Tayfun, bir alıntı ekledi.
05 May 00:07 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

İnsan bir kere âşık olmaya görsün.
Her şeyi sevdiğine yormaya başlayor.
İzlediğim filmlerdeki kadınlar, okuduğum şiirlerdeki kadınlar hep sen.
İstanbul’u da sana yoruyorum, sonbaharı da...
Bu sonbahar hayatımın en uzun sonbaharı.
Fakat ne garip!
Sen hayatımda azaldıkça, sonbahar uzuyor.
Sonbaharı sana yormak, belki de bu yüzden dünyanın yorucu işi gibi geliyor.
Zor sahiden...
Zor.
Sonbaharda gitmekten söz ediyorum.
Ben yitik bir zamanı arıyorum.
Ben yitik bir zamanı arıyorum.
Ben yitik bir zamanı arıyorum.
Ben seni arıyorum.

Hayal Meyal, Tarık Tufan (Sayfa 69 - Profil Yayıncılık)Hayal Meyal, Tarık Tufan (Sayfa 69 - Profil Yayıncılık)

Chinaski Katherine’yi beklemeye başlıyor.

Katherine rampadan çıkıp yürümeye başladı; harikulade kızıl kestane saçlar, süşün gibi bir vücut, yürürken üzerine yapışan mavi bir elbise, beyaz ayakkabılar, zarif bilekler, gençlik. Geniş kenarlı beyaz bir şapka vardı başında, kenarı hafiften aşağı kıvrık. İri, kahverengi, gülen gözleriyle şapkanın altından baktı. Klas hatundu. Bir havalimanını bekleme salonunda kıçını sergilemezdi. Ve ben , yüz kilo , kafam sürekli karışık ve yitik, kısa bacaklı, gorilimsi, sırf göğüs, boyun yok, koca kafa, gözler bulanık ,saçlar taranmamış, 1.80 boyunda bir bok çuvalı onu bekliyordum. Katherine bana doğru geldi. O uzun, pırıl pırıl kızıl saçlar. Ne kadar rahat , ne kadar doğaldı Teksaslı kadınlar. Dudaklarına bir öpücük kondurup bagajı olup olmadığını sordum. Bara uğramayı önerdim. Garson kızlar fırfırlı külotlarını sergileyen kısacık kırmızı elbiseler giymişlerdi. Elbiselerin yakaları göğüsleri görünecek kadar dekolteydi. Maaşlarını hak ediyorlardı, bahşişi hak ediyorlardı, hem de her kuruşunu . Banliyölerden geliyor, erkeklerden nefret ediyorlardı. Anneleri ve erkek kardeşleriyle yaşıyorlardı ve psikiyatrlarına aşıktılar ..

Kadınlar
..
Chinaski Katherine’yi beklemeye başlıyor,

Katherine rampadan çıkıp yürümeye başladı; harikulade kızıl kestane saçlar, süşün gibi bir vücut, yürürken üzerine yapışan mavi bir elbise, beyaz ayakkabılar, zarif bilekler, gençlik. Geniş kenarlı beyaz bir şapka vardı başında, kenarı hafiften aşağı kıvrık. İri, kahverengi, gülen gözleriyle şapkanın altından baktı. Klas hatundu. Bir havalimanını bekleme salonunda kıçını sergilemezdi. Ve ben , yüz kilo , kafam sürekli karışık ve yitik, kısa bacaklı, gorilimsi, sırf göğüs, boyun yok, koca kafa, gözler bulanık ,saçlar taranmamış, 1.80 boyunda bir bok çuvalı onu bekliyordum. Katherine bana doğru geldi. O uzun, pırıl pırıl kızıl saçlar. Ne kadar rahat , ne kadar doğaldı Teksaslı kadınlar. Dudaklarına bir öpücük kondurup bagajı olup olmadığını sordum. Bara uğramayı önerdim. Garson kızlar fırfırlı külotlarını sergileyen kısacık kırmızı elbiseler giymişlerdi. Elbiselerin yakaları göğüsleri görünecek kadar dekolteydi. Maaşlarını hak ediyorlardı, bahşişi hak ediyorlardı, hem de her kuruşunu . Banliyölerden geliyor, erkeklerden nefret ediyorlardı. Anneleri ve erkek kardeşleriyle yaşıyorlardı ve psikiyatrlarına aşıktılar ..

