• Bir dostun ödünç alma isteğini reddetmekle o kişiyi yitirmeyiz, ama ödünç istediği şeyi ona vermekle, onu çok kolayca yitirebiliriz; bunun gibi, bir dosta karşı gururlu ve onu biraz ihmal edici bir biçimde davranarak onu yitirmeyiz ama ona karşı çok fazla dostça ve kibar davranırsak, onu yitiririz, çünkü bu davranışımız onu küstah ve katlanılmaz kılacaktır, bu da bir kopmaya yol açacaktır
  • Ayşe
    Ayşe Var mısın ki Yok Olmaktan Korkuyorsun?'u inceledi.
    120 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kitap Farabi'yi bulmak,anlamak ve dahi felsefesini kendine ışık edinmek isteyenler için yetersiz kalmış gibi gözüküyor.Yüksek beklentilerle kapağını açıp hayal kırıklığı olarak kapattığım bir kitap oldu. Yazarın Farabi'nin felsefesi üzerine;insanın yaşama amacı; gerçeği bulmak, anlamak, yorumlamak ve açıklamaktır demiş ve eklemiş; bu inaç ve düşünce dengesinde insana yol gösteren ise aklıdır gibi çıkarımlarından oluşan bir derleme olmuş.
    İlgisi olanlara keyifli okumalar...
  • 127 syf.
    Kendimce kendimle ilgili..
    Bu bir inceleme değildir.

    2004..
    Ölümle ilk tanışmam...

    Dedemin vefatı.. aklıma o gün yediğim acı biber kızartması geliyor, bölük börçük.. sürekli yatıp kalktığı minder üzerinde uyumuştum mesela.
    Ölüm neydi bilmiyorum ya da bilmek mi istemiyorum.. Anlaması, kavraması o kadar güç ki. Ne söylenir ki ölüm üzerine, bundan ciddi ne olabilir.

    Yıkanırken görmüştüm onu.. bahçede soğanların ekili olduğu bir köşe gasilhane yapılmıştı.. Meraklıydım, hâlâ meraklıyım..
    İzlemiştim, bir perdenin arkasında ve başında testi, gözleri açık.. gökyüzü gibiydi gözleri..
    İnsan bazen selayı duyana kadar inanamıyor..
    Hani "Gözler kabul eder parmaklar kabul eder /
    Ama beyin hep umuttan yanadır." dediği şairin.
    Duyumdan sonra gerçekleşen yüzleşme anı, o geri dönüşü olmayan yol..

    Küçükken korkusuzdum, dünyaya meydan okuyabilirdim belki, sözümü esirgemezdim.. sonra bana bir şey oldu.. Ne oldu? Büyüdüm.. Ama hâlâ bir yanım çocuk..


    2008..
    Ölüm deneyimi 2
    Film ismi gibi..
    Dedemin vefatı.. bu sefer çok ağlamamıştım.. ölümün ne olduğunu anlayabilme yetim vardı. Hatta hiç ağlamamıştım ta ki o ana kadar.. o an neydi?
    Salon gibi bir yerde oturuyoruz, cenaze ise bir odada hol olmadığı için bahçeye olan bağlantı salon.. Beyaz çarşaflar içinde iki kişi tutarak yanımdan götürüp gittiler.. işte o anda içim boşaldı ağlamaya başladım.. Çok tuhaf.. bir et parçası sadece.. Öldüğün anda ismini bile kaybediyorsun.
    "Cenaze nerede? Cenaze ne zaman gelecek?"
    Kayıp önce insanın adıyla gerçekleşiyor..


    2011
    Anneannem..
    Hayatımda en çok üzüldüğüm anlardan biri..
    Insan ölüme asla hazırlıklı değil..
    Doktorlar "hazırlıklı olun" demiş..
    Nası yaa? Hazırlık ne demek oluyor ki? Kocaman bir soru işareti koyuyorum buraya.

