• Ölüm her şeyi bitirir bir gün
    Biraz da sevgi biriktirin
    Ölüm her şeyi bitirir bir gün
    Kalbinizden katılığı silin
    Ölüm her şeyi bitirir bir gün
    O gül çocukları sevin güldürün.
    Yaşamak sevgilerden alır gücünü
    Eğilin biraz da sevgilere eğilin
    Silin bencilliğin kara kirini
    Kalbinizin aynasından
    O çok derinlerde yitik
    Temiz yüzünüzü görün
    Bir kez olsun, şöyle bir kez
    Yunun bengi sularında
    Işıl ışıl sevgilerin
    Birazcık da duyguların
    Uçarı sesine uyun.
    Ölüm her şeyi bitirir bir gün
    Kimseleri, kimseleri incitmeyin.
    Ölüm her şeyi bitirir bir gün
    Ömrünüz size bir kısa oyun
    Ölüm her şeyi bitirir bir gün
    Ardınızda güzel anılar koyun.
    Sevgiden başka her şeyi
    Her şeyi bitirir bir gün
    Biraz da ölümü düşünün...
  • Ölüm her şeyi bitirir bir gün 
    Biraz da sevgi biriktirin 
    Ölüm her şeyi bitirir bir gün 
    Kalbinizden katılığı silin 
    Ölüm her şeyi bitirir bir gün 
    O gül çocukları sevin güldürün
    Yaşamak sevgilerden alır gücünü 
    Eğilin biraz da sevgilere eğilin 
    Silin bencilliğin kara kirini 
    Kalbinizin aynasından 
    O çok derinlerde yitik 
    Temiz yüzünüzü görün 
    Bir kez olsun, şöyle bir kez 
    Yunun bengi sularında 
    Işıl ışıl sevgilerin 
    Birazcık da duyguların 
    Uçarı sesine uyun.
    Ölüm her şeyi bitirir bir gün 
    Kimseleri, kimseleri incitmeyin 
    Ölüm her şeyi bitirir bir gün 
    Ömrünüz size ķısa bir oyun 
    Ölüm her şeyi bitirir bir gün 
    Ardınızda güzel anılar koyun.
    Sevgiden başka her şeyi 
    Her şeyi bitirir bir gün 
    Biraz da ölümü düşünün.


    Şükrü Erbaş
  • Ah zaman? Kimseye acımayan zaman! Ölümlülerin kaderiyle oyun oynayan zaman.
  • 110 syf.
    ·1 günde
    21 Eylül 2019 Cumartesi
    08:29

    Nizar Kabbani Arap dünyasında direnişin şairidir,
    Şam'dan Beyrut'a Kudüs'ten Gazze'ye Bağdat'tan Kahire'ye kadar çığlıkları duyulan ve kalan tüm Arap ülkelerine ulaşmaya çalışan bir sestir Kabbani.

    Siyasî açıdan Fransız mandası olaylarının Şam'ında yaşayan Nizar Kabbani'nin babasının evi direnişin ana merkezlerindendi. Politik bilinç anlamında babasından etkilense de, onun üzerine gölgesi düşen asıl kişi, oyun yazarı ve besteci olan büyük amcası Ebû Halîl Kabbânî (1835-1902) idi. “Modern Suriye tiyatrosunun kurucusu” olarak anılan Ebû Halîl Kabbânî’den aldığı edebiyat ve sanat ilhamı, genç Nizâr’ın karakterini şekillendiren ana unsurlardan biri olacaktı.

    Şairliğinde siyasi boyutunu belirleyen emperyalizme karşı mücadele olmuştu.
    Duygusal boyutunu oluşturan ağır darbeler alan Kabbani 15 yaşındayken, kendisinden 10 yaş büyük ablası Visâl, sevmediği bir adamla evlendirilmeye çalışıldığı için intihar etti. Birçok şiirini, ablasının trajik ölümünden sonra duyduğu üzüntü nedeniyle kaleme aldı. Sonra ilk evliliğinden (kuzeni ile evlendirilmişti) olan Tevfik adındaki oğlu 25 yaşında Kahire'de Tıp okurken hayatını kaybeder, sonra ikinci eşi ve onun asıl hayat arkadaşı olan Belkıs Beyrut'ta Irak büyükelçiliğine yapılan bombalı saldırıda hayatını kaybeder. Bu olaylar Nizar Kabbani'nin hayatına ağır darbeler vuracaktır. Çocukken Fransız işgali ile yargılanan babası ve halkı... Evlenince bombalı bir olayla ölen sevgili eşi..

