• Tepeden tırnağa süzdü polis beni:
    Öteki polis de konuştu: "Yahu kardaşım, üstün başın da öyle pis ki! Hem de öyle yamalı! Biraz yeni bir şey giyer adam buraya gelirken! Bu giysilerle mi gireceksin Tuslog' da işe? Milletin şerefini hiç mi düşünmüyor musun? Odun gibisiniz be!"
    "Haklısın!" dedim usulca." Yokluğu biliyor musun, öyle zabun!"
    " Yokluk! Yokluk ayıp değil. Hepimizin başında. İnsan şehirde pazarda giyecek bir kat giysi bulur gene! Sizinki, kusura bakma, görgüsüzlük! Yani darılma!"
    Fakir Baykurt
    Sayfa 152 - Adam Yayınları 2000
  • " “Sana değil adam, ben o şehre inanmıyorum o şehirde yaşayanlara da” dedi yaşlı kadın. “Orda olan her şeyden bahsettin... Olmayan hiçbir şey yok, dedin. O Padişah, yokluğu ne bilir, adam? O insanlar, bizim gibi kötürüm karı-kocanın, şu dünyada tek varlığının evlatları olduğunu nasıl bilir? Kıtlık görmemiş, yokluk bilmemiş adamlar, Topal Ahbar'ın, Kötürüm Saba'nın halini ne anlar?” "
    Selman Kayabaşı
    Sayfa 171 - Yakın Plan Yayınları
  • 72 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba sevgili babacım bugün bayram..

    Benim diğer günlerden farklı hissettiğim bir gün Ve yine bu sabah erkenden kalktım ama yine bir yanı eksik olarak..bayramın en büyük yokluğu ve benim için hissiz geçmesinin de itiraf etmek gerekirse size karşı olan yokluk duygusu sizin var olup olmayisiniz sizi icimde öldürmem.
    Siz nasıldinız?bilirsiniz...

    "Koltuğundan dünyayı yönetirdin. Senin fikrin doğruydu, başka her fikir deli saçmasıydı, aşırıydı, anormaldi"
    O fikri duymaya bile tahammülünüz yoktu fikri söyleyene karşı da kendi koltugunuzdan cezasını kesersiniz.

    Size yazdığım kaçıncı mektup bilmiyorum ama bu sefer yakıp yırtmayı düşünmuyorum. Hatta en çok kaçındigim Kafkayla aynı dünyaları hayatı yaşadığımız kitapla beraber size anlatmak istiyorum böyle.. Diğer insanların da bu belki sacma mektubu okumasını nedense istiyorum sanki öğrenilince bu bayram da daha çok dikkat ederler belki beni anlarlar diye düşünüyorum.

    Herhangi bir beklentim yok kimseden zaten bilirsiniz siz benim en büyük beklentimdiniz bu hayatta..ben ismail abi gibi hep o gemi birgün gelecek diye bekledim her bayramdan nefret ederek uyanabilsem dr dua edebildim yazabildim size..
    Ben babası olan çocukları çok kıskandım babacım ama bayramları izlemem daha çok canımı sıktı beni yalnizlastirdi babam..
    Sabah erkenden uyanıp babasının aldığı kıyafetleri giyen,elini öpüp babasının basından öptüğü babalarının harçlık verdiği çocukları nasıl kıskandım bir bilseniz mutlu olmak için daha çok şeker yedim onları gerçi toplayamadım bile babacım çünkü evin babası açınca kapıyı görünce içimi yine o hüzün kaplardı iste bu lanet hissi bir yabancının verme çalışması beni daha çok yıprattı ..gizli gizli ağladım yine size yazdım sonrasında..
    Arkadaşlarımın babalarının aldığı elbiseyi,ayakkabıyı gösterip (bak babam aldı)deyip göstermelerine içten içe büyük bir burukluk yasarken ben de kendi kıyafetlerimi gösterip (Benim de annem aldı daha güzel)diye karşılık verip güçlü görünmeye çalışmaktan o zamanlar çok yoruldum ..Annemin alması tabiki mutlu etti ama sizin gormemeniz ve hep kaçmaniz nefret yüklü olmaniz beni daha çok yalnizlastirdi yıldızların sanki kara delik tarafından yutulması gibi hissettim.Ve antidepresan gulumsemeleri olusturdum sizin için de..
    Halbuki size ulaşamayacağımi biliyordum ama hep denedim biliyorsunuz..
    ve zamanla böylece size karşı bu duygu yokluğu daha baskın hale geldi.Sevgi açı olmadım asla ama sizi çok özledim.Bayramlarda Harcligi teyze anne akrabalar verince daha farklı oluyor kumbarama atarken yine bir babanın evladına verdiği gibi olmuyor bunu da hissediyorum o parayı sonra benden çok sevdiğin aklıma geliyor görmek istemiyorum
    Sonra babalarının elini tutup dışarı çıkan çocuklara imrendim imrendim imrendim..
    Dualar ettim..Sonra ogretmenimin anlattığı şu hikaye tesellim oldu;
    http://biriz.biz/hikaye/dh369.htm
    Bugunu herkes gibi o kadar mutlu geçirip sevemiyorum boşluktayım sanki babacım akrabaların gereksiz sahte samimiyetlerini izliyorum sürekli birbirlerine katlanamazken nasıl da canım cicim havasındalar..Maskelerini dusurmekten utanmayislari daha çok kahrediyor.
    Sizinle bunun için de ne kadar mücadele ettiğimi biliyorsunuz.
    Siz de de bilirsin ki babalarla kızları arasında değişik bir frekans vardır. babalar kızlarını her zaman daha çok kollayıp daha çok üstüne düşerler. bazı babalar vardır ki kız çocukları için bir arkadaştan farksızdır hatta annenin duymaması gereken bazı şeyleri bile kendi aralarında yok etmeyi başarabilirler. böyle babaların kaybı da anneden çok kız çocuğunu üzer..Bu frekansın olmayışından mütevellit bayramları diger günlerden farklı olarak daha çok sevemedim icimde hep ukde kaldı babacım..Kendimden daha kötü durumda olan insanları izleyip şükrettim ama geçmiyor babacım şu bayramları sevemiyorum..Size bugün ondan çok kızgınım..
    çocukluğumda korkardım ondan, büyüdüm nefret etmeye başladım, biraz daha büyüdüm acımaya başladım. belki az biraz da anlamaya.
    ama çok gariptir bir yandan da hep çok sevdim sizi bekledim mektuplarının sesini duymanı görmeni istedim..
    aslında bu inanılmaz kötü hissettiriyor biliyor musunuz?. yani dünya üzerinde beni sevmesi gereken, sevmek zorunda olan iki insandan birinin bu sevgiyi beslenmemesi bir yana, böyle bir iddiada bile bulunmaması çok sinir bozucu düşününce
    ve evet babadan sevgi görememenin yanında eşantiyon olarak gelen o boşluğu saçma sapan ilişkiler ve saçma sapan insanlarla doldurma çabası da bir o kadar sinir bozucu..O boşluğu hayvan sevgisi,kitaplarla,çiçeklerle,her türlü arkadaşlıkla doldursam da geçmiyor özellikle bu bayramın yalnızlık eksiklik hissi babacım ..En çok insanların acimalarindan nefret ettim bu eksik yönümü kullanmalarına çok kızgınım sizi onların yerine katarakta hayalimdeki resminizle sevdim küçümser gibi davranıp babalarıyla hava atmalarina daha çok yanimda özellikle böyle davranan kibirlenen insanlar vardı sizi hep icimde yasarken bide buna katlanmak zorunda kaldım.Bana hep daha kötü olan durumları örneklediler yi dr babacım bu benim sucum değil ki ?Yani daha kötü olamamak.
    Okula hep yalnız gittim veli toplantılarına ablam katılırken yalan söylemekten bahaneler düşunmekten utandım yüzüm kizardi siz kitaplarımı yakmakla uğraştıniz tek teselli kaynağım kedimi de attıniz..yakabilirsiniz babacım atabilirsiniz önemli değil hayallerimi yakamadıniz zaten size karşı olan hislerimi de..Ama sevgimi yaktıniz hem de hiç acimadan en çok buna kızgınım.

