir."

    "İkinci yol, iman-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, burhanî ve Kur'ânî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacıyla, hakkalyakîn derecesinde bir kuvvetle zaruret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakînle hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir."

    "Bu ikinci yol, Risaletü'n-Nur'un esası, mayası, temeli, ruhu, hakikati olduğunu has talebeleri görüyorlar. Başkalar dahi insafla baksa, Risaletü'n-Nur hakaik-i imaniyeye muhalif olan yolları gayr-ı mümkin ve muhal ve mümteni derecesinde gösterdiğini görecekler."

    "İkinci emare: Risaletü'n-Nur'un sadık şakirtleri, hüsn-ü âkıbetlerine ve iman-ı kâmil kazanmalarına o derece kesretli ve makbul ve samimî dualar oluyor ki, o duaların içinde hiçbiri kabul olmamasına akıl imkân veremiyor."

    "Ezcümle: Risaletü'n-Nur'un bir hâdimi ve birtek şakirdi, yirmi dört saatte, Risaletü'n-Nur talebelerinin hüsn-ü âkıbetlerine ve saadet-i ebediyeye mazhar olmalarına yüz defa Risaletü'n-Nur talebelerine ettiği duaları içinde hiç olmazsa yirmi otuz defa selâmet-i imanlarına ve hususî hüsn-ü âkıbetlerine ve imanla kabre girmelerine, aynı duayı, en ziyade kabule medar olan şerait içinde ediyor."

    "Hem Risaletü'n-Nur'un talebeleri bu zamanda her cihetten ziyade hücuma mâruz olan iman hususunda, birbirine selâmet-i iman hakkındaki samimî, mâsum lisanlarıyla dualarının yekûnu öyle bir kuvvettedir ki, rahmet ve hikmet onun reddine müsaade etmezler. Faraza, mecmuu itibarıyla reddedilse, tek bir tane onların içinde kabul olunsa, yine her biri selâmet-i imanla kabre gireceğine kâfi geliyor. Çünkü herbir dua umuma bakar."

    Buradan çıkan sonuç; imanını tahkiki yapıp cennete gitmek isteyenler bu zamanda Risale-i Nurlara dört el ile sarılmalıdırlar.

    (Alıntı)
  • 1000kitap İstanbul Okuma Grubu olarak 16. toplantımızı özel bir mekan olan Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze ve Kütüphanesi’nde gerçekleştirdik.

    “Yaşadığım Gibi” adını taşıyan hatıralarında "Hayatımın hangi devrinde edebiyatçı olmağa karar verdim? Bunu pek söyleyemeyeceğim. Günün birinde kendimi edebiyattan başka bir işe yaramaz buldum.” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanı, “Tanpınar iyi ki edebiyattan başka bir işle uğraşmamış” dedirtecek türden özel bir eserdir. Bir yandan bu özel eserin üzerimizdeki etkisi, bir yandan bir zamanlar Alay Köşkü olarak kullanılmış, 1926 yılında uygun bir mekan aramakta olan Güzel Sanatlar Birliği’ne Atatürk’ün emriyle tahsis edilmiş, birliğin 1928 yılında kurulan Edebiyat Şubesi’nin ilk kongresine ev sahipliği yapmış ve o tarihte hayatta olan yazar ve şairlerin çoğunu bir arada gösteren fotoğrafa ev sahipliği yapmış bir mekan olması gibi sebeplerle böyle bir ortamda bu toplantıyı düzenlemekten dolayı heyecanlıydık. Ayrıca Ahmet Hamdi Tanpınar, Şubenin aynı yerde, 19 Eylül 1929 tarihindeki toplantısında aza olarak seçilmiş ve 1930’lu yıllar boyunca burada edebiyat toplantıları yapılmış ve bu toplantılar, sohbetler dönemin edebiyat gazete ve dergilerinde yer almıştı.

