• 339 syf.
    ·10/10
    Kitap hakkında söylenecek çok şey var, ben Cemil Meriç hastası bir kişiyimdir. Bu Ülke kitabının özellikle liselerde ders olarak okutulması lazım diye düşünenelerdenim. Diğer kitapları da elbette ki harika fakat bu kitabın benim için yeri çok farklı oldu. Ben bu kitabı 2 yılda 3 kez okudum sebebi -evet bunu kabul ediyorum- tek seferde anlayamam. O kadar güzel tespitler, prensipler ve objeler var ki elimden gelse kitabı ezberlerdim fakat Cemil Meriç ezberci olmanın kötü bir şey olduğuna da vurgu yapıyor. Özellikle en beğendiğim yer yobaz tanımı oldu. Zaten gayet meşhur olmuş bir söz. Okuyacak arkadaşlara tavsiyem tek solukta uzun uzun okuma yapmaktan kaçının derim. Çünkü Cemil Meriç tabir caizse çay gibi adamdır. Nasıl ki çayın demini alması bir zaman istiyorsa Cemil Meriç i anlamak da biraz aralıklı zaman istiyor.
    Benim bu kitaptan kendime çıkardığım pay ise şu oldu: Bu ülkede komşuluk, arkadaşlık ve samimiyet betonlaşma, teknoloji vs gibi sebeplerden değil; doğrudan veya dolaylı olarak politik sebeplerden öldü! Hasılı benim hayatımda çok güzel bir göbek oluşturan nadir kitaplardan birisi Bu Ülke. Bu Ülke' ye sahip çıkmak gerek...
  • 128 syf.
    Yazar, kitabının Dostoyevski'nin İvan Karamazov karakterinin meşhur sözü "Tanrı yoksa(öldüyse) her şey mübahtır" sözüne bir nevi tekzip olduğunu hemen başta belirtmiş. Bu söylem teistler tarafından çok tutulan bir söylemdir. Bunun arkasında yatan felsefe: Tanrı ahlakın dayanağıdır, insanlara nesnel iyi ve doğruyu (ahlakı) soyleyebilecek yegane güçtür, haliyle böyle bir güç yoksa insanlar için nesnel iyi ve kötü yani nesnel ahlak söz konusu değildir şeklindedir. Yazar ayrıca Nietzsche'nin bu söylem hakkında teistler tarafından adının anıldığını dile getirmiş. Peki bu söylem ve arkasında yatan felsefe ne kadar doğrudur veya ona ne kadar yaslanabiliriz?

    Tanrı insanlara emir vererek bir ahlaki bir yapı düzenler. Tanrının emirleri katiyen sorgulanamaz ve her insan da bunlara harfiyen uymak zorundadır. O halde bir olgunun kötü olmasının yegane yolu bunun Tanrının emirlerinde buna kötülük atfedilmesidir. O halde, tecavüz edilmemesinin kötü olduğunun kötü olmasını nasıl Tanrının emirlerinde bulabiliyorsak pedofili, ensest, cinayet, hırsızlık vs durumların hepsini de bulabilmeliyiz. Peki en azından bu saydiklarimiz arasında pedofilinin açıkça kötü olduğunu Tanrının emirlerinde bulabiliyor muyuz? Veya köleliğin kötü olduğunu Tanrının emirlerinde bulabiliyor muyuz? Hayır özellikle köleliğe izin verildiğini yani normal görülüp, böyle bir kurumun varlığının kabul edildiğini görüyoruz. Peki ahlakın dayanağı yegane güç olan Tanrı kölelik kurumunu kabul etmesine karşın şu an neden köleliğe karşı insanlar? Eğer ahlak Tanrının emrine dayanıyor yani onun emirlerine uymak ise şu an köleliğe karşı olan herkes 'ahlaksizlik' yapmış olmuyor mu? Veya homoseksüellige oldukça açık bir şekilde karşı çıkan ve onu ahlaksız sayan ahlakın yegane dayanağı Tanrı, pedofiliye açıkça neden karşı çıkıp, onu kötü olarak nitelememis; açıkçanın altını çizerim. Çünkü homoseksuelligin ahlaksız sayılması dinlerde gayet net olmasına karşın pedofili üzerinde tartışma mevcuttur. Bu konulardaki yorumları herkes biliyordur az buçuk, kız çocukları falanca bölgelerde erken olgunlaşıyorlar veya falanca zamanlarda kadının toplum içindeki konumu gereği erken evlenmesi gerekiyor vs vs. Ancak bu sefer bu yorumlar başka sorunlara yol açar: Tanrının emirleri ile oluşan ahlak düzeni evrensel ve her çağa hitap eder. O zaman şu an biri çıkıp 18 yaşından küçük hatta 15 yaşından küçük bir kızla hatta birden fazla kızla evlenirse kimi dinlerde bu ahlaksız sayilmayabilir. Ancak şu anki mevcut hukuk düzeninde bu suçtur. Peki şu an insanlara bu durum özelinde; "Bir insanın 18 veya 15 yaşından küçük kızlarla hatta birden fazla kızlarla evlenen bir kişinin yaptığı bu işlem mi ahlaksız gelir yoksa bu işleme ceza veren modern hukukun kararı mı?" diye soralım. Eger cevap ilki ise, kişi kendi inandığı dinin gerektirdiği ahlak sistemini ahlaksız bulmuş olur. O halde şu sonuca varamaz mıyız: Kötü olgular vardır ve bunlar her devirde kötüdürler lakin insanların bunlara kötülük atfetmesi zamandan zamana farklılık gösterir. Ve bununla birlikte bu kötü olgular kişinin sağduyularina dayanır yani, daha dogru ifade edecek olursak Tanrısal emirlere dayanmazlar. Tanrısal emirlere dayanmadan bu olgular halihazırda insanlar tarafından kötü olarak bilinirler. Yazar bunu savunuyor diyebilirim.