Alperen Aydos, bir alıntı ekledi.
05 Eyl 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

İnsan bir kere aşık olmaya görsün. Her şeyi sevdiğine yormaya başlıyor.
İzlediğim filmlerdeki kadınlar,okuduğum şiirlerdeki kadınlar hep sen.
İstanbul'u da sana yoruyorum,sonbaharı da...
Bu sonbahar hayatımın en uzun sonbaharı.
Fakat ne garip!
Sen hayatımda azaldıkça, sonbahar uzuyor.
Sonbaharı sana yormak, belki de bu yüzden dünyanın yorucu işi gibi geliyor.
Zor sahiden.
Zor.
Sonbaharda gitmekten söz ediyorum.
Ben yitik bir zamanı arıyorum.
Ben yitik bir zamanı arıyorum.
Ben yitik bir zamanı arıyorum.
Ben seni arıyorum.

Hayal Meyal, Tarık TufanHayal Meyal, Tarık Tufan
fulden ufacık, Mucizevi Mandarin'i inceledi.
03 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 10/10 puan

Aslı Erdoğan kelimeler ile oynayarak anlatmak istediği durumu veya olayı başka bir yönden bakmamızı sağlıyor. Ben onu biraz Tezer Özlü'ye biraz Kafka'ya benzettim. Fakat onlardan farkı hayat ile mücadelesini onlar gibi bırakmak yerine hayata karşı duruyor.

Hayatın ne olduğunu anlamak istiyor. Hayat ne? Ölüm ne? Yaşarken de ölünüyor mu? Hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgi belki onun yaşama nedeni.

Aslı Erdoğan'ı anlamak için onunla röportaj yapılan bir program izledim. İlk yazdığı kitabı olan Mucizevi Mandarin'i yazdığı dönemde İsviçre'de fizik alanında çalışmalar yapmaya gitmiş. Günde 14 saat çalıştıktan sonra geceleri de bu kitabı yazmış.

"Cern’deydim (Cenevre Yüksek Enerji Laboratuvarı) o zaman. Günde 14 saat çalışıyordum ve 25 yaşındaydım. Çok bunalmıştım. Sadece laboratuvarda, insanlardan kopuk, bilgisayarlarla baş başa. Çok büyük yalnızlık vardı insanlarda. ‘Mucizevi Mandarin’, o dönemde çok bunalmış bir kadının öyküleri.Mucizevi Mandarin’deki öykülerde, kişilik çatışması yaşanır. Dediğim gibi çok sıkıntılıydım ve bu bana çok sevdiğim öyküler yazdırdı."

Bu kitap aslında onun yaşamının bir evresini de canlandırıyor. İsviçre'deki yaşamı. İkinci evresi ise Brezilya'ya gitmesi olmuş. Orada yaşadığı duygularını da Kırmızı Pelerinli Kent adlı eserinde anlatmış. ( O kitabını okumadım ama programdan öğrendiğim kadarıyla hayat ve ölüm arasındaki o çizgiyi yani hayatın anlamını biraz da olsun çözdüğünü söyler. Yani sorularının cevabını ilk adımını bulmasını sağlamış.)

Mucizevi Mandarin adlı eserinde altı tane ana öykü vardır. Bu öykülerde yazar, yaşam ile ölüm arasında kalmayı, umut- hayal kırıklığı arasındaki mücadeleyi ve insanların kendisinden olmayan kişileri kendilerinden saymadıkları için ayrımcılık temasını işlemiştir.

Yaşamın karmaşası içinde farkına varılmayan bir çok detaya dikkat çekmiş.İlk gençlik yıllarından itibaren fiziksel ve psikolojik olarak sayısız işkenceye maruz kalan kadını,eşini kaybeden bir adamın çöküşünü anlatmış.

Düşünerek, irdeleyerek okunması gereken alttan alta mesajlar veren öyküler var.Kesinlikle aceleye getirmeden sindirerek okunmalı.

Benim en çok beğendiğim öykü Yitik Gözün Boşluğunda adlı öyküsüdür. Cenevre’de ülkesinden uzakta – kendi deyimiyle sürgün- yaşayan genç bir kadını anlatır. Sevgilisinden ayrıldıktan sonra bir gözünü kaybeder. Avrupa’da farkına vardığı ilk şey bu ülkedeki kadınlar ile kendi toplumunun kadınları arasındaki özgüven farkı olmuştur. Özgürlük ve her iki toplumda kadına bakış açısının farklılığı. İstanbul'daki gençliğini de anlatır. Geceleri dışarı çıkma yasağından bahseder. Ancak o gecelerde hayat bulur. Geceleri içer. İşte bu yüzden bu şehirde kadınlara dikkat etmiş. Nasıl yaşadıklarına...
İsviçre'de gözünü kaybettikten sonra sadece geceleri dolaşmaya başlar. Eski Kentten (Sergio ile bu bölgeye o adı vermişlerdir.) başlayan bu geziler göçmenlerin yaşadığı en Cenevre'nin en tehlikeli bölgesinde son bulur. İşte bu bölgede gezerken anlatır ayrımcılığı. Onların dili olmak ister. ben bu öyküyü okurken Aslı Erdoğan sanki kulağıma bir şeyler fısıldadı. "Beni anla."

