• Bir bütün idim ben Leylâ ile. Sense Leylâ’yım diyorsun. Sen Leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. Sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. Ben yokum, senin tecellin var. Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. Önceleri sen vardın, şimdi ben yok oldum. Manevi dünyamda dostum daima sensin. Dış görünüşe değer verme bahsi ortadan kalktı artık. Gönül çok önceleri sana koştu canım seninle gitti. Şimdiki canım Leylâ’ya değil, Mevlâ’ya yönelik. Bir’lik yolunda seninle olmam, yanarım. Şimdi, gözümün nuru, gönlümün aydınlığı!.. Ben maskaralığa nam salmışım nam salmışım bari sen bu yola girme. İçinden çıkma namus perdesinin. Mecnun olan benim; bana yaraşır delilik, kınamışlık. Şimdi git, aşk töresini, âşıklık geleneğini, maşuk gidişatını bozma. Git şimdi, ey vefalı! Açtırma kötü söz arayanların dudaklarını; sakız verme dedikodu arayanların ağızlarına. Beni aramaya çıktığını âleme bildirip deliliğine ferman yazdırma. Kimse seni burada görmeden git. Ben ki varım; sen içimdesin, bunu bil!..
  • Sen Özsün, öyle bir kitap ki ateisti inanca, inançlıyı da (hangi inançtan olursa olsun) mensubu olduğu dine karşı daha fazla bağlılığa iten, sürükleyen, davet eden bir eser. Kitaba geçmeden önce eser içindeki söyleşilerin sahibi Mooji'ye bir değinelim.

    Mooji, Jamaika asıllı bir İngiliz'dir. Aydınlanma yolunda kendini Hindistan'da bulur ve kadim Hint felsefelerinden biri olan Advaita Vedanta öğretisinin hocası Papaji'yle karşılaşır. Bu karşılaşmanın sonucunda Mooji, üstat Papaji'nin müridi olur ve Ramana Maharshi, Sri Nisargadatta Maharaj ve Papaji'yle devam eden silsilenin günümüzdeki son temsilcisi olur.

    Kitapta soru-cevap şeklinde ilerleyen söyleşilerden de anlaşılabileceği üzere Mooji, bir Hintli olmadığı, bu felsefenin içinde doğmadığı yani dışarıdan gelmiş, sonradan aydınlanma fikri kafasında oluşmuş bir insan olmasından ötürü -belki de Jamaikalı genlerinin de etkisiyle- "aydınlanma" fikrine çok uzakta olabilecek, Doğu felsefelerine karşı ön yargılı birçok kişinin fikrini değiştirebilecek bir anlatıma ve yaşanmışlığı sahip.

    Peki kitapta Mooji ne diyor. Her insan eşittir. Biri diğerinden üstün değildir. Çünkü her birimiz yaratıcının bir parçasını taşırız. Hepimizin içinde o mükemmel özün mutlaka bir kısmı bulunmaktadır. Bizi diğer insanlardan üstün olduğumuz vehmini verenin benliğimiz yani egomuz olduğunu belirtir. Benlik bir sürü düşünceler ileri sürer, seni korkutur, aydınlanmaktan uzak tutar. Mooji der ki, bırak bu düşünceler beyninde uçuşsun dursun, sen kendini dışarıda tut ve yalnızca bir izleyici ol yani nefsine mağlup olma. Hani Aşık Veysel'in bir türküsü vardır, sözlerinde "Beni hor görme kardaşım, sen altınsın ben tunç muyum, aynı vardan var olmuşuz, sen gümüşsün ben saç mıyım" der. Kitap boyunca müritler, aydınlanma esnasında yaşadıkları zorluklar sonucunda kafalarında oluşan soruları Mooji'ye sorar. Mooji'nin her birine birbirinden güzel cevapları vardır.

    Aslında Mooji'nin söylemleri bu topraklarda da yüzyıllardır bulunmakta. Fakat her doğru söyleyenin 9 köyden kovulduğu, cezalandırıldığı bu topraklarda, "Sen Özsün" diyenler de öldürülmüştür. Hallacı Mansur Ene'l hakk demiştir. Tasavvufta Vahdet-i Vücut görüşü vardır. Tüm bunlar kitapta da farklı bir anlatımla bulunmaktadır. Yani, içindeki özü keşfedenler yüzyıllardır hem bu coğrafyada hem de başka coğrafyalarda bulunmaktadır. Yeter ki bizlerde onların yollarından gidebilelim.