    Ayrıca Tanrı, insanlara öldürmeyi, esir almayi vs de emreder kimi dinlerde; o halde teistik görüşte bunlar ahlaken iyidir. Çünkü Tanrının emridir. Buna uymak zorunludur. Yazar teistik görüşe oykunerek "Eger ahlakı, Tanrının emirleri tayin ediyorsa, her şey mübahtır" diyor. Çünkü Tanrı her şeyi emredebilir, Tanrı şunu emredemez de diyemeyiz çünkü en iyiyi sonuç olarak o bilebilir. Nitekim birtakım dinlerin birtakım kissalarindan çıkan derse göre, bizim şu an kötü olarak gördüğümüz şeyler bütünde iyidirler; sadece biz bunların farkında değilizdir. O halde Tanrının emirlerini katiyen sorgulayamayiz ve en önemlisi Tanrı şunu emretmez de diyemeyiz. Nitekim kendi oğlunu kes diye emreden veya git falanca yerde herkesi öldür diye birçok emirler veren Tanrılar mevcuttur.

    Yazar, Platon'un Euthyphron kitabından yola çıkarak bir örnek vermiş. Çıkan sonuç şu olur: "Tanrı bir şeyi yapmamami emrediyor. Tanrının bunu emretmek için bir nedeni var mıydı? Yoksa bu emir keyfidir ve keyfi bir emir bir şeyi ahlaken yanlış yapamaz. Ayrıca eğer Tanrının bu şeyi emretmesi için bir nedeni varsa, bu şeyi ahlaken yanlış yapan şey o nedendir ve emrin kendisi gereksizdir. Haliyle kutsal emirler ya keyfidir ya da gereksizdir. Her durumda ahlak Tanrının emirlerine dayanmaz."

    Bunun dışında cennet veya cehennem için yapılan iyilik ne kadar ahlaki olur veya başka bir açıdan bakacak olursak; cennet uğruna insanlar şu an herkesin kötü bulacağı nice işler yapabilirler. Birçok dinde açık bir şekilde başka dinlere mensup olanlara karşı düşmanlık besleme veya soğuk durma telkin edilir. Hatta onlara karşı saldırılar telkin edilir. Bu da farklı dinden birbirlerini hiç tanımamış insanları düşman edebilir. Ancak Tanrının emirleri bu şekilde olduğundan dolayı bunlara kötü denilemez. Bununla birlikte şu an çoğu insan aslında bu yaratılan durumu kötü olarak kabul eder doğal olarak.

    Genellikle tam şu anda bu sav gelir hemen; Tanrıya minnet duyulduğu için onun emirleri yapılır. Yoksa cennet cehennem için değil. Ancak, anne babalarimiz bizi türlü cefaya katlanip büyütürler ve onlara da minnet duymamiz gerekir lakin bu demek değildir ki onların her dediklerini yapmak zorunda olalım şeklinde karşı savını öne sürüyor yazar. Ayrıca Tanrı rızası için yapılır denilir iyilikler, peki Tanrı rızası ne için istenir?

    Yazarın kendi ahlak anlayışında ise temel konu şudur: "Nedensiz yere başkalarına yönelik acı, sakatlık ve ölüme yol açmak ahlakdışıdır". Ahlak zaten zarar, başkalarına yönelik olduğunda mevzu bahis olunur. Yani temel mevzu neden konusunda gibi gözüküyor. Yazarın kendisi de bu konu üzerinde birçok örnekler vermiş, ben de kendim bir örnek vereceğim: Birine saldırmak veya birini taciz etmek kötüdür. Bunu kötü yapan şey o kişiye zarar veriyor olmamız ve aslında bunu yapmamızın hiçbir mantıklı veya yazarin dedigi gibi 'yeterli iyi' nedeni olmaması ve bunun aslında kendimize de zararının dokunuyor olmasi diyebiliriz. İnsan sosyal bir varlık. Bir toplum içinde yaşar. Davranışlarının dönütü olur. Ve eğer davranışlarının dönütlerinin olumsuzluk derecesi olumluluk derecesinden fazla ise giderek toplumdan dışlandigimizi veya bu topluma ait olmadığımızı yani yalnız olduğumuzu hissetmeye başlarız. Her ne kadar yalnızlık güzellemeleri yapılsa da ölçüsü bu kadar hassas olan başka bir konu yoktur ki yalnızlığın da ölçüsünü biraz kaçırdiginizda psikolojik olarak yipranmaya ve kendinizi oldukça mutsuz ve sinirli hissetmeye başlarsınız. Bu ruh halindeki kişi de sürekli huzursuzdur ve ugrasacak yer ve kişi arar. Yani bu kişi de dönüp topluma zarar verebilir bir şekilde.

