• "Aziz dostum,

    Bunu aldığınız zaman her şeyi öğreneceksiniz. Hiçbir sözüm Bella'yı etkilemedi. Şimdi teslim olmaya gitti. Bense savaşmaktan yoruldum. Artık sizi aldattığımı biliyorsunuz. Bana güvendiniz, bense buna karşılık yalan söyledim. Belki bu hareketimin savunulacak bir yanı olmadığını düşüneceksiniz. Ama hayatınızdan sonsuza dek çıkıp gitmeden önce her şeyin nasıl olduğunu size anlatmak istiyordum. Beni affettiğinizi bilmek, derdimin biraz olsun azalmasını sağlayacak. Ben o yalanlan kendim için uydurmadım. İşte kendimi savunmak için söyleyebileceğim tek şey de bu.

    Paris'ten Calais'ye giden trende sizinle karşılaştığımız andan başlayacağım hikâyeye. O sırada Bella için çok endişe ediyordum. O ise Jack Renauld yüzünden ümitsiz durumdaydı. Jack'ın kendisini çiğneyip geçmesine bile razı olmuştu. Jack değişmeye, mektupları seyrekleşmeye başlayınca Bella'nın da üzüntüsü arttı. Jack'ın başka bir kızla ilişki kurduğunu düşünüyordu. Tabii sonradan haklı olduğu ortaya çıktı. Bella, Renauld'ların Merlinville'deki villasına gitmeye ve Jack'ı görmeye çalışmaya karar verdi. Benim bunu istemediğimi biliyordu. Onun için beni atlatmaya çalıştı. Calais'de Bella'nın trende olmadığını anlayınca İngiltere'ye onsuz gitmemeye karar verdim. Bana kötü bir şeyler olacakmış gibi geliyordu. Bunlara engel olmak istiyordum.

    Ondan sonra Paris'ten gelen treni karşıladım. Bella bu trendeydi ve Merlinville'e gitme konusunda da kesin kararını vermişti. Onu caydırmak için söylemediğimi bırakmadım. Ama bunun bir yararı olmadı. Sinirleri iyice gerilmişti. Aklına koyduğunu yapmak niyetindeydi. Sonunda, 'İyi ya ben artık hiçbir şeye karışmıyorum,' dedim. 'Ben elimden geleni yaptım.' Vakit geçiyordu. Bir otele gittim, Bella da Merlinvilie'e doğru yola çıktı. Banabir felâket olacakmış gibi geliyordu.

    Ertesi gün Bella'yı bekledim, onunla otelde buluşmak için sözleşmiştik. Ama görünürlerde yoktu. Bütün gün de gözükmedi. Gitgide endişeleniyordum. Sonra akşam gazetesinde olayı okudum.

    Çok sarsıldım. Tabii kesin bir şey bilmiyordum ama yine de dehşete kapıldım. Bella'nın Baba Renauld'la karşılaştığını, adama Jack'la olan ilişkisini söylediğini düşündüm. Belki de adam Bella'ya hakaretetmişti.Bella da,bendeçabuk öfkeleniriz.

    Sonra o maskeli yabancı meselesi ortaya çıktı. O zaman biraz rahatladım. Ama Bella'nın otele gelmemesi beni hâlâ endişelendiriyordu.

    Ertesi sabah o kadar telaşlıydım ki, gidip durumu anlamaya karar verdim. Ve ilk iş sizinle karşılaştım. Bütün bunları biliyorsunuz. Ölüyü görünce durumu anladım. Jack'a çok benziyordu. Arkasında Jack'ın paltosu vardı. Ve Jack'ın Bella'ya hediye ettiği o hançer de oradaydı. O küçük, korkunç şey! Hançerin sapında kardeşimin parmak izlerinin olduğunu düşündüm. O anda duyduğum dahşet ve çaresizliği size anlatamam. Artık bir tek şeyi biliyordum: Kimse kaybolduğunu farketmeden o hançeri alıp oradan götürmem gerektiğini. Baygınlık geçiriyormuşum gibi yaptım. Siz su bulmaya gidince de hançeri alip elbisemin içine sakladım.