    "Mesele senin karşıt yapın gereği çocuğa bu tür hayal kırıklıklarını daima ve kökten yaşatmak zorunda oluşundu…"

    O hayal kırıklıkları beni büyüttü kendi kendimi kırıklığım yerlerden onarmayı hayal tamircisi olmayı öğrendim..

    Sonra su içip sızlanan biri gibiydim ve hileye başvurdum sırf ilginizi çekebilmek için kötü bisey yaptım sonra siz beni cezalandırmak için evet ince bir gecelikle dışarıya bıraktınız kışın. ve hiç acimadan kapısını kapattıniz
    "Ben sadece görünüşte kötüydüm; ancak siz gerçekten zalimdiniz.”Babacım o zaman.."Elinizde olmadan öyle davrandınız ama bana acı çektirdiniz."
    Yıllarca bunun geçmesini istedim..
    “Bana ne söylerseniz söyleyin, sizi bağışlıyorum; ancak çok acı çektiğimi de bilin. Üstelik ben öylesine zayıfım ki.”..
    Ve evet...
    “Olayları kendin için zorlaştırmıyor, çok daha karlı bir hale getiriyorsun.” 

    "Diğer taraftan senin özgüvenin öylesine güçlüydü ki tutarlı olmak zorunda bile değildin ve buna rağmen hep haklı çıkıyordun…”

    Siz hep hakliydiniz ve ne derseniz itaat edilmesini isterdiniz..Sırf bundan yeni şeyler öğrenmeme hatta okula gitmeme bile karşı oldunuz.çünkü yanlışa karşı itaat etmemem gerektiğini daha çok öğrenmem sizi kızdırirdi.

    Zaten tüm düşüncelerimle senin ağır baskın altındaydım, seninkilerle örtüşmeyen düşüncelerimde bile, hatta özellikle bu noktada…

    “Sizin başkalarına [yani bana] olan güvensizliğiniz bile benim özgüvensizliğim -ki bunu da siz bana aşıladınız- kadar değildir.” Yaralıyım; bu sizin yüzünüzdendir"

    Biliyor musunuz ?size acırdım çoğu kez kendi yaşadığınız hayata,Cahilene fikirlerinize,Baskıyla şiddetle herşeyi çözme anlayışınıza,zevkleriniz için insan harcamanıza..Emir vererek konuşma tarzınıza ve evet...

    "Sende bir eğitmenlik yeteneği var gibi geliyor bana; kendi türünden bir insana eğitiminle çok faydalı olabilirdin kesinlikle…”

    Kendi türünuzden heyt höytleyen insanları bugün eğitiyorsunuz ona şaşırmıyorum ama hala size acıyorum kendinizi kandırmaya devam ediyorsunuz çünkü..Butun bunların altından kalkmak için kaba kuvveti tercih ediyorsunuz

    "Ve tüm bunları öfkenin alttan alta tınlayan o korkunç hırıltılı sesi ve mutlak bir mahkumiyet kararıyla söylerdin…”

    Ve evet ben bu öfkeyi gördüğüm zaman bir köşeye çekilir titrerdim size yazardım;

    "Bugün bu ses karşısında çocukluğumdaki kadar titremeyişimin biricik nedeni, çocukluğun o katıksız suçluluk duygusunun, yerini kısmen ortak çaresizliğimizin sezgisine bırakmış olmasıdır…”

    "Ama o senin baban"babanin evladına duası kabul olur""onu affet""boşver takma"
    anlayisi içindeki insanlarla sizi aynı kefeye koyuyorum çoğu kez ..Sasirmiyorum çünkü başkasının hayatini izleyip dışardan karar vermek kolay bisey ben de yoksun olmayan bir yönümle ovunup onun üzerinden teselli edebilirim..Ve yaralanmamis olduğum için pek kolay yarası olanla dalga geçebilirim:)Çünkü bu bana üstünlük katar öyle değil mi ?onun zayıflığını görmek bu konuda yine beni mutlu eder..

    Dini,vicdanı,ahlâkı,güzel duyguları yine polyanna anlayışıyla verebilirim çünkü bu onun yanında olduğumu daha çok hissettirir..
    Oysa benim istediğim tek şey anlaşılmakti dinlenmeleri belki bu rahatlatirdi önerilere tavsiyelere açık değilim ki bunu ben de biliyorum..

    Sana karşı tek silahım sözlerdi ..ve bu bayram yine icimde fazlasıyla bu kelimelerin biriktiğini hissediyorum..

    "Dünyayı, özellikle de bizzat seni yargılarken elimdeki en önemli araç olmayı sürdürürdü böylesi sözler ve o noktada sen mutlak bir başarısızlığa uğrardın…”"


    Bugün sizin o kapıyı açıp gitmeniz bana yaptığınız en büyük iyilik oldu..Silahi size karşı kullanmamam aslında mutlu ediyor bugün her ne kadar birikse de..Beni daha güçlü yaptı siz hala zayıfsınız oysa ne kadar paranız koltuğunuz etrafınızda kadınlar olsa iyi olursa olsun siz hep o koltukta acı çekeceksiniz kendi türünüzden insanlarla sahtelikler içinde yaşayacaksınız vicdanınız olmadan kendinizi kandırmaya devam edeceksiniz.

