• "PROUST İMGESİ
    I.
    Marcel Proust’un on üç ciltlik À la recherche du temps perdu’sü (Yitik Zamanın Peşinde), mistiğin dalıncıyla naşirin sanatını, heccavın şen coşkusuyla araştırmacının kılı kırk yaran dikkatini ve monomanyağın sürekli kendisiyle uğraşan bilincini otobiyografik bir yapıtta bir araya getiren tasarlanması imkânsız bir sentezin ürünü. Edebiyatta bütün büyük yapıtların ya yeni bir tür kurduğu ya da bir eskisini ortadan kaldırdığı söylenir ki doğrudur; başka bir deyişle bütün büyük yapıtlar özel vakalardır. Bu vakaların en akıl almazlarından biriyle karşı karşıyayız şimdi. Aynı anda hem kurmaca hem otobiyografi hem de bir güncel değinmeler toplamı olan yapısından tutun da, sonu gelmez cümlelerinin sözdizimine kadar (dilin Nil’i — yatağından taşan ve çevredeki hakikat topraklarını besleyen, bitekleştiren bir ırmak) herşey kuralı aşıyor burada. Edebiyatın bu büyük özel vakasının aynı zamanda son onyılların en büyük edebi başarısı olduğu da söylenebilir. Yaratılmasına eşlik eden koşullar son derece sağlıksızdı: Ender rastlanan bir fiziksel illet, olağanüstü bir zenginlik ve kuraldışı bir cinsel eğilim. Her bakımdan örnek alınacak bir hayat değildir bu, ama her yönüyle öğreticidir. İmkânsızın merkezini yurt edinmiştir zamanımızın en çarpıcı edebi başarısı; bütün tehlikelerin merkezine —ve aynı zamanda kayıtsızlık noktasına— yerleşmiştir. Bütün bir ömrün adandığı böyle bir yapıtla belki bir daha karşılaşmayacağız. Proust’un imgesi, edebiyatla hayat arasında gittikçe artan uyuşmazlığın alabildiği en yüksek fızyonomik ifadedir. Bugün bu imgeyi bir kez daha canlandırma çabasını meşrulaştıran da budur. Biliyoruz, Proust bir hayatı gerçekte olduğu gibi değil de onu yaşayan kişinin hatırladığı gibi betimlemişti yapıtında. Ama bu bile tam anlatmaz onun yaptığını, fazla kaba kalır. Çünkü hatırlayan yazar için önemli olan, kendi hatırası değil, hafızasının dokuduğu ağdır: Hatırlamanın Penelopeia tülü. Ama buna unutuşun Penelopeia tülü demek daha doğru olmaz mı? Gayri iradi hatırlama, Proust’un mémoire involontaire‘i, aslında hatıra denen şeyden çok, unutuşa yakın değil midir? Hatıranın atkıya, unutuşunsa çözgüye denk düştüğü bu kendiliğinden hatırlama, Penelopeia’nın işinin benzerinden çok, tam karşıtı değil midir aslında? Çünkü gecenin ördüğünü gün çözer burada. Her sabah uyandığımızda, unutuşun içimizde dokuduğu yaşanmış hayat halısının tamamlanmamış birkaç örgü ucunu tutarız elimizde, çoğu zaman mecalsizce, gevşekçe. Ama gün içindeki amaçlı edimlerimiz, en çok da amaçlı hatırlama çabalarımız, unutuşun ağını ve nakışlarını söker durur. İşte Proust da bunun için sonunda günlerini geceye çevirmiş, bu ince ve ayrıntılı bezemelerin hiçbirini kaçırmamak için bütün zamanını yapay ışıkla aydınlatılmış perdeleri çekili odasında kesintisiz çalışmaya adamıştır. Romalılar için metin, “dokunmuş olan” demekti. Öyleyse Marcel Proust’unkinden daha sıkı dokunmuş metin yoktur."