    Bu incelemeye daha yazılabilecek çok şey var. Kitabı aylar öncesinde bitirmeme rağmen daha yeni yazabildim. Bazı kitaplar vardır ne kadar yazsanız boş. Bu kitap öyle bir kitap ki benim gibi bitirseniz bile, egonuza-nefsinize yenildiğinizi düşündüğünüzde kitaptan bir on sayfa okuyup tekrar yola girme isteği duyarsınız. En güzeli yazıyı bu topraklardan çıkma hikmetli sözlerin müzikle buluşmasıyla sonlandırayım.

    Şah Hatayi - Yola Girme Sen
    https://www.youtube.com/watch?v=Xm2ZlyJZDLc
  • 🥀1. Kendini küçük görmeyi bırak. Sen yürüyen evrensin.
    Büyük bir potansiyelle doğdun. İdeallerin, hayallerin, gerçekleştirmek istediklerin var. Kanatların var. Sürünmek için değil, uçmak ve yaşamak için doğdun. Elinde ipin var olduğunu bilirken ne diye kuyunun dibinde durmaya devam edersin? Evren senin dışında değil, evren senin içinde.

    🥀2. Yapman gereken şey, senin için anlamlı olan bir hayat sürmektir, başkalarına değil.
    İnsanların ne düşündüğünün gerçekten bir önemi yok. Sadece, kalbine ve aklına yatan hayatı yaşamakla sorumlusun.

    🥀3. Kendine dair umutlarından asla vazgeçme.
    Zor bir zaman geçiriyor olabilirsin. Herşey sana karşıymış gibi gözükebilir. Bir dakika bile sabrın kalmamış olabilir. İşte o nokta, herşeyin değişeceği noktadır. Hüzünler, sevince hazırlanman içindir. Hüzün, evini temizler, yeniye ve sevince yer açar. Hüzün, kalbindeki sararmış yaprakları temizler. Böylece artık yeni yeşil otlar açabilir. Hüzün kalbini kapladığı zaman rahat ol, yakında çok feraha ereceksin demektir.

    🥀4. Cehalet hapishanedir.
    Cehalet seni hapishaneye sokar. Bilmek ise Allah’ın sarayıdır. Bilmek lütuftur, bilginin kıymeti yüksektir.

    🥀5. Dışarıdaki zenginlikler, içindeki zenginliklerle kıyas bile edilemez
    Zaten boynunda var olan elmas gerdanlığa sahip olmak için oradan oraya koşturursun. Eğer kendini bir kaç dakikalığına hakikat penceresinden görebilseydin şaşar kalırdın. Sevinç ve güzelliklerle dolu evine geri dön. Kendine geri dön. İçindeki hazineye geri dön. Evrendeki herşey senin içinde. İçinde sonsuz bir kaynak mevcutken, elinde boş bir kova ile sokaklarda dilencilik yapma.

    🥀6. Olduğun kişiyi bırakabilirsen, asıl varlığına uyanırsın.
    Güvende olma ihtiyacını bırak. Korktuğun şeylerin üzerine git. Şan, şöhret, görüntü ve sahte kimlikleri bir kenara koy. İnsanların anlattığı sınırlayıcı hikayelere inanma. Kendi hikayeni yarat. Kendi ateşini kendin yak. Kendi ateşiyle eriyen kar gibi ol. Kendini kendinden uzaklaştır, kendini yıka. Sonra yeniden doğ.

    🥀7. Dünyadaki herkesten daha iyi yaptığın birşey mutlaka vardır.
    Herkesin dünyaya yapmak için geldiği, en iyi yaptığı en az birşey vardır. Ve bunu yapmak için gerekli olan istek herkesin kalbine yerleştirilmiştir.

    🥀8. Merdivenin tümünü görmek zorunda değilsin, sadece ilk adımı at.
    Yolu yürümeye başla. Başladıktan sonra yolun devamı görünecektir.

    🥀9. Bir işi yaparken onu tüm kalbinle yap.
    Yarım akılla, yarım kalple Yaradan’a ulaşmaya çalışmak nafile bir çabadır. Yola çıkıyorsun ama yolun yarısında vazgeçip pes ediyorsun. O zaman niye yola çıkarsın? Ruhtan/kalpten gelen istekle yaptığın her iş sevince dönüşür. Eğer istek kalbinden gelmiyorsa, o sevinç yok olur. Her ne yapıyorsan ve her kimsen, kalple yap, kalple ol.