    Tesekkur ediyorum bana yaşamayı hayatı tek başına mücadele etmem gerektiğini öğrettiginiz için evet titriyorum bugün ama üşümemem için kendimi ısitabiliyorum insanları kullanmıyorum yalnızlığı seviyorum çoğu kez yakınsam da..Tutunmayi öğrendim bayramları çocukların mutluluğunu hissedebiliyorum köprüleri inşaa ettim..
    Yalnızlık,   adam olmayanların vereceği saygıdan, sevgiden de iyidir.
    Herkes öldürür sevdiğini.. sizi öldürmek zorunda kalmamı bıraktığınız ve bu eksiklik icimde kaldığı icin sadece bu bayram kızgınım buruk geçiyor yine..alışkını.zaten bu da geçecek..size intikam yüklü değilim aksine mutlu olun ve evet sahte mutluluğunuzun böyle acısını çekin..Ben bu sınavı bitirdim umarım tekrar girmem hayatımda bu ve benzeri sınavlara..

    Teşekkür ediyorum hayata karşı ne kadar dağılsa da ordum sizin yasattiklariniz ve hissettirdiklerinizle komutan olmayı öğrendim.ve bayramları buruk geçse de sevmeyi öğreniyorum:)

    24.05.2020/cuma 05.40
  • 327 syf.
    ·Beğendi
    Kitabımız 11 bölümden oluşmaktadır (Kitabın başında yer alan takriz, önsözler ve sonda yer alan bibliyografya hariç).

    1. BÖLÜM: CİHAT
    Bu bölümde yazar, İslam ve şanlı Osmanlımızda çok büyük öneme sahip olan ‘’cihat’’ kavramının kutsiyetinden bahsetmiştir. Cihat kavramının farklı anlamlarına yer vermiş. Ayrıca ayetlerle birlikte örnekler sunarak, dinimizin bu kavrama verdiği değeri güzel bir şekilde açıklamıştır.
    Cihat kavramının farklı dönemlerdeki yerine değinilmiştir. Bu dönemler: Ashab’da Cihat Aşkı, Sonraki Dönemlerde Cihat Aşkı, Osmanlı’da Cihat Aşkı şeklinde sıralanmıştır.
    Bu bölümlerde cihada dair hayattan örnekler verilmiştir. Bu örneklerde cihat aşkına ve şehadet şerbeti içme arzusuna duyulan büyük istekten bahsedilmiştir. Bu cihat aşkının en zor şartlar altındayken bile askerimizin ruhunu ve bedenini ayakta tuttuğunun üstünde durulmuştur.
    Son olarak birkaç usta şiirimizin cihada dair döktüğü mısralarla bu bölüm sonlandırılmıştır.
    Bu bölümden elde ettiğim bulgulara gelecek olursam eğer; sadece tek bir kavramla bile-’’cihat’’ kavramıyla-tarihimize duyduğum hayranlığın beni büyülediğinden bahsedebilirim. Özellikle de, yer yer verilen ayetlerle, gerek dinim gerek tarihim adına bir daha gurur duydum. Ayrıca, yazarın diğer ana bölümlere geçmeden önce bu kavramın üstünde bu denli durmasını çok hoş buldum-ki ilerleyen bölümlerde en zorlu şartlar altında savaşan atalarımıza savaşı kazandıran şeyin bu kavram olduğunu daha iyi anlayacaktım.
    Çıkarımlar açısından düşündüğümüzde; savaşın kazanılmasında cihat önemli bir unsurdur. Cihat aşkını veya herhangi bir inanışı bünyesinde barındıran toplumlarda savaşların kazanılma olasılığı diğerlerine göre daha yüksektir diyebiliriz.

    2. BÖLÜM: HAÇLILARI TANIYALIM
    Bu bölümde yazar, genel olarak Haçlıların bize duyduğu nefret, kin ve düşmanlığı üzerinde durmuştur. Öyle ki geçmişteki başarılarımızla defalarca kez Hristiyan âlemine uğrattığımız bozgunlukları kabullenmek istemeyen Haçlı âlemi çıkıyor karşımıza.
    Bu âlemin en büyük kaygısı, yazarın da deyimiyle :’’Hilal’in Haç’ı boğacağı korkusudur.’’ Bu korku Hristiyan âleminin Türk’e karşı gereksiz bir düşmanlık beslemesine yol açmıştır. Bu düşmanlık ve kin öyle bir hale gelmiştir ki, Türklere haksız ve çirkin yakıştırılmalar yapılmıştır. Azınlıklara ve diğer devletlere, bu aslı astarı olmayan yakıştırmalarla Türkler ‘’barbar, vahşi, gaddar’’ bir millettir, ibaresi gerçekmiş gibi aşılanmış, bu şekilde çoğunluğu azınlık olmak üzere diğer devletlerin de Türklere bu gözle bakılması sağlanmıştır maalesef.
    Yazar, bölüm boyunca Haçlı askeri ve Türk askerini, yaptıkları davranışlar, kişilikleri bakımından mukayese ederek, söylenenlerin aksine Türk milletinin merhametini, düşünceli oluşunu, naif kimliğini çok güzel örneklerle gözler önüne sermiştir. Bu örneklerde, Haçlıların sözüne inanıp da aldanan sonradan pişman olan Anzak askerlerinden de bahsedilmiştir.
    Bu bölümden çıkardığım bulgulara gelirsem eğer, Haçlıları ve onların emellerini daha net öğrendiğimi söyleyebilirim. Açıkçası, Türkler hakkında bu kadar korkunç ve asılsız sıfatlardan bahsetmiş olmaları beni üzecek duruma getirdi. Bunu kitabın da içinde yer alan bir Anzaklı Subayın öyküsüyle örnek vermek istiyorum:
    ‘’25 Nisan 1915 günü Arıburnu’na çıkarma yapan iki Anzak subayı bizlerce esir düşmüş ardından Hüseyin Avni Bey’in çadırına getirilmişlerdir. Fakat bu sırada bir şey Türk askerlerinin dikkatini çeker. İki esir durmadan titremektedir. Bu durumun nedeni seneler sonra ortaya çıkar, meğer o iki esirini korkudan bu kadar titrek hale getiren şey, ordu komutanlarının Türkler hakkında dedikleri şu korkunç sözlermiş:’’ Sakın Türklere esir düşmeyin ve ölene kadar çarpışın. Çünkü Türkler yamyamdır, sizi yerler.’’ Bu asılsız sözlerden de anlaşılacağı üzere, o gün esir düşen iki asker, o gün Türkler tarafından yenileceklerini düşündükleri için korkudan titremektedirler. Ne var ki, komutanlıklarından işittiklerinin aksine Türklerin onları centilmence karşılamaları, onlara Türk’ün asilliğini ve ne derece aldatıldıklarını göstermiştir.’’
    Bu bölümde buna benzer öykülerle, Türklerin asıl kimliğini öğrenip pişman olan nice askerlerin öyküleriyle dolu. Buradan da anlıyorum ki Haçlıların kendilerine medeni bize barbar demeleri ne kadar gülünç ve üzücü bir tutumdur.
    Haçlılar, Türkler tarafından mağlup edilince bunu gururlarına yedirememişlerdir ve bunun üstesinden gelmek için asılsız iddialar ortaya atarak, azınlık askerleri de kendi menfaatleri uğruna savaşa sürmüştür diyebiliriz çıkarımlar açısından. Burada Haçlıların etik yollarla olmasa da kendi aralarında bir beraberliğinden söz edebiliriz.





