• Nâzım Hikmet, doğru bildiği yoldan ayrılmadan, sosyalizme, emeğe ve işçi sınıfına inancını yitirmeden yaşadı, düşüncelerine ihanet etmeden bir devrimci olarak öldü.
  • SOYUT SOMUT

    Şiirin soyutluğu somutluğu sorunu çok tartışıldı. Gene de belli bir sonuca varılamadı. Kapalı şiir için soyut, "anlamsız şiir" için soyut, toplumcu olmayan şiir için soyut, hatta yeni şiirlerin tümü için soyut denildi. Gerçi soyut şiirle, somut şiir arasındaki ayrım kesin olarak belirlenmiş değil. Değil ama, işe bu yönden bakanlar da yok denecek kadar az. Soyut kavramı, giderek, sanatta, felsefede kullanılan anlamından da soyutlanarak, konuşma dilimize yerleşen bir basitlik simgesi oluverdi. Yergiler, suçlamalar bile hep aynı kavrama başvurularak yapılıyor.
    Bir şiirin "nedir"liği, "nasıl"lığı kadar, o şiire bakan kişinin şiir ekini, algısı, deneyleri, yorum gücü de önemlidir. Yani şiirin soyut ya da somut bir izlenim bırakması, yazarı kadar okuyucuyu da ilgilendirir. Ama ben bu konuyu ters yönden, yalnızca ozanın tutumu bakımından incelem istiyorum. Yapacağım iş -ama doğru, ama yanlış - soyut-somut ikilemesini kaldırmayı denemek...
    İlkin şöyle bir soru soralım kendimize : Şiiri şiirden soyutlamak mümkün müdür? Yani ilk günden bugüne dek yazılmış şiirlerle ortak bir düzen kurulmuştur da, bu düzenin dışında kalabilen şiirler olmuş mudur? Olmuşsa, bunlar canlılıklarını, etkinliklerini, işlevlerini sürdürebilmişler midir? Hiç sanmıyorum. Yıkıcı bir şiir akımı bile yıktığı değerlerle beslenmek, geride bıraktığı dil, biçim, yapı özelliklerini kaynak yaparak güçlenmek zorundadır. Bırakalım dünya şiirini, kendi ozanlarımızı, örneğin bir A.Haşim'i, Y.Kemal'i yadsıyarak, onlarla ilgimizi büsbütün keserek ozanlık katına erişebilirmiyiz? Şiir tarihi içinde yer alan, çağdan çağa uygulanabilen, kendi öz gerçeğini yitirmeden değişebilen bütün şiirler, canlı, yaşaması olan örgensel (organik) bir bütünlük kurarlar. Şiirin somutluğu da önce bu örgensel bütünlüğe bağlılığıyla oranlıdır. İşte şiirin şiirden soyutlanması, ozanın bu bütünlüğe boşvermesi; şaşırtıcılıkla, dayalı bir gösteriyle yetinmesi demektir.
    Ayrıca şiirler şiirlere eklenerek, dil, yapı v.b. bakımından nasıl bir düzen yaratılıyorsa; çeşitli şiirlerdeki çeşitli öğeler de, duygular, düşünüler de birbirleriyle kaynaşıp çözülerek bu düzenle çakışırlar. Örneğin daha önceki dönemlerde yazılmış bir şiirin anlamını, bugün için küçümseyebiliriz ama, o anlamdan koptuğumuzu, hiç mi hiç etkilenmediğimizi söyleyemeyiz kolayca. Çünkü ozanlar salt yeni duygular, yeni heyecanlar peşinde değillerdir. Onların gerçek çabaları, kamusal duyguya, kamusal isterlere bir yön vermek, buna bir çeşitlilik, yeni bir biçim, en önemlisi de yeni bir kişilik kazandırmaktır. Diyeceğim, örgensel bütünlük adına yapılan ya da yapılacak her türlü işlem, kendiliğinden bir somutlama eylemine geçiştir.
    Şiir, insani değerlerden, ölümsüz özlerden, yaşam koşullarından, çağını yansıtmaktan kopmazlığıyla da somut bir olgudur. Ama kimi dönemlerde şiirin bu niteliği farkedilmeyebilir. Dil zorluğu, soyut araçlar, yeni şiir öğeleri bir engel olarak dikilebilir karşımıza. Soyut araçlar dedik; evet, bu bizim çelişmeye düştüğümüz sanısını uyandırmamalı. Bilimler bile, insanın salt bir yanıyla ilgilenmekte , insanı insandan soyutlayarak, gerçekte ona somut bir nitelik kazandırmıyorlar mı? Felsefe için de durum aynı : o da yaşamımıza yepyeni anlamlar katmakla kalmıyor, ortaya attığı düşünce biçimlerinin dizgelerinin birbirlerini etkileyip değerlendirmesiyle somut bir görünüme kavuşuyor. Soyut araçlardan yararlanması bakımından şiir de, bu mantık kurgusunun dışında kalamaz. İşte şiirin şiiri, düşüncenin düşünceyi somutlaması da budur, bence.
    "Örgensel bütünlük" diye betimlediğimiz bu şiir ortamı, dural bir durum da değildir. Çünkü sürekli olarak şiirler arası bir savaştan söz açılabilir; tıpkı canlı varlıklarda olduğu gibi, şiirler de zamanla ya birbirlerini yok ederler, ya düzeltip değerlendirirler. Başka şiirlerin hışmına uğramış bir şiir ya tükenip yerini boşaltır, ya da yıllar sonra ötekilere baskın çıkabilir. Bu aynı zamanda bir somutlaşma savaşıdır - kimi dönemlerde soyut diye nitelendirdiğimiz şiirlerin, sonradan somut bir nitelik kazanması gibi -. Bu işlem, bu arınma bir ozanın kendi şiirleri arasında da olabilir.
    Öyleyse soyut dediğimiz şiirler ne kapalı, ne anlamsız, ne de toplumcu olan şiirlerdir. Soyut şiir olsa olsa daha yazılmamış bir şiirdir; bir de dediğimiz gibi yazılmış görünüp de, belli bir şiir düzeninde yer almamış, geleneğinden kopuk, geleceğe yönelmemiş, salt ozanını ilgilendiren her türlü şiir soyuttur.
  • Birlikte yaşayarak bir olmanın tersine olgun sevgi kişinin bütünlüğünü, bireyselliğini yitirmeden birleşmesidir.
  • Dithyrambos, eski Yunan'da tanrılar için söylenen ilahilere verilen isimdir.