    Nizar Kabbani'nin Suriye'de çekilip hayatını anlatan diziye YouTube üzerinden ulaşabilirsiniz. https://youtu.be/GsbjhgTvlCk
    Onun şairlik hayatı ve çocukluğunun çalkantılı Şam'ına Arapça bilip göz atmak isteyenler bu diziyi izleyebilir.
    Edebiyatla dolu olan ve her bölümde Kabbani'nin olağanüstü şiirlerinin yer alması çok hoşuma gidiyor.

    Kabbani ve Beyrut

    Diplomatik görevi sona eren Kabbani Beyrut'a taşınır. Beyrut adına şiirler yazar ve bu denemesini de kaleme alır. Bu kitapta Kabbani Beyrut'u bir kadın gözünden sunuyor bize oradaki iç savaşın öncesindeki hayata değinen Kabbani işçi sınıfı ve genel itibariyle yoksul halkın durumuna boyun eğdiyini zenginlikleri ile tıka basa doymuş olanların ise hallerinden gayet memnun olduklarını ifade eder.

    Savaştan önce özgürlüklerin kenti Beyrut'u şöyle anlatır bize:

    "Gözlerimi dünyaya açtığımdan beri özgürlüğümü verdiler bana.
    Arap dünyasında üniversiteye giren, mayo giyen, erkeklerle konuşan, benliğini keşfeden, bedenini keşfeden ilk genç kız ben oldum."

    Beyrut ekonomik olarak lüks içinde yaşayanların mekanlarının olduğu yerler ile onların hemen dibindeki mahallelerde yaşayan sefil insanların olduğu sınıf ayrımının keskinleştiğu bir kenttir burjuva dünyasına eleştirisini okuyalım;

    "Kozamım içinde ipek böceği gibi uyuyorum.
    Kireçli kalın kabuğumun içinde bir deniz hayvanı gibi uyuyorum.

    Ne sesler ulaşıyor bana, ne haykırışlar.

    Ne tarih ulaşıyor bana, ne yangınların dili buluyor beni.

    Sarsak Çarşısı yanıyor.
    Nerde bu Sarsak Çarşısı?
    Ben orayı bilmiyorum.
    Ben tüm giysilerimi Clemanceau Caddesi'nin yahut El-Hamra Boutique'lerinden alırım."

    Sınıf ayrımına değindiği bir alıntı daha yapayım:

    "Niçin hüzünleyim Nuriye Pazarı için benim onunla isim yok ki. Ben otomobilimi her cumartesi herhangi bir süpermarketin önünde durdururum. Arabayı dondurulmuş sebzelerle, Arjantin'den gelme etlerle, Fransız peynirleriyle, İtalyan konserveleriyle doldururum.

    Yoksullar niçin benim yaptığımı yapıp süpermarkete gitmiyorlar?

    Yoksullar niçin Nuriye Pazarı için ağlıyorlar?

    Şaştım kaldım."


    (Nuriye Pazarı yoksul halk için ucuz eşyaların satıldığı bir çarşı )

    Sıra alt tabakanın uyanışına ve özgürlük taleplerine gelince Beyrut durumu şöyle anlatıyor:

    İşte lanetli Karl Marks...
    Kim izin verdi Lübnan'a gelmesine?
    Hangi Lübnan konsolosluğu giriş vizesi verdi ona?
    Niçin kontrol etmediler çantalarını havaalanı gümrüğünde?
    Bu lanetli Karl Marks evimizi yıktı, kadınlarımızı dul koydu, çocuklarımızı yetim kıldı. Lübnan toplumunun tarihsel bağlarını kopardı.

    Onu asla sevemem. Asla sevemem onu.

    ....

    Allah'ın yarattıklarına neden karışıyor Karl Marks? Neden tanrısal gidişi değiştirmeye kalkışıyor?

    Geceyi ve gündüzü yarattığı gibi yoksulluğu ve varsıllığı yaratan Allah'tır. Acıbakla ve sanleblebi yiyenleri yaratan da O'dur; havyar ve şatobriyan yiyenleri, Napolyon konyağı içenleri de...
    ...
    Lanetli Karl Marks gelmeden önce hayat yağ ile bal idi. Herkes Allah'ın verdiği kısmete razıydı.

    Karl Marks bizi şereflendirdikten; seyyar satıcıların, inşaat işçilerinin, liman hamallarının, servis şoförlerinin, sakız ve piyango bileti satıcılarının dostu olduktan sonra; işçi sendikalarına, öğrenci birliklerine üye olduktan sonra her şey sarsılmaya başladı. Ayaklar, düşük insanlık koşullarının değişmesini istemeye başladı. Öfke patladı. Mazlumlar zulümlerden Allah'ın sorumlu olmadığını kavradılar. İnsana zulmeden, derisini yüzüp yiyen yine insandı.