    3. BÖLÜM: BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ ÇIKIŞI
    Bu bölüme yazar, Avrupa’nın menfaatleri ve sömürgeleri üzerinden örnekler vererek giriş yapmış. Ve Avrupa’nın gözünü Müslüman toprağı olup da sömürge olmayan tek devlet olan Osmanlımıza gözünü nasıl diktiğinden bahseder. Kısacası, Batının Osmanlıyı tarih sahnesinden silmek istemesindeki büyük hırsını anlatıyor.
    20.YY’ın başında sömürge tutkusunun Avrupa’yı bir barut fıçısı haline getirdiğinden ve bir savaşın patlak vermesine az kaldığından bahsediliyor. Tabi bu bahane Ferdinand’ın bir Sırp fanatiği tarafından öldürülmesiyle maalesef patlak vermiştir.
    Bu sırada savaşın neticesini az çok tahmin eden Osmanlı ise başta itilaf devletlerine bazı gizli teşebbüslerde bulunmuş olmuşsa da bu teklifler kabul edilmemiştir. Ki itilaf devletlerinin amacı zaten Osmanlıyı parçalayıp yutmaktır.
    İlerleyen süreçte ise Almanya’nın kendi çıkarları uğruna, Osmanlı kendini savaş sahnesinde bulmasıyla kapanıyor bu bölümümüz.
    Bu konu hakkında diyebileceklerim, Avrupa’nın sömürge bataklığını iyice genişletmek istemesi yüzünden dünyada patlak veren acımasız savaşın milyonlarca insanı yutması. Hele de bizim gibi kendisini bir anda savaşın ortasında bulan bir devlet, üstelik ‘’av’’ olarak görülen bir devlet için sürülen hain planlar, aldatmacaların bizi bugün bile eseflendiriyor olması. Üstüne üstlük geçmişi gibi şanlı olan Osmanlıya yakıştırdıkları ‘’hasta adam’’ yakıştırmasındaki çirkinlik, Batının kana ve sömürgeye doyamaması insanı fazlasıyla üzecek cinsten.
    İngiltere ve Fransa’nın bitmek bilmeyen sömürge rekabetinin bu savaşın çıkma nedenlerinden temelini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Neticede istedikleri olmuş ve savaş patlak vermiştir. İlk başta tarafsız kalan Osmanlı ise itilaf devletlerinin yanında savaşa girmek istemiş ancak bu reddedilmiştir, çünkü Osmanlı bu devletlerin olmazsa olmaz avı olmuştur. Almanya’ya gelirsek, o da kendi menfaatleri uğruna Osmanlıyı aldatarak savaşa sürmüştür ve durum gittikçe içinden çıkılamaz hâle gelmiştir, diyebiliriz çıkarımlar açısından.












    4.BÖLÜM: ÇANAKKALE SAVAŞI:
    Yazar, bu bölümü çok kapsamlı bir şekilde ele almış. Gerek bazı yerlerde içimizi ısıtan, bazılarında ise yüreğimizi burkan çarpıcı, yaşanmış hikâyelerle; gerek acıklı şiir, türkülerle gerekse çarpıcı rakamlarla (şehitlerimizin sayıları, kullanılan savaş aletlerinin azami sayısıyla) ,hatta mucizevi olaylarla Çanakkale destanını okurun iliklerinde ona hissettirerek anlatmaya çalışmıştır.
    Bu bölüme ilk olarak harekâtın başlamasıyla başlanmıştır. Sonrasını ise bir solukta, bizi o günlere götüren olaylardan bahsedilmiştir. Çok zor koşullar altında, gerek asker yokluğu gerekse aş yokluğuyla azami sayıda savaş malzemesiyle ama cihat aşkıyla, vatan aşkıyla kazanılan savaşı anlatır yazar akıcı anlatımıyla. Tarihin böyle çarpıcı bir savaş görmediğinden, kazanmak için uğruna bir Darülfünun gömüldüğünü, gerektiğinde süngüyle, taşla savaşıldığını aktarılıyor.
    Mehmetçiğin vatanı uğruna her şeyinden vazgeçtiği, son anlarında bile vatanının menfaati için gösterdiği fedakârlıklardan (örneğin şehit olacağını bildiği için, o günkü öğünde bir şey yemeyen askerler, kıyafetlerini arkadaşları faydalansın diye ardında bırakan yiğitler, düşmanı oyalamak için bedenlerini siper eden aziz şehitlerimiz ve niceleri) bol bol yer almıştır kitapta.
    Ayrıca sadece Mehmetçik değil, savaşın kazanılmasında büyük tesiri olan Türk analarından kahraman kadınlarımızdan: Şerife Bacı’dan, Nene Hatun’dan, Elif Nine’den, Saliha Bacı’dan da bahsedilmiştir. ’’Beşik sallayan eller, gün gelir dünyayı sallar.’’ Sözü misali, kadınlarımızın fedakârlıklarını da es geçmemiş yazar.
    Buradan çıkarabileceğimiz bulgular gayet açıktır. Binbir türlü yokluk altında, sayamayacağız kadar zor koşul altında, düşmandan daha az sayısıyla, topuyla, tüfeğiyle, yaşlısıyla, genciyle, talebesiyle, kadınıyla ortaya bir destan çıkaran aziz şehitlerimiz ve gazilerimiz bizlere ne güzel bir vatan armağan etmişlerdir.
    Kitapta yer alan çarpıcı örneklerin beni ne derece etkilediğini ve üzdüğünü buraya yazamam. Bende en çok yer eden olaylardan bir tanesi de, daha çocuk denilebilecek yaştayken kendini cephede bulan çoğunlukla bir daha geri dönemeyen talebelerimiz ve açlıkla savaşan Mehmetçiklerimiz. Bu sayı o kadar fazladır ki nerdeyse mektep sıraları bomboş kalmıştır. Öyle ki, ’’Biz Çanakkale’de bir darülfünun gömdük’’, sözünü daha iyi kavramış oldum.
    Çıkarımlarım ise şöyle; İngilizler, Türkleri küçümseyerek kısa bir zamanda Çanakkale’yi geçeceklerini zannediyorlardı. Anadolu o zaman maddi açıdan yoksuldu fakat manevi açıdan çok güçlüydü. Cihat aşkı Mehmetçiği bir kere bile yalnız bırakmamıştır. Bunun sonucunda savaş, binbir türlü fedakârlıkla kazanılmıştır.1.Dünya Savaşının aylarca uzatılmasına sebep olmuştur.