    Sonuç olarak, insan bireysellik ile toplumsallik arasında denge kurması gereken bir varlıktır. Ahlak kuralları denilen kuralları da daha çok toplumsallikta diyebiliriz. Tabi hemen akla, bir insanı adaya veya ıssız bir yere bıraksan yine kötülük yapmayabilir düşüncesi gelebilir. Evet, doğrudur lakin benim kastettigim toplumda bulunması değil toplumsalliktir. İnsanın evrim sürecinde en önemli unsur bilgiyi etkin şekilde paylasabilmesi, birbirinden bu şekilde faydalanarak bu bilgiyi daha etkin hale getirebilmesi ve bunu da sonraki nesillere aktarabilmesidir. Haliyle de bu durum insanın toplumsal bir canlı olarak evrilmesini sağlamıştır. Her ne kadar şu an tek tabanca dolaşan veya özgür genç modunda takılan kişiler görsek de onlar bu evrimsel kökten beslendiler ve oradan geliştiler. Bu kök, ahlakı da oluşturuyor ve bu ahlak da yani neyin iyi olgu neyin kötü olgu olduğu bu şekilde herkesin sağduyusunda mevcut veya vicdanında. Tabiki kimi ekstrem durumlar olabilir lakin üç aşağı beş yukarı tüm dünya insanlarının üzerinde uzlastiklari belli kötü ve iyi olgular mevcuttur ve hayatımıza en çok etki eden ve bize en çok lazım olan da bunlardır. Bundan, insanlar aşina oldukları konular hakkında ortak bir uzlaşıya varmislar ve bunları aktarmislar; ekstrem durumlarda ise ya çözümsüz kalmış ya da bunlara sadece o dönem insanın normal karşılayacagi çözümler üretmisler lakin sürekli tekrarlanan durumlar olmadigindan dolayi her devirde geçerli olabilecek yeni çözümler, bunların üzerinde oluşmamis sonucunu çıkarabiliriz.

    Son olarak, yazarın üslubu gayet naif, okurken kimsenin rahatsız olacağını düşünmüyorum. Önyargılari bir kenara koyup okuduğunuz takdirde faydali olacağını düşünüyorum. Tabiki yazar da hemen kitabın başında ifade etmiş; burada enine boyuna irdelenip bunun akabinde de ahlak konusunda kesin sonuçlar çıkarılabilecek bir durum söz konusu değil. Yazar, ateistlerin de ahlaklı olabileceğini yani ahlakın tek dayanağınin teist mantıkta olmadığını ifade etmek istemiş. Bunu anlatabilmek adına birtakım araştırmalardan faydalanmıs. Lakin dikkat edilmesi gerekilen yazar bu araştırma sonuçlarından kesinkes sonuçlara varmiyor, sadece teistlerin genel olarak ileri sürdükleri "ateist olursan ahlaksız olursun yani iyi ve kötü dayanağı olmaz ve her kötülüğü yapar" veya "ateistlerin veya seküler toplumun ahlakı olmaz ve kötü işler yaparlar ve yozlasirlar vs" iddiaların doğru olmadığını ortaya koyuyor. Bu iki iddiayı çürütmek için tek bir ahlaklı ateist ve tek bir iyi bir düzeni olan seküler toplum göstermeniz kafidir. Çünkü bunlar bu kadar basit ve altı doldurulamayacak, anlamsız ve saçma iddialardir.