    Son Bakışta Aşk (s.101), Walter Benjamin
  • İnsanlar köşeye sıkışmış, zaman azalmış. Herkes kendi menfaatinin peşinde. Gün birbirini yeme, birbirinin gözlerini çıkarma günü. Büyük balık küçük balığı yutuyor ve bu da genel bir kural olarak kabul ediliyor artık.
  • Sakız gibi beyaz düşler
    içinde

    geçti
    gitti

    gençliğim ah
    kara bir hayatın ortasında

    şimdi yitik
    zaman peşinde
  • İnsanlar köşeye sıkışmış, zaman azalmış. Herkes kendi menfaatinin peşinde. Gün birbirini yeme, birbirinin gözlerini çıkarma günü. Büyük balık küçük balığı yutuyor ve bu da genel bir kural olarak kabul ediliyor artık.
  • Bu satırları okumaya başladığın andan itibaren ben diye bir şey kalmayacak. Ben, senin içinde ben olacağım. Olmalıyım, olabilmeliyim, bu benim son ödevim. Direnme, ön yargı ile yaklaşma, ab-ı hayat özlemi içinde olamayanlar, tutunamayanlar ve ben, anlık mutluluklar peşinde koşan ezikler, ezilmişler. Bu tavrı itici bulma, kinci gözle olaya bakma, sen de kim oluyorsun asla deme. Bunlar uyarı değil, bunlar yaşanmışlıklar değil, bunlar yaşadığımı sandığım anlardan arta kalanlar. Yitirdiğimiz cennetin peşinde koşmayı öğrenemeyenler, önemsemeyenler, hatta tüketmekle tükenmek arasındaki farkı idrak edemeyenler, siz şöyle kenarda durun, hepsi bende saklı, saklı zannettiğim günahlar, artık bende, sende, içimizde…
    Şeytan her yerde! Mitolojik bir arayışa gerek yok, efsaneye yer yok. Çok gerilere gitme, Cleopatra, Marie Antoinette, Padme Amidala, Turuvalı Helen, Kösem Sultan, Anne Boleyn ve adını bilmediğimiz daha binlercesi. Onlar şekilden şekle girerler, ıssız bir karanlığın içinde ıslık çalarak seni beninden alırlar, bensiz bir kenara bırakırlar. Cesaretlendirirler, ayaklarını yerden keserler, şehvetin içinde yüzmesini öğretirler. Endorfin hormanı onların içinde bir salgı değildir, bilakis onlar endorfinin ta kendisidir, onların ruhu endorfinin hammaddesidir ve senin ruhunun emicisidirler. Bir kene gibi kanını değil, ruhunu emerler. Ruhsuz bir kan, kan değildir. Sadece renkten ibaret bir sıvı dolaşır damarlarında, kalbinin pompaladığı sıvı artık kan değildir; mutsuzluk, umutsuzluk ve bir adım ötesi ruhsuzluktur. Ruhsuz bir beden ölmüş insan demektir. Bir bakmışsın Zombi gibi sokaklarda yürüyorsun, bu andan itibaren asla adrenalin üst seviyeye çıkmaz, vücudun hiçbir zaman kasılmaz, gerginleşmez, nefes alış verişin sıklaşmaz ve nabzın yükselmez dolayısıyla şehvet denizi kurumuştur. Bir alt sekmede tutku gölü çekilmiş, daha alt sekmede aşk nehri akmıyor demektir. Artık içindeki beni kaybetmiş bir halde uçsuz bucaksız çöllerde suya, kadına, aşka ve yaşama susamış şekilde bir vaha arayarak ömrünü geçirmeye çalışırsın. Tüm bunları asla aklından çıkarma, kendini de çok akıllı sanma. Şimdi sadece oku!