    5.BÖLÜM: ÖYKÜLER
    Bu bölüm 16 öyküden oluşmaktadır.
    Öykülerin çoğunda Türk askerinin hoşgörüsünden, centilmenliğinden, cesurluğundan bahsedilmiştir. Bazı düşman askerlerinden ve bazı ecnebi devlet adamlarının Türkleri onurlu, centilmen bulmalarından bahsediliyor bazı hikâyelerde.
    Ben ,en çok etkilendiğim hikâyeyi özet geçerek bu bölümü anlatmak istiyorum.
    ‘’Bak Hele Benim Tüfek Bozulmuş’’ adlı hikâyede, bir askerimiz düşmana doğru ateş ederken tetiği defalarca çekmesine rağmen, ateş almadığını fark eder ve yanındaki arkadaşına dönüp bunun nedenini sorar, arkadaşı ise şöyle cevap verir:
    ’’Ne bozulmuşu, senin parmak gitmiş.’’
    Arkadaşı bunu dediği vakit, parmağındaki acıyı hisseder Mehmetçik. Oysa ki parmağı orta yerinden kopmuştur.
    Bu örnek bile başlı başına gösteriyor ki, biz bu vatanı gerçekten onlara borçluyuz. İngilizlerin bir hafta gibi bir sürede bu toprakları alırız dediği Çanakkale’de, biz bu ve benzeri olaylarla değil topraklarımıza onlara bırakmak, değil bir hafta, biz bu azimle savaşın uzamasını bile sağladık. Bu savaş Türk’ün kanında akan cihat aşkı, Allah aşkıyla, vatan, millet aşkıyla, Türk’ün adaletli olmasıyla, şerefli, hoşgörülü olmasıyla kazanıldı. Bunu daha sonradan düşman askerleri de kabullenmek zorunda kalmıştır.
    Çıkarımlarım ise şöyle; bir savaşı kazanmak için her zaman maddiyat birinci safhada yer almaz. Bazen yokluk içinde bile mucizeler gerçekleşebilir. Zafer, o milletin inancına ve fedakârlığına bağlıdır.
    6. BÖLÜM: TABLOLAR
    Yazar, buradaki başlıkta ‘’tablolar’’ derken aklımıza ilk gelen sanatsal olan tablolardan değil de, savaş yıllarında Anadolu’nun nabzını tutan çarpıcı öykülerden bahsetmektedir. Bir nevi Anadolu manzaraları gibi anlaşılabilir.
    Bu bölümde de en çok etkilendiğim öyküyü paylaşarak bitirmek istiyorum.
    ‘’Firari Olmayayım Komutanım ’’adlı hikâyede Sakarya Savaşı’nın bittiği gün yaşanan bir olaydan bahsedilmektedir. İsmail Hakkı Bey, bir keşif kolu çıkarır. Şehitlerin gömülmesini, yaralıların da toplanmasını ister. Bu sırada İsmail Hakkı Bey de savaş alanında dolaşmaya başlar. Bakar ki, bir tepenin başında yaralı bir Mehmetçik yatmaktadır. Hemen yanına gidip bir şeyi olup olmadığını, ondan bir isteği olup olmadığını sorar. Bu sırada Mehmetçiğin verdiği cevap ise yürek burkan cinstedir:
    ‘’Hiçbir şey istemem komutanım… Yalnız kıtama yazın… Firari olmayayım… Kaçtı sanmasınlar.’’
    Bu tür öyküler okudukça bu devleti gerçekten ne kadar zorlu koşullar altında kazandığımız geliyor aklıma hep. On binlerce şehidimizin olduğunu düşünürsek eğer, kim bilir daha ne acıklı hikâyeler, sayıları bilinmeyip de ölmeden mezara koyulan nice şehidimiz var.
    ’’Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor’’, sözünden de bahsedildiği gibi bu Anadolu nelere şahit oldu, bugünleri görebilmek için uğruna kaç hilal söndü.