    Yazar da bir yerde kısaca değinip geçmişti. Ben (yine) son olarak ona değinmek istiyorum. Bir kısım teiste göre, bir ateistin gayet saygılı bir şekilde Tanrı vs konularında kendi fikrini beyan etmesi dahi bir saygısızlık ve kimi zaman ahlaksızlık olarak gelir. Çünkü bu insanların hayatının merkezinde Tanrı vardır. Bu Tanrı, iyi, her şeyi bilen, ona emirler veren vs uzun bir tanımı vardır ve ona şartsız bir şekilde itaat etmek, onu ve emirlerini katiyen sorgulamamak zorundadır. Haliyle bu felsefe etrafında şekillenen insanlara, bir ateistin şu sözü bile hakaretvari gelebiliyor: "Tanrı kavramı kendi tanımıyla çelişir. Nitekim tarihi incelediğimizde ortaya çıkan tablo Tanrı kavramının insan ürünü bir olgu olduğudur. Nitekim koca evreni yaratan bir Tanrının kişilerin ve özel görevle yolladığı kişilerin özel hayatlariyla bu kadar alakali olması hiç de mantıklı değildir..." Bakınız bu ifadede en ufak bir saygısızlık ve hakaret yoktur. Ancak emin olabilirsiniz ki bu ifadeyi bile saygısızlık ve hakaret olarak gören çokta insan mevcuttur. Sonra bu kişiler şunu da diyorlar anlıyorum ki yazar da kendi ülkesinde bunu yaşıyor: "Sana neden inanmiyorsun diyen mi var -ki aslında bu da deniyor ve hatta kendi istedikleri düzen olsa bırak bunu demeyi daha fazlasını yapmaları gerekiyor teknik olarak- git kendi köşende yaşa, milletin aklını bulandirma vs". Ama bunu diyenlerin birçoğu kalkıp kendisi bunu yapmaz. Yani inancını bir 'köşeye' çekilip yaşamaz. Aksine ortada tebligci veya e-tebligci olarak dolanir ve kendi gibi düşünmeyen herkese inancını dayatir. Nitekim TDK'dan bakılacak olursa bu insanlara teknik olarak 'yobaz' denilir. Bu tarz insanlar genelde daha çok uredikleri ve modern akılcı ve bilime dayanan eğitime de temelde karşı olduklarından dolayi, kendileri gibi nesiller yetiştirirler ve yaşadıkları ülkenin başına da devlet eliyle tüm topluma belli bir dini, dini doktrini ve ekolu dayatacak akıldan, bilimden uzak kadroları getirirler. Bunu yapmaktaki tek kistaslari o kadroları kendi dini doktrin veya ekollerine uygun bulmalaridir; ehliyet, liyakat vs hiç önemli değildir. Sonuçta herkesin tek tiplestirilmeye çalışıldığı, özgürlüklerin sadece bir zümreye ait olduğu geri kalanının ise korku imparatorluğunda yaşadığı bir düzen ortaya çıkar. Halbuki kamusal alandan bütün dinler çıkarılıp, her türlü din, inanç vs kişinin vicdanına, kendi bireysel dünyasına birakilsa yaşanılan sorunların çoğu ortadan kalkar.

    Bunun için belki de yazarın degindigi en önemli hususu -yine- sonda dile getirmek istiyorum; EMPATİ. Ahlak da ve toplumsal olarak huzur vs de en başta bu önemli kavramda gizli aslında...

    Son cümle de yazara ait şu güzel alınti olsun;

    "Pek çok teist gibi pek çok ateist de kötüdür. Fakat bu, onların ateist olmala­rından ileri gelmez; insan olduklarından dolayıdır. Herhangi bir insan grubunda hem iyi üyeler hem de kötü üyeler vardır. Bu, Hıristiyanlar için de böyledir, başka din mensupları için de; elbette ateist ve agnostik­ler için de böyledir."
  • 160 syf.
    ·3 günde·9/10
    * Tadında Spolier vardır! (Spoiler görmek isteyene, spolier'de görünebilir okumak istemeyen, en sondaki linke tıklayıp, onu izlesin. Bu kadar yazının bir çift göze sığdırılmış halidir o gözler.)

    https://i.hizliresim.com/363MqO.jpg

    Katkılarınızdan dolayı teşekkürlerimi ve şükranlarımı iletiyorum: « Öf » シ , ayse , Gülşen... , https://1000kitap.com/sinems_

    Başlamadan evvel, uzun soluklu bir inceleme okuyacağınızı bilmenizi isterim. İncelemede kitabın içinde yer alan Ezidi topluluğu hakkında, yaptığım araştırmalar ve izlediğim belgesellerin paydası altında edindiğim bilgiler de mevcut.
    İncelemeyi okumadan, direkt yorum kısmına koşup, ‘çok uzun olmuş, sıkıldım okurken. Kısa olsa daha güzel olur.’ Diyen kişiler için ise, bir link bırakıyorum → https://i.hizliresim.com/9a3AQ9.jpg

    Gereken mesaj da ulaştığına göre, incelememize geçelim. Şunu baştan söylemem gerekir diye düşünüyorum. Okuyacağınız incelemede fazlasıyla realizm olduğu için, canınızı sıkabilir. Lakin sıkılan ve huzursuz olabilen insan, duygularını henüz yitirmemiş olan insandır.

    Bilimde insanın tanımı Latince ‘homesapiens(hommie)’ demektir. Lakin günümüzde bazı aşağılık insanlar, bu tanımı hak etmiyor. Onlara şu tanımı vermeli bilim dünyası: ‘Ferox enim et occidit a duro sola populo.’ yani, ‘vahşi ve acımasız insan.’ Huzursuzluk kitabını elime aldığım ilk andan itibaren, içinde yatan acıyı daha okumadan hissede bilmiştim. Arka kapağı incelediğimde gözüme şu söz çaptı: “Merhamet zulmün merhemi olmaz!” büyülenmiştim. Gerçekten de merhamet etmek veya acımak zulmün önüne geçip, açılan yaralara merhem olmuyor. Yıllardır süregelen zulümlere karşı gösterilen acıma ve merhamet duygusu, bu söz ile yok olup gidiyor.

