• İnsana öyle geliyor ki zaman, öç peşinde bir canavardır.
    James Hilton
    Sayfa 153 - Can
  • lavanta kokulu öpüşler
    içinde

    geçti
    gitti

    gençliğim ah
    kara bir hayatın ortasında.

    şimdi yitik
    zaman peşinde
  • "PROUST İMGESİ
    I.
    Marcel Proust’un on üç ciltlik À la recherche du temps perdu’sü (Yitik Zamanın Peşinde), mistiğin dalıncıyla naşirin sanatını, heccavın şen coşkusuyla araştırmacının kılı kırk yaran dikkatini ve monomanyağın sürekli kendisiyle uğraşan bilincini otobiyografik bir yapıtta bir araya getiren tasarlanması imkânsız bir sentezin ürünü. Edebiyatta bütün büyük yapıtların ya yeni bir tür kurduğu ya da bir eskisini ortadan kaldırdığı söylenir ki doğrudur; başka bir deyişle bütün büyük yapıtlar özel vakalardır. Bu vakaların en akıl almazlarından biriyle karşı karşıyayız şimdi. Aynı anda hem kurmaca hem otobiyografi hem de bir güncel değinmeler toplamı olan yapısından tutun da, sonu gelmez cümlelerinin sözdizimine kadar (dilin Nil’i — yatağından taşan ve çevredeki hakikat topraklarını besleyen, bitekleştiren bir ırmak) herşey kuralı aşıyor burada. Edebiyatın bu büyük özel vakasının aynı zamanda son onyılların en büyük edebi başarısı olduğu da söylenebilir. Yaratılmasına eşlik eden koşullar son derece sağlıksızdı: Ender rastlanan bir fiziksel illet, olağanüstü bir zenginlik ve kuraldışı bir cinsel eğilim. Her bakımdan örnek alınacak bir hayat değildir bu, ama her yönüyle öğreticidir. İmkânsızın merkezini yurt edinmiştir zamanımızın en çarpıcı edebi başarısı; bütün tehlikelerin merkezine —ve aynı zamanda kayıtsızlık noktasına— yerleşmiştir. Bütün bir ömrün adandığı böyle bir yapıtla belki bir daha karşılaşmayacağız. Proust’un imgesi, edebiyatla hayat arasında gittikçe artan uyuşmazlığın alabildiği en yüksek fızyonomik ifadedir. Bugün bu imgeyi bir kez daha canlandırma çabasını meşrulaştıran da budur. Biliyoruz, Proust bir hayatı gerçekte olduğu gibi değil de onu yaşayan kişinin hatırladığı gibi betimlemişti yapıtında. Ama bu bile tam anlatmaz onun yaptığını, fazla kaba kalır. Çünkü hatırlayan yazar için önemli olan, kendi hatırası değil, hafızasının dokuduğu ağdır: Hatırlamanın Penelopeia tülü. Ama buna unutuşun Penelopeia tülü demek daha doğru olmaz mı? Gayri iradi hatırlama, Proust’un mémoire involontaire‘i, aslında hatıra denen şeyden çok, unutuşa yakın değil midir? Hatıranın atkıya, unutuşunsa çözgüye denk düştüğü bu kendiliğinden hatırlama, Penelopeia’nın işinin benzerinden çok, tam karşıtı değil midir aslında? Çünkü gecenin ördüğünü gün çözer burada. Her sabah uyandığımızda, unutuşun içimizde dokuduğu yaşanmış hayat halısının tamamlanmamış birkaç örgü ucunu tutarız elimizde, çoğu zaman mecalsizce, gevşekçe. Ama gün içindeki amaçlı edimlerimiz, en çok da amaçlı hatırlama çabalarımız, unutuşun ağını ve nakışlarını söker durur. İşte Proust da bunun için sonunda günlerini geceye çevirmiş, bu ince ve ayrıntılı bezemelerin hiçbirini kaçırmamak için bütün zamanını yapay ışıkla aydınlatılmış perdeleri çekili odasında kesintisiz çalışmaya adamıştır. Romalılar için metin, “dokunmuş olan” demekti. Öyleyse Marcel Proust’unkinden daha sıkı dokunmuş metin yoktur."

