• Kitap hakkında düşündüklerimi toparlayıp yazmam oldukça vakit aldı. Sakin ilerleyen ve bir şekilde merak unsurunu canlı tutmayı başaran bir kitap. Yine de zaman zaman aynı cümleleri tekrar tekrar okuduğum hissine de kapılmadım değil… Bu da sizi kitaptan bir miktar soğutuyor açıkçası…
    Bence esas hikaye son 50-60 sayfaya sıkıştırılmış. Üstelik bu kısımda da ben sorularımın çoğuna tatmin edici cevaplar alamadım. Yazar belirli şeyleri merak unsuru olarak birden fazla defa önümüze sunuyor. Fakat bunlara verdiği cevaplar yüzeysel geldi bana. Ne yalan söyleyeyim kitap bende biraz hayal kırıklığı yarattı. Aldığı ödüller, iltifatlar, övgülere bakıyorum da ben “muazzam” diyebileceğim bir okuma zevkine erişemedim. Üstelik kitapla ilgili tüm yorumları bitirdikten sonra okudum, öncesinde değil.

    ----------------------------------------


    Hailsham’da öğrencilere birçok şey öğretilmiş ama hiçbirinin aslında hayal kurmasına izin verilmiyor. Hayatlarının onlar için zaten çizildiği küçük yaşlarından itibaren dikte ediliyor.
    Ve en önemlisi dışarıyla asla bağlantıları yok. Yani büyürken "başka hayatlar " hakkında tek kelime bilgi sahibi değiller.
    Yine de okullarından ayrıldıktan sonra neden sosyalleşmedikleri benim açımdan kitabın handikaplarından biri oldu diyebilirim. 18 yaşına kadar dış dünyayla hiçbir bağlantıları yok; zaten kaçımızın var ki… Klonların isyan etmemesini eleştirenler olmuş. Ben eleştirmiyorum. Bunun nedenini anlamak oldukça kolay ve tek başına uzun bir yazının konusu olabilir.
    Ama kitapta başka bir eksiklik vardı. Galiba böyle hissetmemin nedenini en sonunda buldum.
    Baş karakterin ne hissettiğini hiç öğrenemiyoruz. Anlatıcı kendisi, kendi anılarını anlatıyor ve hiçbir duygu belirtisi yok… Bıkkınlık yok, üzüntü yok, hayal kırıklığı yok, öfke yok, sevinç yok… Öfkelendim dediği sayfalarda bile yok... Öfke öyle bir şey değil çünkü…
    ---------------------------------------
    Kitap bittikten sonraki günlerde hakkında ne yazabilirim diye düşünürken acaba yazar şöyle mi demek istedi; yoksa aslında bunu mu kastetmişti gibi sorular uçuştu durdu. Bence bir yazarın niyeti bu kadar kapalıysa yani ben yazarın metni kaleme alırken ne amaçladığını bu kadar düşünüyorsan orada eksik bir şeyler vardır. Kitabı okuduktan sonra kitapla ilgili daha net ifadeler kurabilmek isterim. En azından benim iyi bir kitaptan beklentim budur... Hatta bir kitaptan beklentim budur…
    Tavsiye eder miyim emin değilim.
  • Rowell bebeğimin bir kitabını daha bitirmiş bulunmaktayım ve Rowell bebeğim beynimi bulamaç ettiği için günlerdir bu kitabın incelemesini nasıl yazsam diye düşünüyorum çünkü bu kadın beni deli etti.

    Deli etmesi hem iyi hem de kötü mana da. Biraz düşünmem gerekti çünkü kitabı sevmeme rağmen bir şey eksikti bunda diye düşündüm. Eksik şeyi düşündüm ve emin olamamakla birlikte sanırım birkaç fikre de sahip oldum.

    1-) Kitap tüm Rowell kitapları gibi aşırı akıcı olduğu için eğlenceli de zannettim ama ben kitabı okurken eğlenmek yerine genel olarak sadece üzüntü hissettim. Bu bir eksiklik değil ama aynı zamanda eksiklikte. Buna az sonra değineceğim.

    2-) Konu gerçekten havada asılı kaldı. Bunun seçtiği konuyla da ilgisi var elbette.