    Eserin ismi neden Dionysos Dithyrambosları (İlahileri)? Nietzsche'nin Dionysos ile ne alakası var? Yazarın eserlerini, Özellikle Tragedyanın doğuşu adlı eserini okuyanlar bilecektir ki Nietzsche Batı felsefesinin ve medeniyetinin Antik Yunan filozoflarını ve düşünce tarzını kopyalayarak ilerleyişini, dini yorumlarda bile baz alınanın Antik Yunan felsefesi olmasını uzun uzun eleştirmiş, hatta bu meseleyi kişiselleştirirerek nefrete kadar ilerletmiş ve bu eleştirilerini antik Yunan’a aşık bir medeniyet olan Almanlara anlatmak için de Dionysos ve Apollon’u metaforlaştırıp yüzleştirmiştir.

    Dionysos, genel kültürde şarap tanrısı olarak bilinir fakat Nietzsche için Dionysos’un en dikkat çekici özelliği ıstırap çekmeye mahkum edilmiş olmasıdır. Üzümün şaraba dönüşme sürecinde yakıcı güneşte pişerek olgunlaşması ve akabinde insanlar tarafından ezilip parçalanılarak şıra haline getirilmesi gibi, Dionysos da Hera tarafından lanetlenerek her hasat döneminde paramparça edilir ve her sonbahar döneminde yeniden dirilerek sonsuza kadar acı çekmeye devam eder. Dionysos kendisine inananlara lezzet ve keyif bahşetse de, aynı zamanda vurucu bir delilik de verebilirdi. Zavallı Orpheus’u paramparça eden Dionysos müridi Maenadlar gibi delirebilir ya da neşe ve zevk içinde de yaşayabilirdi müridleri… Bir nevi şarap mecazı vardır burada. Az içen kişi rahatlar, gevşer ve gülerken; çok içen kişi kendisini kaybedip saldırgan bir tavır bürünebilir, kendisine bile zarar verebilir…

    Nietzsche felsefesinde Dionysos’un karşısında yer alan Apollon ise ışığın tanrısıdır. Doğrudan sapmaz, yalana kulak asmaz, kaos düşmanı, düzen dostu, güçlü, kuvvetli bir tanrıdır. Anlayacağınız üzere, Dionysos ile pek bir ortak yanı yoktur.