    Size Phare Otelinde kaldığımı söylemiştim. Ama tabii hemen Calais'ye döndüm. Ve ilk vapurla da İngiltere'ye geçtim. Manş'ın ortasında o küçük, iğrenç hançeri denize attım. Ve ancak o zaman rahat bir nefes alabildim.

    Bella, Londra'deki pansiyonumuzdaydı. Berbat haldeydi zavallı. Ona ne yaptığımı söyledim. "Bu ara güvendesin," dedim. Önce bana uzun uzun baktı, sonra da deli gibi gülmeye başladı. Güldü güldü! Sesi öyle korkunçtu ki. Onu oyalamam gerektiğini düşündüm. Yaptıklarını düşündüğü, kurduğu takdirde çıldıracaktı. Neyse ki, hemen iş bulduk.

    Sonra o gece arkadaşınızla bizi seyrettiğinizi gördüm. Ve paniğe kapıldım. Mutlaka durumdan şüpheleniyordunuz. Yoksa izimizi bulmaya kalkışmazdınız. Kötü de olsa durumu anlamam gerekiyordu. Onun için peşinizden geldim. Ümitsiz durumdaydım. Sonra... ben daha bir şey söylemeden sizin Bella'dan değil, benden şüphe ettiğinizi anladım. Daha doğrusu hançeri çaldığım için benim Bella olduğumu sanıyordunuz.

    Hayatım, o anda kafamdan geçenleri bilseydiniz, belki beni hemen affederdiniz. O kadar korkmuştum ki. Kafam karışmıştı, çok ümitsiz durumdaydım. Sadece beni kurtarmak için elinizden geleni yapacağınızı anlayabildim. Ama bilmiyorum Bella'yı kurtarmayı ister miydiniz? Pek sanmıyorum. Çünkü aynı şey değildi bu. Ve ben bu tehlikeyi göze alamazdım. Bella benim ikiz kardeşimdi. Onun için her şeyi göze alırdım. Bu yüzden yalan söylemeye devam ettim. Ama kendimi çok kötü hissettim. Hâlâ da hissediyorum. İşte hepsi bu kadar. Herhalde, 'Bu kadarı da yeter zaten,' diyorsunuz. Size güvenmem gerekirdi. Böyle yapsaydım..."

    Gazeteler Jack Renauld'un tutuklandığını yazar yazmaz, Bella deliye döndü. Sonucu bile beklemedi.