    Bu aydınlanma hareketi kurulan Sosyalist partiler, komünist partiler onlara karşıt kurulan radikal İslami partiler mevcut yönetim ve dış kışkırtmalar sonucu yıllar 1970'lere dayandı ve artık Lübnan'a iç savaş geliyordu Beyrut bunu şöyle idade eder:

    "Yetmişlerde uyandığımda yeryüzünün ezilenlerini odamın pencerelerine arbışır, yatağımın altından çıkar buldum."

    Ve Lübnan'ı değerli resimler, masal motifleri taşıyan yeşil bir Kaşan Seccadesine benzetir oluşan siyasi oluşumları ise ona sahip olmak isteyenler olarak nitelendiririr şimdi bu seccade üzerinden Lübnan'ın iç savaşına bir göz atalım:

    "Seccadenin üzerinde birbirlerini boğazlıyorlar ve fıstıkiye kan kızılı karışıyor. Öyle ki en yetkili uzman bile seccadenin asıl rengini bilmemekte mazur görülebilir.

    Onlar, üstünde saldırgan, vahşi, öldürücü bir savaşa tutuşuyorlar, ellerindeki silahlardan daha tehlikeli öldürmelere girişiyorlar. Öyle ki kurşun, füze ve bomba delikleri, üzerindeki nakışlardan daha çok oluyor.

    Mülkiyet ve miras konusunda anlaşamıyorlar. Birincisi, ortasını istiyor. İkincisi kenarlarını istiyor. Üçüncüsü püsküllerine hayran kalıyor. Dördüncüsü cebinden bir makas çıkarıyor. Sorunu çözmek için onu bir kalıp peynir gibi eşit parçalara ayırmakla tehdit ediyor.

    Ben sormak istiyorum; öldürüşenlerin ne kazancı olacak sonunda, parçalanmış, makaslanmış, yakılmış bir seccadeden?

    Bir milyon kurşunla delinmiş bir seccadeyi kazanan, ne yarar sağlar?

    Herkesi alır bu seccade; herkesi sarmaya, herkesi mutlu etmeye yeter. Lübnanlıların tarihsel miraslarından, ulusların kalan, sahip oldukları son şey bu seccade. Şimdi seccadeye kibrit çöpleri atanlar, üzerinde sigaralarını söndürenler, aslında sigaralarını uyuyan bir kız çocuğunun gözlerinde söndürüyorlar."

    Orta kısımlara geldik burada Lübnan aydınlarının bu savaş karşısındaki duyarsızlığını eleştiriyor, siyasi organlarının işlevsizliğini anlatıyor.

    İç savaş kızışıyor Lübnan ekonomik bir bunalım içinde ve halk yoksulluk içinde kıvranır vaziyette ve Beyrut şöyle betimler durumu:

    "Caddeye bakan penceremi açıyorum.

    Eski caddemiz gitmiş. Taşını, kaldırımını toplayıp torbasına koymuş ve gitmiş. Burada insan bulunduğuna dair bir iz yok.

    Kediler ve köpekler döküntü yığınları üstünde saltanatlarını tek başlarına icra ediyorlar.

    Sinekler tüm sokağa çıkma yasaklarıyla alay ederek mezbeleler üstünde uçuşlarını gece gündüz sürdürüyorlar.

    Kentin sakinleri nerede?

    Balık mı yuttu onları?

    ....

    Her yerde ölümün kokusu ve izleri.
    Ölümün varlığı yaşamın varlığından daha güçlü.
    Pencereyi kapatıyorum. Perdeleri çekiyorum.


    İç savaşın bilançosu çok ağır oldu yüz binler öldü, yüz binler yaralandı Lübnan farklı siyasi oluşumlara bölündü ve Beyrut buna şöyle değiniyor;

    " Son iç savaşın istatistikleri şunu gösteriyor ki her tabibin boynunda en az yüz ölü ve bin yaralı vardır...

    Usturalar boğazlamaya devam ediyor.

    Kara sülük kan emmeye devam ediyor.

    Yetkili bir doktor, incelediği et yığınının kadın eti mi, erkek eti mi, çocuk eti mi, koyun eti mi, sığır eti mi olduğuna karar veremez.

    Bu kan ve et piramidinde dokubilimine yer yok.