    (ihtiyar - yitik bedenler)
  • NAZAN BEKİROĞLU’NDAN BİR HİKMET AKSOY KİTABI: KARINCA İZLERİ

    M. NİHAT MALKOÇ

    Ömrünün dört yılı(o da Erzurum’daki üniversite hayatı) dışında, yarım yüzyılı aşkın bir zamandan beri Trabzon’da, kendi tabiriyle suyun kıyısında, yaşayan Nazan Bekiroğlu sadece Trabzon’u değil, bütün Türkiye’yi kucaklayan bir değerimiz ve değerlimizdir.
    Üniversite yıllarımda bir dersini bile kaçırmamak için özel bir gayret sarf ettiğim, kaçırdığımda da büyük bir ıstırap duyduğum sevgili Hocam Nazan Bekiroğlu benim için çok büyük bir değerdir. Kalem tutmamdaki katkısı büyüktür. Kendisi benim için yazarlıktaki bir kızıl elmadır. Nasıl ki futbolda Trabzonspor İstanbul egemenliğine karşı Anadolu direnişinin bir sembolüyse, Nazan Bekiroğlu da sanatta Anadolu’nun yürek meltemidir; kelâm kalesidir.

    Üniversiteyi bitirdiğimizde onun o nefis derslerinden mahrum kaldık. Fakat bu sefer de imdadımıza Bekiroğlu Hocamın kaleme aldığı birbirinden kıymetli kitapları yetişti. Birebir dersleri kadar doyurucu olmasa da, senelerden beri onun bu kıymetli kitaplarıyla ruhumu beslemeye çalışıyorum. Hayat bu minvalde sürüp giderken “Nun Masalları”yla içimdeki hicranı uyutup “La: Sonsuzluk Hecesi”yle inşirah buluyorum. “Yusuf ile Züleyha”nın yürek yakan âhlarıyla sabahlayıp “Cam Irmağı Taş Gemi”yle ateş denizlerinden geçip sonsuzluğa açılıyorum. Kalemime doldurduğum “Mor Mürekkep” hiç tükenmesin istiyorum. “İsimle Ateş Arasında” sürdürdüğüm “Yol Hâli” “Cümle Kapısı’nda hitama ersin diyorum. İçimin kuş uçmaz kervan geçmez bozkırlarında kaybettiğim “Mavi Lâle Yitik Lâle”ye kavuşacağım günü iple çekiyorum. Muhacir günlerinin içimi kanatan tahassürünü Nar Ağacı’nın gölgesinde hafifletmeye çalışıyorum. Gönül bahçemdeki “Mimoza Sürgünleri” ömrün yorgun güzünü haber veriyor. Hicranlı hayat “Karınca İzleri”ni sürüp sonsuzlukta kayboluyor.

    Yeni çıkacak kitaplarını özlemle beklediğim Nazan Bekiroğlu en son “Mimoza Sürgünü’yle gönül kapımızı aralamıştı. Kendisinden yeni bir roman beklerken bu kez sürpriz yaparak farklı bir çalışmayla çıktı biz okurlarının karşısına. Bu onun bugüne kadar hiç yapmadığı farklı bir çalışmaydı. Bekiroğlu’nun “Karınca İzleri” ismini taşıyan nehir söyleşi kitabından bahsediyorum. Bu kitap çıktığında doğrusu hem çok şaşırdım, hem de çok mutlu oldum. Zira nehir söyleşiyi yapan da, söyleşiye konu olan da benim hayatımda derin izler bırakan iki insandı. Nazan Bekiroğlu hayatımızın bir köşesinde hep var oldu; bundan sonra da hep var olacak. Bekiroğlu Hocamın nehir söyleşiyi gerçekleştirdiği değerli insan karikatürist Hikmet Aksoy da benim çok sevdiğim, kıymet verdiğim, canlı tarih olarak gördüğüm saygın bir sima. Alanlarında parmakla gösterilen iki usta bir araya gelince nasıl bir yapı kurulacağını, nasıl bir eserin vücut bulacağını bir düşünün… Tahmin ettiğiniz gibi mükemmel bir eser…

    Nazan Bekiroğlu “Karınca İzleri” kitabının “Kitabın Hikâyesi” başlıklı kısmında söyleşiye konu olan Hikmet Aksoy’a hitaben şunları söylüyor:

    “Sevgili Hikmet Aksoy, sizinle ilk karşılaşmamız uzun yıllar öncesine dayanıyor. Babamın bir arkadaşı olarak çıkmıştınız karşıma. O tanışmadan sonra benim için, erken kaybettiğim babamı tanımış, 60’lı yıllarda onunla aynı gazetenin sayfalarında yazmış, aynı matbaanın çatısı altında çalışmış biri olarak kıymetli kaldınız. Gözlerinizin babamı gördüğünü düşünerek, gören gözler hatırına ayrıca değer verdim size. Fakat ilk karşılaşmamızın sürekliliği olmadı. Yarım kalmış bir tanışmaydı bu. Araya yıllar girdi.

    Geçen zaman beni olgunlaştırdı. Eskiyi yaşamış, o zamanları bilen, hatırlayan hafızaların peşinde koşmaya başladım. Anlattırmadığım eskiler için üzüldüm hep. Dedem, babaannem, babam hattâ annem. Neden daha fazla anlattırmadım? İçimde hep bu acı vardı.

    Bu acıyla, 2013’ün son aylarında Hizmet gazetesi koleksiyonunu taramaya, babamın yazılarını toplamaya başladım ve o günlerin birinde Sonhaber Matbaası’nın mürekkep kokan arşivinde sizinle bir kez daha karşılaştım. Yeniden tanıştık diyebilirim.

    Yeniden tanışıklık sürecinde sizin bir zamanlarki Trabzon ve İstanbul’un basın yaşamına, kültür ve sanat tarihine, renkli simalarına ilişkin bilgilerinizin yoğunluğu ve hafızanızın tazeliği dikkatimi çekti. Anlattıklarınıza bakınca merkezi Trabzon olan geniş çaplı bir daire gördüm. Pergelin sivri ucu Trabzon’daydı, kalem ucu ise İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin diğer illerini dolaşıyordu. Bu hâlinizle sizi hem taşra ve merkez arasında hem de taşra ve taşra arasında bir köprü olarak gördüm ve itiraf etmeliyim, beni taşra basınıyla olan bağınız daha çok ilgilendirdi. Diğer yandan aynı dairenin merkezinde bence gazetecilik vardı. Mizah ve karikatür de onun yanı başında duruyordu. Bunlara eşlik eden bir de bankacılık hayatınız olmuştu. Tabii bir de spora olan ilginiz.

    Anlattığınız en ufak bir ayrıntı bile, örneğin 60’lı yıllarda eski tekniklerle basılan bir gazetenin yazılarının mürettip elinde nasıl dizildiği, sayfalarının nasıl ‘bağlandığı’, İstanbul’dan Trabzon’a üç gün gecikmeli olarak gelen gazetelerin nasıl dağıtıldığı, Akdeniz vapurunun Karadeniz’deki durakları bugün için kıymetli bilgilerdi kanımca. Sizi hep pürdikkat dinledim. Fakat siz ne kadar anlatsanız da yazıya geçirilmeyen söz uçup gidiyordu. O zaman bu bilgilerin ve hatıraların yazıya geçirilmesi gerektiğini düşündüm. Bir başka ifade ile size anlattırmak istedim. Sizinle bir nehir söyleşi kitabı hazırlama fikri bu yüzden doğdu. Talebimi açıkladım. Biraz nazlandınız ama kabul ettirmem çok zor olmadı.”