    3-) Bu zamana kadar okuduğum ve beni en sinir eden sonlardan biriydi. (Ki bunu okuduğum tüm kitap genellemeleri içinde söylüyorum.) Kitabın kapağını öfkeyle kapattım…

    Şimdi bu üç temel şeyi göz önüne alaraktan konuşacağım. Fizikte Takyonik Antitelefon denen bir şey var ve bu telefon sayesinde geçmişinize mesaj bırakabiliyorsunuz. Bunu biliyorum çünkü fizik performansım için bu konuyu seçtim. Ve bu konuyu arkadaşlarımla sürekli tartıştık. Yani böyle bir telefonumuz olsa ve geçmişimize mesaj bıraksak ne olacak? Ne değişecek? Sonuçta geçmişimizdeki biz şimdiki biziz yani hayatımızda ne değişebilir ki? Çok tartıştık ve sonuç bir hiçe çıktı. Tabii internette yazan bilimsel şeyleri henüz okumadım ama kendi aklınızla bir mantık yürüttüğünüzde sizde bu sonuca çıkarsınız büyük ihtimalle. Hiçbir şey değiştiremeyiz.

    ‘Şimdi ne alaka bu?’ diyeceksiniz ama çok alaka. Çünkü kitapta olan buydu. Georgie, yoğun iş temposu yüzünden uzun bir süredir ailesine vakit ayıramadığı ve bu Noel’de de Neal ve çocuklarla birlikte Omaha’ya gidemediği için (yine işi yüzünden) bu bardağı taşıran son damla oluyor ve Neal ile evlilikleri tehlikeye giriyor. Sonra Georgie annesinin evinde gençliğinden kalma sabit hatlı telefonunu buluyor ve ondan Neal’ı aradığında bir bakıyor ki, geçmişteki Neal ile konuşuyor.

    Daha sonra bu telefonu Neal ile olan aşklarını kurtarmak için kullanmaya karar veriyor. Yani geçmişi değiştirebileceğini düşünüyor.

    Bu telefonun varlığından haberdar olduktan sonra bunun Rowell’ın kitabında karşıma çıkması açıkçası beni çok heyecanlandırmıştı. Onun yorumunu ve kitabın sonunu, ne değişeceğini çok merak etmiştim. Hem de fizik performansımda yardımı olur diye de düşünüyordum. Ve büyük hevesimin üzerine eklenen büyük bir hevesle daha okumaya başladım kitabı.

    Ama umduğum gibi olmadı.

    Şimdi ilk maddeye geçiş yapıyorum.

    Bu kitabın tamamının eğlenceli olmasını beklemezdim çünkü Rowell her kitabını eğlenceli yazmak zorunda değil. Ben Rowell’a bu yüzden sinirlenmiyorum zaten. Ki buna hakkımda yok. Ben sadece kitapta sadece Georgie’ye ağırlık verdiği ve diğer tüm karakterlerini heba ettiği için sinirleniyorum ona. Georgie’yi aşırı derece de çok sevdim. Rowell yine harika bir karakter yaratmış. Georgie’nin Neal için hissettiği tüm o duyguları, sıkıntıları ve korkuları taa içinizde sizde hissediyorsunuz. Georgie Neal’ın onun aramalarına geri dönmesini beklerken sizde heyecanlanıyorsunuz. Sizde bekliyorsunuz.

    Ama bu sanki monolog okuyormuşsunuz gibi. Georgie, Georgie ve daha fazla Georgie. Rowell romantizm ustası ve keşke, keşke Neal ile daha fazla sahne olsaydı. Çünkü Ben Georgie ve Neal ikilisini çok sevdim. Onların birbirini sevişlerini, Neal’ın Georgie’yi sevişini ve yaptığı tüm fedakarlıkları çok sevdim. Keşke demekten başka elimden bir şey gelmiyor…

    Ve Seth. Seth bu kitapta daha iyi biri olabilirdi. Georgie ile gençliğinden beri arkadaş ama işlerine özel hayat karıştırmama kanunundan dolayı hiç o kadar yakın olamamışlar gibi hissediyorsunuz. Yakınlarmış gibi hissettiğinizde Rowell, “Hayır, onlar yakın değiller. İnanmayın buna” der gibi araya giriyor gerçekten. Ben kesinlikle Seth’in bunu hak ettiğini düşünmüyorum. Georgie ve o daha güzel, derin ve komik bir arkadaşlığı hak ediyordu. Seth bir pislikmiş gibi yazılmayı hak etmiyordu.