    Tahmin edebileceğiniz gibi, Dionysos duygularına zincir vurulmamış, kendisine sınırlar çizilmemiş, nispeten özgür iradeli ve aylak bir ruhu temsil ederken, Apollon daima kontrollü ve sınırların içinde yaşayan, düzene uymayan her şeyi düşman belleyen bir ruhu temsil eder.

    Nietzsche neredeyse her ihtimalde Dionysos’u savunur ve insanoğlunun evriminde bir sonraki aşamaya geçişinin düzendeki istikrarının korunmasında değil, Dionysos’un iniş ve çıkışlarında yattığını söyler. Sanırım Dionysos ve Apollon muhabbeti bu kadarlık yeter. Bu husus hakkında daha derin bilgi sahibi olmak isteyenler, yazarın ‘Tragedyanın Doğuşu’ kitabını okuyabilirler.

    Dionysos Dithyrambosları aslında baştan sona bir şiir metni gibi, felsefe-anlatımdan ziyade edebi estetik kaygılarıyla yazılmış gibi görünse de, eserin amacının hiç öyle olmadığını ilk 3 şiiri okuduktan sonra anlamanız işten bile değil. Nietzsche felsefesinin son ifadelerine şiir ile devam ediyor ve o saatten sonra Dionysos Dithyrambosları gibi bir eseri neden bunca muhteşem eser verdikten sonra yazdığını kendinize açıklamanız çok zor olmuyor. Başından beri felsefenin olabildiğince az kelime söyleyerek, basite indirgemeden ve uzun uzun anlatmadan yapılması gereken bir şey olduğunu, kelimeler çoğaldıkça anlatımın bozulduğunu, anlaşılanın da 'büküldüğünü' söyleyen, amaç-maksat-mana arayışının sanatın özünde yatan rastgeleliği öldürdüğünü düşünen bir adamın düşüncelerini sağlıklı olarak ifade edebildiği son yıllarında tuğla gibi kalın kitaplarla uzun cümleler yazmaktan ziyade bu şiirleri yazmayı seçmesi çok manidar değilse nedir?

    Benim yorumum odur ki: Nietzsche yazdığı binlerce satır, onlarca kitap, yüzlerce makaleden ve anlattığı onca hikayeden sonra bu yazılarının ve düşüncelerinin bir nevi indeksini barındıran kısa bir eser vererek, adeta şifreleyerek yeniden yorumlanmasını istercesine bir şey yapmak istemiş Dionysos Dithyrambosları ile.

    Bu sitede de yetmiş bin defa alıntılanan ve iletilerde paylaşılan "En ağır yükü arıyordun; sonunda buldun; kendini. Şimdi de kurtulamıyorsun kendinden..." dizeleri bile, yazarın daha önceki yazıları ile birlikte düşünüldüğünde, üzerine makaleler yazılabilecek kadar derin. İnsanın nihai arayışının merkezinde yer alan kendi kendini gerçekleştirmenin önünde duran en büyük engelin yine kendisi oluşundan yola çıkıp arkamızdan sessizce bize fısıldadığını anlattığı şeytanın tasvirine, en ağır yükü üstlenenin aslında kendisini taşıdığını bilmesi gerektiğini anlattığı Ecco Homo'ya, oradan Zerdüşt'e "Got is Tott" dedirttiği için ateist-nihilist ilan edilmesine sebep veren satırlarının arasında yatanları görenlerin bile, onu hiç anlamamışçasına kendisine ‘paganist’ demesini sağlayan Dionysos - Apollon savaşına, bu savaşın tabiatında yatan benlik ve üstinsan arayışına... Uzun lafın kısası, Nietzsche okuyan için aslında her yere gidebilecek üç cümle…

    Sanırım Nietzsche’yi bu kadar büyük ve önemli yapan da buydu.

    Oruç Auroba’nın çevirisi gerçekten çok iyi.

    Kronolojik olarak sonda yer alan, akıl sağlığını yitirmeden önce yazdığı son satırlardır bunlar. Dolayısıyla yazarın en son okunması gereken eseri de budur.
  • Artık onuru korumak için büyük paraların gerektiğini, ama büyük paraların onuru yitirmeden kazanılamayacağını öğrenmiştim.
  • Birlikte-yaşayarak bir olmanın tersine, olgun sevgi kişinin bütünlüğünü bireyselligini yitirmeden birlesmesidir. Sevgi insandan etken bir güçtür; kişiyi öbür insanlardan ayıran, duvarlarını yıkan, onu öbür insanlarla birleştiren bir güç.
  • Doğacak günden umudunu yitirmeden, yarın da ne olur ki olur diye düşünmeden yaşa, gül ve sev.