    Çok yorgunum. Artık başka bir şey yazamayacağım..."
    Agatha Christie
    Sayfa 140 - 141 - 142
  • ermiş
    Kendi gününün şafağında, seçilmiş ve sevilen insan Al Mustafa,
    tam oniki yıl boyunca Orphales şehrinde, gemisinin geri dönüp
    kendisini doğduğu adaya götürmesini bekledi.
    Ve onikinci yılda, hasat ayı olan Ielool'un yedinci gününde,
    şehir duvarlarından uzak bir tepeye tırmandı, denize doğru baktı
    ve gemisinin sisle beraber gelişini seyretti.
    O anda kalbinin kapıları açıldı ve sevinci denize doğru uzandı.
    Ve gözlerini kapadı, ruhunun sessizliğinde dua etti.
    Tepeden inerken bir hüzün hissetti ve kalbinde şöyle düşündü:
    "Nasıl huzur içinde ve üzülmeden gidebilirim?
    Hayır, ruhum yara almadan bu şehri terketmeliyim..
    Duvarlar arasında acı dolu geçen uzun günler,
    yalnızlık içinde uzun geceler; kim acıdan ve
    yalnızlıktan pişmanlık duymadan buradan kopabilir?
    Bu caddelere ruhumdan o kadar çok parça saçtım ki,
    özlemimin o kadar çok çocuğu bu tepelerde çıplak dolaştı ki,
    sıkıntı ve ıstırap çekmeden onlardan kendimi ayıramam..
    Bugün üstümden çıkardığım bir giysi değil,
    kendi ellerimle yırttığım derim, kabuğum..
    Geride bıraktığım bir düşünce değil,
    açlık ve susuzlukla tatlandırılmış bir gönül...
    Yine de daha fazla oyalanamam...
    Herşeyi kendine çeken deniz beni de çağırıyor;
    yola çıkmalıyım...
    Çünkü kalmak, saatler geceyle yanarken,
    donmak, kristalleşmek ve bir kalıba dökülmek demek...
    Buradaki herşeyi memnuniyetle yanıma alırdım, ama nasıl?
    Bir ses, dili ve ona kanat olan dudakları taşıyamaz.
    Boşluğu yalnız başına aramalı...
    Ve kartal, tek başına,
    yuvasını taşımadan Güneş'e uçmalı..."
    Tepenin yamacına eriştiğinde tekrar denize döndü
    ve baş tarafında kendi yöresinden gemicileri barındıran
    gemisinin limana yanaştığını gördü.
    Ruhundan kopan sözlerle onlara seslendi:
    "Kadim annemin oğulları, med-cezir süvarileri...
    Ne kadar sık benim rüyalarıma yelken açtınız.
    Şimdi benim uyanışıma geldiniz,
    ki bu benim en derin rüyam olmalı...
    Gitmeye hazırım ve şevkimin yelkenleri rüzgarı bekliyor.
    Bu durgun havadan sadece bir nefes daha alacağım,
    sadece bir bakış daha geriye, sevgi dolu...
    Ve sonra aranızda yerimi alacağım,
    gemiciler arasında bir deniz yolcusu olarak ben...
    Ve sen, engin deniz, uyuyan anne,
    nehrin, ırmağın özgürlüğü...
    Bu nehir sadece bir kıvrım daha yapacak,
    bu arazide bir kere daha çağıldayacak...
    Ve ben sana geleceğim,
    sınırsız okyanusa sınırsız bir damla..."
    Yürürken, uzaktaki tarlalardan, bağlardan,
    erkeklerin ve kadınların
    şehir kapılarına doğru koşuştuklarını gördü.
    Birbirlerine geminin gelişinden bahsettiklerini
    ve kendi adını çağırdıklarını duydu.
    Şöyle düşündü:
    "Ayrılık günü, aynı zamanda toplanma günü mü olacak?
    Benim akşamımın aslında şafağım olduğu söylenecek mi?
    Sabanını tarlanın ortasında bırakana,
    üzüm cenderesinin çarkını durdurana
    ben ne verebilirim?
    Kalbim meyveyle yüklü bir ağaca dönüşse de
    derleyip onlara sunabilsem..
    İştiyakım bir pınar gibi aksa da kaplarını doldurabilsem...
    Bir yücenin elinin dokunmasını bekliyen bir harp mı,
    yoksa nefesinin içimden geçeceği bir flüt müyüm?
    Sessizliğin arayıcısı olan ben, sessizlik içinde
    başkalarına güvenle dağıtabileceğim
    nasıl bir hazine buldum?
    Eğer bugün hasat günüyse,hangi tarlalara
    ve hangi anımsanmayan mevsimlerde
    tohumları ekmiş olabilirim?
    Ve eğer fenerimi yükselteceğim saat gelmişse,
    içinde yanan benim alevim olmayacak...
    Kendimi bomboş ve karanlık hissederek
    fenerimi kaldıracağım...
    Ve gecenin bekçisi fenerimin içine yağı koyacak;
    onu yakacak da..."
    Bunlar kelimelere dökülenlerdi.
    Fakat kalbindeki pek çok şey, söylenmemiş olarak kaldı.
    Çünkü en derin gizemini açıklayamazdı...
    Ve şehre döndüğünde, herkes onu karşılamaya geldi.
    Adeta tek bir ses olarak ağlıyorlardı.
    Ve şehrin yaşlıları ileri çıkıp şöyle dediler:
    "Henüz gitme; bizi bırakma.