    Romanımız İstanbul’da gazetecilik yapmakta olan İbrahim’in gözünden şekilleniyor. Bir gün gazeteye, Amerika’da cinayete kurban giden Mardinli bir pizzacının haberi gelir. Haberi inceleyen, İbrahim’in içinde bir merak duygusu uyanır. Çünkü hem kendi memleketi Mardin haberin içinde geçiyor hem de Mardinli bir insanın Amerika’da cinayete kurban gitmesi oldukça garip geliyor. Olayı araştırmaya başlıyor. Yaptığı araştırmalar neticesinde cinayete ruban giden şahsın, çocukluk arkadaşı Hüseyin olduğunu öğreniyor. Oldukça şaşırıyor ve üzülüyor. Çocukluk arkadaşı Hüseyin kendi halinde, merhametli, zeki, duygusal bir insan. Nasıl olur da cinayete kurban gider. Bu soruyu bizler gibi İbrahim’de kendine soruyor ve bir cevap bulamıyor. Olayın arkasında yatan sır perdesini aralamak için, Mardin'e gitmeye karar veriyor. Gazeteden gerekli izin onayını aldığı gibi, yolculuğa başlıyor. Mardin'e gir girmez İbrahim, kendini bir yabancı gibi hissediyor. Kendi memleketinde bir gurbetçi gibi hissediyor kendini. Doğup büyüdüğü topraklara yabancılaşma duygusu içerinde sokaklarda yürüyor. Sokakları gezerken, artık kimsenin çelik çomak oynamadığını görüyor. Şehri turlarken bir yandan da Çocukluk arkadaşı Hüseyin’i düşünüyor.

    *'Cinayete kurban giden' kelimesini sık sık vurguluyorum. Bilerek yapıyorum bunu

    Nasıl olur da Hüseyin bu durma düşer, küçükken bilek güreşi oynardık. O ise yenileceğini baştan kabullendiği için bizimle oynamazdı. Bu denli uysal ve naif bir insan nasıl olur da cinayete kurban gider diye derin derin düşünüyor. Aklını kurcalayan bu soruları cevaplandırmak için, Mardin’de Hüseyin ile bağlantısı olan kişiler ile görüşmeye başlıyor. İlk olarak Adviye Hanım, yani Hüseyin’in annesini ziyaret ediyor. Adviye Hanım, İbrahim’in eline bir eski fotoğraf albümü sıkıştırıyor(Gazetede Hüseyin’in hakkında incelediği fotoğraflar albümünden daha detaylı bir albüm.). Geri getirmeye unutma sakın! Bu oğlumdan kalan son hatıra.

    İbrahim, Hüseyin’in sevdiği bir kız olduğunu biliyor ve Adviye Hanım’a soruyor: ‘O kızında resmi var mı burada?’ Adviye Hanım şiddetli bir şekilde ellerini sallayarak yok diyor. O şeytanın resmi yok. Önceden vardı ama resminin gözlerini oydum. Bize zarar vermesin diye duvarlara üzerlikler astım. Evin her yerini marullar ile donattım. İşte asıl gizem bu cümlenin altında yatıyor: ‘Evi marullar ile donattım.’ Marulla nasıl bir önlem alınabilirdi ki? Bu soruyu biz okurlar gibi, İbrahim’de düşünüyor. Evin her köşesinde Marullar var. Televizyonun üstünde, sehpada, koltukta, yatakta ve her yerde. Nedir bu marulun altında ki, sır perdesi.

    Kitabın içinde yatan gizem, ileri ki sayfalarda kendini hissettirecek acı ve huzursuzluk duygusunun sinyallerini veriyor. İbrahim, aile fertlerinin bu denli nefret ve korku duydukları bu kadını, merak ediyor. Ne yaptı ki? Bu insanlar bu kadar nefret doyuyor? Adviye Hanım bu konu hakkında çok dolu ve fazlasıyla asabi olduğu için, İbrahim bu sorunun yanıtını öğrenmek ve olayı aydınlatmak için, Aysel yani Hüseyin’in kardeşi ile konuşmaya karar veriyor. İlk olarak marul olayını cevaplamasını istiyor. Aysel şöyle yanıtlıyor: ‘Marulun bir anlamı var. O şeytan kız maruldan korkuyordu. Zaten o kızın olayı marul sayesinde anlaşıldı.’ Aldığı bu cevaplar karşısında, olayı daha da merak etmeye başladı İbrahim.

    Bahsi geçen kızın, Adı Meleknaz ve Şeytan olduğu düşünülüyor. Şeytan ile marul arasındaki bağ beni çok düşündürmüştü ki, İbrahim’i de düşündürüyor. Deyim yerinde ise ‘şaşa kalmış’ bir şekilde olayları anlamaya çalışıyordu. Olaylar tamamen bir karmaşaya bürünmüştü İbrahim’in zihninde. Amerika’da öldürülen pizzacı, evdeki marullar, şeytan kız ve dahası. Ama elbette bu karmaşa, yerini yavaş yavaş sükuta devredecekti. İbrahim, Aysel'e soruyor: ‘Peki bu şeytan kız yani Meleknaz, Hüseyin’in karısı mıydı?’ Hayır, cevabını alınca içinden benim gibi haydaaaaaaaaa diyor(Böyle bir şey yok tabi). Hüseyin, Meleknaz için nişanlısı Sayfiye’yi bile bırakmış. Neden diye merak ediyoruz doğal olarak. Çünkü Meleknaz’a aşık olmuş, ama nasıl bir aşk. Bunu kitabı okuduğunuzda göreceksiniz.