    🥀10. İyi şeyler son bulur, böylece daha iyi şeylere yer açılır.
    Üzülme. Hüzünlenme. Kaybettiğin herşey başka bir formda sana geri döner.

    🥀11. Yaraların, ışığın içeri girdiği yerdir.
    Seni acıtan, üzen, yara açan herşey seni aynı zamanda büyütür. Karanlık, senin aydınlatıcı mumundur. Yıkımın olduğu yerde hazine bulunur. Yaralarından kaçma. Yaraların, ışığın içine nüfuz edeceği yerdir. Hüzünlerin olduğu zaman şefkatin artar. Yeter ki açık kalpli ol. Acının, şefkate dönüşmesine izin ver.

    🥀12. Sevdiğin işi yap ve onu sevgiyle yap.
    Sakince, sevdiğin şeyi yapmaya doğru çekilmene izin ver. Direnme. Gerçekten değer verdiğin şeylerle meşgul ol.

    🥀13. Daha az düşün, daha çok hisset.
    Söz konusu olan sevgiyse, onun sebeplerinin anlamı yoktur. Düşüncelerini unut. Düşüncelerinin, kalbinin üstüne geçmesine izin verme. Düşünmeyi bırak… Kalbinde yanmayı bekleyen bir mum var. İçinde dolmayı bekleyen bir boşluk var. Hissediyor musun? Endişe etmeyi bırak. Düşünmeyi bırak ve hissetmeye geç.

    🥀14. Sevgi için herşeye değer.
    Hakiki insan, sevgi için herşeyi kaybetmeyi göze alabilir. Eğer sen o değilsen, bu işe hiç girme. Bırak sevgilin deli olsun. Sevgi için herşeye değer.

    🥀15. Hayatındaki iyiye ve kötüye – herşeye eşit şekilde şükret.
    Her kim geliyorsa karşına, ona şükran duy. Hepsi sana öte alemden bir hediye ile gelmiştir. Eğer kötü’den dolayı sinirlerin bozuluyorsa da şükret, bu sayede kendini yenileme fırsatın olacak.

    🥀16. Kendini değiştir, dünya kendiliğinden değişir.
    Dün akıllıydım, dünyayı değiştirmek istiyordum. Bugün bilgeyim, kendimi değiştiriyorum.

    🥀17. Bizler sevgiden yapıldık
    Sevgi bizim hammaddemizdir. Sevgiyi aramak yanlıştır. Sevgiyi arama. Sevmene engel olan bariyerlerini ara, onları bul. Sevgi sayesinde tüm acı azalır, bakır altına, hüzün sevince dönüşür.

    🥀18. Ruhun bu dünyadan değildir ama bedenin bu dünyadandır.
    Tüm gün düşünürüm bazen, nereden geldim, nereye gidiyorum diye. Bil ki ruh bu dünyadan değildir. Ancak bilirim ki beden bu dünyadandır.

    🥀19. Ruh mertebesinde hepimiz biriz.
    Güneşin duvarın bir tarafına vuruşu ile diğer tarafına vuruşu farklı sonuçlar doğurur. Ancak güneş tek ve birdir. Doğu ya da Batı.. Kuzey ya da Güney. Fark etmez. Ruh mertebesinde ayrım yoktur.

    🥀20. Ruhunuz herşeyden daha kıymetlidir.
    Elle tutulur, maddi şeylere fazla önem verme. Kendi ruhunun kıymetini bildiğin zaman, onların ne kadar değersiz olduğunu anlarsın.

    🥀21. Eşini bilgece seç.
    Aranda rekabet olmayan, daha zengin olma peşinde koşmayan, kaybetmekten korkmayan, benliğine tutunmayan birisini eş olarak seç.

    🥀22. Gerçek sevgi madde dünyasını dönüştürür. Bedenleriniz ayrı kalsa bile ruhlarınız her daim birliktedir.
    Ayrılıklar sadece gözleri ile görenler içindir. Sevenlerde ayrılık yoktur. Ruh mertebesine ayrılık yoktur.

    🥀23. Kelimelerinin gücünü yükselt, sesini değil.
    Sesini yükseltmek fayda etmez. Kelimelerinin gücünü arttır. Çiçekleri büyüten şey yağmurdur, fırtına değil.

