Pol Gara, bir alıntı ekledi.
Dün 11:59 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Yaşamında ilk olarak, bütün gün daireye uğramadı. Ertesi gün, solmuş, daha da acıklı bir durum almış olan eski paltosuyla işe gitti. Birkaç memur, çalınan palto dolayısıyla onunla alay etmek fırsatını kaçırmadılar, ama çoğu durumuna acıdı. Hemen aralarında para toplamaya karar verdiler. Yalnızca toplanan para, pek az bir şeydi. Çünkü müdürün portresiyle, şube müdürünün önerisi üzerine, arkadaşı olan bir yazarın kitabı için memurlardan daha önce de para kesiliyordu, bu yüzden toplanan para önemsizdi. Arkadaşlarından biri acıyarak, adamcağıza hiç olmazsa iyi bir öğütle yardım etmeyi düşündü. Mahalle polisine gidip de ne yapacak, şeflerinin gözüne girmek için polis, belki paltoyu bulur, bulur ama Akakiy Akakiyeviç, yasal kanıtlarla kendisinin olduğunu kanıtlayamazsa, palto, gene poliste kalırdı. En iyisi bir büyük adama başvurmalıydı, bu büyük adam, kimlerle görüşmek gerekirse görüşür, ne yapar eder, işin yola girmesini sağlayabilirdi. Yapılacak şey yoktu. Akakiy Akakiyeviç, büyük adama gitmeye karar verdi. Bu büyük adamın görevi, hâlâ bilinemiyor. Şunu da söyleyelim ki, büyük adam, sonradan büyük olmuştu. Daha önce hiç de büyük değildi. Bugünkü konumu da, başkalarının yanında pek önemli sayılmaz. Ama ötekilerin gözünde önemsiz gibi görünen bir konum, her zaman, her yerde birtakım adamların gözünde önemli görünebilirdi. Kendisi de konumunun önemini, birtakım davranışlarla artırmaya çalışmaktan geri kalmazdı. Verdiği buyruğa göre, daireye geldiği zaman, küçük memurlar, kendisini ta merdiven başında karşılayacaktı, kimse kendisine doğrudan doğruya başvurmayacaktı; her iş, sıkı bir sıra güdülerek kendisine ulaşmalıydı; kayıt memuru yazmana, yazman düzelticiye ya da birine bildirmeli, iş, ancak bu dolambaçlı yoldan geçerek kendisine gelmeliydi. Şu bizim mübarek Rusya’da, her insanda bir yansılama hastalığı vardır. Memur, ille müdürüme benzeyeyim, diye tutturur. Anlattıklarına göre, bir düzeltici parçası, bilmem nerede, küçük bir dairenin müdürü olunca, ilk iş olarak, kendisine bir kabul odası ayırtmış; kapıya sırmalı, kırmızı yakalı uşaklar dikmiş. Bunlar kapının tokmağını tutarlar, her gireni içeri alırlarmış. Oysa bu kabul odasına şöyle böyle bir yazı masası bile güç sığıyormuş. Büyük adamın yöntem ve alışkanlıkları gösterişli, ciddî, ama oldukça basitçeydi. Çalışma düzeni disipline dayanırdı, ikide bir ‘Disiplin, disiplin, gene disiplin,’ der dururdu. Sözünü bitirirken karşısındakinin yüzüne şöyle yüksekten bir bakardı. Hoş, böyle bakmasına da gerek yoktu ya. Çünkü daire makinesini işleten on memurunu adamakıllı yıldırmıştı. Onu uzaktan gördüler mi, memurlar, işi gücü bırakıp elpençe divan dururlar, müdürün geçmesini beklerlerdi. Yanındaki küçük memurlarla hep sert sert konuşurdu. Konuşması hemen hemen şu üç cümleyi geçmezdi: ‘Bu ne cüret! Kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz? Karşınızda kim var, biliyor musunuz?’ Ama neme gerek, gene de iyi bir adamdı; arkadaşlarına karşı iyi davranırdı, iyiliği severdi. Yalnızca general rütbesi onu büsbütün şaşırtmıştı. Ne oldum delisi olmuş, kendisini yitirmişti. Nasıl davranacağını bir türlü kestiremiyordu. Kendi dengiyle konuşurken, hiç de aptal olmayan, çok kibar bir adam gibi bile davranırdı. Ama ondan bir rütbe bile aşağı olanların arasında saçma bir adam olur, asık yüzlü durumu, insanda acıma duygusu uyandırırdı. Kendisi de, orada zamanını çok daha iyi geçirebileceğinin ayrımındaydı. Kimi zaman hoş bir konuşmaya, bir gruba katılmaya karşı içinde güçlü bir istek belirirdi. Ama bu, kendisine yaraşmayan bir davranış olmasın, senli benliliğe kaçmasın, sakın saygınlığını sarsmasın düşüncesi, onu birdenbire durdururdu. Bu gibi düşünceler yüzünden her zaman bir köşede sessiz kalır, ancak arada bir tek heceli birtakım sesler çıkarırdı, bundan dolayı da, her yerde pek sıkıcı bir adam diye tanınmıştı. İşte Akakiy Akakiyeviç, böyle bir büyük adama başvurmuştu. Hem de kendisi için uygunsuz, ama büyük adam için pek elverişli bir zamanda. Büyük adam, o sırada çalışma odasındaydı. Yeni gelmiş, birkaç yıldır görmediği bir eski dostuyla, bir çocukluk arkadaşıyla neşeli neşeli konuşuyordu. Kendisine bir İskarpinoğlu’nun geldiğini haber verdiler. Birdenbire, sert bir sesle, “Kimmiş o?” dedi. “Memurun biri,” karşılığını verdiler. Büyük adam, “Beklesin, şimdi sırası değil,” dedi. Şunu da söyleyelim ki, büyük adam düpedüz yalan söylüyordu. Vakti vardı, arkadaşıyla epey zamandan beri her şeyi konuşmuşlardı. Epey zamandan beri de konuşmaya sık sık ara veriyorlardı. Arada bir hafifçe birbirlerinin dizlerine vurup, “İşte böyle İvan Abramoviç; ya böyle demek Stepan Varlamoviç,” demekten başka söz bulamıyorlardı. Ama büyük adam, gene de memurun beklemesini buyurdu. Böylece epey zaman önce hizmetten ayrılıp köyünde yaşayan arkadaşına, memurların kendisini nasıl uzun süre beklediğini göstermek istiyordu. Sonunda uzun uzun konuştuktan, daha doğrusu bol bol sustuktan, koltuklara rahat rahat yaslanıp purolarını tüttürdükten sonra, büyük adam, sanki birdenbire anımsamış gibi, kapının önünde elindeki evrakla bekleyen yazmanına, “Orada bir memur bekliyor sanırım,” dedi, “Söyleyin, gelebilir.” İskarpinoğlu’nun gösterişsiz görünümünü, eski püskü üniformasını görünce, general rütbesini, bugünkü konumunu almadan bir hafta önce, ayna karşısında tek başına konuştuğu o sert, o kesik sesiyle, “Ne istiyorsunuz?” dedi. Akakiy Akakiyeviç, hemen o gerekli olan çekingenliğini takınmış, oldukça da şaşırmıştı. Elinden geldiği, dilinin döndüğünce, her zamandan daha çok ‘şey, şey’ diyerek anlattı: yepyeni bir paltosu varmış. Sırtından insafsızca almışlar. Kendisine ricaya gelmiş, emniyet müdürüyle ya da başka biriyle görüşüp etsin de paltosunu bulsunlar. Bu dilek, generale nedense pek garip göründü. Kesik sesiyle:

– Bayım, siz yol yordam nedir bilmez misiniz? dedi. Ne diye bana geldiniz? İşler nasıl izlenir, bilmiyor musunuz? Bu iş için önce dilekçe verilecekti; dilekçe düzelticiye, düzelticiden şube müdürüne, şube müdüründen yazmanıma gidecek, yazman da bana verecekti.

Akakiy Akakiyeviç, baştan aşağı kan ter içinde kalmıştı; büsbütün kırılmak üzere olan cesaretini toplamaya çalıştı:

– Ben, ekselans, şey, sizi rahatsız etmeye yeltendim, çünkü, yazmanlara, şey, pek güvenilmez de…

Büyük adam:

– Vay, bu ne cesaret! diye kükredi. Bu düşünceleri size kim aşıladı. Gençler arasında üstlerine, yüksek adamlara karşı böyle saygısızca duygular nasıl olup da yayılıyor?

Büyük adam, Akakiy Akakiyeviç’in elliyi aşkın olduğunu anlamamış olacaktı. Çünkü Akakiy Akakiyeviç’e ancak karşılaştırma yoluyla, yani 70 yaşına varan bir kimse yanında genç denebilirdi.

– Kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz? Karşınızda kim var, biliyor musunuz? Anlıyor musunuz, size söylüyorum?

Bunları söylerken öyle tepinmeye başlamış, sesi de öyle yüksek, öyle güçlü bir tona çıkmıştı ki, Akakiy Akakiyeviç değil, kim olsa korkuya düşmekten kendini alamazdı. Akakiy Akakiyeviç, yıldırımla vurulmuşa döndü, sendeledi; vücudu baştan aşağı titremeye başladı, ayakta duramıyordu. Hademeler yetişip kendini tutmasalardı, kesinlikle yere düşecekti; onu kıpırtısız olarak dışarı çıkardılar. Büyük adamsa sözlerinin umduğundan çok etkili, bir insanı bayıltacak güçte olduğunu düşünerek büsbütün kendisinden geçmişti. Bu işi nasıl karşıladığını anlamak için göz ucuyla arkadaşına baktı, sevinçle gördü ki, arkadaşı da pek tuhaf bir ruh durumu içindeydi, onun da biraz korkmaya başladığını hoşnutlukla gördü.

Akakiy Akakiyeviç, merdiveni nasıl indiğini, sokağa nasıl çıktığını anımsamıyor, elleri ayakları tutmuyordu. Hiçbir zaman bir generalden böyle bir papara yememişti, hem de yabancı bir generalden. Sokaklarda rüzgâr esiyordu. Akakiy Akakiyeviç, rüzgârda ağzı açık, kaldırımlardan ine çıka yürüyordu. Rüzgâr, – Petersburg’da böyledir – her yandan, her sokak başından, üzerine doğru esiyordu. Bir an, boğazına bir şey tıkanır gibi oldu. Bir söz söylemeye gücü yoktu, kendisini eve dar attı. Her yanı şişmişti, yatağa düştü. İşte kimi zaman gerekli paylamalar, böyle etkili oluyor. Ertesi gün ateşi yükseldi. Hastalık, Petersburg ikliminin cömert yardımıyla, beklendiğinden daha da çabuk ilerledi. Doktor, gelip nabzını saydıktan sonra, yakı salık vermekten başka umar göremedi. O da, hasta hekimliğin yüksek yardımından yoksun kalmasın diye. Ayrıca da ekledi: “Bir buçuk gün ya yaşar, ya yaşamaz, sonra tahtalı köyü boylayacaktır. Siz de hanımcığım, zaman yitirmeden, onun için bir çam tabut ısmarlayın. Çünkü, meşe tabut ona göre pahalıcadır!” Akakiy Akakiyeviç, bu şom ağızlının söylediklerini işitti mi? İşittiyse bu sözler üzerinde güçlü bir etki yaptı mı? O anda üzünçle dolu yaşamının acısını duydu mu? Bilmiyoruz. Çünkü bu sırada Akakiy Akakiyeviç, boyuna sayıklıyor, ateşler içinde yanıyordu. Gözleri önünden boyuna birbirinden acayip şeyler geçiyordu. Gözlerinin önüne Petroviç geliyor, ona, içinde hırsızları yakalayacak bir tuzak bulunan bir palto ısmarlıyordu. Yatağının altına boyuna hırsızlar giriyordu. Akakiy Akakiyeviç, battaniye altından tutup hırsızları çıkarması için durmadan ev sahibi kadını çağırıyor, gözünün önünde niçin eski paltosunun asılı durduğunu soruyor, yeni bir paltosu olduğunu söylüyordu. Kendisini generalin karşısında sanıyor, o gerekli paylamayı işitiyor, “Bağışlayın, suç bende ekselans,” diyordu.

