• 372 syf.
    kitabı elimden az önce bıraktım. yazacaklarımı toparlamam, okuduklarımı sindirmem gerektiğini biliyordum ama her saniye başka bir düşünce dolanıyordu aklımda. kelimelere dönüşmeyi bekliyorlardı. öncelikle kitaptan, ensest mağduru birinin cümlesini iliştirmek istiyorum buraya.
    “babam yanıma gelince gözlerimi kapatıyorum. çünkü biliyorum yine aynı şey olacak. uyuyor numarası yaparsam belki yapmaz diyorum ama olmuyor. hissetmeyeyim diye gözlerimi sımsıkı kapatıyorum.”
    sindirebileceğinin, hayal edebileceğinin, düşünebileceğinin çok daha fazlası. hayat bir çocuğun söylediği şu dört cümle kadar ağır. yaşadıkları kaldırabileceğinin çok daha fazlasını barındırıyor.
    kitap baştan aşağı gerçeklik akıyor fakat içime sindiremediğin bir şeyler hissediyorum. kitabın konusu çok ağır ama bir yavanlık vardı, neden kaynaklandığını çözemedim. ama hızla okudum. bazen çok hızlı okuduğumu düşünüp yavaşladım. yazılanları düşünmemek elimde değildi. aklımın bir köşesinde sürekli başka bir hikaye dönüyordu. okurken, ruhen çok zorlandım.
    ilk kez youtube’daki videosuyla haberim oldu kitaptan ama ara ara izlediğim videodan çok sonra almaya cesaret edebildim. izlediğim, dinlediğim gibi okumaya cesaret edebilmek zor olmuştu ki nitekim birkaç ay kitaplığımda öylece bekledi zamanını.
    başlardan itibaren çok çabuk çekti kitap beni. tüm gerçekliğiyle ellerimde tutuyordum ve okuduklarım insan olarak kendimden utanmama, çoğu zaman hayretler içinde kalmama sebep oldu. hepsi gerçek olmamalıydı fakat biliyordum ki çok daha fazlası vardı yazılmamış. tüm o yazılmamışları da kitabı okuduktan sonra yük gibi alıyorsunuz omuzlarınıza. zaten taşımakta çok geç kaldığınız, çoğumuzun göremediği, okumadığı, gerçekliğini reddettiği bir yük. öylece sizde kalakalıyor.
    bir yerlerden hatırladığımız, duyduğumuz, gizli gizli konuştuğumuz her şey kitabın içinde. çok daha önemlisi kitap sizi bir olayla baş başa bırakıp gitmiyor. neler yapabileceğinizden, nasıl fark edilebileceğinden, sağlıktan, hukuktan terapiye çoğu şeyle ilgili bilinçlendiriyor.

    türkiye’de ensest gerçeği. konuşmaktan, adını söylemekten çekindiğimiz, yaşanmamış gibi yapmanın kolay olduğu ve belki de kabul etmenin en zor olacağı gerçek. ama var ve burada. üç maymunu oynamanın faydası yok. şimdi susarsan hiç konuşamazsın, susma!
  • 140 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Dostoyevski bu romanında ana karakterin karanlık iç dünyasını yansıtıyor biz okuyuculara

    Bu öyle bir karakter ki yalnızlık ve ezilmişlik duygusunu iliklerine kadar hissetmiş, yok sayılmış, gururu defalarca incinmiş ve her defasında yaptıklarından dolayı kendisini cezalandırmış kurallara uymayı reddetmiş aykırı biri
    Fakat bu karakterin hayata dair öylesine dahiyane tespitleri ve sorgulamaları var ki dostoyevski nin gerçekten haklı bir üne sahip olduğuna tanıklık ettiriyor
    Bunlar neler mi?
    Mesela çok fazla bilmenin bir işe yaramadığını bilincin hastalık olduğunu söylüyor bizlere aynı zamanda insanın çıkar konusunda aldanabileceğini insanı yücelten bir ızdırabın kolay ulaşılan saadetten daha kıymetli olduğunu söylüyor ki bence ders niteliğinde

    Bu özelliklerinden olsa gerek kitabı tek günde bitirmek istemedim çünkü gerçekten ruh halinizi ciddi şekilde etkileyebilen bir eser.

    İyi okumalar
  • Mutlaka okuyun..