    🥀24. Sessizlik, Yaradan’ın sesidir.
    Sessizlik Yaradan’ın sesidir. Diğer seslerin hepsi basit birer çeviri denemesidir. Kelimeler yüzeydedir. İnsanlar, kelimelerin ötesi ile iletişime geçerler. Kelimelerle savrulmayı bırak. Sessizliğe teslim ol, bırak herşey o şekilde açığa çıksın.

    🥀25. Hayatta olmak yaşamak demek değildir.
    Sadece nefes aldığın için yaşadığını mı sanıyorsun? Bu hayat, hayat değildir. Bu hayat sınırlarla doludur. Sevgiye teslim ol ve gerçekten yaşa. Sevgiye teslim ol ve sonsuza dek yaşa
  • Özün eğri ise yola zararsın
    Derdini yetişmiş dermân ararsın
    Maslâhatın nedir şârı sorarsın
    Sarraf olmayınca girme şâra sen
  • Kravatımı çekiştirerek işe gidiyorum. Telefon çalıyor. Montumun cebinden çıkarıyorum telefonu. Arayan Yasemin. “Aşkım günaydın. Kahvaltını yapmadın diye umuyorum. Çünkü sözleştik dünden. Amerikan Çöreği aldım. Günün ilk filtre kahvesini de Starbucks’da içeriz,” diyor. Sözleştiğimizi hiç hatırlamıyorum ama “Olur Yasemin,” diyorum. Arabama biniyorum. Doğruca Yasemin’le buluşmaya gidiyorum.

    Arabamı uygun bir yere park edip doğruca Yasemin’in yanına gidiyorum. Filtre kahvelerimizi alıyoruz. Amerikan çöreklerini kutudan çıkarıyor Yasemin. “Bunlar olmadan asla güne başlayamıyorum aşkım,” diyor. “Yaseminciğim iyisin hoşsun da be güzelim hani biz Tokat’tan geldik buraya. Tokat yani. Yerleştik. Düzen kurduk. Doğamıza aykırı böyle şeyler. Ne ara yitirdik biz böyle yerelliğimizi,” demek geçiyor ama diyemiyorum. “Öyledir,” diyorum. “Ben de güne Starbucks’ın filtre kahvesini içmeden başlayamıyorum.”

    Yasemin durduk yere, “Bizi çekemiyorlar aşkım hiç. Gözleri var üzerimizde. Başarılarımızı kıskanıyorlar,” diyor.

    “Politik bir aktör müyüz biz bebeğim, ne kıskanılması yahu. Kimiz biz. Koca evrenin içinde bir toz zerresiyiz. Millet işini, gücünü bırakıp bir de bizi mi düşünecek tüm gün.” demek geçiyor ama yine diyemiyorum. “Haklısın, hep bizi kıskanıyorlar hep. Gözleri çıksın onların gözleri,” diyorum.

    Yasemin tabletini çıkarıyor çantasından. milyon kez gösterdiği düğün, nişan, gelinlik, dış çekim konseptlerini gösteriyor. Kaydetmiş hepsini teker teker telefonuna. Garry Kasparov’un kararlı yüz ifadesini takınmış Yasemin’in gösterdiklerine birer birer bakıyorum. “ O sanki biraz eksik kalmamış mı? Şunu şunla bir kombinlesek sanki daha güzel durabilirdi,” diyerek yorumluyordum büyük bir ciddiyetle. “Hafızam da çok doldu, bir hafıza kartı ekletsem fena olmayacak. Bunları da hem yedeklemiş olurum,” diyor. “Yapalım,” diyorum. “Bunlar önemli. Gelecek nesile miras bırakmamız gerek diyorum. Nesil bilmezse bunu maazallah dünyanın dengesi yerinden oynar. Ne hesap veririz sonra.”