shf: 55-65 arası

Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 55 - ...)Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 55 - ...)
Pol Gara, bir alıntı ekledi.
 Dün 11:36 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Nasıl oldu, bilmiyoruz, bakanlıkta Akakiy Akakiyeviç’in yeni bir paltosu olduğunu, çulunun ortadan yittiğini bir anda öğrenmeyen kalmamıştı. Arkadaşları, Akakiy Akakiyeviç’in yeni paltosunu görmek için hep birden askılığa koşuştular; kendisini selâmlayıp kutlamaya başladılar. Akakiy Akakiyeviç, ilk önce gülümsedi, sonra sıkılmaya başladı. Çevresini saranlar, yeni paltosunu ıslatmak için bir şölen vermesi gerektiğini söylüyorlardı; hiç olmazsa bir akşam yemeği vermeliydi. Akakiy Akakiyeviç, bunu işitince şaşırdı, nasıl karşılık vereceğini kestiremiyordu. Aradan birkaç dakika daha geçti, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Büyük bir saflıkla, ‘Bu, yeni bir şey değil ki, eski paltodan başka bir şey değil ki,’ diye arkadaşlarını kandırmaya çalışıyordu. Sonunda memurlardan biri, hem de bir şube müdür yardımcısı, sanırım pek burnu büyük olmadığını, kendisinden aşağı olanlarla düşüp kalkabileceğini göstermek için olacak ki, “Peki, peki,” dedi, “Akakiy Akakiyeviç yerine bu akşam ben sizi çaya çağırıyorum, hem raslantıya bakın, bugün benim doğum günüm.” Bunun üzerine memurlar şube müdür yardımcısını alkışladılar, öneriyi candan kabul ettiler. Akakiy Akakiyeviç, mırın kırın etmek istediyse de, bunun yakışık almayacağı, ayıp olacağı söylenince kabul etmek zorunda kaldı. Akşam üstü yeni paltosuyla biraz dolaşmak fırsatı çıkacağını düşününce sevinç bile duydu. O gün, sabahtan akşama dek, Akakiy Akakiyeviç için gerçekten bir bayram günü oldu. Evine pek mutlu bir insanın gönül rahatlığıyla döndü, paltosunu çıkardı; kumaşına, astarına, kendisinden geçercesine baktıktan sonra, duvara dikkatle astı. Sonra ikisini yan yana görmek için eski paltosunu çıkarıp baktı, güleceği geliyordu; arada ne büyük ayrım vardı yarabbi, ne büyük ayrım! Yemekte de eski paltosunun durumu gözünün önüne geldikçe uzun uzun gülümsemekten kendini alamıyordu. Neşeli neşeli yemeğini yedi, yemekten sonra hiç yazı yazmadı. Hava kararıncaya dek yatağına uzanıp yattı. Sonra zaman yitirmeden giyindi, paltosunu omzuna alıp sokağa çıktı.

shf: 44, 45

Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 41 - ...)Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 41 - ...)
Saadet Aslan, bir alıntı ekledi.
18 May 12:06 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Unutmak kolaydır suçlamak kolay
Aslolan beslenip bir gül fidanı gibi
Yaşamın yapraklarıyla geçmişin toprağından
Bir gün bile yitirmeden bulutlar içinde
Güneşin yolunu
Geleceğe güller sunmaktır
Geleceğe güller sunmaktır...

Bütün Şiirleri 1, Şükrü Erbaş (Sayfa 114 - Kırmızıkedi Yayınları)Bütün Şiirleri 1, Şükrü Erbaş (Sayfa 114 - Kırmızıkedi Yayınları)
Doğan Karasu, Bir Uyuyup Uyanalım'ı inceledi.
18 May 09:32 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Anlatılamayacak kadar güzeldi diyebilirim. İrfan Değirmenci her zaman duruşu ve kimliği ile her zaman beğendiğim bir insandı. İlk romanı diye biraz tereddüt ederek aldım açıkçası fakat oldukça sürükleyici ve etkileyiciydi. Kısmet Apartmanı'nda oturuyormuşum gibi hissettim hep yaşanılanları.Kötülüğün de iyiliğinde insan üzerindeki en güzel yansımalarını da bu romanda gördüm. Umudu yitirmeden mücadele etmenin ne kadar doğru ve onurlu bir karar olduğunu bu roman bir kez daha gösterdi bana.

mürekkepateşi, bir alıntı ekledi.
12 May 16:45 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Çocukluğumun sevgili yıldızı, o
tutkunu olduğum gökyüzü bozkırlarından düşmüş, aydınlığını, ışıltısını, serinliğini yitirmeden bir kadın
haline girmişti.