    Bizler de bu özel romanı bu özel mekanda konuşmak üzere yola çıktık ve bu toplantıyı gerçekleştirdik. Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73) diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:

    "Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252) "Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste'yi yaşamak, bu bizim talihimizdi." (s. 140)

    Romanın ismi "Huzur" olsa da okuyanların tamamı bu kitabın huzurdan söz etmediğini bilir. Bu bağlamda romandaki huzursuzluğun nedenleri üzerine konuştuk toplantımızda. Mümtaz’ın; anne babasını yitirmesi, İhsan’ın hastalığı, aşkın bitişi, ikinci dünya savaşının patlak vermek üzere olması gibi pek çok travmatik durumla boğuşmak zorunda kalması onun huzursuzluğuna sebep gibi görünse de, Tanpınar aslında burada huzursuzluğun çok daha derinlerde olduğunu anlatmak istemiştir. Esasen huzur dış şartlardan ziyade insanın içinde hissettiği bir durumdur ve romandaki karakterlerin neredeyse tamamı da bu iç huzurundan yoksundur. Tanpınar, roman boyunca sanki bu huzursuzluğa bir sebep ya da deva arar gibidir. Romanın sonunda huzursuzluk had safhadayken bizi tüm bu meselelerle baş başa bırakarak bitirir romanı. Bu bağlamda roman huzurun değil “huzuru arayan huzursuzların romanıdır.”

    Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. Roman dört ana bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler romanın dört kahramanının; İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz’ın adlarını taşımaktadır. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

    Romanda 1940’ların İstanbul’u çok özel bir yer tutmaktadır. Tanpınar, mekanla kahramanların ruh halleri arasında münasebet kurmuş, mekanı da adeta romanın kahramanlarından biri haline getirmiştir. Birinci bölümde mekan olarak İhsan ve Macide’nin evi, sahaflar, bit pazarı, İstanbul’un fakir mahalleleri yer almaktadır. Bunun yanı sıra Mümtaz’ın geçmişine dönülerek onun kısa süreli olarak bulunduğu, fakat muhayyilesinde iz bırakan bir mekan olan Antalya ve Sinop da yer alır. Mümtaz Nuran’la birlikte hemen hemen İstanbul’un bütün semtlerini ve mimari eserlerini dolaşır. Boğaz ikisi için de vazgeçilmezdir. Hatta zaman zaman birbirlerine “Birbirimizi mi yoksa boğazı mı seviyoruz?”(s.206) diye sorarlar. İki kahraman da Boğaz’da oturmaktadır. Nuran’ın evi Kandilli’de, Mümtazınki ise Emirgan’dadır. Tâlî şahıslardan Âdile Hanım ve eşi Sabih, Taksim’de oturmaktadırlar ve evlerinde sık sık müzikli, danslı davetler düzenlerler.

    “Huzur” romanını konuşurken, romanla Tanpınar’ın biyografisi arasındaki bağlardan da söz ettik. Tanpınar’ın “Antalyalı Genç Kıza Mektup” adlı yazısı ile romanda Mümtaz’ın geçmişinin anlatıldığı kısımlar ya da babasının kadı olması sebebiyle gittiği mekanların romanda kullanılmış olması gibi detayları konuştuk. Yine romandaki Nuran karakterinin gerçekte yaşamış bir karakterden ilham alınarak oluşturulduğu, Tanpınar’ın adı geçen hanımla böyle İstanbul gezileri yaptığı gibi detayları da sohbetimize konu ettik. Yine Tanpınar’ın çok sevgili hocası Yahya Kemal’den çok etkilendiği ve romandaki İhsan karakterini oluştururken hocasından yararlandığını ve iki karakter arasında benzerlikler olduğunu da ifade ettik. İhsan, Fransa’da eğitimini tamamlamış, Türk tarihini, mûsikîsini ve edebiyatını çok iyi bilen, çok kültürlü bir kişidir. Yahya Kemal de derin kültürüyle Tanpınar üzerinde çok etkili olmuş bir şahsiyettir.

    Romanda kullanılan kelimelerin müzikalitesi ve eserin sesli okumaya ne kadar müsait olduğu da konuştuklarımız arasındaydı. Toplantıya katılan dostlarımızdan bazıları kitabı okumakta zorlandıklarını ifade ettiler, bizler de bazı kitapların okunma zamanları olduğunu, olmuyorsa bırakmak ve zamanının gelmesini beklemek gerektiğini ifade ettik.

    Son olarak toplantımıza katılarak bu çorbaya tuz ilave eden herkese çok teşekkür ediyorum. Toplantı iletisini yazma görevi bu seferlik Hercaiokumalar /Ayşe Hanım'a düştü. Bu yüzden kendisine bu zahmeti, emeği ve detaylı iletisi için çok teşekkür ederiz. Umarım iletiyi okuyan arkadaşlarımız toplantı hakkında az da olsa fikir sahibi olabilmiştir.