Kitabın ismini veren Mucizevi Mandarin, Yitik Gözün Boşluğunda adlı öykünün içinde geçen anlatıcının en sevdiği minik bir öykü. Bir baleden alınan Çin efsanesini anlatıyor. Bu efsaneye göre şefkatin insanları derinden etkilediğini bu etkinin o insanda bulunan yaraların açılmasını sağladığını anlatıyor. (Gerçek ve mecazi anlamda)

"Yaşlı ve çirkin bir mandarin*, karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş. Sabaha karşı yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış. Ne var ki mandarin, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin ehliymiş. Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa vursunlar, bu zayıf, çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin iz bırakmadığını görmüşler. Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler ama en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile mandarine hiçbir şey yapamıyormuş. Sonunda korkup kaçmışlar. Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha, bu sefer aşk adına sevişmek istemiş. Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış. Gel gelelim, güzel kadının her dokunuşunda mandarinin bedeninde yeni bir yara beliriyormuş; dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralamış bunlar. İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda mandarin, kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş".

*Mandarin: Çin'de devlet memurluğu yapan kişilere verilen ad.

Aslı Erdoğan'dan okuduğum ilk kitap olmasına rağmen kendine özgü dilinin çok beğendim. Ayrılığı, sevgiyi, yurt özlemini, şefkati, unutmayı anlatmış. Hatırladığınızda sizi üzmüyor ise unutmuşsunuzdur. Okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Yağmur, bir alıntı ekledi.
29 Tem 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Kadınlar, bildiğimiz gibi, demirden yapılmıştır.

Yitik Adanın Öyküsü, José Saramago (Sayfa 226 - Kırmızı Kedi Yayınları)Yitik Adanın Öyküsü, José Saramago (Sayfa 226 - Kırmızı Kedi Yayınları)
Melike °•, bir alıntı ekledi.
23 Tem 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

~Kadınlar~
Çoğu savaş dönemi kurgusunda kadınlar unutulur ama aslında onların savaşlardaki katkısı etkileyicidir.Dünya savaştayken ve erkekler gitmişken askerlere dönebilecekleri güvenli bir yer veren ve hayatı devam ettiren kadınlardı...

Yitik Kalpler İstasyonu, Sarah JioYitik Kalpler İstasyonu, Sarah Jio
Selin, bir alıntı ekledi.
30 Nis 2017 · Kitabı okudu · 7/10 puan

Biz kadınlar güçlüyüz. En kötüsünü yaşayıp yine de hayatımıza devam edebiliyoruz.

Yitik Kalpler İstasyonu, Sarah Jio (Sayfa 209)Yitik Kalpler İstasyonu, Sarah Jio (Sayfa 209)
Ahmet Samsa, bir alıntı ekledi.
21 Mar 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Yolculuk
I
O zamanlar gökyüzü biçilmiş buğday kokardı
Çiğnenmiş üzüm, mısır püskülü, bostan yaprağı
Toprak kokardı insan emeğiyle yoğrulmuş.
Rüzgâr serin sesli konuğuydu evlerin
Bulutlardan ağaçlardan saçlardan süzülen
Bir dirim duygusuyla doldururdu odaları
Yağmur ikinci adıydı akşamların
Günün yorgunluğu üzerine dökülen
Bir düş inceliğinde akardı sular arklarda
Dilde uzaklık türküleri tutuşturarak.
İnsanlar bir soru imi gibi girip çıkarlardı
Geçimin dar kapılarından
Alın teri umut ve kaygıdan örülü
Mutluluk toprağın ve güneşin eline bakardı.

O zamanlar dünya küçüktü ve insanlar
Kardeşlik kokardı yardım duygularıyla
Paylaşmak, bir sevinci ya da güçlüğü
Bir karşı koyuş biçimiydi hayata.
Birbirine benzerdi evler, toprak dam
Beslenen hayvan, çocuk sayısı, daracık camlar…
Bir sır gibi gizlenirdi güzellik büyüdükçe kızlar
Erkekler şapkalarının siperinde geçerdi sokaklardan.
Aynı yalın dili konuşurdu yaşlılarla çocuklar
Dingin bir gölle bir akarsuyun dostluğunda.
Sevgi bir düş gülüydü bitişik avlularda
Sessizce serpilen, bunalmış ve utangaç
Evlilikle koklanırdı ancak ve solardı daha ilk yaz.