    Bizim alacakaranlığımıza öğle ışığı oldun;
    ve gençliğin, hayallerimize hayaller getirdi.
    Sen aramızda bir yabancı, bir misafir değilsin.
    Çok sevdiğimiz oğlumuzsun...
    Gözlerimiz, senin yüzününü görememenin açlığını
    ve acısını yaşamasın."
    Ve rahiplerle rahibeler konuşmaya başladılar:
    "Denizin dalgalarının bizi ayırmasına,
    aramızda geçirdiğin yılların bir anı olmasına izin verme.
    Aramızda bir hayalet gibi yürüdün ve gölgen,
    yüzümüze düşen bir ışık oldu.
    Seni çok sevdik; ama sevgimiz
    sözlere dökülmedi ve örtülü kaldı.
    Ama şimdi sana yüksek sesle haykırılıyor;
    sevgimiz önüne seriliyor.
    Hep yaşandığı gibi, ne yazık ki sevgi kendi derinliğini,
    ayrılma anına kadar anlıyamıyor..."
    Diğerleri de ona yalvardılar; ama o hiç cevap vermedi.
    Sadece başını önüne eğdi ve ona yakın duranlar,
    göğsüne düşen göz yaşlarını gördüler.
    Sonra, kalabalıkla birlikte
    tapınağın önündeki meydana doğru yürüdüler.
    Ve mabetten Almitra adında bir kahin kadın çıktı.
    Ve o, kadına sonsuz bir şefkatle baktı;
    çünkü daha şehirdeki ilk gününde onu bulan
    ve inanan bu kadın olmuştu.
    Ve kadın onu selamlıyarak konuşmaya başladı:
    "Tanrının sevgili kulu,
    son noktayı keşfedebilmek için
    uzun zamandır uzakları gözlüyor, gemini bekliyorsun.
    Ve şimdi gemin burada, sen de gitmelisin.
    Anılarındaki ülke ve büyük dileklerinin mekanı için
    duyduğun hasret çok derin.
    Ve ne sevgimiz seni bağlıyabilir,
    ne de sana olan ihtiyacımız seni tutabilir.
    Ancak bizden ayrılmadan önce bizimle konuşmanı
    ve bize gerçeği anlatmanı istiyoruz.
    Ve biz onu çocuklarımıza,
    onlar da kendi çocuklarına aktaracaklar
    ve o hiç bir zaman yok olmayacak...
    Yalnızlığında bizim günlerimizi gözlemledin ve
    uyanıklığında, bizim uykumuzun hıçkırıklarını
    ve kahkahalarını dinledin.
    Şimdi bizi bize aç ve doğumla ölüm arasında
    yer alanlardan sana aşikar olanları bize de anlat."
    Ve o cevap verdi:
    "Orphales halkı,
    tam şu anda ruhlarınızda devinmede olandan öte,
    size neden bahsedebilirim?"
    sevgi
    Bunun üzerine Almitra, "Bize sevgiden bahset..." dedi.
    Ve o başını kaldırdı, insanlara baktı.
    Üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı.
    Ve yüksek bir sesle konuşmaya başladı:
    "Sevgi çizi çağırınca, onu takip edin,
    Yolları sarp ve dik olsa da...
    Ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi,
    Telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da...
    Ve sizinle konuştuğunda, ona inanın,
    Kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
    Sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de...
    Çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer.
    Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
    En yükseklere uzanıp, Güneş'le
    titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,
    Köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır,
    Toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
    Mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker;
    Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
    Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
    Bembeyaz olana kadar öğütür sizi;
    Esnekleşene kadar yoğurur;
    Ve Tanrı'nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye,
    Sizi kendi kutsal ateşine savurur...
    Sevgi bütün bunları,
    Kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar,
    Ve bu biliş, Hayat'ın kalbinin bir cüzzünü yaratır...
    Ancak korkunun kıskacında,
    Salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız,
    O zaman örtün çıplaklığınızı,
    Ve sevginin harman yerine adım atın...
    Adım atın, kahkahaların tümünün olmadığı,
    Sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
    Ve ağlayın, ama tüm gözyaşlarınızla değil...
    Sevgi hiçbirşey sunmaz, sadece kendisini,
    Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri...
    Sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de;
    Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle...