    Arabaya biniyoruz. Yasemin’i işine bırakıyorum. İş yerime geliyorum. Herkes yine büyük bir ciddiyetle bir oradan bir buraya koşturuyor: Emel hanım, dün gelen raporları Hikmet beye ulaştırdınız mı? Cemil bey, kapak hesaplarını sisteme giriş yaptınız mı? Hesap dökümlerine bakmamız lazım Nazmi bey. Sergen bey yarın onları cariye kaydederiz…

    “Kerem bey hoş geldiniz,” diyor sekreterim. Bugün çok önemli bir toplantınız var. Ajandanızda kayıtlıydı. Şimdi geldiler. Onları toplantı salonumuza aldım. İçerde sizi beklemekteler. Her zaman olduğu gibi çayınızı tek şeker mi alırdınız? Onaylar bir şekilde kafamı sallayıp toplantı salonuna giriyorum. Herkes yerli yerine oturmuş. Kürsüye geçiyorum. Epeydir işini almak için uğraştığımız firmayla ilgili uzun süredir hazırlamış olduğum raporlara sunuma başlamadan önce göz atıyorum. Öyle güzel yalanlar söylüyorum ki işi alabilmek için ben bile şaşıyorum: Sektörel gelişim, vizyon, büyüme, yatırım, birikim, kalkınma vs… birtakım iktisadi terimleri birbiri ardına sıralıyorum. İşi alıyoruz. Patronum mutlu, çevremdeki iş arkadaşlarım mutlu ama ben değilim. Sırayla tebrikleri kabul ediyorum.

    Kafamın içi allak bullak. Bu kaçıncı döngüydü bilmiyorum yaşadığım. Elimi, yüzümü yıkamak için izin istiyorum. Lavoboya gidiyorum. Aynaya bakıyorum. Aynada gördüğüm kişiyle tanıdığım kişinin aynı olmadığını fark ediyorum. Doğruca tekrardan salona dönüyorum. İşi aldığımız firmanın yöneticilerine sunmuş olduğum raporu olduğu gibi ellerinden çekip alıyorum. Yırtıp atıyorum. Herkes şaşırıyor. Bir ben şaşırmıyorum. Bu büyük bir yalan ve ben artık yokum,” diyerek terk ediyorum iş yerini.

    Dışarı çıkıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Arabaya atlayıp doğruca eve gidiyorum. Telefonum yol boyunca çalıyor. Açmıyorum. Yasemin mesaj atıyor. Cevap vermiyorum. Arabanın camını yarıya kadar açıp telefonu fırlatıp atıyorum. Eve girer girmez doğruca yatak odama gidiyorum. Ben bile kendime o an inanamıyorum. Sanki bir güç beni tekrardan kendime döndürmüş gibiydi. Eşyalarımı topluyorum. Cüzdanımı çıkarıyorum. İçinden kredi kartlarını alıp teker teker kırıyorum. Evin içindeki eşyaları teker teker pencereden fırlatıp sokağa atıyorum. Bir rahatlama hissediyorum. Azalarak çoğalmak gibi bir rahatlama. Evin içi huzur doluyor. Kendimi ilk defa bu kadar tutsaklarından kurtulmuş gibi özgür hissediyorum.

    Doğruca bir oto galericiye gidip son model arabamı satmaya karar verdiğimi söylüyorum. Çok cüzi bir miktarı sorgusuz sualsiz kabulleniyorum. Ne kadar az eşya o kadar mutluluk mantığıyla elimdeki her şeyi paraya dönüştürüyorum. Tüm parayı cebime koyuyorum, tekrardan eve dönüyorum. Garajı açıp, dedemden miras kalan emektar 92 model Toros’u çıkarıyorum. Toros’a biniyorum. Torpido gözünü açıyorum. Birbirine karışmış kaseti bulduğum kalemle sararak teybe yerleştiriyorum. Müzik başlıyor.

    ..Şimdi benim adım n'olur n'olmaz. Bu işler artık bana inan ki koymaz. Birinde az muhabbet kiminde naz. Sende ne var bende biraz...

    Camı tamamen açıyorum. Dışarda püfür püfür bir rüzgar esiyor. Bir kolumu atmışım cama, elimde sigara. Diğer elim direksiyonda. Yolu izliyorum. Kendimi izliyorum. Yol götürüyor beni. Ben yola gidiyorum…

    Doğruca küçüklüğümün şehri Tokat’a gidiyorum. Her yer yeşillik. Mutluluk bu ya diyorum. Bizim eski evin hemen karşısında bulunan, çocukluk arkadaşımın işlettiği bakkalın önünde durduruyorum arabayı. Kornaya abanıyorum. Namık çıkıyor bakkaldan. “Hey yavrum hey, bizim üniversite sınavı birincisi Kerem’e bak. Altında Toros,” diyor. İniyorum, sıkı sıkı sarılıyoruz birbirimize.