Birbirine benzerdi
Mevsimlerin bahçelere getirdiği renk
Evlere getirdiği telaş, sevinç, keder…
Yaşamak ağır bir suydu, zamanın
Ve toprağın derin ırmağında
Sürükleyerek bir nice hayatı ince kıvrımlarında
Akar, akardı
II
Bulutlara çobanlık ederdim ben o zamanlar
Önümde türkü meleyen bir kuzu sürüsü
Yüreğim duygu öğüten bir düş değirmeniydi
Dilimde sulardan ve serçelerden bir ince ıslık
Yükleyip götürürdüm gökyüzünü kirpiklerime
Ay’la sürerdi geceleri güneşle başlayan yolculuğum
Bir giz gibi alırdı aklımı ufukların ardı
Konup kalktıkça her mevsim hareketsiz ülkeme
İçimdeki boşluğu biçimlerdi kanatları göçmen kuşların.
Uzak kentler, büyük sular, adını bilmediğim
Irmakların ve yolların haritasını çizerdim toprağa.
Bir de masallar… bir de türküler
İnsan yüreğinin dünyaları yıkayan
O sevgi sağanakları, duygu güzellikleri
Eli hiç eksilmezdi alnımdan söz rüzgârlarının…

Sonra kerpiç duvarların ardı
Lambalardan büyük karanlık
Gün boyu kavrulan toprak güneşte
Uykuların bile alamadığı yorgunluk…
Sonra babamın sesi
Ki korkunun simgesi oldu ömrümce
Akşamlara kadar çırpınan annem
Odalara dolan gönül üzüncü…
Sonra ürperen ağaçlar dışarda
Gecenin ve yalnızlığın
Yataklara sızan hışırtısı
Sessizce gerçeğe dönüşü düşlerin…

Bunalır… bunalırdım.
III
Yozgat bir kar kentidir
Sürmeli bir türküdür
Serttir soğuktur küçüktür.
İki dağın dudağına kısılmış
İncecik bir sudur
İçinde zamandan başka her şeyin aktığı…
Güneşi bir nazlı konuktur yazlar içinde
Ömrü çiçeklerin rengi kadardır.
Ağaçları çatılardan yüksek
Avluları evlerinden geniş
Bir rüzgâr kentidir Yozgat
Çam kokuları ve bıçkın delikanlıları ile
Yıllardır kesilmeden esen
Yoksullukla düşlerin iç içe büyüdüğü
Dar sokaklar eğri evler boyunca…

Kadını bir eski zaman resmidir
İşin ve konuşmanın tutkun aynasında
Erkeği odalar dolusu ağırlık…
Duruldukça rengini bulan sular gibi
Çocukların büyüdükçe büyüklere benzediği
Bir taşra kentidir Yozgat
Zor inanıp güç değişen…
Durur zamanın alnında donuk
Bir basma entarinin eteğinde
Soluk, eski desenler gibi…

Günler içinde bir gün
Dokundu parmakları hayatın
Ufkumun bunalan perdesine…
Fırınları sinemaları minareleriyle
Hareket ülkesi bir kent simgesi olarak
Yozgat, girdi ömrüme…
IV
Bana sorular öğreten dost
Bir de sen bulmadıkça doğrular yarımdır diyen…
Kimi gün bir türkü, kimi gün şiirlerle
Kitaplarla daha çok, giderek kitaplarla
Sabırlı, içten, yalın
Örnekler çıkarıp adım adım
Küçücük bir kentin kapalı hayatından
Bana dünyaları gösteren dost…
Telaşını taşıyorum yıllardır
Konuşurken birbirine vurduğun parmaklarının
Ve içine yüreğini koyup koyup
Ak güvercinler gibi ağzından uçurduğun
O büyülü, sıcak, doğru sözlerinin…

Sesini çoğaltıyorum sesler içinde
Bir tutku gibi geciktikçe büyüyen
İnancının onurunu taşıyorum yıllardır.
V
Akşam sızıyor karanlık kapıdan
Aralık kapıdan ayrılık sızıyor
Bir hançer gibi gölgelerin ucunda
Bırakıp aynı saatlerde aynı kederleri
Üşüyen odalarına yalnızlığın
Her gün biraz daha ağır
Anılar sızıyor aralık kapıdan