Vadideki Zambak, Honore De BalzacVadideki Zambak, Honore De Balzac
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
09 May 19:32 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Ya bu korkunç manzara karşısında adı "korkak"a çıkartılan Sultan Abdülhamid nasıl davranmıştır dersiniz? Tam bir Osmanoğluna yaraşır şekilde. Olayı soğukkanlılığını asla yitirmeden sükûnetle izlemiş, telaşa ve paniğe kapılmış olan yetkilileri ise "Korkmayın!" diye yatıştırıp gerekli emirleri verdikten sonra sert ve vakur adımlarla saltanat arabasına yönelmiş ve patlamadan ürkmüş olan atların dizginini ele alarak arabasıyla dörtnala Yıldız Sarayı'nın yolunu tutmuştur. Onun bu metanetine yerli ve yabana seyirciler, bu arada Amerikalı Bahriye Generali Bucknam (Bagnam) Paşa da hayran kalmış ve misafirler arasından "Yaşa Sultan!" sesleri yükselmiştir.

Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa ArmağanAbdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan
Esra Sertdemir, Sıfır Noktasındaki Kadın'ı inceledi.
08 May 15:08 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kitap adına münhasır bir eser. Kadın yaşamının her evresinde hayata tekrar tekrar başlıyor. Bu yalnızlığına rağmen o kadar güçlü ve cesur ki insan kendini hayretten alıkoyamıyor, farklı yaşamlar öğrenip ders çıkarmak adına mutlaka okuyun (Onuru korumak için büyük paraların gerektiğini, ama büyük paraların onuru yitirmeden kazanılamayacağını öğrenmiştim)

N. E. A., Uyanın, Rüya Vaktidir'i inceledi.
07 May 15:42 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bizim rüyamız uyanıkken görülen bir rüyadır. Diridir, diriltir. Tazedir, tazeler.

Biz bir zamanlar birilerinin rüyasıydık. Artık bunu kendimize hatırlatma zamanıdır. Biz onların sadece rüyası olmadık, duası da olduk.

Hayat maruz kaldığımız; ideal, mecbur olduğumuzdan. Neye maruz kalırsak kalalım, mecbur olduğumuzu yapmak zorundayız.

Zaman değişir, haller değişir, imkanlar değişir, zorluklar değişir; herşey değişebilir. Ama değişmemesi gereken nereye ve niye yürüdüğünü bilmektir.

Niyet önderliği, niyetinin ışığını hiç yitirmeden, pörsümeyen, taze kalan bir heyecanla yaşamak demektir.
Yağmur damlalarının mübarek başı ile omuzuna değmesine müsaade edip, "Çünkü onların ahdi benimkinden tazedir. Onların bereketinden istifade ediyorum." diyerek verdiği sözün daima farkında ve ışığında yaşamak demektir mesela.

La nedir? İlah neyse onu reddetmedir.
İlah nedir? Allah'ın Hakimiyet sahasına müdahale eden, böylece hakkına giren her şeydir.

Kitaptan bir kaç kesit. Çok beğenerek okuduğum bir kitap oldu. Çok şey kattı ve ufkumu açtı. Her genç okusun diyorum. Tavsiye ediyorum.

6 mayıs 1972 Deniz Gezmiş/Hüseyin Inan/Yusuf Aslan
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile
Umut ile, sevda ile,
düş ile.
Dayan rüsva etme beni.
Ahmed Arif

Onlar dayandı, son nefeslerine kadar mücadele ile. Umutlarini yitirmeden. Mucadele azmi ve umut bıraktılar bize. Hep yasayacaksiniz