    7. BÖLÜM: ANZAK TÖREN VE ABİDELERİ
    Bu bölümde yazar, başlıkta verildiği üzere, Anzakların geçmişlerine verdikleri değerden bahsetmektedir. Öyle ki dedelerinin mezarlarını görmek için dünyanın öbür ucundan gelip onları anan Anzakların takdiri hak ettiklerini yazar. Bunlara başka örnekler ekleyerek de düşüncelerini kuvvetlendirmiştir yazar.
    Bu olaylar şöyle dursun, bizim ise günümüzde şehit ve şehitliklerimize yeteri kadar değer vermediğimizden yakınır yazar. Batının nesillerini yetiştirirken aslı astarı olmayan fikirlerle bile gençlerini bilinçlendirirken bizim şanlı tarihimiz, binbir türlü kahramanlık destanımız varken nesillerimizi yetiştirmekteki sıkıntılarımızdan esefle bahseder.
    Aynı zamanda kafelerimize, belde ve mevki isimlerimize Batı kökenli isimler vermemizdeki vahim durumu da ele alır.
    Yazarın dediklerine ne yazık ki katılıyorum. Günümüzde dilimizin içeriğine bile baktığımızda özellikle de genç nüfus arasında sıkla kullanılan yabancı kelimeler olsun, kafelerimize, piyasa ürünlerimize verdiğimiz yabancı isimler olsun aslında tehlikeye nasıl yaklaştığımızın birer sinyali halindeler hepsi. Yazarın da verdiği bir örnekle durumun vahimliğinden söz etmek mümkün. Gençlerimizin çoğunluğu maalesef kendisini tarihle doldurmuyor ve bundan zerre kadar pişmanlık duymayıp gençliğini yavan bir şekilde yaşıyor diyebilirim.
    Buradan ulaşabileceğimiz çıkarımlar, bir milletin kökleri onun geçmişi ve atalarıdır. Bir millet tarihine olan bağlılığıyla öne çıkar. Kendi geçmişini gününe uyduran bir nesil, parlak bir gelecek yaratır.
    8. BÖLÜM: GENÇLERİ ŞOKLAMA
    Yazar bu bölümde, Türkleri savaşla mağlup etmenin zor olduğunu bilen Batının farklı politikalar yürüterek bizden milli şuurumuzu almayı, bizi de sömürgeleri altına almak için çırpındığı hain planlardan bahseder. Bunları şöyle sıralayabiliriz: ’’Soğuk savaşlar, nesilleri dejenere etmek, insanları benliklerinden uzaklaştırmak, insanları tarih ve geçmişlerine düşman etmek, benliklerinden uzaklaştırmak, aralarındaki birlik ve beraberliği yok etmek.’’ Bu örnekler de gösteriyor ki, bir an önce kalkınmamız için donanımlı bir nesil yetiştirmeliyiz, yazar buna ‘’gençleri şoklama’’ demiş, onları doğru örneklerle, tarihin içinden derslerle devletimize kazandırabilirsek Batının oltasına takılmamızdan söz dahi edilemez.
    Bunun içindir ki, gençlerimiz bizim ana damarımızdır, onları şoklamak yapabileceğimiz en güzel davranıştır.
    Çıkarımlar; geçmişteki hatalardan ders çıkaran, analitik düşünebilen donanımlı bir nesil, ülkesinin geleceği olur, bağımsızlığını sürdürür. Milli şuura bağlandıkça devletleri tarih sahnesinden kolay kolay silinmez.




    9. BÖLÜM: NETİCE
    Bu bölüm, bir nevi bir önceki bölümün devamı niteliğindedir. Netice olarak diyebileceğimiz şey ise, bir devletin parlak bir gelecek için bilinçli gençlere duyduğu ihtiyaçtır. Bu gençlerin zihinlerinde tarih nüfuzunun yer etmeli, geçmişten ders çıkarabilmeli ki içinde bulunduğu devlet kalkınabilsin. Bunun için bizlere önemli görevlerin düştüğünden bahsediyor yazar.
    Gençler, bir devletin kalkınması için başlı başına temel bir donanmadır. Onlara ne kadar iyi eğitim verilirse, medeniyet sahasında devletlerini o kadar öne çıkarırlar.
    10. BÖLÜM: BİZ REDDİ MİRAS EDERKEN DÜNYA OSMANLIYI ARIYOR
    Bu bölümde yazar, dış devletlerin Osmanlı hakkındaki yüz gülümsetici yorumlarından bol bol alıntılama yapmış diyebiliriz. Öyle ki bir zamanlar Osmanlı toprağında huzur içinde yaşayıp da sonradan Osmanlıya başkaldıran azınlıkların veya da Osmanlıya karşı savaşmış devletlerin şimdilerde Osmanlıya, onun huzurlu yönetimine duydukları özlem dile getirilmiştir. Zamanında Osmanlıya başkaldırdığı için pişman olan ve günümüzde pişmanlık yaşayan devletlerin Osmanlıyı mumla arar duruma gelmesinden bahsediyor yazar, verdiği örneklerle.
    Halkını, güven verici koşullar altında yöneten bir devlet, bir gün yıkılsa dahi gelecek yıllarda hala adından söz ettirebilir. Başından beri bu devlete kin duyan düşmanları ise boş durmayarak, çeşitli propagandalarla bu devletin torunlarını dedelerine düşman ettirmek için etik dışı yollara başvurur.
    11. BÖLÜM: ÇANAKKALE ŞİİRİ
    Bu bölümde Çanakkale şiirine yer verilerek, kitabın başından sonuna kadar anlatılan Çanakkale destanı böylece sona ermiş, kitap burada sonlandırılmıştır.
    Şiirde en çok dikkatimi çeken ve destanımızı çarpıcı bir şekilde yansıtan mısra ise:
    ‘’Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor’’, olmuştur.
    Bir devleti kazanmak, o topraklar kanla boyanmadığı müddetçe mümkün değildir. Bir devlet ancak elinden gelen her türlü fedakârlığı yaptıktan sonra zafere ulaşabilir.
    GENEL DEĞERLENDİRME:
    Yazarı değerlendirecek olursam eğer, kitabını okuru sıkmayacak bir şekilde kaleme almıştır. Özellikle de bir tarih kitabında bunun çok iyi bir artı olduğunu düşünüyorum. Yazarın, akıcı, içten anlatımı olayları kendi içimde bana bir daha yaşattırdı. Ve bir genç olarak, kitapta-özellikle de gençlere -verilen mesajları üstüme alındığımı belirtebilirim. Kitabı okurken kendi tarih bilgimi de sorgulamadım değil, bunun için tarih kitaplarına yönelip en kısa zamanda eksiklerimi kapatmam, tarihime dört elle sarılmam gerektiğini de yazarın mesajlarından kaptım.
  • Yokluk, adam yokluğu, Mustafa Bey! Altmış üç ile vali bulamıyoruz.
    Fakir Baykurt
    Sayfa 75 - Literatür
  • 195 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Orta Çağ köylüsünü mü, 1950’lerin Türk köylüsü ve köy yaşantısını mı okudum emin değilim. İnsan şaşıp kalıyor, nasıl yani, nasıl bu kadar kötü şartlar olabilir diyor. Eh şehirli için pek anormal bir yorum değil elbet. Annemiz babamız, onların anne ve babaları zaten bu yokluğu bir şekilde görmüştür. Yokluk derken, gerçekten yokluk.