    Bir de kalkmış "kadınlar şair olamaz" demesi yok mu...
    Ahhh ahhh
    Ah ki ne ahh
    Biri şuna söylesin azizim
    Lirik şiirin öncüsü Sapho kadın değil miydi.
    "Ah kimselerin vakti yok
    Durup ince şeyleri anlamaya” diyen , Gülten Akın kadın değil miydi!
    "Neyi bulmuştu" acaba Lale Müldür 'ün kadınlığı besbelli değil mi.
    "Hayatın neresinden dönülse kârdır" diyen ve 1987 yılında 29 yaşında İstanbul’da beşinci kattaki evinin yatak odası penceresinden atlayarak intihar eden (şair Cemal Süreya'nın Amerikalı yazar F. Scott Fitzgerald'ın ele avuca sığmayan karısı Zelda'ya benzettiği için) Çılgın Zelda'm Nilgün Marmara nasıl kadın değildir ya hu..
    'Çiçekli Şiirler' yazmak istiyorum Bayım diyen güzeller güzeli Didem Madak da kadın değilse yok daha neler efendi yok daha neler..
    Peki 'Kışın Bana Yaptıklarını' yazan çocukken erkek kıyafetleri giymiş Birhan Keskin kadın değil miydi...

    Kadınlar da şiir yazar efendiler
    Onlar ki şiirin hem objesi hem sujesi hem de efendisidir.
  • 78 syf.
    Aisklyhos'un bu tragedyasi aslında üçlü bir serinin ilk eseriymiş lakin günümüze bu seriden sadece bu kitap kalmış. Ancak taşıdığı anlam ve arkasında yatan felsefe bakımından tamamlanmış nice eserden çok daha önemlidir diye düşünüyorum Zincire Vurulmuş Prometheus. Peki neden?

    Prometheus ile ilk Hesiodos'un eserlerinde karşılaşıyoruz. Burada Prometheus, Tanrıya ve düzene başkaldırmış bir tanrıdır, ölümsüzlere karşı ölümleri yani insanları tercih etmiş durumdadır. Önemli olan ise Hesiodos'un burada Prometheus'u kötü olarak sunması, Zeus'u ise iyi olarak... Çünkü Hesiodos için en önemli şeyler düzen, ölçülü olmak, adalettir ve tabiki bunlarla iliskilendirdigi Tanrı/Tanrılar. Tragedya yazarı Aisklyhos ise Prometheus karakterini Hesiodos'tan farklı ele alır. Adeta roller değişir karakterler arasında, Zeus zorba ve kötü olmuş; Prometheus ise iyi olmuştur. Prometheus'un bu iki farklı şekilde ele alınmasının altında yatan temel etken, düzen uğruna muktedire mutlak itaat mi etmeli yoksa özgür bir yaşam için düzene ve muktedire karşı isyan mi etmeli ikilemidir.

    Buradan Prometheus'un insanlar için yararlı neler yaptığına kısaca bakalım:
    i) Zeus, insanları komple ortadan kaldırmak istemiş, Prometheus buna mani olmuş.
    ii) Prometheus, insanların içine umutlar vererek onların ölüm kaygısına hapsolmalarini engellemistir.
    iii) Zeus'tan ateşi çalıp insana vermiş. Bu sayede yeryüzünde hayvanvari şekilde takılan insan tüm sanatları öğrenerek bilinclenebilmis ve özgürlüğü yolunda büyük yol katetmistir.
    Zeus iktidarı akıl gücüyle elde etmiştir ve bu gücün sadece kendisinde olmasını ister. Özellikle Prometheus'un son yaptığı iş açıkça kendi iktidarına bir tehdit unsuru barındırmaktadır. Nitekim kehanete göre Zeus'un doğacak bir çocuğu kendisini alt edecektir. Buna mani olmak için Zeus korkunç bir ceza verdiği, tanrıliktan köle durumuna düşürdüğü Prometheus'un ayağına gelecektir. Yani Azra Erhat'in oldukça haklı yorumuyla özgür gözüken Zeus aslında bir köle, köle gözüken Prometheus ise aslında hürdür.