    İbrahim öğrendiği bilgiler paydası ışığında. Meleknaz’ın Suriyeli bir mülteci olduğunu öğreniyor. Hüseyin ile Meleknaz sığınma kampında tanışıyor. İbrahim bunları öğrendikten sonra istirahat etme gereği duyuyor. Derin derin düşünmeye başlıyor. Kendi benliğini, Dünya’yı ve Hüseyin’i düşünüyor…

    (Bu kısımdan sonra olayları kısarak anlatacağım, Çünkü kitabı okumanızı istiyorum. Tadında Spolier olsun)

    Hüseyin, Meleknaz’ı araştırmaya devam ediyor ve bir süre sonra marullar ile Meleknaz arasında bir bağlantı kurabiliyor. Meleknaz’ın Ezidi olduğu öğreniyor. Öğrendiği bilgilere göre Ezidiler, marul görünce panikler ve korkarak oradan uzaklaşırmış. Bu marul olayı Hüseyin’in ailesi tarafından nasıl öğrenildi? Asıl soru bu. Bu sorunun yanıtı ise şu: Hüseyin, Meleknaz’ı ikna edip kendi evine getirir. Bu arada Meleknaz’ın birde bebeği vardır. Görme duyularını kaybetmiş bir haldedir bebek. Hüseyin, Meleknaz ve bebeği alıp evine getirir. Annesine durumu açıklar. Sığınma kampında tanıştıklarını ve onu sevdiğini dile getirir. Annesi bu duruma karşı çıkar, fakat Hüseyin’in ısrarı karşısında çaresiz kalır.

    Meleknaz ve bebeği, Adviye Hanımın evinde yaşamaya başlar. Bu süre içerisinde Meleknaz ev halkıyla hiç konuşmuyor içine kapanık bir tavır sergiliyor. Sadece bebeğini uyuturken hangi dil olduğunu aile fertlerinin algılayamadığı, ninniler söylüyordu. Ev ahalisi onun sessiz, sakin haline görünce onu yavaş yavaş kabullenmeye başlıyor. Bir gün evde yemek sofrası için hazırlıklar yapılıyor. Meleknaz’da yardım etmek için mutfağa gidiyor.

    O sırada Aysel salata yapmak için, dolaptan marul çıkarıyor. Bunu gören, Meleknaz panik içerisinde çığlık atarak evden uzaklaşıyor. O kadar panikliyor ki ev halkı bu paniğe anlam veremiyor. Şaşkın şaşkın baka kalıyorlar. Ahali olayı anlamlandırmaya çalışırken Hüseyin’in amcası mutfağa göz gezdiriyor. Aysel'e soruyor: 'Bu marulu çıkardığında mı korkup kaçtı?' Evet, yanıtını alınca, Amca besmele çekmeye başlıyor ve ardından, bu kız yezidi(onların deyimi ile yezidi aslında Ezidi’dir) ev halkı çığlık atıyor. Herkes alelacele dualar okumaya başlıyorlar. Allah'ım sen bizi şeytanın şerrinden korku deyip, tespih çekip, duaları her köşeye üflüyorlar. İşte bu olaydan sonra asıl huzursuzluk baş gösteriyor. Olaylar boyut değiştiriyor. Artık Hüseyin’in sevdiği insan, aile fertleri tarafından şeytan ilan edilmiş bir ezidi kızıdır. Ama bu durumu Hüseyin önceden biliyor ve onun için bir sorun teşkil etmediğini ailesine anlatmaya çalışıyor. Lakin yıkılmayan tabular Hüseyin’in anlattıkları karşısında bir taş gibi duruyor. Kimse Hüseyin’i dinlemek istemiyor.

    Acilen onu terk etmesi gerektiğini söylüyorlar, onu şeytan olduğunu vurguluyorlar. Hüseyin aşkı karşısında dimdik durmaya devam ediyor. Bu olayları öğrenen İbrahim, Meleknaz’ın geçmişini merak ediyor ve araştırmaya koyuluyor. Araştırdıkça acı ile bütünleşmiş bir yaşam sirayet ediyor satılara. Din paydası altında yapılan, zulümler, işkenceler, tecavüzler, köle ticareti gibi aşağılık hadiseler. Bu olaylar yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. Meleknaz’ın şahit olduğu iğrenç olaylar. IŞİD adı verilen cahil ve yobaz gruba mensup mahlukatların kendilerine yaptıklarını okuduğumda, gözlerimden akan yaşlar beni hala huzursuz eder. Ezidilere yapılan bu davranışlar tamamen insanlık dışı davranışların vücut bulmuş hali. Vahşilik, cahillik ve yobazlıktan başka bir şey değil. Dinleri yüzünden tecavüze uğrayan çocuklar, bir paket sigaraya satılan kadınlar gibi birçok elem verici hadise satırlara aktarılıyor.