    Köy Enstitüleri kapatıldığından beri insanların dilinden düşmedi. Konu hakkında bilgisi olanı da olmayanı da, ah o “Köy Enstitüleri” der durur. Cahilliğin bitmesi için, kurtuluş gözüyle bakılıyordu. Ama türlü sebepler, türlü siyasi oyunlar bu enstitülerin yaşamasına izin vermedi. Enstitü tek başına bir işe yarar mı? Yaramaz. Bu okuduğumuz kitapta yaramadığını görüyoruz. Çünkü devlet buna eğilmelidir. Devlet yok derse, atanan öğretmen var edemez. Yapabildiği şey zaten sınırlı olacakken, yokluğun olduğu köylerde yaşam mücadelesine dönüşecektir. Eğitim mi, o hak götüre, yaşarsa yine iyi…

    *

    Mustafa Kemal, Gazi ve Atatürk olmadan önce cahillikle savaşın planlarını yapıyor, Milli Mücadele döneminde ki beyanlarında bu konuları ele alıyordu. 16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Türkiye Eğitim Kongresini açıyor ve konuşmasını yapıyordu. Tarihine dikkat edin, daha Cumhuriyet kurulu değil, düşünsenize Ankara’daki Meclisin idam fermanı yayınlanmış, Kurtuluş Mücadelesi yapılmamış, İzmir ve İstanbul düşman işgalinden kurtulmamış. Yıl 1921 eğitim kongresi… Bu büyük bir düşün değil; ayağını yere sağlam basan, geleceği cephede planyan bir adamın inancıdır. Ki birer birer yapıyor zaten söylendiklerini. Cumhuriyet ilan edildikten sonrada görüyoruz ki, en önemli kaynak hep eğitime aktarılıyor. Yalnız bir sorun var, eğitimli denebilecek genç insanlar yok, neden? Çünkü hepsi savaşlarda yitip gitmiş, elde kalan sayı yetersiz. Kısa sürede öğretmenler yetiştirilmiş, örgütlenmeler yapılmış, seferberlik başlatılmış. Bunlar yıllara yayılmış, daha sonra Üniversite reformu gerçekleştirilmiş, Hitler’in gazabından kaçan profesörler ülkemize sığınmış. Kabul etmişiz ve tüm (olan, olmayan) imkanları sağlamış, bu bizim en büyük şanslarımızdan biri olmuştur. Açılan bölümlerin haddi hesabı yoktur lakin yine yetersizdir. Çünkü nitelikli insan sayısı azdır, zaman lazım, zaman en büyük düşman olup çıkmıştır.

    Bazen eksik okuma, bazen eksik bilgi insanları yanıltabiliyor. Cumhuriyet tamamlanmış bir proje değildir. Yapılmak istenilenler ülkenin dört bir yanında başarıya ulaşmamıştır. Özellikle köy halkı zor şartlarda yaşamlarını sürdürmüştür. Yanlış anlamayın, şehir insanları da bolluk içinde yaşamıyordu. Ülkenin o seferberlik dönemlerini okuyunca görüyoruz ki, bakan, milletvekili hep yokluk içinde, kıt kanaat geçiniyor. Adları var o kadar. Doktoru, öğretmeni, az olan mühendisi hep yokluk içinde. Herkes yaşadığı güne bakıyor, ülkeye bir şey kazandırmaya çalışıyor. Müthiş bir azim, bu azim bizde olsa, neyse… O insanların haklarını asla ödeyemeyiz bunu iyice anlamak gerekiyor. Çoğu bomboş evlerde, bir yatağın olduğu odalarda hastalıktan ölmüştür. Ölürken bile el açmamışlardır kimseye, devletten yardım bile istememişlerdir. Şimdi ise öğrencilerin durumu ortada, öğretmenlerin ise eğitimden ziyade “maaş” beklentisi daha fazla. (Amacı eğitim olan Öğretmenlerimizi konu dışında tutuyorum.) Evet, yaşam için para gerekir lakin bazı meslekler önce meslek ahlakı gerektirir, para ilk öncelik değildir. Manevi değeri vardır, memlekete adam yetiştirmek kolay mıdır? Değildir, o çileyi en başta çekecek olanlardan biridir öğretmen, çünkü bu yola çekeceği çileyi de hesaplayarak girmelidir. Para kazanmak istiyorsa başka işler mevcut, öğretmenlik yapmak zorunda değildir. İyi şartlar hep olsun, kim istemez? Neden öğretmen çile çeksin, tabiki çekmesin ama durum bu. Mahmut Makal’ın çektiğinin %0,00001…’ine bile katlanabilirler mi? Ben katlanamam. Öküzün kıçından düşen gübre için kavga ediyor insanlar, sebep? Yakacak bir o var çünkü.

    Kitaba dönecek olursak, Mahmut Makal yaşadığı dönemi ve zorlukları yazarken kullandığı dil, üslup ve anlatış olarak büyük sükse yaratmış. Kitabın sonunda hem yurt içinde, hem de yurt dışında aldığı övgü yazıları var. Büyük isimler, büyük gazeteler. İnsan okuyunca bir kez daha şaşıyor. Şimdi döneme dönelim ve neymiş bu zorluklar bir bakalım, bakalım ki ayağımız çamura değse yüzümüz ekşiyen bizler, bu anlatılanların hangi kısmına katlanabilirdik?

    Günümüzde çarpıcı filmler yapılmadığı sürece, seviyesi düşük filmlerde öyle güzel köy hayatları gösterilir ki, insanlar mest olur oralara gitmeye çalışır. Köy var, köy var. Çilenin olmadığı köy köy değildir o başka şeydir. Köy denildiğinde aklınıza üreten, ürettiğini satan, toprağı işleyen köylü gelmesin. Sadece yaşamak için nefes alan köylüyü de hayal edin…

    Evler yağmurdan yıkılıyor, yiyecek ekmek yok, üç ay önce yapılmış ekmekler sulanıp yeniyor, yakacak yok, köylü öküzün kıçından düşen tezek için kavga ediyor, çünkü o tezek ile sınıyor, onu yakıyor, yemek yaparken onu kullanıyor, yemek derken ne bulurlarsa yemek o, aklınıza köy bulgurundan yapılan pilav falan gelmesin, onlar lüks, yağlı pilav düşünmeyin hayli hayli lüks, giyecek yok, on yıllık pantolon, on yıllık gocuk, onunda her yeri yamalı, yaması gocuktan daha pahalı hale gelmiş, dolabınızda kaç kaban vs. var bir kıyaslayın, ben kıyaslayınca utanıyorum, bir tarafta yaşamak için mücadele eden insanlar, bir tarafta istediğimiz şeylerden bazıları olmayınca dünyaya küsen bizler.

    Makal’ın anlattığı köye Ara Güler’in fotoğrafları hayat vermiş. Ara Güler’i yakın zamanda kaybettik, nur içinde uyusun. Kimdir derseniz, İlber Ortaylı; Ara Güler olmasaydı, İstanbul hatıralarının büyük bir bölümüne sahip olamazdık diyordu, çünkü kimse fotoğraflamıyordu onun gibi diyordu. Köyüde fotoğraflamış, gözümüze ilk çarpan şey ayakkabı. Özellikle kadınların ve çocukların ayakkabıları yok. Kışın dahi yok, yalınayak gidip geliyorlar, ayakkabısı olanlara bakıyorsun, önümüze koysalar korkudan ağlarız o derece.