Yıllar… ki içinde binlerce düş ölüsü
Koparıp götürdü kimlerden neleri…
Sesler, yüzler… yerleri
Bir yara sızlayan dokunuşlar
Her biri bir ömre değen
Yıllar sızıyor aralık kapıdan…

Dayamış duygularını aklının doğrularına
Bir çocuk Drama Köprüsünü söylüyor
Saat Kulesinden dünyaya açılan yolda.
Ne kadar uzak sesi şimdi, ne kadar yakın…
Işığı gölgeler içinde mahzun
Bir güneş sızıyor aralık kapıdan.
VI
O zamanlar büyük kentlerin varoşlarında
Hayatın dengesini tartan öğrenciler vardı
Taşralı yüreklerinin tedirgin terazileriyle.
Öfkeye benzerlerdi biraz, aceleci sert tatlı
Sevgi kadar yumuşak, yoksulluk kadar katı
Yürüyüşleri önemli, susuşları anlamlı
Birer düş damlasıydı duruşları rengini evlerden alan
Sözleri alışılmış görüntülerin örtülerini aralardı.
Bir köprü kurup sorulardan hemen kendilerince
Bilinen iki şey arasında
Sular gibi akıp altından, üstünden rüzgâr gibi geçerek
O masal ülkesinin kapılarını zorlarlardı
İnançları kadar yalın kılıcıyla yanıtlarının
Boyları ırmak kıyılarında serin söğüt dallarıydı.

O zamanlar uzak taşra kasabalarında
Akşamlar birer kara buluttu
Ölümü yedeğine almış ajans haberleriyle.
Korkunun ve bekleyişin bunalttığı evlerde
Yüreklerinde merakın ağır yüküyle insanlar
Günde bin kez gidip gelirlerdi
Yaşamla ölümün bıçak sırtı sıratında.
Ölenler, arananlar, yakalananlar…
Gerçek oğlu, Düş ten olma, 1950 Dünya doğumlu…
Bir metal ses, yitirmiş insan sıcaklığını
Okur, okurdu…
Rahatlatırken nice insanı acı bir sevinçle
Söylenen her isim
Bitişik evlere düşen yargısız bir kıyametti…
VII
Ey gece sokaklarına sabahın resmini çizen
Ey gülüşün ve ay ışığının gümüş çocuğu
Yaşlanan yolcusu artık uzun yürüyüşün
Ey sözleri halkının kalbini içeren…
Yağmur çürüttü o afişleri çoktandır
Bir suçlu gibi susturup renklerini
Sürükleyip götürdü o türküleri rüzgâr…
Hani o, güneşini eğninde taşıyan
Bir ulu geleceğin altın kalemini
Batırıp batırıp ömrüne ve geceye
Kenti süslediğin…
Birinde bir ölümsüz yüz ölüme inat
Birinde düğün eden sözcükler
Yaşamak ve direnmek kıvamında…
Yok artık, gömüldü anıların göğsüne

Közünü küllerinde saklayan bir ateş gibi
Şimdi her şey duruk örtüsünde zamanın…
Duvarlarında boydan boya
Büyük şirketlerin reklam afişleri
İnsanı silahsız vuran bir yasal suç
Şimdi kent, sana yasakladıklarıyla
Ölü, çirkin ve kirli…
VIII
Ve günü geldi hayatın yüreğinden
Dünyaları birleştiren bir ince sızıyla
Fışkırdı duyguların ivecen tomurcuğu…

Takıp ayaklarına ilk gençliğin güvercin kanatlarını
Akışını alarak çakıl taşlarında çırpınan suların
Rengine ve gülüşüne
O her şeye dokunmak isteği veren
İlkyazların coşkusuyla
Rüzgâr ürpertisinde gökyüzü genişliğinde
Sığarak, akıl almaz bir biçimde
Gözbebeklerine gamzelere kulak memelerine
Bir ten sıcaklığı olup soluk soluk
Sevgi, doldu ömrümüze…

Ey bu dünyanın görmüş geçirmiş insanları
Bilirseniz siz bilirsiniz, duyarak yaşadıysanız
Ne vardı dilinin ucunda o kızın
Nerelerden alırdı ki suyunu dudaklarındaki ırmak
Aynı ustalıkla akıtarak bir sözle bir öpüşü
Sarmal köprülerinden düşle gerçeğin
En büyük acılara bile katlanma gücü veren.
IX
Seni öpsem, gülse bir halk
Seni öpsem, yoksulluk
Utansa verdiği acılardan
Kırılsa her türlü korkunun kanadı.
Seni öpsem, silinse
Alın çizgilerinden gam
Yürek kuytularından akşam.
Bir sonsuz yağmur yağsa
Aşkın kardeş bulutlarından
Aynı mutlulukla ıslansa dünya.
Ayrılığa kapansa kapılar
Odalar üzgün durmasa.
Seni öpsem, buğulanmasa gözlerin
Gülse yaz günleri gibi
İnsanların gölgeli yüzleri.
Kar yağmasa dar yoluna
Kardeşimi koynunda saklamış dağların
Çıkıp gelse alanlardan
Anılardan, duvarlardan
O gencecik ermişler.