    Zeus nezdinde Aisklyhos; hepimize tanıdık gelecek muktedir şeklini ortaya koyar: Zorba, baskıcı, aklı tekelinde tutup düşünce özgürlüğünü yok etmeye çalışan bir otoriter...
    Prometheus nezdinde ise bilinçli ve özgür olmayı, zorbalığa karşı baskaldirabilen insanı ve düşünce özgürlüğünü ortaya koyar.

    Prometheus bağlı bulunduğu yerden bu düzenin Zeus'un devrilmesiyle yıkılacağını söyleyince karşısındaki kişi oldukça şaşırır. Ve şu kısa diyalog geçer aralarında:

    "- Zeus tahtindan düşebilir mi bir gün? ...
    Kim alabilir onun gücünü elinden?
    - Kendi kendisi ve olmayacak istekleri."

    Oldukça manidar bir diyalog değil mi?


    İyi okumalar
  • 229 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Değil değil..:)

    Belki de şöyle;
    "İnsanın mahiyeti ulviye; fıtratı, camia olduğundan; binler enva-ı hacat ile binbir esma-ı ilahiyyeye her bir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç iştiyaktır. Muzaaf iştiyak muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır. "
    Kamus-i Osmanî


    Daha da mı karıştı?
    Çünkü dünyanın en karışık, en içi dolu ya da en yakıcı üç harfinden müteşekkildir kendisi ; AŞK.

    Verme potansiyelinin zirve noktasıdır.
    Sınırsızdır, onun için ne bulduysak doldururuz içine. Gözü kör eden bir melankoliyle cana kasteder.

    Bir ateştir mesela, körüklemekten pek zevk aldığımız.
    Savunmasız bırakmaktır kendimizi, gönüllü köleliktir. İnsan ,ayağına takılacak prangayı kendi elleriyle karşısındakine sunar mı? Aşıksa sunar.

    Gizemlidir, boyutları, evsafı net değildir. Karanlıktır. Kırmızı değil siyahtır aşkın rengi.
    Mücadeledir, direniştir ama tek kişilik.
    Geçici bir deliliktir. Şişirip durduğumuz balonun elbette patlayacağını bildiğimiz gibi, her şeyin farkında olup, olmak istememe halidir.

    Aslında en güzel Fuzulî anlatır aşkı;
    "Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabib,
    Kılma derman, kim helakim zehr-i dermanındadır."

    İşte tüm bunları Lami'nin dilinden anlattım size. Bir çift mavi gözün, altın sarısı saçların, büyüleyici güzellikte bir silüetin peşinden savrulup giden Lami'nin.

    Osmanlının son dönemlerinin arka planda boy gösterdiği enteresan bir aşk hikayesi.

    Dış güzelliği, içinin bütün çirkinliğini örtmeyi başaran, sarayda büyümüş, zenginlik ve ikbal düşkünü, istediklerine ulaşabilmek için insanları, insanların duygularını bir kalemde harcayabilen melek görünümlü şeytan, Canan 'ın hikâyesi.

    Aslında mevzu tam olarak o değil.
    Şöyle ki;
    "Cihanda aşık-ı mehcur sanma rahat olur,
    Neler çeker bu gönül, söylesem şikayet olur. "
    Şeyhülislam Yahya

    Aşkın insanı düşürebileceği bütün çukurları tek tek işaret etmiş yazar. Bu muazzam körlüğü kıskacına kapılınca güpegündüz güneşi mehtap sanan Lami 'nin yaptıklarını okurken yok artık deyeceksiniz.

    Canan'ın boğazına sarılıp öldürmek istediği an bile aşkından deli divane olan, kini körlüğünün gölgesinde yok olup giden Lami,rüzgarın ondan götürdüklerinin farkında değil. Ona gelen sadece sevdiğinin kokusu.

    Ama beni en çok Bedia hayal kırıklığına uğrattı. Lami, Canan uğruna kendisinden vazgeçtiği için, kocası ona tekrar döndüğünde ağır bir darbeyle yere sermeliydi onu. Manevi anlamda tabi. Ama yapmadı.

    Ana fikir; Dimyat 'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayınız.

    Değil değil..:)

    Bırakın kalbiniz kan pompalasın, akıl en büyük nimettir.
    Ve tabi ki unutmadan eklemem lazım;
    Vefa, en müstesna duygulardandır.