    Adımı bir türlü doğru söylemezdi, beni sinirlendirmeyi severdi.
    İlk eve vardığımda bir kuytuya sinip betonun üstünde içime içime ağlamıştım. Bahçeye bakındım.. Her yanda onun elleri.. soğan çapalarken, tavuklara yem verirken, yere düşen portakalları toplarken, avludaki yaprakları süpürürkenki hâlleri.. gözümün önünde gitmiyor.. Annem yanıma geldi ağlayarak eve çıktık.Başının altındaki yastığını aldım... Kimse cesaret edemezken...

    Bu kadar kayıba rağmen insan hâlâ ölümün kendisini teget geçecek sanıyor. Aldanış..

    Peyami Safa bir kitabında "Ölüm bir eve girince sağ kalanları da biraz öldürüyor." der. Bunu o gün anladım.


    Bitti... (acaba?)
  • 62 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    *Pandemi zamanında almıştım ve yeni okuyabildim. Sevgili şair dostum Cenk Kolçak'ın şiir kitabını kesinlikle tavsiye ederim. Büyük bir iştahla okudum. Kitabın incelemesini bir röportaj üzerinden paylaşmak istiyorum.


    CENK KOLÇAK KİMDİR?

    1991’de İstanbul’da doğan Cenk Kolçak, Gazi Üniversitesi’nde Makine Teknolojisi bölümünü bitirdikten sonra, Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi'nde lisansını tamamladı. İngiliz Dili ve Edebiyatı lisans bölümünü okumak için gittiği İrlanda Cumhuriyeti’nde, İngilizce dil hazırlık eğitimini tamamladıktan sonra okulu bitirmeden Türkiye’ye geri döndü. Kolçak, (Disiplinlerarası) İnsan Gelişimi ve Eğitim Yüksek Lisans mezunudur.

    Şiirleri Edebiyat Nöbeti, Yıldız Tozu, Yeni E, Edebiyatist, vb. dergilerde ve çeşitli fanzinlerde yayımlandı. Akbabalar Çağında (2018) isimli şiir kitabı Öteki Yayınevi tarafından yayınlandı. Aynı zamanda Artı TV’de pazar günleri yayınlanan “Edebiyattan Sayfalar” programını da hazırlayıp sunan şair Kolçak, şiir ve edebiyat üzerine söyleşiler gerçekleştiriyor.

    "Akbabalar Çağında" 2018 yılında Kasım ayında Öteki Yayınevi etiketiyle aramıza katıldı. Ayrıca (2019) 9. Ruhi Türkyılmaz Sanatevi Şiir Ödülünü de kazanmıştır bu kitapla. Kitap üç bölümden oluşmaktadır. "Semt, Başklaşan Semt ve Akbabalar Çağında". Toplam 62 sayfadır kitap.

    Akbabalar Çağında, Cenk Kolçak’ın ilk şiir kitabı... Kolçak, yaşanılan çağı, leş yiyerek yaşamını sürdüren akbabalarla özdeşleştiriyor. Emeği hiçe sayanların, eşitsizliği büyütenlerin, başkasının acısıyla mutlu olanların çağını gözler önüne seriyor. Kolçak, bu çağa karşı mücadeleye bir semt kurarak başlıyor. Tek tipleştirmeye, ötekileştirmeye ve renksizleştirmeye yer olmayan... Lirik bir dille dayanışmayı, sevgiyi ve kardeşliği örgütlüyor şiirlerinde...

    Akbabalar Çağında, Cenk Kolçak’ın ilk şiir kitabı... Kolçak, yaşanılan çağı, leş yiyerek yaşamını sürdüren akbabalarla özdeşleştiriyor. Emeği hiçe sayanların, eşitsizliği büyütenlerin, başkasının acısıyla mutlu olanların çağını gözler önüne seriyor. Kolçak, bu çağa karşı mücadeleye bir semt kurarak başlıyor. Tek tipleştirmeye, ötekileştirmeye ve renksizleştirmeye yer olmayan... Lirik bir dille dayanışmayı, sevgiyi ve kardeşliği örgütlüyor şiirlerinde...