    Toplantıya Katılan Arkadaşlarımız:
    Muzaffer Akar
    Hercaiokumalar /Ayşe
    Esas Adam
    Osman Y.
    nisan83
    Reşat Karakaş
    Kübra
    https://1000kitap.com/seldadeniz
    ersal demirayak
    Mehmet Altıntaş
    Bülent
    Madame Adeline
    Sevda Bağ
    https://1000kitap.com/Galeyan
    Şeyhmus Oral
    Zeynep Feyza Karabulut
    Asiye
    Mücahide Haznedar

    Eksik olan arkadaşlar varsa bildirirlerse ekleme yapabilirim.

    Toplu fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/v6ra9p.jpg
    https://i.hizliresim.com/16qp5G.jpg
    Diğer fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/P1maEb.jpg
    https://i.hizliresim.com/grEYLQ.jpg
    https://i.hizliresim.com/9a0rpO.jpg
    https://i.hizliresim.com/QLmzgr.jpg

    Bir Sonraki Toplantı Tarihi, Yeri ve Saati:
    5 Mayıs Pazar, Okkalı Kahve Kadıköy, 13:30

    Okunacak kitap: Biri, Hiçbiri, Binlercesi
  • 392 syf.
    ·32 günde
    "Kürtçe Gramer", günümüzde hem normal olarak hem konuşma dilinde, hem yazı dilinde kullanılan Kurmancî lehçesine dayanmaktadır. Bu kitap, aslında, 1951´de ölen merhum Emir Celadet Bedirxan´ın yirmi yılı aşkın bir süre giriştiği çabaların bir sonucudur. Eski Botan beylerinin soyundan gelen Emir, Birinci Dünya Savaşından hemen sonra Kürt milliyetçiliğinin uyanmasında üstün bir rol oynadı; aynı zamanda, bu hareketle birlikte başlayan Kürt kültür rönesansının düşünürlerinden biri oldu. O zamana kadar ancak eksiki gedik araştırılmış olan bir dilin kurallarını ortaya çıkarıp düzene bağlamak şerefi onundur."
    'Roger Lescot' (giriş bölümünden)

    Varlık mücadelesi veren biz Kürtler; ne zaman Kürtçe'nin varlığımız, başarımız için olmazsa olmaz olduğunu anladık? Pratiklerimize bakılırsa yeterli olmasa da son bir kaç senedir... Varlık mücadelesinde başarıya ulaşmamız için yol önerenler çoktu. Fakat biri vardı ki, yıllar yılı önce derdimize deva en gerçekçi ilacı hazırlamıştı. Ama bu reçete hep gözümüzden kaçtı. Ahmedi Hani'nin (Ehmedê Xanî) reçetesinden hareketle kurtuluş ilacımızı hazırlayan, Kurdane bir ruhla bize sunan özel insan kuşkusuz Celadet Alî Bedirxan idi. Bugün dahi Kürt dili çalışmalarında, kendisinin engin bilgilerinden faydalanılmaktadır. Aynı zamanda yurtseverlik noktasında saygı duyulacak bir kişiliğe sahip idi. Bizlere düşen; başımıza tac edip, okumak ve okutmaktır.
    Kürtçe dilinin kurtarıcısı, bugünlere gelmesini sağlayan Celadet Alî Bedirxan'ın, Roger Lescot ile beraber yazdığı; Kürtçe dilinin dilbilgisi, yazım ve imlâ kuralları için mutlaka okunması gereken bir eser. İtiraf etmeliyim ki; dilimin yazımı konusunda sıkıntı yaşıyordum. Bu eser ile birlikte sıkıntımı giderdiğimi düşünüyorum.


    Yazarları tanıyalım...
    Celadet Alî Bedirxan:
    1893’te, İstanbul’da doğdu. İlk ve ortaöğretimini orada tamamladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı ordusu saflarında Kafkas Cephesi’nde bulundu. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Kürt aşiretlerinin birliğini sağlamak için çaba gösterdi. 1922’de kardeşi Kamran’la birlikte Almanya’ya gitmek durumunda kaldı. Almanya’da da bütün zorluklara karşın öğrenimini sürdüren Bedirxan, 1925’te Kahire’ye geçti, daha sonra da Suriye’ye yerleşti.  Suriye’de Haco Ağa ve önde gelen diğer Kürt aydınlarıyla birlikte Xoybun’un kuruluşunda aktif bir rol oynadı. 30’lu yıllarla birlikte Kürtçeyle ilgili çalışmalarını yoğunlaştırdı. "Hawar" ve "Ronahî" adlarıyla iki Kürtçe dergi çıkardı. Hawar’da kısa sürede Latin alfabesine geçildi. 15 Temmuz 1951’de Şam’da öldü.