    Meleknaz bu olayların hepsine şahit oluyor. Esir düştükleri IŞİD’in elinde defalarca tecavüze uğramış, duyguları elinden çalınmış bir insan. Düşünsenize karanlık bir ortamda 4-5 yaşındaki çocuklara 60-70 yaşında yaşlı ve pis zihniyetlerin tecavüz ettiğini. Düşünmesi bile insana acı veriyor, yaşamasını siz düşünün. Meleknaz burada esir düştüğü süre boyunca hamile kalıyor. Fakat kendisi bu çocuğu hiç istemiyor, çünkü yaşadığı onca iğrenç olay aklına geliyor. Bir gün bir fırsatını bulup Meleknaz ve Arkadaşı Zilan ve onun kardeşi Nergis kaçmayı başarıyor. Ezidiler için kutsal mekan olan Ulu Şengal dağına doğru yol alıyorlar. Sana sığındık diye tanrıya yalvarıyorlar bu sırada Meleknaz’ın karnı burnunda, gökyüzünde kavurucu güneşin sıcaklığı tenleri kavuruyor. Kan ter içinde dağa tırmanıyorlar. Bunun yanı sıra içlerinde yakalanma korkusu daima kendilerini huzursuz ediyor. Bir dereden su dolduruyorlar ve içiyorlar. Lakin yiyecek başka hiçbir şeyleri yok. Birden silah sesleri yankılanıyor dağın eteğinden, panik içerisinde koşuyorlar ve bir mağaranın kuytusuna ilişiyorlar. Mağaranın içinde ağır bir koku geliyor burunlarına. Kafalarını çevirip baktıklarında Ezidi ailelerinin katledildiği ve cesetlerinin çürüdüğü görüyorlar. Dışarıya çıkmaya korktukları için o cesetlerin yanına kıvrılıp yatıyorlar. Düşünsenize, empati kurun. Tanıdığınız kişilerin cesetlerinin yanında uyumak nasıl bir acıdır.

    O gece Meleknaz’ı doğum sancısı tutuyor. Çaresizce acı içerinde kıvranıyor Meleknaz. Arkadaşı Zilan yardım ederek Meleknaz’ı doğurtuyor. Zilan, bebeği bir mucize olarak görüyor, fakat Meleknaz bebeği istemiyor. Ona bakmak istemiyor. Ama ağladığında anne şefkatinden dolayı onu emziriyordu. Zilan’ın kardeşi Nergis ise, yaşadığı olaylardan dolayı içine tamamen kapanmış hiçbir şey söylemden öylece duruyordu. Ölü cesetlere bakıp bakıp duruyordu. Birkaç gece böyle geçiyor, açlık hala vücutlarda bir rahatsızlık duygusu hissettiriyor. Bir sabah Zilan uyandığında, kardeşi Nergis’i yanında görmüyor. Bir uçurumdan aşağıya kendini attığını görüyor. Uçurumun dibine doğru gidiyor. Başı kana bulanmış Nergisin kafasını kavrıyor göğsüne basıyor o sırada, Nergisin ağzından şu cümle çıkıyor: ‘Ben bir insandım abla.’ Sonrasında oracıkta can veriyor o masum çocuk Nergis. Zilan, onu tanrıya emanet edip Meleknaz’ın yanına gidiyor. Olan biteni Meleknaz’a anlatıyor. Ve çaresizce yollarına devam ediyorlar.

    Açlık yüzünden artık bitap düşmüşlerdi. Meleknaz bebeği bir ara bir kayanın üstüne bırakıp uzaklaşıyor ve sonrasında gönlü el vermiyor tekrar geri dönüp alıyor yanına. Ve sonrasın da yiyecek bir şey olmadığından dolayı, Meleknaz’ın sütünden hem kendisi hem de Zilan faydalanmak zorunda kalıyor. Gerçekten de bu bebek tanrı tarafından gönderilen bir mucize, işte burada anlaşılıyor. Sonra bebeğe bir isim koymaya karar veriyorlar. Sonra bebeğin ismi Zilan’ın kardeşi Nergisin ismine bürünüyor. Artık Nergis o küçük bedende can buluyor. İncelemenin sonunu bağlamadan bitirmek istiyorum. Çünkü kitabın başlığı gibi Huzursuzluk duygusu içimi tırmalıyor.

    Bu olayları bu insanlara, yaşatan aşağılık mahkukatlar ile aynı havayı solumaktan utanıyorum…

    Kendimce şöyle bir yorum getirmek istiyorum. İnsanlar Dünya’yı kendi elleriyle yaşanmaz bir hale getiriyor. Dini, dili, ırkı, tenine göre sınıflandırma yapılıyor. İnsanlar vahşice hareket ediyor. Öldürmek zevk veriyor. Fakat dönüp baktıklarında aslında asıl kaybedilenin insanlık olduğunu görmüyorlar. Kitap’ta da dediği gibi insanlar: ‘ Kendi kanının tadından sarhoş olur’. Huzursuz olmak iyidir. Huzursuzluk insan olduğumuzu hatırlatır bizlere. Sıkılan beden, duygularını henüz yitirmemiştir. Günümüzde kitap da anlatılan bu tarz iğrenç olaylar hala devam etmekte. Bunun birinci sebebi ise cahillik. Marx’ın bir sözü var “Din Toplumun Afyonudur” bu söz şöyle olmalı. Din cahillik ile bütünleştiği zaman bir afyondur.