    Son Bakışta Aşk (s.101), Walter Benjamin
  • İnsanlar köşeye sıkışmış, zaman azalmış. Herkes kendi menfaatinin peşinde. Gün birbirini yeme, birbirinin gözlerini çıkarma günü. Büyük balık küçük balığı yutuyor ve bu da genel bir kural olarak kabul ediliyor artık.
  • Sakız gibi beyaz düşler
    içinde

    geçti
    gitti

    gençliğim ah
    kara bir hayatın ortasında

    şimdi yitik
    zaman peşinde
  • İnsanlar köşeye sıkışmış, zaman azalmış. Herkes kendi menfaatinin peşinde. Gün birbirini yeme, birbirinin gözlerini çıkarma günü. Büyük balık küçük balığı yutuyor ve bu da genel bir kural olarak kabul ediliyor artık.
  • Bu satırları okumaya başladığın andan itibaren ben diye bir şey kalmayacak. Ben, senin içinde ben olacağım. Olmalıyım, olabilmeliyim, bu benim son ödevim. Direnme, ön yargı ile yaklaşma, ab-ı hayat özlemi içinde olamayanlar, tutunamayanlar ve ben, anlık mutluluklar peşinde koşan ezikler, ezilmişler. Bu tavrı itici bulma, kinci gözle olaya bakma, sen de kim oluyorsun asla deme. Bunlar uyarı değil, bunlar yaşanmışlıklar değil, bunlar yaşadığımı sandığım anlardan arta kalanlar. Yitirdiğimiz cennetin peşinde koşmayı öğrenemeyenler, önemsemeyenler, hatta tüketmekle tükenmek arasındaki farkı idrak edemeyenler, siz şöyle kenarda durun, hepsi bende saklı, saklı zannettiğim günahlar, artık bende, sende, içimizde…
    Şeytan her yerde! Mitolojik bir arayışa gerek yok, efsaneye yer yok. Çok gerilere gitme, Cleopatra, Marie Antoinette, Padme Amidala, Turuvalı Helen, Kösem Sultan, Anne Boleyn ve adını bilmediğimiz daha binlercesi. Onlar şekilden şekle girerler, ıssız bir karanlığın içinde ıslık çalarak seni beninden alırlar, bensiz bir kenara bırakırlar. Cesaretlendirirler, ayaklarını yerden keserler, şehvetin içinde yüzmesini öğretirler. Endorfin hormanı onların içinde bir salgı değildir, bilakis onlar endorfinin ta kendisidir, onların ruhu endorfinin hammaddesidir ve senin ruhunun emicisidirler. Bir kene gibi kanını değil, ruhunu emerler. Ruhsuz bir kan, kan değildir. Sadece renkten ibaret bir sıvı dolaşır damarlarında, kalbinin pompaladığı sıvı artık kan değildir; mutsuzluk, umutsuzluk ve bir adım ötesi ruhsuzluktur. Ruhsuz bir beden ölmüş insan demektir. Bir bakmışsın Zombi gibi sokaklarda yürüyorsun, bu andan itibaren asla adrenalin üst seviyeye çıkmaz, vücudun hiçbir zaman kasılmaz, gerginleşmez, nefes alış verişin sıklaşmaz ve nabzın yükselmez dolayısıyla şehvet denizi kurumuştur. Bir alt sekmede tutku gölü çekilmiş, daha alt sekmede aşk nehri akmıyor demektir. Artık içindeki beni kaybetmiş bir halde uçsuz bucaksız çöllerde suya, kadına, aşka ve yaşama susamış şekilde bir vaha arayarak ömrünü geçirmeye çalışırsın. Tüm bunları asla aklından çıkarma, kendini de çok akıllı sanma. Şimdi sadece oku!

    (ihtiyar - yitik bedenler)