    Keyifli okumalar..:)
  • 383 syf.
    ·7 günde·10/10
    Köygöçüren , Eşekli Kütüphaneci , Onuncu Köy ve şimdi de Tırpan . Her romanında, ayrı bir Türkiye yarasını ele alan Fakir Baykurt , Tirpan'da da yazarliginin bütün hünerlerini sergiliyor. Tırpan'a birazdan geleceğiz, ama önce biraz Fakir Dede'yi tanıyalım.

    Daha önceki Fakir Baykurt incelemelerimde değinmişimdir mutlaka, tekrara kaçarsa affeyleyin. Yazarımız, çok çocuklu bir ailenin ferdi olarak Burdur'da doğmuş. Bütün yaşamı büyük sıkıntılarla geçmiş. Çocukluğundaki sıkıntılar doğuştan. Yoksulluk, garibanlik bükmüş bellerini. Küçük yaşta çalışmaya başlamış. İrgatlik, dokumacılık... Kendilerine bakan dayısı 2. Dünya Savaşı sebebiyle askere alınınca hepten perişan olur. Aslında köy enstitüsü hayat olur onun için. Gönen köy enstitüsüne girer, hayatı değişir. Öğrenciliginde Nazım Hikmet Ran 'le tanışır. Hastası olur. Nazım Hikmet yasaklı olduğu için, kitaplarini kaçak gocek bulur, ezberler. Çünkü Nazım sesi olmuştur onun. Tüm ezilenlerin sesidir Nazım.

    Sonraki sıkıntıları ise insanlığındandir. Öğretmen olarak köy köy dolaşır Anadolu'nun kuş uçmaz yerlerinde. Köylülerin, sorunlarını,sıkıntılarını dile getirir. Çözüm yolu bulmaya çalışır. Çünkü köylüler perişandir, dönem ağaların beylerin devridir. Ağaların beylerin tekerlerine çomak sokmak mangal gibi yürek gerektirir o dönem. Yaptıkları birilerinin hoşuna gitmez. Soruşturmalar, kovuşturmalar, tehditler, sürgünler. Üstüne sen bı de git öğretmenleri tek bir çatı altında birleştir. Türkiye öğretmenler sendikasını kur. (TOS) Hoppala... Al başına derdi, belayı. Sıkıntısı daha da artar. Ama bildiğinden geri kalmaz. Bütün derdi köylü çocuklarıni da okutmaktir. Köylüleri bilinçlendirmektir. Ağaların beylerin saltanatına son vermektir.

    Fakir Baykurt, çok iyi bir eğitimci olduğu kadar çok da iyi bir yazar. Romanları insanın içine o kadar işliyor ki, sormayın gitsin. Her roman ayrı bir yara, ayrı bir tat.

    Tırpan, tam da böyle bir Türkiye gerçeği, yarası. Onüçündeki bir kızın, altmisindaki bir ağaya zorla verilmesi. Sevginin değil, paranın konuştuğu bir olay. Kimse sormuyor gönlü var mı, yok mu? Babası verdi ya tamamdır. Hemen kusatin çevresini. Baskılı alan savunması. Nasılsa her yerde ağa ' bokyidicileri' de vardır. Üstüne bir de karakol desteği. Mis. Oldu , bitti.

    Benden ne zaman kitap önerisi isteseler, ben onlara Fakir Baykurt, Aziz Nesin , Rıfat Ilgaz , okuyun derim. Önce kendi ülkemizde neler olmuş,bitmiş, bunu öğrenin derim. Kendi kulturunuzu öğrenin derim. Tam da bu konuyla ilgili, iki çift laf da Fakir Baykurt yayıncısı literatür yayınlarına gelelim. Ey yayıncı, kitaplarin arasına çeyrek altın mı koyuyorsunuz mübarek. Nedir bu fiyatlar. Kitaplar pahalı ,sende daha pahalı. Acık da sen gayret et de millet Fakir Baykurt okusun. İnsaf. Zannedersin kuşe kağıt,ciltli basıyorsun kitaplari. Sahaf sahaf gezip eski yayınları bulmak daha işime geliyor benim. Buldum mu da benden mutlusu yok. Yoksa gerçekten literatür yayıncılık ağaların,beylerin işi.

    Son olarak, etkinlik için Ebru Ince bir teşekkür. Kalabalık bir grupla beraber, Fakir Baykurt okumak çok keyifli oldu bir kez daha.