    Sevdiğinizde, "Tanrı benim kalbimde," yerine,
    Şöyle deyin, "Ben kalbindeyim Tanrı'nın ..."
    Ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
    Çünkü sevgi, yolunu kendi çizer,
    sizi değer bulduğunda...
    Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka...
    Fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
    Bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun...
    Erimek ve akmak,geceye şarkılar sunan bir dere misali,
    Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,
    Kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
    Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla...
    Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
    Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak...
    Sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
    Akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek...
    Ve uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua,
    Ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla..."
    beraberlik
    Sonra Almitra tekrar konuştu: "Peki ya beraberlik?"
    Ve o cevap verdi:
    "Siz beraber doğdunuz ve hep öyle kalacaksınız.
    Ölümün beyaz kanatları, sizin günlerinizi
    dağıttığında da beraber olacaksınız.
    Siz Tanrı'nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız.
    Fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın.
    Ve izin verin, cennetlerin rüzgarları aranızda dans edebilsin...
    Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın,
    Daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında
    hareket eden bir deniz gibi olsun.
    Birbirlerinizin bardaklarını doldurun;
    ancak aynı bardaktan içmeyin...
    Ekmeklerinizi paylaşın; ama
    birbirinizinkini yemeyin...
    Beraberce şarkı söyleyin, dans edin, coşun;
    fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
    Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup,
    yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi...
    Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil;
    Çünkü yalnızca Hayat'ın eli, sizin kalplerinizi kavrıyabilir...
    Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil,
    Çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır;
    Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı,
    birbirinin gölgesi altında büyüyemez."
    arkadaşlık
    Ve bir genç, şöyle dedi: "Bize arkadaşlıktan bahset."
    Ve o cevap verdi:
    "Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir.
    O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.
    O sizin sofranız ve ocakbaşınızdır.
    Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.
    Arkadaşınız sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda,
    ne 'hayır' demek zor gelir, ne de 'evet' demekten çekinirsiniz.
    Ve o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir.
    Çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler, tüm arzular
    ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.
    Arkadaşınızdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız;
    Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda
    daha bir berraklık kazanır, tıpkı bir dağın,
    dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi...
    Ve arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik
    kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin.
    Çünkü, salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde
    olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır
    ve sadece yararsız olan yakalanır.
    Ve arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun.
    Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse,
    meddini de bilmesine izin verin.
    Çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş
    aramanızın anlamı olabilir mi?
    Onu, zamanı yaşatmak için arayın.
    Çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir,
    boşluğunuzu doldurmak için değil.
    Ve arkadaşlığın hoşluğunda,
    kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun.
    Çünkü küçük şeylerin şebneminde,
    yürek sabahını bulur ve tazelenir."