    Köy yaşamı toz pembe değildir, hayatı toz pembe yaşayan insanların, köy ve köylüye bakış açısı farklıdır. Bilmediğimiz konularda fikir yürütmek sanki bize verilmiş bir vazife gibi her şeye yorum getirmeye çalışıyoruz. Ege’nin köyü başka, doğu’nun köyü başkadır. Şirince’ye şarap almaya gitmekle, doğuya öğretmenlik yapmaya gitmek aynı şey değildir. Bilmem anlatabildim mi.

    "Doğu’nun adı çıkmış. Burası Anadolu’nun göbeği sayılır. Çektiklerimize bakıyorum da, acaba Doğu’dakilerin durumu daha kötü olabilir mi, diye tüylerim ürperiyor. Oturulur bir ev, soğuktan korur bir giyecek, karın doyurur yiyecek, az buçuk yakacak olmayınca, nasıl karşı konulur kışa?" #57839473

    Kış, kar var, evlerin damı dayanıklı değil, kalın giysiler yok, ayaklar açıkta, insanlar ısınamıyor, çocukların büyük bir bölümü hastalıktan kışın ölüyor, ölümün kol gezdiği yerde, öğretmen nasıl ders yapıyor derseniz yapamıyor, okul diye tesis edilen dört duvar çöküyor, su içinde, her yer çamur, batmışsın, el yüz kir içinde, yıkanmak mı, ne yıkanması, vücut simsiyah, artık katman oluşmuş, temizlik yok, ayaklar simsiyah.

    Ulaşım yok, ayda bir belki posta geliyor, gelen posta üç aylık, köye gelmesi keyfe keder, gazete geldiğinde gündem başka, başbakan değişiyor köylünün haberi yok, köylü yaşam derdinde, artık başka düşüncesi yok. Öğretmeni pek sevmezler, gavur icadı geliyor onlara, öğrettikleri de gavur icadı. Pek istemiyorlar, o yüzden hacı, hoca, şık, şeyh, molla, hafız daha önemli. Yiyecek yemekleri yok ama, şık hastaymış, yemek lazımmış, ısınamıyormuş, hemen elde ne var ne yok toplatılıp götürülüyor. İnsanlar yine sömürülüyor ve bunu düzeltmek imkânsız. Eğer ağzını açarsan dinden çıkıyorsun, başlıyorlar konuşmaya, gomünissttin, gomünissst! Eh enstitüler de bu yüzden kapanmadı mı? Bu yalandan! İşte Demokrat Parti böyle bir ortamda iktidar oldu, köylü gelirse Allahtan, gelmezse yine Allahtan diyor, yaşarsa şükür, ölürse kader diyordu. Ama hakkı olanı almak bir türlü aklına gelmiyordu, ne yapsınlardı, ellerinden ne gelirdi düşüncesi hakim.

    Evet zor şartlar altında yaşayan insanları ve köyleri bildiğimizi sanıyoruz ama pek bu bilginin yanına yaklaştığımız söylenemez. Hala benzer durumlar var, medeniyetten uzak köyler var. Devlet işte bunun için vardır, benim ödediğim vergi birilerinin cebine değil, ihtiyacı olan yerlerin gelişmesine kullanılmalıdır. Binlerce kitabım var, Makal öyle bir anlatıyor ki, sahip olduğum kitaplardan utanacak hale geldim neredeyse. Kitabım olduğuna sövecektim, az kalmıştı.

    Bu bir öykü değil, roman değil, mizah değil, yaşamın içinden gerçek bir kesit. Bu kitapta hayat tecrübesi var, yaşam zorluğu var. Tozun, kirin içinde, karın içinde, odasız, açıkta ders yapmaya çalışan öğretmenin yazdığı, insanları şok eden gerçekler var. Bu gerçekler fazla gelince ülkeye kitap yasaklanır ama yurt dışında çevrilir ve büyük övgüler alır. Kitabın son sayfaları bu yazılara ayrılmıştır, kesinlikle okuyun.

    Kısaca yazayım derken, biraz uzattım, kitabın size katacağı çok şey var. Özellikle ülkemizin gelişmesine katkı sağlayacağını hayal ettiğimiz öğretmenlerimiz bu ve benzeri kitapları çocuklara, gençlere okutmalıdır. Milli ve insani bilinç, özellikle bu dönemde ihtiyacımız olan şeylerin başında gelmektedir. Ellerinde binlerce liralık telefonlarla dolaşan çocuklara birileri yokluğu göstermeli. Yoksulluk her yerde olabilir, şehir ya da köy seçmez yokluk lakin kitabı okuduğunuzda ülkemiz sınırları içindeki köy ve köylerden bahsedildiğine inanmayabilirsiniz, size aşırı gerçek geldiği için inkarı seçebilirsiniz, bunlar yaşandı ve yaşanıyor.

    Yaşadığımız hayatın değerini bilelim derim, çünkü zorluk falan çektiğimiz yok, çoğu şımarıklığımızdan ibaret olan şikayetler diyebilirim. Şımarığız bunu kabul edelim, dürüst olalım kendimize.

    Mutlaka okuyun, okutun. Okuduğunuzda hangi çağdan kesitler okuduğunuza pek inanmayacaksınız…
    Bir akşamüstü fasulye sulamaktan dönüyordum Mencilis’ten. Tam sığırın köye dağılma vaktine rastlamıştım. Birbirinin anasına babasına ilenerek ineklerin ardından düşen pislikleri avuç avuç topluyorlardı. Kul Hasan’ın karısı derler, kır saçlı bir kadın var. Kollarını sıvamış, koca bir pislik yuvarlağını kucaklamış götürüyor tezek yapmak için...

    Laf olsun diye, ”Bre Mıcırlı nine, bu ne hal?” demiş bulundum.

    Tozdan beni göremiyordu, ama sesimden tanıdı. Biraz önce kavga ettiklerinden canı burnundaymış. Alay ettiğimi sanmış; bir kızdı, bir kızdı:

    ”Beni söyletme ağşamınan, git yanımdan! Eğlence sırası dail... Senin keyfin kirt, tuzun kuru he! Alem kazanır, galem yir. Bizim yerimizde olsan, sen ne devşirirsin gopa gopa!”

    Onun hali benim içimi yakıyor, benim sözüm onun içini... #57839911

    *

    İş bu inceleme Tuco Herrera 'ya ithaf edilmiştir. Cumhuriyeti anlamak, insanımızı tanımak, yaşanılanları okumak ve aktarmak bir nevi boynumuzun borcudur.

    Sağlıcakla...