    Cidden… çok yazık olmuş.

    Bunlar kitabın gidişatını benim için o kadar çok etkiledi ki, anlatamam. Kitaba kendimi kaptırmıştım ama bunlar beni her daim rahatsız etmeye devam etti. Seth’den hiç hoşlanmadım. Ve bu beni rahatsız etti. Rahatsız etmekten çok, böyle olsaydı ne olurdu sanki diye içim içimi yedi.

    Ayrıca birde öyle bir son okuyunca, iyice deliye döndüm. Çoğu kişi Rowell için hep ucu açık sonlar yapıyor, son yazmayı beceremiyor gibi yorumlarda bulunuyordu ve ben Eleanor ve Park dışında bu yorumlara katılmıyordum. Onun sonu da cidden rezaletti. Ama kitabı sevmediğim için pekte umurumda değildi. Evet, belki açık uçlu yapıyor olabilirdi ama bence güzel sonlar yazıyordu. Ama bu… bu kabul edilemez gerçekten. Hiçbir şey anlamadım. Konu yeterince havada asılı kalmamış gibi öyle bir son yazınca, ben ne okudum o zaman, tüm yaşananlar neydi? Diye bir kalıyorsunuz. Bu kadar açık uçlu da olmaz ki be Rowell.

    Bu kitapta tek sevdiğim şey, karakterler ve onların özellikleriydi. Gerçeklikleri ve duyguların karşı tarafa iyi geçirilmesi. Beş puanı sırf bundan dolayı verdim. Çünkü ne dersem diyeyim Georgie’nin hissettiklerinden etkilenmediğimi inkar edemem. Ve evlilik konusunda bana bazı yeni görüş açıları da kattı. Bunu da göz ardı edemem.

    Kitabı okurken hissettiğim hafif üzüntü çok güzeldi ama üzgünüm Rowell.

    Bu sefer olmadı… (kırık kalp)

    Dipnot: Ayrıca Pegasustan ilk defa bu kadar kalitesiz bir kitap çıktığını görüyorum. Kitabın altları bembeyaz oldu, soyuldu hep. 33 TL VERMEMİŞ OLSAM GERÇEKTEN HİÇ PROBLEM OLMAZ AMA. O kitaba o kadar para verdim ve bir zahmet iki gün elimde tutunca ölmesin dimi. Kazıkçı Pegasus. Neyse yine de sen en sevdiğim yayın olduğun için seni affediyorum.
  • Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.
    Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!
    -Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
    -Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.
    Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.
    -Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
    -İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe ile üç dil oluyor.
    -Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

    Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.
    -Kadınların ayrı bir dili mi var?
    -Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçeyi öğrenmeli.
    İyi de niye Bükçe? -Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını "Bükçe" koydum.
    -"Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.
    -Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.
    -Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ?
    -Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    -Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.
    -Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor? diye canları sıkılır.
    -Biz de bazen Cananla böyle sorunlar yaşıyoruz. Niye düşünmedin? diye kızıyor bana.
    -Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.
    -Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?
    -Var dedik ya oğlum, Bükçeyi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?
    -Hazırım baba.
    -Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçede en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana Bugün bir elbise aldım. diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı -ndan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    -Hikaye dili yani.
    -Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes. demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen seni sevmiyorum. de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.
    -Ne alakası var baba seni sevmiyorum demekle kısa anlat demenin?
    -Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.
    -Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.
    -Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.
    -Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. ";Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?
    -"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."
    -Peki ne demem gerekiyordu?
    -Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup "Ağır mıyım?" derse sakın ;Evet, biraz" falan deme "Hayır" de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

    -Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.
    -Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.
    -Ve asla unutmazlar, değil mi?
    -Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.
    -Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.
    -Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.
    -Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun? Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.
    -Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.
    -Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.
    -Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.
    -Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?
    -Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, Neyin var? diye. Hiçbir şeyim yok. diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.
    -Bükçe'de Hiçbir şey yok. demek ";Çok şey var, benimle ilgilen. demek oluyor, o zaman.
    -Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.
    -Bir arkadaşım da "Kadınların "Peki." demesi tehlikelidir" demişti.
    -Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir "peki", "olur", "tamam" her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    -Zor bir dil baba.
    -Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
    -Anlamak da pek kolay değil ama.
    -Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.
    -Nasıl yani?
    -Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    -Küçük ama önemli detaylar.
    -Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.
    -Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.
    -Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.
    -Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.
    -Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.
    -En değerli sözcük nedir?
    -Sen bil bakalım.
    -"Seni seviyorum." herhalde.
    -Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler ";Söylemiştim, zaten biliyor. diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.
    -Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.
    -Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.
    -Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.
    -Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.
    -Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

    Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.
    -Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.
    -O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.
    -Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.
    Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün. Sema Maraşlı'nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz Kitabından
  • Hüseyin Nihal Atsız'ın bir Uygur masalı ile başlayan romanı. Bu masala göre yüzlerce yıl önce yaşamış Yüzbaşı Burkay, kendi evdeşi (eşi) olmasına rağmen Kaçığma-Kün adında gönül yakıcı bir dilbere meftun olur. Bu aşk uğrunda karısını feda eder ve bu davranışı, eşinin bedduasını müteakip lanetlenmesiyle sonuçlanır. Peki bu masal neden anlatılıyor, olay örgüsü bununla mı sınırlı? Hayır. Asıl olay günümüzde geçiyor ve girişteki masalın yansımaları ile Marquez'den bildiğimiz büyülü gerçeklik bizi içine alıyor. Öyle ki eserde Peygamberler ve geçmişteki büyük Türk hükümdarlarla karşılaşıyoruz. Kurmaylık eğitimi aldığı sırada, zamanın ideolojik gerçekleri ve çıkarlarıyla örtüşmeyen birtakım düşüncelerini paylaşmaktan çekinmediği için orduyla ilişiği kesilen bir yüzbaşının kırılan onuru, eşi Ayşe'nin her şeye küsen kocasını tekrar hayata döndürme çabaları, yıkıcı bir aşk ekseninde anlatılıyor. Lakin okumayanlara spoiler vermemek adına konudan daha fazla bahsetmemeye çalışacağım. Nihal Atsız, kendisini Bozkurtlar serisi ve Deli Kurt adlı eserleriyle tanıyan ben ve benim gibi okurlarını bu eseriyle şaşırtıyor. Bu şaşkınlığın sebebi, eserdeki konu ve konunun işlenişi kadar Atsız'ın şairlikteki üstün meziyetleriyle de karşılaşıyor oluşumuzdandır. Buyurun size eserde geçen beyitlerden birkaç örnek:
    Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse;
    Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse;
    Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan,
    Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...
    ******************************************
    Gönlümdeki azgın devi rüzgarlara attım;
    Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.
    ******************************************
    Hala yaşıyor gizlenerek ruhuma 'kaabil'
    İmkanı bulunsaydı bütün ömre mukabil
    Sırretmeye elden seni bir perde olurdum.
    Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.

    Son olarak kitabı tavsiye eder miyim? Okuduğunuz eserlerde gerçeklik çizgisinden uzaklaşılmasından hoşlanmıyorsanız bu eser çok da size göre değil. Bunda beis görmeyen okurlar sıkılmadan okurlar diye düşünüyorum. Benim eleştirim kitabın finaline, bence daha farklı sonlandırılabilirdi. Ama bu konuda yazarın zevkine saygı duymaktan başka yapacak bir şeyimiz yok. Hepinize iyi okumalar diliyorum. Kitapla kalın...
  • Normalde 1k da şu ana kadar hiç film düşüncesi yazmamış olsam da "Siyah Kuğu" filminin verdiği mesajlar ruhuma gereğinden fazla ağırlık yaptı, dayanamadım. Buradayım.

    Öncelikle okumaya başlamadan önce arka fonunuza bir müzik bırakıyorum, ruhunuzu tam sakinleştiriyor diye düşünürken birden fırtınalar kopartması bu ileti için ideal> https://youtu.be/lquHVVNTAg4

    (Film özetini atlamak istiyorsanız ilk 3 paragrafı atlamanızı öneririm.
    Yazıyorum, yazıyorum çünkü belki de ilk defa bir filme karşı oluşan düşüncelerimi zamana kurban etmek istemedim.Her ne kadar filmi izler izlemez yazdığımdan ötürü düşünceleri tam sindirememiş olsam da, yazmazsam düşüncelerin içimde zehir etkisi yaratacağından eminim.
    Gerçi film zehir etkisini yaptı yapacağı kadar. Gelin size Kuğu Gölü Balesinden bahsedeyim biraz. Daha sonrasında da işin can alıcı noktasına girelim.