Işısa yeniden annelerin yüreği
Çocuklar çoğalsa sevinçten
Çözülse babaların kaşlarındaki bulut.
Seni öpsem boğulsa
Açtığı acının çukurunda
Yüzü kışlar kadar soğuk
O bilinçli kötülük
Arınsa ömrümüzün kiri, kederi…
Donup kalmasa dudaklarımda
Bir suç gibi, öpüşün
Bencilliği andıran o buruk tadı
Mutluluk dokunmasa çoğul yanıma.
Seni öpsem ve dünya
Kurulsa yeniden
Sevgi kadar yumuşak, zengin ve ak…
X
Ölümün ömrü yok, ölümün yüreği yok
Ölüm çocuk büyütmeyi bilmez
Ölümün evi yok, ekmeği yok, sevgisi yok…

Söndürüyor etinde hasretin acısını
Gömülmüş anıların iç denizlerine
Oğlunu seyrediyor bir ihtiyar
Kendi suretinde.

Buğulanıyor yudum yudum
Akmış ayrılığın yankısız yollarına
Ömrünü çiziyor bir ihtiyar
Alın kırışığında.

Zaman bir ince yalnızlık nicedir
Hayatın gözeneklerinden süzülen
Bilenip gümüş hançerinde gecelerin
Vuruyor hilal hilal bir mezar taşına.
XI
Biz o çocukları hiç anlamadık
Biz o çocukları tanımadık hiç…

Mavi bir damar gibi kentin gerilen bedeninden
Bir çığlık çağlayanı gibi, geniş uzun pembe
Savrulup gittiler de kaç kez rüzgâr rüzgâr
Duyurabilmek için bizim türkülerimizi bize
Bir gün olsun inip aralarına katılmadık
Sesimizi katmadık seslerine…
Korktuk, neden korktuğumuzu bilmeden
Büyük heyecanlardan korktuk, küçük rahatlardan
Uzun yolculuklardan, yakın acılardan
Kurumlaşmış ne varsa güzeli ve geleceği kuşatan
Korktuk hepsinden…
Çekilip böcekler gibi evlerin kabuğuna
Sıkı sıkı sürgüledik kapılarımızı,
Balkonlara çıktık en fazla, camlardan sarktık
Garip bir merakla bakıp arkalarından
Saygılı, şaşkın, küçümser
Karmakarışık duygular içinde bocalayıp kaldık.

Sözleri ulaştı uzaklığımıza perde perde
Tanyerinde yükselen buğusu gibi toprağın
Ama elleri, yürekleri, yüzleri
Sert miydi sıcak mı, dost muydu düşman mı?
Bir gün olsun dokunup kendi ellerimizle
Aklımızla yüreğimizle duygularımızla
Anlamadık…
Uyup yükseklerden gelen bir sesin buyurgan tonuna
Bizim olmayan bir ağızla konuştuk haklarında…

Şimdi düşünüyorum da
Korkmayan yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz korktuk.
Konuşan yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz sustuk.
Düşleyen yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz düşünmedik.
Direnen yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz teslim olduk.

Biliyor musun, güz
Daha bir dokunaklı geçiyor beş yıldır.
Yağmur yağdı bugün, savrulan yapraklar
Sürüklendi bir süre dilsiz sokaklarda.
Bilmem ki, bilmem ki nerelerden
Çıkıp geldiler birden o çocuklar ufkuma
Yedi renkli türküler, bayraklar, pankartlar…
Bir yalnızlık duydum ta içimin derininde
Bir ses sağanağı, bir özlem…
Düşünüyorum da, farkına varmadan
Sessizce, kendiliğinden
Sevmişim meğer onları ben, inanmışım
Katılmışım hatta türkülerine kendimce
Uzaktan uzağa…
Yoksa niye kanasın değil mi
Bunca yıldan sonra sesim
Böyle durup dururken…



XII

Kardeşler diyordu, kardeşler
Silerek kirpiklerine süzülen heyecanını
Güneşten bile eşit alamıyoruz payımızı
Yağmurdan, rüzgârdan, kardan…
Bir şehrayin gibi başımızın üzerinden
Döne döne geçip gidiyor da mevsimler
Kederinden başka bir şey düşmüyor payımıza.
Öyle bir garip makine ki bu
Ne bizsiz işliyor, ne bizden yana
Bir karşı güce dönüşüyor ürettiğimiz ne varsa
Elimizden çıktıktan sonra
Bir sonsuz uzaklığa / akan bir yıldıza.
Mutluluk bir kız gibi sakınıyor kendini
Paranın güvenli korunaklarında
Mutsuzluk üstümüzde inatçı bir alıcı kuş
Hiçbir yere gitmiyor.