    Yitik halk ölüm dehlizlerinde genç çocuğunun parmağında nikah yüzüğünü, delikanlının parmağında küçük bir Mushafı, kız çocuğunun boynunda bir haçı arıyor. Ya Râb."

    O kadar acılarla dolu yoğun bir kitap ki, Nizar Kabbani'nin kendi öz vatanı olan Şam'ın bu halini görseydi kahrından ölüp giderdi eminim o misafir olarak yaşadığı Beyrut'u bu kadar acıyla anlattıysa çocuklarının o büyülü Şam'ı için kaleminden dökülen kan damlaları yazısını engeller bu durumda kahrolur giderdi...

    Son olarak İslami terörün en büyük dayanağı olan Allah yolunda ilerleme gayesiyle insan öldürmeye teşebbüs eden o vahşi İslami teröre olan satırlarını yazarak bitireceğim lakin Nizar Kabbani'nin El Kaide'den ayrılıp Suriye'de kan gölü oluşturan İŞİD oluşumunu görmeden 98 yılında öldüğünü unutmayın o günleri görseydi neler yazardı kim bilir.


    "Allah

    Niçin O'nu yerel siyaset pazarına sokmak için ısrar ediyorlar?

    Niçin O'nu bu sakız gibi yapışkan, devingen, kumlu toprağa çekmek istiyorlar?
    Niçin O'nub bembeyaz, tertemiz ellerini Lübnan siyasetinin kömürüyle, tozuyla kirletmek istiyorlar?
    Niçin O'nu kendi topluluklarına, örgütlerine, misillerine, gizli kuruluşlarına sokmak istiyorlar; O'na parti kartı vermek için ısrar ediyorlar.

    Niçin O'nun adına konuşuyorlar.

    O'nun adına silahlanıyorlar?

    O'nun adına siper kazıyorlar?

    O'nun adına adam kaçırıyorlar?

    O'nun adına öldürüyorlar?

    .......


    Allah'ı, kötüleştirmeye kalkışan herkese karşı haykırmak istediğimi hissediyorum.

    İzin verin de ölmeden önce yüzünüze karşı haykırayım; Allah'ın soyulmasına karşıyım ben. O'nun adının sizin iç savaşınızda reklam sloganı gibi kullanılmasına karşıyım. Bu savaşın Allah uğrunda savaş olduğunu söylüyorsunuz. Oysa Allah'a karşı bir savaştır bu.

    Öldüren Müslüman da, Hristiyan da, Yahudi de, Budist de, Mecusi de olsa fark etmez...
  • 132 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Saat kaç ?
    John berger&selçuk demirel
    John Berger ve Selçuk Demirel anımsatıyor: Zaman boş değil, açıktır... yazar John Berger ile çizer Selçuk Demirel’in dostluğundan doğan eser: ‘Saat Kaç?’ İkili, zaman üzerine keşif dolu bir oyun oynuyor, zamanı şiire çeviriyor...
    Sevgi yenileniyordu, zaman duruyordu ve isyan sürüyordu.
    insanın içine taş gibi oturan bir alıntı: “Ana babalarımızın unutamadıkları şeylerin tortularıyız biz. Geride kalan şeyleriz. Unutkan olmak kalan şeylerin özüne yolculuk etmektir. Taşa.”
    ‘Yitik Zamanın Peşinde’ yazan Marcel Proust’un anladığı şeyin ne olduğunu da belirtiyor Berger: “Yaşanmış süre bir uzunluk değil, derinlik ve yoğunluk sorunudur.”
    Berger yine kapitalizm eleştirisi sunmuş okurlarına,zaman hırsızlarına tokat gibi bir kitap olmuş.
    Berger metinlerinin İtalyancadaki çevirmeni Maria Nadotti’nin yayına hazırladığı Saat Kaç? için Berger ve Demirel 2016 yılında çalışmaya başlamış. Berger'ın 2017'nin ilk günlerinde aramızdan ayrılmasının ardından, Selçuk Demirel ve Maria Nadotti projeyi yarıda bırakmama kararı almışlar ve kelimelerle çizimler arasındaki diyaloğa Nadotti de dahil olmuş kitap, en basit tanımıyla, okuyucuyu “zaman” hakkında düşünmeye davet ediyor.
    Birbirinden ilginç konu ile iç içe,alakalı çizimleri ile göz doyurucu bu kitabı tüm zamansal sorunlara kafa yormuş,şiirsel dile aşina,resimli kitap severim diyen edebiyat severlere tavsiye ederim.
    Keyifli okumalar
    Dostlukla kalın..

    Gürbüz DENİZ