    Bu baleyi hepiniz duymuşsunuzdur. Genç ve güzel bir kıza yapılan büyü sonucu ruhu beyaz bir kuğuya hapsedilir. Büyüyü bozmanın tek yolu ise aşkını bulabilmek. Beyaz kuğumuz tam aşkını bulacakken siyah kuğu gelir, büyüyü bozacak kişinin aklını çekler ve beyaz kuğu büyüyü bozamaz.

    Nina isimli bir genç kız. Çok zarif, naif bir kız aslında. Belki de biz öyle sanıyorduk. Bilmiyorum. Nina balerin ve en büyük hayali (kendisinin değil, annesinin!) Kuğu Gölü'nde kraliçe kuğuyu oynayabilmek. Ama ortada bir sorun var, kraliçe kuğu hem beyaz kuğuyu hem siyah kuğuyu kapsıyor.

    Kolay mı hem beyaz hem siyah kuğuyu oynayabilmek. Gerçek bir beyaz kuğu varsa aramızda, ne derece canlandırabilir ki, ne derece hissedebilir siyah kuğunun karanlığını? Ya da kaç kişi var dünyada siyah kuğuyu hakkıyla yerine getirip beyaz kuğu saflığında kalabilen? Yapamıyoruz bence. İnsanın içini ya siyahlığın o görünmez kuyusu karartıyor, ya da beyazlığın cazibesi öldürüyor. Ayarlaması zor ortasını, tutturamıyoruz çoğunlukla. Taklitlerden öteye gitmiyor "çiftkişiliklilik"

    Filmden bahsediyordum. Nina -bence- kendini beyaz kuğu sanan siyah bir kuğuydu. Ama siyah kuğu olmak onun tercihi değildi, dayatılmaydı. Belki hırs fazlası, başarı doyumsuzluğu, korkaklığı, ürkekliğiydi bu dayatmalar. Ama en nihayetinde derinlerinde bir yerde yatan ve bir gün açığa çıkmayı bekleyen bir siyah kuğusu vardı onun. Hocası "sadece beyaz kuğuyu oynayacak olsan direk seni seçerdim" derken abartmıyordu. Çünkü Nina beyaz kuğu rolüne o kadar güzel girmişti ki insan onda siyah bir kuğunun bulunabileceğini hayal bile edemiyordu. Ona göre kusursuzluluk, bünyesinde her ikisini de bulundurmaktı. Filmin sonunda kendinde buldu bulmak istediğini, ve "kusursuz" oldu-kendince-.

    Hepimizin karanlıklarda yatan ya da etrafta rahatça gezinen bir siyah kuğusunun olduğunu biliyoruz. Ama istemiyoruz kendimizde öyle bir şey bulundurmak. Mükemmelliğimizi bozuyor çünkü. Mükemmellik algısı o kadar kusursuzla bağdaştırılmış ki, bazı kusurlarım bizi daha mükemmel yapacağını unutur olmuşuz. Siyah kuğularımızı bastırırken onlara daha büyük bir ayaklanma gücü verdiğimizin farkında değiliz, bastırdığımız duygular yok olur sanıyoruz.

    Film tamamen bu konu üzerine yapılmış, kendini beyazlığa tamamen adamış bir kızın içindeki siyah kuğuyu ortaya çıkarmak zorunda kalmasıyla başına gelen psikolojik durumlardan oluşuyor tüm sahneler.Zaten en sonunda Nina da anlıyor, mükemmellik beyaz kuğu olmakta değil, hangi kuğu olmak istersen onu olmakta.