Kardeşler -diyordu- kardeşler
Bir çocuk aklı bile yeter
Görmek için bunları
Bir çocuk cesareti, bir çocuk saflığı…
Kaldırın başınızı…
Kardeşler…
bir çocuk…
yarın…
Unutmayın…
susmayın…
korkmayın…
XIII
İnsan ki anılardan bir buluttur
Hayatın sonsuzluğa akıp giden göğünde
Savruldukça çoğalır çözüldükçe birikir…
Düşmeden son damlası toprağın rahmine
Kim bilir kaç mevsim görür
Kaç rüzgâr geçirir…
XIV
Ölümün de yetmedi kurtarmaya onları
Adınla tutuldukları korkularından
Yıllarca cesedinin üzerinde tepinip durdular.
Konuştular konuştular konuştular…
İnsan doğasının o en güzel
O en yüce yetisini çirkinleştirdiler.
Bir yanlışını alıp senin
Yetersiz akıllarının ucuz kurnazlığı ile
Binlerce doğrunun üzerini örttüler.
Meydan meydan küfrettiler ardından
İnandırmak için herkesi kendi yanlışlarına
Yanıtı yasaklanmış sorular sordular.
Ses geldikçe öfkelendiler
Gelmedikçe kuşkulandılar
Güçleriyle birlikte büyüdü korkuları
En küçük sessizlikten bile ürker oldular.
Kurtuluşu sana saldırmakta buldular
Sana saldırdıkça rahatladı ruhları.
Öyle ucuz ettiler ki her şeyi
-Sözü, saygıyı, erdemi-
Ölümü bile kirlettiler
Ölümü bile kirlettiler…
XV
Ne mi yapıyoruz
Bunca kuşatma ortasında
-İçki sığınakları kadın bacakları hayal oyunları-
İliştirip yavan bir günü iğdiş bir geceye
Çırpınan istekler çözülen dirençler içinde
Duygular düşünceler
Dünyalar köreltiyoruz.

Ne mi yapıyoruz
Yitirmiş mihrabını zamanın mabedinde
Bütün bir ülke
Yanlış secdelerde eğil eğil
Bunalıyoruz.
XVI
Resmini çizdiğin gibi duruyor kent
Olanca akışına karşı hayatın
Evler mevsimler ömürler boyunca
Kimseler düşlerinin dışına çıkamadı.

Güzelleştirmek için yürüyüşlerini insanların
Ayakkabı boyuyor, o çocuklar yine
Omuzlarında evlerin yollara sarkmış zayıflığı
İnce bir eziklik sızıyor durdukları yerlere
Elleriyle seslerinin tedirgin çatlaklarından
Matlaşıyor mavisi tam burada resmin

Dillerinde bir eski bildik rüzgârla
Konuşuyor kendi merkezinde iki genç
Saçları sözlerine karışmış
Gülüşleri gamzelerinde düğümlü
Balkıyıp duruyor yüzlerinde
Yürek çarpıntılarından bir titrek hale.
Hayatı kurtarıyor tam bu noktada
Resmin arılaşmış mavisi

Kadınlar porselen yün ve ruj satın alıyorlar
Kadınlar durmadan bir şeyler satın alıyorlar
Solgun dudaklarını bırakıp sırnaşık tezgâhlara
Kirpik saç boya yedi renkli kokular
Gün boyu mağazalarda devinen bir telaş
Yıpranan yerlerini yeniliyor kadınlar
Üstlerinde aldanışın uçuk sarısı
Bir eksiği taşıyorlar çarşılardan evlere
Senin renkler arasına sözcüklerle çektiğin
O görünmez ince derin çizgide.