    “N’oldu lan! Nereden esti buralara gelmek şimdi durduk yere,”diyor Namık. “Çok sıkıldım oğlum ya. Büyük şehir sonunda bana kafayı yedirtti. Dayanamadım. Her şeyi satıp geri döndüm, memlekete artık burada yaşayacağım,” diyorum. “İyi lan. Hadi git şöyle bir su dokün de gel. Çayı koyayım. Fırından birazdan yağlı da çıkar. Şahane peynirim var onu da çıkarırım sana. Mis gibi bir kahvaltı yaparız. Hadi çabuk çabuk,” diyor. “Namık lan” diyorum. Namık bana bakıyor. Gülümsüyorum. “İyi ki varsın lan!”


    Eve gidiyorum. Pencereleri açıyorum. Temiz bir havayla doluyor evin içi. Mahalleden beni görenler kendi aralarında konuşmaya başlıyor. Raziye’nin hayırsız oğlu Kerem gelmiş. Hani şu üniversite sınavında birinci olan oğlu. Ah garibim Raziyem nasıl da üzerine eğilirdi çocuklarının. Nasıl da uğraşır, didinirdi. Oyaları var ki oyaları ne güzel işlerdi. Rahmet istedi rahmet…

    Doğruca banyoya giriyorum. Bir güzel duş alıyorum. Sonra doğruca Namık’ın yanına gidiyorum. Kahvaltı hazırlanmış. Çayları bardağa, yağlıları masaya koyuyor. Bir güzel yiyoruz. “Şahane peynir şahane,” diyorum.

    Yıllar önce bir daha dönmemek üzere terk ederek İstanbul’a gittiğim ama tekrardan döndüğüm memleketime gelişimin üzerinden tam iki hafta geçmişti. Ben mahalleye iyice uyum sağlamıştım. Sabah erken uyanıyor, yürüyüş yapıyor, duş alıyor. Sonra doğruca Namık’ın yanına gidiyordum. Tüm gün burada aylaklık yapıyordum. Öğlenleri "Algida" marka dondurma plaj şemsiyesinin altında tavla oynuyor ve at yarışı kuponu yapıyorduk Namık’la.

    Burada çok mutlu bir hayat sürmeye başlamıştım. Akşamları mahalledeki çocuklara matematik anlatıyordum. Gerçi anlamıyorlardı. Baktım anlamıyorlar kendi sıkıntılarımı anlatmıştım ben de. Ekonomiden bahsettim. Vizyon dedim. Gelişim dedim. Büyüme dedim. Baktım dinliyorlar beni. Yetmedi bir de son olarak Yasemin'den bahsettim. Hepsi de hak verdi. Özellikle de Namık’ın küçük oğlu Cenker. Elini omzuma atıp, “Haklıçın Kerem ağabey. Ekönemik geliçimimiç ektesadi büyümemiçe bağlı. Yaçemini de düçünme. O çana heç de uyuşumlu biri değelmiç” dedi.

    Namık doğruca eve yolladı Cenker’i. Eve yolladıktan sonra Namık, “Oğlum biz sana matematik anlat diyoruz. Sen gidiyorsun, kendi sorunlarını anlatıyorsun. Küçücük çocuk lan bunlar. Anlamaz öyle. Bizim Cenker geçen gelmiş, baba biçim çektörel büyümemiç için kurumçallaçmamıç lazım,” diyor. Sekiz yaşındaki çocuk büyüme, kalkınma, vizyon diyor lan! Girme oğlum şu çocukların akıllarına. Bulandırma akıllarını. Zaten akılları az bir de iyice sen karıştırma,” dedi. “Doğru söylemiş oğlum. Küçücük kaldın burada,” dedim. “Hastir lan oradan. Böyle daha iyi. Kurumsallaşıp da n’apacağız? Bak mis gibi yerellik. Sen kurumsallaştın da n’oldu. Bak döndün işte. Hani kurumsallık?” dedi.

    “Haklısın. Biz hiç kurumsallaşmayacaktık. Zaten n’olduysa ondan sonra oldu," dedim ve kalemi elime alıp, "Rüzgar Gibi Geçti"yi son ayakta kupona yazdım...
  • Özün eğri ise yola zararsın
    Derdini yetişmiş derman ararsın
    Maslahatın nedir şarı sorarsın
    Sarraf olmayınca girme şara sen

    Kapıdan çıkınca köşe gözetme
    İçin karartıp da dışın düzeltme
    Şah Hatayi ötesini uzatma
    Mümin isen bir ikrarda dura sen