    Nazan Bekiroğlu’nun gazeteci, yazar ve karikatürist Hikmet Aksoy’la nehir söyleşi yapma merakının altında yatan sebep yukarıya aldığımız paragraflarda açıkça ortaya çıkıyor.
    Usta yazar Nazan Bekiroğlu, “Karınca İzleri” adlı nehir söyleşi kitabında kronolojik bir sıra gözetmiş. Kitabın başında Hikmet Aksoy’un biyografisi yer alıyor. Bekiroğlu, kitabın ilk bölümünde Hikmet Aksoy’un “Okul Öncesi” yıllarına yönelik sorular sorarak nasıl bir çevrede ve ailede doğduğunu ayrıntılarıyla ortaya koymuş. Sonraki bölümde Aksoy’un “İlkokul-Ortaokul” yıllarına dair enteresan hayat öyküleriyle karşılaşıyoruz. Üçüncü bölümde artık Liseli bir Hikmet Aksoy var karşımızda. Sonraki kısımda “Yükseköğrenim ve Sonrası”, isabetli soru ve geniş cevaplarla açığa çıkıyor. Beşinci Bölümde “Yedek Subay Öğretmenlik” yılları ile hemhâl oluyoruz. Sonraki bölümde Aksoy’un “Bankacılık” yıllarına dair detaylara vakıf oluyoruz. Yedinci Bölümde “Bankacılık Sonrası” Aksoy çıkıyor karşımıza. Kitabın sekizinci ve son bölümü “Karınca İzleri” adını taşıyor. Hikmet Aksoy’un yakın dönemine dair merak edilen birçok bilgi ve anekdotları bu bölümde görmek mümkün… Kitabın sonunda 12 sayfalık geniş bir dizin yer alıyor. Bu bölüm, kitabı daha kullanışlı hâle getiriyor. Bekiroğlu, kitapta Hikmet Aksoy’a 270 soru soruyor. Daha doğrusu 270 yerde söze giriyor. Kitapta Aksoy’un hayatından ve karikatürlerinden kesitler sunan 110 resme yer veriliyor. Bu arada kitabın “Karınca İzleri” olan adını Bekiroğlu değil, Hikmet Aksoy koymuş. Bu isim, Aksoy’un hayatıyla karıncaların davranışları arasındaki benzerlikten dolayı kitaba verilmiştir.

    Yayıncılıkta köklü bir marka olan ve idraklerimizde apayrı bir yer teşkil eden ve “İyi ki kitaplar var” sloganıyla birbirinden kıymetli kitaplara imza atan Timaş Yayınları yayıncılıkta çıtayı daima yükseltiyor. Bu son kitap da bunun ispatı olarak görülebilir.

    Timaş’ın “Hatırat Dizisi/Nehir Söyleşisi kategorisinin 41. kitabı olan “Karınca İzleri” 336 sayfadan meydana geliyor. Kitabın arka sayfasında kitaba dair şu bilgilere yer veriliyor:

    “Karınca İzleri; İstanbul ve Trabzon basınında, kültür ve sanat dünyasında yıllarca çalışmış, 27 Mayıs döneminde Tercüman, Hürriyet, Milliyet, Vatan gibi pek çok gazetede muhabirlik yapmış gazeteci, karikatürist, mizah ustası Hikmet Aksoy'un hayat hikâyesi…

    İstanbul’da bulunduğu dönemde edebiyat ve basın çevrelerinden tanınmış simalara ilişkin anılarının tazeliği, bilgisinin yoğunluğu, darbe dönemine ve Yassıada duruşmalarına yakın şahitliği, gittiği her yere götürdüğü idealleri ve bunları hayata geçirme biçimi onun hikâyesini çarpıcı kılıyor. Yedek subay öğretmen olarak atandığı Kütahya’nın Simav ilçesine bağlı Pazarlar’da hiç durmadan çalışarak tek tek hayata geçirdiği fikirleriyle, yıllar sonra bile hâlâ orada yaptıklarıyla anılması bunun bir göstergesi. Nazan Bekiroğlu'nun nehir söyleşisi ‘Karınca İzleri’ sadece Hikmet Aksoy’un ve bir dönemin basın tarihini değil Türkiye'nin de yakın tarihini okuma fırsatı sunuyor.”

    İki ustanın dayanışmasının güzel bir ürünü olan “Karınca İzleri”ni mutlaka okuyunuz.