Göğüsleri caddeye sarkmış bir sinema afişi
Tutup bir adamı en zayıf yerinden içeri alıyor
İçeri alıyor birahaneler sıkıntı yolcularını
Camiler dünya kaçkını cennet düşçülerini…
Yüzünde yalnızlık arması yayvan hüzünler
Terli düş kokuları dinen telaşlar kapanan kapılarıyla
Akşamı karşılıyor kent arabesk şarkılarda…
Polis raporlarında asayiş berkemal
Bir adam geçiyor günün ufkundan
Günün ve umudun o kırılgan çizgisinden
Bilge bir gülümsemeyle örterek bulanık görüntüleri
Bir güven duygusu gibi rahat ve güzel
Alnında mavi bir serinlik, beyaz bir ıslıkla dilinde…
XVII
Üstümde özlemin hareli giysileri
Dönüşüm yitik bir cennete oldu
Bunca olaydan, aradan sonra.

Sokaklarında kimliksiz insanların
Can incitip onur kırdığı
Adı kirletilmiş bir kent karşıladı beni.
Çarşısı yoksul, günleri tenha, insanı
Bir korku bulutu yolların ucunda.
Çamlığı gömmüş kirpiklerini göğsüne
Ağaçları rüzgârından utanan bir mahzun koru.
Suyu sisli, karı dalgın, duruşu
Zamanın seyrine ayak bağı
Bir kent karşıladı beni kuşkunun kuyularında
Evleri içine çekilmekten küçük
Evleri içine çekildikçe yenik…

Ey adım adım ömrümü dokuyan toprak
Ey onca uzaklardan incele incele
Kalbime akan yollar
Kim bu yabancılar sürmeli teninde senin
Yürüdükçe hoyrat ayaklarıyla şiddetin
Böyle külhan ve düşman
Koynunda yadigâr koyduğum gençliğimi kanatan…
Ben kimim
Cesareti öğrendiğim kapılarda bugün
Çocuğu önünde dövülmüş bir baba utancıyla
Korkuya rehin, ordusu bozgun
Yaralı, yalnız ve suskunum…

Ey rüzgârın kenti, kentlerin talihsizi
Silerse senin çocukların siler yine
Alın çizgilerinden bu siyah derin eğriyi.
XVIII
Çok uzun gözlerinde gölgelendi özgürlüğüm
Uzun bir suskunluğu konuştuk sessizce

Yitik sularında gezdik bendi yıkık bir geçmişin
Yandı dilimiz düne aklımız güne değdikçe

Dudak uçlarında boğuk gecelerin çığlık izi
Sarmaya çalıştık onur yaralarımızı kendimizce

Ağladı mı ne, gözlerinde bir ara
Gözleri kadar iri göller birikti gizlice

Süzülüp sonra dalgınlığından usulca
İndi bir kent meydanına o göller ince ince

Utandım varlığımdan, sanki gizlisine
İzinsiz girmişim gibi gizlice

Döndük duygu bulutlarını bırakıp bir masada
Düşsüz devinimsiz bir uyumsuz gerçeğe

Çok uzun bir suskunluğu, buruksu
Anlayıp konuştuk sessizce…
XIX
İnsan belleğinin ihanete varan unutuşu
Ey yanlışı emziren kör meme
Hayatın kaçınılmaz kusuru…
Kapındayız işte koskoca bir geçmişle
Ölüler diriler düşenler dövüşenler…
Nicedir boşluğunda kimsesiz rüzgârların
Acı çığlıklar attığı cansız alanlar
Doğrular, yanlışlar…
Bir gizli dil gibi öfkenin için için
Derininde büyüdüğü dilsiz suskunluklar…
Kalanlar, kaybedilenler
Ne varsa, kapındayız işte
Tutuşturmak üzere yeniden
Zamanın küllenen yüreğini…
Sun bize inancın duru pınarlarından
Süzülen o eski tadını düşlerin;
Ömrümüzün acemi dallarında
O bir heyecanla telaş telaş açılan
Don vurmuş tomurcuğunu geleceğin…

Yaşamak ölümden üstün, acıdan büyük
Ver bize çoşkusunu yeniden
Sesimizi geri ver
Sahipsiz kalmasın özgürlüğün türküleri
Kardeşliğin paylaşmanın sevginin
İnsanı çoğaltan o gönül zenginlikleri…
Zoru seçiyoruz yeniden, inançla, inatla
İyi, doğru ve güzel
Ne varsa “büyük insanlık” adına
Kapındayız işte bir daha
Tarihsin sen
İnsan emeği ve düşüyle yoğrulmuş
Göster bize geleceğin yollarını…

Bütün Şiirleri 1, Şükrü Erbaş (Sayfa 115 - 1985/86)Bütün Şiirleri 1, Şükrü Erbaş (Sayfa 115 - 1985/86)