    halil cibran
  • ermiş
    Kendi gününün şafağında, seçilmiş ve sevilen insan Al Mustafa,
    tam oniki yıl boyunca Orphales şehrinde, gemisinin geri dönüp
    kendisini doğduğu adaya götürmesini bekledi.
    Ve onikinci yılda, hasat ayı olan Ielool'un yedinci gününde,
    şehir duvarlarından uzak bir tepeye tırmandı, denize doğru baktı
    ve gemisinin sisle beraber gelişini seyretti.
    O anda kalbinin kapıları açıldı ve sevinci denize doğru uzandı.
    Ve gözlerini kapadı, ruhunun sessizliğinde dua etti.
    Tepeden inerken bir hüzün hissetti ve kalbinde şöyle düşündü:
    "Nasıl huzur içinde ve üzülmeden gidebilirim?
    Hayır, ruhum yara almadan bu şehri terketmeliyim..
    Duvarlar arasında acı dolu geçen uzun günler,
    yalnızlık içinde uzun geceler; kim acıdan ve
    yalnızlıktan pişmanlık duymadan buradan kopabilir?
    Bu caddelere ruhumdan o kadar çok parça saçtım ki,
    özlemimin o kadar çok çocuğu bu tepelerde çıplak dolaştı ki,
    sıkıntı ve ıstırap çekmeden onlardan kendimi ayıramam..
    Bugün üstümden çıkardığım bir giysi değil,
    kendi ellerimle yırttığım derim, kabuğum..
    Geride bıraktığım bir düşünce değil,
    açlık ve susuzlukla tatlandırılmış bir gönül...
    Yine de daha fazla oyalanamam...
    Herşeyi kendine çeken deniz beni de çağırıyor;
    yola çıkmalıyım...
    Çünkü kalmak, saatler geceyle yanarken,
    donmak, kristalleşmek ve bir kalıba dökülmek demek...
    Buradaki herşeyi memnuniyetle yanıma alırdım, ama nasıl?
    Bir ses, dili ve ona kanat olan dudakları taşıyamaz.
    Boşluğu yalnız başına aramalı...
    Ve kartal, tek başına,
    yuvasını taşımadan Güneş'e uçmalı..."
    Tepenin yamacına eriştiğinde tekrar denize döndü
    ve baş tarafında kendi yöresinden gemicileri barındıran
    gemisinin limana yanaştığını gördü.
    Ruhundan kopan sözlerle onlara seslendi:
    "Kadim annemin oğulları, med-cezir süvarileri...
    Ne kadar sık benim rüyalarıma yelken açtınız.
    Şimdi benim uyanışıma geldiniz,
    ki bu benim en derin rüyam olmalı...
    Gitmeye hazırım ve şevkimin yelkenleri rüzgarı bekliyor.
    Bu durgun havadan sadece bir nefes daha alacağım,
    sadece bir bakış daha geriye, sevgi dolu...
    Ve sonra aranızda yerimi alacağım,
    gemiciler arasında bir deniz yolcusu olarak ben...
    Ve sen, engin deniz, uyuyan anne,
    nehrin, ırmağın özgürlüğü...
    Bu nehir sadece bir kıvrım daha yapacak,
    bu arazide bir kere daha çağıldayacak...
    Ve ben sana geleceğim,
    sınırsız okyanusa sınırsız bir damla..."
    Yürürken, uzaktaki tarlalardan, bağlardan,
    erkeklerin ve kadınların
    şehir kapılarına doğru koşuştuklarını gördü.
    Birbirlerine geminin gelişinden bahsettiklerini
    ve kendi adını çağırdıklarını duydu.
    Şöyle düşündü:
    "Ayrılık günü, aynı zamanda toplanma günü mü olacak?
    Benim akşamımın aslında şafağım olduğu söylenecek mi?
    Sabanını tarlanın ortasında bırakana,
    üzüm cenderesinin çarkını durdurana
    ben ne verebilirim?
    Kalbim meyveyle yüklü bir ağaca dönüşse de
    derleyip onlara sunabilsem..
    İştiyakım bir pınar gibi aksa da kaplarını doldurabilsem...
    Bir yücenin elinin dokunmasını bekliyen bir harp mı,
    yoksa nefesinin içimden geçeceği bir flüt müyüm?
    Sessizliğin arayıcısı olan ben, sessizlik içinde
    başkalarına güvenle dağıtabileceğim