    *Ezidiler Hakkında: ‘Yezid’ Farsça’da melek ya da ilah anlamındaki “İzed” kelimesinden gelmektedir. Kürtçe olan Ezidi kelimesi ise “Allah’a inananlar” demektir. Ezidiler kendilerini Hazreti Adem’den beri tek Tanrı’ya inanan ilk insanlar olarak kabul etmektedirler. Sonradan Ezidi olmak imkansızdır, sadece bir kişi doğuştan Ezidi olabilir. Semavi dinlerde ‘Şeytan’ denilen meleği Ezidilerin ‘Melek Tavus’ olarak adlandırması, onların Şeytan’a taptıklarına dair hatalı bir düşüncenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İslam inanışına göre Şeytan lanetli bir melektir. Ezidilere göre ise, Şeytan, Allah’tan başkasına secde etmeyecek kadar O’na bağlıdır. Bunun için de Şeytan, ilk başta cennetten kovulmasına rağmen sonradan Tanrı tarafından affedilir ve dünyanın yönetimini artık Melek Tavus olarak anılan bu meleğe verir.

    IŞİD’in aşağılık faaliyetlerini kanıtlayan görseller → https://i.hizliresim.com/nQa9El.jpg - https://i.hizliresim.com/36O3EO.jpg

    Son olarak sizi bir video ile baş başa bırakacağım. Lütfen izleyin. Ezidi kızın bakışları ile bütünleşin. O gözlerde Meleknaz’ı, Nergis’i, Zilan’ı, Hüseyin’i görün… https://youtu.be/4DsBnR8Ejso
  • Cahil yobaz, kendi ailesinden ve çevresinden gelen inanışları hiçbir eleştiriden geçirmeden kabul eder ve başkalarına da kabul ettirmeye çalışır. Okumuş yobaz, belirli bir düşünüş biçimini, ideolojiyi eleştirisiz kabul eder ve onun ötesinde hiçbir düşünceyle ilgilenmez. Bunlar “tek yol” culardır.
  • 704 syf.
    ·5 günde·Beğendi·3/10
    Ne yazsam bilemedim ama ekşi sözlükte bir arkadaş duygulara tercüman olmuş bize düşen saygıyla bu sözleri dalgalandırmak!!!
    "bolca aforizma, her konuda bilir kisi olan hayati cozmus yazarimiz, okunsun diye yer yer uzunca yazilmis cinsellik ve sacma sapan bir ask hikayesi. edebi gozuksun diye de cumleleri devirmis. editoru ne is yapiyor belli degil. 
    kitaptaki diyaloglarin hic biri diyalog degil, yazarin kendi kendine konusmasi. surekli bir tavsiye verme, ogretme halinde arkadas. ıyi muzik depeche mode'dur, oral seks asagilayicidir, akpliler de ozunde iyi insanlardir ama sezen aksu korkunc bir insandir, bagirsak sagligimizi ihmal etmeyelim, terzi kendi sokugunu dikemezmis vb. tonlarca sacma sapan konuda azra kohen'in ne dusundugunu bilmek istiyorsaniz mutlaka okuyun derim.
    sanatin her dalinda uzman olmakla kalmayip iyi sanat sudur, kotu sanat budur tanimi bile yapiyor yazarimiz. nasil bir ozguvense artik bilemedim"
    Ben hayatımızdaki kişilerin hayatının odak noktasının biz olmadığını anlayalı çok oldu şükürler olsun. Bu her ne kadar yanlızlık olsa da gerçek bu. Allah'ın huzuruna yanlız çıkacak bir insan (ki bu arada bilmeyenler için; üç kutsal dinde de allah inancı aynıdır, inanış farklidir) nasıl olurda kendisini bir başkasında bulma gayreti içerisinde ve bir başkasının hayatını şekillendirme cüretini bulabilir. Arkadaşın dediği gibi Islami bilgiler cehalet düzeyinde yetersiz. Ben ülke dışında yaşayan birisi için daha açık bir görüş ve itikat beklerdim ama bizdeki cahil laiklerle (lâiklik cahilliktir laikler cahildir demiyorum) aynı bakış acısına sahip olması şaşırttı beni. Bu durumun doğal sonucu her şey zıddıyla kaimdir sözünün manası tecelli etmiş ve yazarımız bulunduğu noktadan necip fazılın deyimiyle "kaba softa ham yobaz"ları görmüştür. Yanı elinde keser olduğundan herkesi çivi olarak görmüştür. Ancak hedefine ulaşmış, ticari bir başarı elde etmiş, insanları genel-geçer yuzeysellikle başbaşa bırakarak iyi bir reklam kampanyadi ile parayı cebe indirmiş kim bilir nerede hangi lüks hayatı yaşarken milletimizi ve devletimizi ve irademizi aşağılamaya devam etmektedir. Halbuki bu millet bu noktaya bile gelmek için deniz'lerini muhsin'serini adnan'larını verdi.