    Cenk Kolçak’la yeni kitabını konuştuk. “Akbabalar Çağında”n yola çıktık, şiirinde kurduğu semte konuk olduk. Tanık olduğu bu çağın içerisinde çıkar bir yol aradığını ifade eden Kolçak “Dil, yaşanılan çağın ve coğrafyanın tanıklığını yapan toplumsal bir olgudur” diyor.

    Kitabın ismiyle başlayalım, neden “Akbabalar Çağında”

    Bireyin, dolayısıyla da toplumun yaşamsal fonksiyonlarının giderek kaybettirildiği bir sistem eleştirisinin ismidir “Akbabalar Çağında”. Bilindiği üzere leşle beslenen ve kursağı oldukça büyük olan akbaba kuşunu, egemen sınıflar olarak imledim. Emeğin hiçe sayıldığı, toplumsal eşitsizliğin ve totaliter düzenin kol gezdiği; erk-egemen zihniyetin kemikleştirildiği, annelerin zulüm gördüğü, düşüncelerin fişlenerek akademisyen; öğretmen, gazeteci ve sanatçıların toplumsal olarak tecrit altında tutulduğu ve çocuklarını parklarda oyun yerine ölümle tanıştıran kötücül bir çağ bu... Ve ben tanık olduğum bu çağın içerisinden bir çıkar yol arıyorum yarına.

    Şiirde bu yolu nasıl arıyorsunuz, şiirinize nasıl yansıyor?

    Yaşanılanın bir öznesi olmak, birçok şeyi anlamayı, anlatmayı ve sorgulamayı daha samimi ve sarih bir yolla mümkün kılıyor. Yani, yalnızca perde arkasından dışarıyı izleyerek yazılan bir şiir olmadığını söylemek istiyorum Akbabalar Çağında’nın. Şairin, toplumun tam olarak içerisinden geçen bir birey olması gerektiğine inandığım için şiirin de bireyin varoluşsal kaygılarını, yaşamsal problemlerini ve toplumsal yanlarını hayatın tüm nesnelliğiyle birlikte ortaya koyan bir varlık biçimi olduğunu düşünüyorum. Bu varlığı ise gözlemleyerek, deneyimleyerek, sorgulayarak ve dahası kendimle yenişerek ortaya çıkarıyorum.

    Kitabın bölümlerinde semt vurgusu var... Şiirlerinizde semtin yeri nedir?

    Semt, hepimizin içerisinde yaşadığı ve şiirlerde aktarılan toplumsal izdüşümlerin yer aldığı bir dünya tasviri olarak yer alıyor kitapta. Akbabalar çağında bir semt olarak da düşünebiliriz bunu.

    Bu semt nasıl bir dünya açabilir misiniz biraz, semtin özellikler nelerdir?

    Duvarlarında, bahçelerinde, kaldırımlarında geçmişin izlerini taşıyan, hiç yitirilmeyen bir umutla, sevgiyle örülen, düşlenilen bir semt olduğu gibi günümüz gerçekliğini de gözler önüne seren bir semt bu. Az önce tanımlamasını yaptığım bir çağ içinde, geçmişinde toplumsal dinamiklerin bariz belirleyicisi olduğu bu semtin geleceğinde tek tipleştirmenin, ötekileştirmenin, renksizleştirmenin yeri yok diyebilirim.

    Kitabınızdaki “Delikli Aldo” ve “Feronia” karakterleri kurduğunuz semtin ya da tarif ettiğiniz çağın neresinde...

    Bu iki karakter de, kurduğum semtin ve çağın tam da ortasında diyebilirim. Antik Roma’da Feronia, ormanlar ve tabii kaynaklar tanrıçası olarak yer alan mitolojik bir karakterdir. Şiir, günümüzde betonlaşan ve giderek daralan dünyamızın bir nevi kurtarıcısı olarak nitelediğim Feronia’nın aramızda bulunmayışına ince bir sitem niteliği taşıyor.