    Di sala 1893an de li Stenbolê hatiye dinyayê. Neviyê Mîr Bedirxan Paşa ye. Dibistana yekemîn û a navîn li Stenbolê xwend. Di Şerê Cîhanê ê Yekemîn de di nav Artêşa Osmanî de li Eniya Kafkas bû. Piştî ku Împaratoriya Osmanî hilweşiya, ji bo yekîtiya eşîrên kurd pêk bîne xebitî, lê bi ser neket. Di sala 1922an de tevî birayê xwe Kamiran Alî Bedirxan çû Almanya û li wir xwendina xwe domand. Di 1925an de derbasî Rojhilata Navîn bû, piştî demekê li Kahîre ma çû Sûrî û li wir bi cih bû. Li binxetê bi Haco Axa û ronakbîrên din ên kurd re Xoybûn ava kirin. Di salên 30an de dest bi xebatên kulturî kir. Berpirsiyar û xwediyê kovara Hawar û Ronahî bû. Elfaba kurdî bi latînî çêkir. Li ser gramera kurdî xebatên gelekî girîng kirin. Celadet Alî Bedirxan, di 15ê Tîrmeha 1951ê de li Şamê çû ser dilovaniya xwe.

    CELADET ALÎ BEDIRXAN BERHEMÊN GIŞTÎ (Celadet Alî Bedirxan'ın tüm eserleri)
    - Günlük Notlar (Amadekar: Malmîsanij, bi tirkî)
    - De La Question Kurde/Kürt Sorunu Üzerine (Bi frensî û tirkî)
    - Were Dotmam (Şiîrên Hawarê) - Kürtçe Gramer (Tevî Roger Lescot)
    - Edirne Sukûtunun İç Yüzü (Tevî Kamiran Alî Bedirxan)
    - Kurd û Welatê Wan Kurdistan
    - Ferheng - (Kurdî-Kurdî)
    - Hevind - Bingehên Gramêra Kurdmancî
    - Bobi’nin Hatası (Tevî Kamiran Alî Bedirxan)
    - Elfabêya Kurdî - Mustafa Kemal’e Mektup
    - Gazinda Xencera Min / Çîrokên Hawar û Ronahî
    Kaynak ve kitapları için bkz: http://www.avestakitap.com/yazar.php?id=106

    Roger Lescot:
    1914, Lyon doğumlu. Paris Üniversitesinde Fransız edebiyatı, siyasal bilimler ve Doğu dillerini okudu. 1936 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra Fransız hükümeti tarafından bilimsel araştırmalar yapması için Şam’daki Fransız Enstitüsüne gönderildi. Avrupa dilleri dışında Arapça, Farsça ve Türkçe debilen Lescot, Şam’daki ilk yıllarında Celadet Ali Bedirxan’la tanıştı. Kürt folklor ürünlerini derledi, Hawar’da Tawûsparêz ismiyle Kürtçe-Fransızca yazılar yazdı. Suriye Kürtleri arasında o kadar çok tanınıp sevildi ki herkes ona Lezgin Axa ismiyle hitap ederdi. 1938’de Cebel Sincar ve Suriye Yezidileriyle ilgili çalışması yayımlandı. Daha sonra “Textes Kurdes” (Kürtçe Metinler) iki cilt halinde (ikinci cilt, Memê Alan, Amadekar:Roger Lescot, Avesta, 1997) Fransızcalarıyla birlikte yayımlandı. 1945 yılında Sorbonne Üniversitesinde Kürt Dili Kürsüsünü kurdu ve Kürtçe dersler vermeye başladı. Bir yıl sonra üniversitedeki yerini Beyrut’tan gelen Kamıran Ali Bedirxan’a devreden Lescot, Fransız Dışişleri Bakanlığında diplomat olarak çalışmaya başladı. 1970’te Paris’te daha önce Celadet Ali Bedirxan’la hazırladıkları “Grammaire Kurde” (Kürtçe Gramer)’i yayımladı. İspanyolca ve Farsçadan (Hayyam, Hafız, Sadi) çeviriler de yapan Roger Lescot, 1975’te Tayland büyükelçiliği görevindeyken vefat etti.