    Hepinize içinizde hiçbir kuğuyu bastırmadığınız, her birine gereken önemi verdiğiniz, başarı peşinde kendinizi ve ruh sağlığınızı aksatmadığınız, hırsla kendinizi yiyip bitirmediğiniz günler dilerim. Gecenizin, gününüzün, gündünüzün güzel olması dileğiyle...
  • Tanıdık olmayan yalnızlıkların bir sonu yoktur.Seni tanımıyorum...Bence bu konuşma burada kalsın....
    Hatta seninle aynı kitabı alalım.
    Tekrar görüşmemiz için büyük bir tesadüfe ihtiyacımız yok.Tesadüf hakkımızı şimdi kulladik zaten....
    Her şeyden önce sesler özlenmeli. Sesini özlersem yine burada olurum. O zaman da kalbimden bana doğru uzanan eli tutabilirim belki...
    Ama şimdi değil. Asla şimdi degil....
    Önce kendi yalnızlığının senden ne istediğini anla...
    İçinden geçenlerin sana ait olup olmadığından emin ol....
    öyleyken başka birinin içine göz dik...
    ....
    Sanırim gelecek dedikleri şey öyle hemen gelmiyor. Ya da hemen gelen, doğru gelecek olmuyor...
    Tamamen umudunu yitiren şeylerden bahsetmedim...
  • - İstismar, töre,tarikat, aldatmaca, ihanet, katliam, vahşet, çocuk gelinler ve daha niceleriyle dolu olan bir Hakan Günday kitabını daha bitirdim. Zaten bunalım geçen kış günleri kapımıza geldi, neden ben bu kitabını da okuyup aşırı doz aldım diye soruyorum kendime.

    - Kitabımızın olayları sanki bir hortumun içine atılmışız gibi, bizi çekip içine alıyor. Hangi birinden dem vuracağımızı şaşıracağımız ülkemizin doğusundaki olaylar ile başlıyor serüvenimiz. Töre cinayetleri, tarikatlar ve çocuk gelinlerin göbeğinde açıyoruz gözlerimizi. Henüz 11 yaşında Derda'' bir gün okuldan annesi tarafından, geriye dönmemek üzere alınıyor ve macera başlıyor. Bundan sonra olanlar ne mi? Tam bir pembe dizi kuşağı ama yabancı versiyonu. Ne ararsan var tarzında ve filmi çekilse başrolünde Müjde Ar olur ve muhakkak Erol Taş & Nuri Alço ile sahneleri olurdu. Olaylar gerçekleştikten sonra (iş işten geçince) durun siz kardeşsiniz diye bağırarak biri içeri girerdi. Öyle bir bahtsız bedevi hikayesiydi okuduğum.

    - Hafif Spoiler !!!

    - Derda okuldan alındıktan sonra tahmin edeceğiniz üzere birine satılıyor ve soluğu İngiltere'de alıyor. Hayır olay bundan sonra başlıyor. Burada başından geçecek şeyler ortalığı kasıp kavuruyor. Kitabın devamında çok değişik şeyler var. Sado mazo ilişkiler, dayak, ırkçılık ve yurtdışında olsa dahi yakamızı bırakmayan tarikatçılık ile uyuşturucu batağında sürüklenen çarpık bir hayat zinciri. Hepsinin de halkaları birbirine geçmiş. Öyle bir bağlantı kurmuş yazar, yok artık demeden olmuyor. Herkes birbiriyle bağlantılı ve geçmişi olmasa da geleceğinde mutlaka bir noktada birleşiyorlar. Bu çok can sıkıcı hale geliyor maalesef, kitabı sıradanlaştırıyor.

    - Kitabın 2. karakteri sürpriz bir şekilde yine Derda''. Ama bunun cinsiyeti erkek. 13 yaşında mezar temizliği yaparak hayatını kazanmaya çalışan, annesi hasta, babası hapishane köşelerinde çürümeye terk edilmiş birinin hayatı ne kadar güzel olabilirse onunki de o kadar güzeldi. Nasıl bu kadar daracık yere böyle hikayeler sığdırdı yazar diye merak etmedim çünkü şunu anladım; söz konusu bunalım olunca Hakan Günday çok yetenekli :).

    - Değinmeden edemeyeceğim ve çok hoşuma giden bir nokta kitapta Oğuz Atay'a yer verilmesi. Hatta 2. karakterimizin baya baya sahiplenmesi yazarımızı. Siz bir şeyi sahiplenirseniz neler yapabilirsiniz? Bence Derda(erkek) kadar sahiplenemezsiniz..

    - Kitabın sonu da keşke öyle değil de fırtınalı bir yolculuğa çıkıpta sonunu göremeyecek şekilde adım atarak bitseydi diyorum.

    - Bir hafta arayla iki Hakan Günday kitabı okuyarak bu aylık bunalım dozumu aldım ve daha güzel kitaplara yönelmeye karar verdim.