    Delikli Aldo ise, anlatıcısı Ermeni (Gramofon Narek) bir yurttaş olan İtalyan bir karakter. Burada ise sözde ‘faili meçhul’ bir cinayet üzerinden etnik kimliğin ötekileştirilmesine dikkat çeken bir kurgu mevcut.

    Toplumcu damardan beslenen şiirler yazıyorsunuz. Son dönemde toplumcu kaygıları olan genç şairler dikkat çekiyor. Kendinizden yola çıkarak genç kuşakların toplumcu şiire olan yakınlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Dil, yaşanılan çağın ve coğrafyanın tanıklığını yapan toplumsal bir olgudur. Şairin ve dolayısıyla şiirin, insanlara olağanmış gibi gösterilen –dayatılan- olayların ve gelişmelerin üzerine eğilen; tabiri caizse sistemin düzenini bozarak topluma aşılanan değişimlere farklı bir perspektiften bakmamızı sağlayan bir sorumluluk taşıması gerektiğine inanıyorum. Günümüzde toplumsal değişimlerin hızla yer aldığı coğrafyamızdaki kırımlara ve dönüşümlere kayıtsız kalmayışım, dili muhalif normlarda kullanmama sebep oluyor diyebilirim.

    Toplumcu yaklaşıma yakın duran genç kuşakları ise, yaşadıkları zaman içerisinden ele aldıkları problemleri yansıtma biçimleriyle ve verili olan dili nasıl ve hangi materyallerle yıkabildikleri doğrultusunda değerlendiriyorum. Bu konuda, yazdığı şiirin bilince sahip olan ve şiir sanatını iyi icra ederek geleceğe dair iz bırakacağına inandığım pek çok şair arkadaşımız var ne güzel ki.

    "ŞİİR DİLİNİ YIKIP YENİDEN KURMAYI DENEDİM"

    Kitabınızda mensur şiirlerle de karşılaşıyoruz. Bu tercihinizin nedenleri neler?

    Sanırım dikkatinizi çeken, kitaba adını veren ve kitabın son bölümünü oluşturan Akbabalar Çağında şiiri oldu. Burada, yaşadığımız toplumun ve kültürün dinamiklerini sorgulayan bireyin, kendiyle de çeliştiğini anlatan bir nehir şiir çıkıyor karşımıza. Son şiire kadar kurduğum şiir dilini, burada yıkıp yeniden kurmayı denedim ve öyküleyici yaklaşımımdan ötürü sizin de belirttiğiniz gibi düzyazı şiire dayandırdığım bir şiir çıktı ortaya. Kimi okura bu bölüm daha cazip gelirken, kimisine de daha uzak düşüyor. Bana ise, kitaptaki şiirlere nazaran daha farklı bir yazım tekniği olduğu için cazip geliyor.
  • Bence artık telefonların üzerine de, sigaralarda olduğu gibi uyarı yazıları konulmalı. “Dikkat, görüşmelerimiz ileride dava dosyanıza girebilir“, “Telefon konuşmalarınız ağrılı ve uzun bir rezalete yol açabilir“ gibi uyarılar…
  • Yaşam yaşamıyor demiş bir şair.
    Bugün pek çoğumuz üzerine ölü toprağı serpilmiş bir biçimde , uyuşmuşçasına yaşıyoruz. Modern dünyanın uyuşturucuları bizi hayatın canlılığına katılmaktan alıkoyuyor .İş hayatı , hız , rekabet ,elektronik aletler ve tüketim kültürü bizi uyuşturuyor.
    Acil olan önemli olandan çalıyor.
    Bir şeylerin telaş gerektirmesi onun önem sırasında öne çıkmasına yol açıyor.
    Halbuki gerçekte önemli olan usulca , zaman ve emekle kotarılır.
  • derin, duru bir suya eğilir gibi üzerine eğiliyordum, burada, ta derinlere kadar, aşk görünüyordu.