     ROGER LESCOT
    1914, Lyon (Fransa). Li Unîversîteya Parîsê edebiyata fransî, polîtîka û zimanên Rojhilat xwendiye. Di 1932an de piştî ku unîversîte qedand, hikûmeta fransî ji bo ku lêkolînên ilmî bike, ew şande Enstîtuya Fransî a li Şamê. Li wir Celadet Alî Bedirxan nas kir. Tekstên folklorîk berhev kirin, di Hawarê de bi navê Tawûsparêz bi kurdî û fransî nivîs nivîsandin. Di nav kurdên Sûriyeyê de baş dihate naskirin û hezkirin, xelkê jê re digot Lezgîn Axa. Sala 1945an li Unîversîteya Sorbonneê Kursiyê Zimanê Kurdî vekir û dersên kurdî dan. Piştî salekê Kamiran Alî Bedirxan ku ji Bêrûdê hatibû ciyê wî girt. Wî jî li Wezareta Derve a Fransa dest bi kar kir. Ji spanyolî û farisî werger kirine (Xeyam, Hafiz, Sadî). Roger Lescot, sala 1975an, di dema ku li Taywanê balyoz bû wefat kir.

    Berhemên Wî (Tüm Eserleri)
    - Gramera Kurdî (Li gel Celadet Alî Bedirxan, wergera tirkî, Avesta, Stembol, 20042, 20093, 20094)
    - Yezidiler Din Tarih ve Toplumsal Hayat Cebel Sincar ve Suriye Yezidileri Üzerine Alan Araştırması (Ji fransî bo tirkî: Ayşe Meral, Avesta, Stembol, 2001, 20092)
    - Memê Alan (Avesta, Stembol, 1997, 20102)
    Kaynak ve kitapları için bkz: http://www.avestakitap.com/yazar.php?id=56
  • “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.
  • 197 syf.
    ·8 günde·9/10
    KADIN…
    Dünyaya gelmiş ikinci sınıf insan, Ademin günah işlemesine sebep, tehlikeli, kurnaz, şeytan!

    Daha birçok tanım yazabilirim bunun gibi. Bunların benim düşüncelerim olmadığı aşikar. Peki bunlar kimin düşünceleri?

    Ben İnci Küpeli. Evet bir KADINIM. Bu kitapta tanıştığım kadınlar beni hem tüm dünyaya meydan okuyabilecek güçte güçlü hissettirdi hem de inanılmaz bir acziyetle boğdu…
    Bu kitapta kimlerle mi tanıştım? Durun size anlatayım…

    *Dünyanın en ünlü hemşiresi Florance’ı görmediğim yüzüyle, doksan yıllık ömrünün büyük bölümünü Hindistan’ın özgürlüğü için mücadelesiyle gördüm.

    *Tamamen erkek kılığına bürünen ve yirmi yıl Mısır’a hükmedip bolluk ve bereket getiren kadınla, Hatçepsut’la tanıştım.

    *Savaştan savaşa koşan, Fransa Krallığını kurtarmak için fedakarlıkta bulunan ancak Fransa’nın ve Tanrı’nın memurları tarafından yakılmak üzere odunlara götürülen; bugün hem Fransa’nın hem de Hristiyanlığın sembolü olan Jeanne d’Arc’ın mücadelesine şahit oldum.

    *Birçok dil konuşup ekonomiden bahseden, Roma’ya meydan okuyan Kleopatra ile,

    *Bizans İmparatorluğu’nu kürtaj hakkını, kadınlara miras hakkını, dulların ve gayrimeşru çocukların korunduğu ilk yer haline getiren Jüstinyen’in karısı İmparatoriçe Theodora’yı,

    *On dokuz yaşındayken tramvay kazası geçiren, birçok ameliyat geçirmesine ve acılarına rağmen dimdik durup onlarca resim yapan ve inadına kahkahalarıyla Coyoacan’ı inleten kadın Frida ile,

    *Lezbiyenliğin teriminin geldiği yer olan Lesbos’ta(Midilli adası) yaşamış olan ve bir kadını tercih ettiği için kilise tarafından yazdığı kitapların yakılması emredilmiş olan, günümüze sadece birkaç şiiri ulaşmış şair Sappho ile,

    *Kırsalda sıkılmamak için yazılar, romanlar yazan Brontë kardeşlerle,

    *Hayatını evinde tam bir kadın gibi(!) sessizce yaşamış ve öldüğünde odasında bin sekiz yüz tane şiiri bulunmuş, şiirlerini ve mektuplarını kendine gizli tapınak yapmış olan Emily Dickinson ile,