    nasıl bir hazine buldum?
    Eğer bugün hasat günüyse,hangi tarlalara
    ve hangi anımsanmayan mevsimlerde
    tohumları ekmiş olabilirim?
    Ve eğer fenerimi yükselteceğim saat gelmişse,
    içinde yanan benim alevim olmayacak...
    Kendimi bomboş ve karanlık hissederek
    fenerimi kaldıracağım...
    Ve gecenin bekçisi fenerimin içine yağı koyacak;
    onu yakacak da..."
    Bunlar kelimelere dökülenlerdi.
    Fakat kalbindeki pek çok şey, söylenmemiş olarak kaldı.
    Çünkü en derin gizemini açıklayamazdı...
    Ve şehre döndüğünde, herkes onu karşılamaya geldi.
    Adeta tek bir ses olarak ağlıyorlardı.
    Ve şehrin yaşlıları ileri çıkıp şöyle dediler:
    "Henüz gitme; bizi bırakma.
    Bizim alacakaranlığımıza öğle ışığı oldun;
    ve gençliğin, hayallerimize hayaller getirdi.
    Sen aramızda bir yabancı, bir misafir değilsin.
    Çok sevdiğimiz oğlumuzsun...
    Gözlerimiz, senin yüzününü görememenin açlığını
    ve acısını yaşamasın."
    Ve rahiplerle rahibeler konuşmaya başladılar:
    "Denizin dalgalarının bizi ayırmasına,
    aramızda geçirdiğin yılların bir anı olmasına izin verme.
    Aramızda bir hayalet gibi yürüdün ve gölgen,
    yüzümüze düşen bir ışık oldu.
    Seni çok sevdik; ama sevgimiz
    sözlere dökülmedi ve örtülü kaldı.
    Ama şimdi sana yüksek sesle haykırılıyor;
    sevgimiz önüne seriliyor.
    Hep yaşandığı gibi, ne yazık ki sevgi kendi derinliğini,
    ayrılma anına kadar anlıyamıyor..."
    Diğerleri de ona yalvardılar; ama o hiç cevap vermedi.
    Sadece başını önüne eğdi ve ona yakın duranlar,
    göğsüne düşen göz yaşlarını gördüler.
    Sonra, kalabalıkla birlikte
    tapınağın önündeki meydana doğru yürüdüler.
    Ve mabetten Almitra adında bir kahin kadın çıktı.
    Ve o, kadına sonsuz bir şefkatle baktı;
    çünkü daha şehirdeki ilk gününde onu bulan
    ve inanan bu kadın olmuştu.
    Ve kadın onu selamlıyarak konuşmaya başladı:
    "Tanrının sevgili kulu,
    son noktayı keşfedebilmek için
    uzun zamandır uzakları gözlüyor, gemini bekliyorsun.
    Ve şimdi gemin burada, sen de gitmelisin.
    Anılarındaki ülke ve büyük dileklerinin mekanı için
    duyduğun hasret çok derin.
    Ve ne sevgimiz seni bağlıyabilir,
    ne de sana olan ihtiyacımız seni tutabilir.
    Ancak bizden ayrılmadan önce bizimle konuşmanı
    ve bize gerçeği anlatmanı istiyoruz.
    Ve biz onu çocuklarımıza,
    onlar da kendi çocuklarına aktaracaklar
    ve o hiç bir zaman yok olmayacak...
    Yalnızlığında bizim günlerimizi gözlemledin ve
    uyanıklığında, bizim uykumuzun hıçkırıklarını
    ve kahkahalarını dinledin.
    Şimdi bizi bize aç ve doğumla ölüm arasında
    yer alanlardan sana aşikar olanları bize de anlat."
    Ve o cevap verdi:
    "Orphales halkı,
    tam şu anda ruhlarınızda devinmede olandan öte,
    size neden bahsedebilirim?"... Halil ,Cibran
  • Kitaplara gömülüp ruhumu onların içinde yaşarken müthiş zevk alırdım.. Bilimle uğraşmayı iliklerime kadar onu hissedip yaşamayı severdim.. Şimdi dikkatimi veremiyorum. Kendimi kitapların içinde yaşarken göremiyorum. Gömülsem de içine, yok gibiyim. Hayatta koşuşturmam yapmam gereken sorumluluklarım, işlerim var. Belki her şey düzene girdiği zaman kendimi kitapların içinde kaybedebilir,oh be deyip nefes alabilirim. Zaten tek umudum da o kaldı. Yoksa kendime nasıl gelebilirim ki..