    Kadınların şarkı söylemesi yasakken şarkı söyleyenlere, dans edenlere, resim yapanlara kadar birçok kadın..
    Hepsi bu bilinen kadınlar güçlü kadınlar değildi maalesef… Güçsüz, zayıf ezilen bir bu kadar daha kadının öyküsü de vardı bu kitapta.
    Erkek egemenliğine karşı yapacak hiçbir şeyi olmamış yüzlerce binlerce milyonlarca kadın…

    Kızlığına zarar gelmesin diye bisiklete bindirilmeyen kızlar, Adem’i günaha soktuğundan yüzünü, gözünü erkeği baştan çıkarmasın diye kapatılmış kadınlar, evinden sadece düğünü olduğu için ve öldüğü için çıkabilen kadınlar, zevki, seksi sadece erkeklere özgü bir hale getirip kadın sünneti yaparak- yasal yoldan veya değil- kadınların klitorisini kesen insanlar( ve bunu yapanlar, kabul edenler sadece erkekler değil emin olun. Ayrıca dünyada tam 29 ülkede yapılıyor bu uygulama!), regl olduğu için kirli sayılan yanına yaklaşılmayıp, dokunduğu şeylere dokununca kirliliğin bulaşacağına inanan kadınlarla da tanıştım ve tüm bunlara ömrü hayatınca katlanan kadınlarla...

    Yaşadığım gezegeni bir kez daha bir kez daha sorguladım. Ve tiksindim!!!

    Erkektir yapar, zihniyeti kadınların da kabul ettiği bir zihniyet.Çoğu kadının çocukluğundan itibaren dünyaya erkeklerin himayesinde yaşamak zorunda olduğu, dünyaya bolca çocuk getirip onlara bakmak ve evinin hanımı olmak zorunda olduğu öğretilerek kodlanıyor.Sorgulamadan, kabul ediyor: sorgulamaya başladığında dayak yiyip boyun eğiyor… Ve hayatını bu şekilde yaşayan, konuşmak için dahi izin alan kadınlar olarak ölüyorlar aslında hiç doğmamış olarak...

    Tüm bunları ne düzeltebilir? Eğitim… Eğitim bir ilaç gibi doğru enjekte edildiğinde bizi iyileştirecek en büyük, en şifalı deva…

    Ben bu dünyaya neden geldim? Evlenip kocamın dediklerini yapmak, ona sorgulamadan itaat etmek, susmak, yemek yapmak, ev işlerini kusursuz yerine getirmek, çocuk büyütmek(erkek olursa tadından yenmez) kimseyle konuşmamak ve kimseye yük olmadan sessizce ölmek için mi?

    Önce bir kadın olarak ve erkek olarak herkes nasıl bir hayat yaşayacağını sorgulasın. Sonra cinsiyeti bir kenara koyup insan olarak sorgulayalım.
    Dünyaya iki cinsiyet gönderilmişse eşit bir şekilde yaşanması için … Ne erkeğin kadına ne kadının erkeğe zulmetmeye hakkı yok.. Beraber adilce, insanca yaşayınca tüm bu dünya daha güzel… Gücümüz birlikte anlamlı, erkek kadını ezince ya da kadın erkeği ezince değil...

    Bu incelemeyi güçlü olan, meydan okuyan yada içindeki güç sayesinde her şeye katlanan ve bir sabır taşına dönüşen ölü, yaşayan ya da hiç doğmamış kadınlara …
    Mücadelemde ve her anımda yanında olup elimi tutan Yıldızıma… (özlem)
    Kitabı beraber okumaya başlayıp bana dost olan biricik Ferda’ya(https://1000kitap.com/SenoritaRosa)
    Hayatımda tanıdığım en çetrefilli ama dayanıklı hemşire olan Sema’ya(https://1000kitap.com/rock_sema)
    Gücüne hayran olduğum Vaveyla’ya(°°° Merve °°°)
    Gücü yüreğinin derinlerinde olan ablama,
    ve… anneme ithaf ediyorum…

    Varlığınız nice insana güç veriyor bunu unutmayın… Işığınız daim olsun…
    Okuduğunuz ve okumaya değer gördüğünüz için teşekkür ederim…
    Sevgiyle, barışla, adaletle...

    https://soundcloud.com/hf112233/h56uibuq2jtt