• 420 syf.
    ·15 günde·5/10
    Kitap, hayatında ani bir değişikliğe giden kahramanımız Gregorius ve değişikliği tetikleyen Amadeu Prado’nun notlarından oluşuyor. Farklı puntoda yazılan Prado’nun notları felsefi yönden insanı doyuma ulaştırırken, kitabın kurgusu yanında çok zayıf kalıyor. En başta kahramanımızın yola çıkış sebebi tatmin etmiyor insanı bir kere?! Kurgu zayıf olunca hikaye içinde verilen her detay, (yolculuk, giren-çıkan insanlar, karakterin geçmişi vs.) boğucu hal alıyor. Bir kitap okurken zevk vermiyorsa şayet, anlatılanın hiçbir anlamı da kalmıyor bence. Keşke kitap sadece Prado’nun notlarından oluşsaymış. En azından sıkılmazdık
  • 144 syf.
    Asıl adı Timofey Stepanoviç Burnaşev olan Rus maden işletmeleri mühendisi olan seyyah özel bir görev olarak Türkistan'a gönderilmiştir. İki kez seyahet görevi verilen Burnaşev ilkin Buhara'ya ikincisi Taşkent'e gitmiştir. Rusya bu seferlere önem vermesinin nedenleri arasında; ekonomisi güçlendirmekve Hristiyanlığı yaymaktır.
    Kitap 3 bölümden oluşmaktadır.
    1. bölümde genel hatlarıyla Buhara ve Rusya arasındaki ticari ve diplomatik ilişkiler üzerinde durulur.
    2. bölümde yolculuk notları, Buhara'ya ait bilgilerin içerdiği kısımdır. Değerli bilgiler barındırır. Nüfusundan, yemeklerine, hastalıklarına, kimlerin yaşadığıklarına kadar farklı bilgileri bulacaksınız.
    3. bölüm ana bölümlerden ayrı tutulmuş ve genel bir panorama çıkarılmıştır.
    Kitap okumaya değer. Çünkü Rusya'nın büyüme çabası içerisinde nasıl bir yol izlediğini anlamak adına, batıda İsveç ve güneyde Osmanlı'nın varlığı onları Türkistan'a itmiştir. Üstüne bu bölge üzerinden Hindistan'a ulaşılabileceği fikri de çıkınca Rusya Türkistan'a ayrı bir önem vermiştir.
    Rus politikasının başlangıcı adına okunmalıdır ancak mutlaka devam ettirilmelidir.
    kanaat notu: 7/10
  • 165 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    Genellikle 'Hayvan Çiftliği' ve '1984' eserleriyle tanınan George Orwell'in 33 adet makalesinin birleşmesiyle oluşmuş bu kitap. Kitabın adı 'Edebiyat Üzerine' olsa da siyasi, kültürel, sosyolojik meseleler üzerine de derinlemesine kafa patlatılmış. Kitapların pahalı olmasından tutun, radyo ve şiir, Stalin, solcuların iki yüzlülüğü gibi dönemin tüm sorunlarına parmak basılmış.

    Bu kitabı okursanız George Orwell'in tam olarak siyasi görüşlerini anlayabilirsiniz.

    Kitabın bölümleri:
    -Romanı Savunmak
    -Philip Henderson'ın The Novel To-Day'i Üzerine
    - Yazarlar İspanya Savaşı'nda Saflarını Belirliyor için Yayınlanmış Yanıt
    - Martin Block'un Gypies'i Üzerine
    -Yolculuk Notları
    -Yeni Kelimeler
    -Jack Hilton'ın English Ways'i Üzerine
    -Edebiyat ve Sol
    -Sosyalistler Mutlu Olabilir mi?
    -Dilediğim Gibi
    -Kitaplar Çok Mu Pahalı?
    -Bayağılaşmadan Komik Olmak
    -İstiridyeler ve Siyah Bira
    -Palinurus'ın The Unquiet Grave: A World Cycle'ı Üzerine
    -Şiir ve Mikrofon
    -Bilimkurgu Üzerine Kişisel Notlar
    -Basın Özgürlüğü( Hayvan Çiftliği)
    -Saçma Şiir: The Lear Omnibus
    -Sayfiye Yerleri
    -Yazmanın Bedeli
    -Hayvan Çiftliği'nin Ukranya Baskısına Önsöz
    -Lady Gregor's Journals Üzerine
    -Spearhead: Ten Years' Experimental Writting in America Üzerine

    George Orwell bu kitabında Komünizmi, Stalin'i ve İngiliz entelektüellerini topa tutmuş. Hayvan Çiftliği'nin zorlu basılma sürecini ve gelen tepkileri tüm içtenliğiyle belirtmiş. Sosyalist olmasına rağmen SSCB'den nefret ettiğini belirtmiş. Kısacası Orwell ya Faşist olacaktı ya da Sosyalist, o da çok yakın olmasa da Sosyalizmi tercih etti.

    "Savaş bir kere başladığında tarafsızlık diye bir şey söz konusu değildir." - Orwell

    Eğer ki bir Orwell'ın fikirlerini merak ediyor ve birden fazla konuyu inceleyen kitapları seviyorsanız bu kitap size uygun. Benim tek sevmediğim nokta -belki de bu benim cahilliğimdendir- ismini bilmediğim çok fazla dergi, yazar ve edebi romanların incelenmesi oldu.
  • 1008 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    “Ölümden önce yaşam, zayıflıktan önce güç, hedeften önce yolculuk.”

    Oathbringer... Sanderson beni bir kez daha şaşırttı. Parlayan Sözler’den sonra daha güzel bir şey okuyamayacağım konusunda oldukça emindim fakat Oathbringer tüm düşüncelerimi değiştirdi. Bu kitapta Roshar tarihinde daha derine inerken aynı zamanda büyü sistemini de daha iyi tanıyoruz. Sanderson’ın yazdığı her büyü sistemine hayran olmama rağmen Dalgalar’dan oluşan bu sistem beni büyüledi. Ama Oathbringer’ın benim için bu kadar etkileyici olmasının asıl sebebi, içerdiği “Cosmere mesajları” olabilir. Kimseye “spoiler” vermek istemediğimden bu mesajlardan çok bahsetmeyeceğim ama henüz kitabı okumadıysanız Savaşkıran’ı önce okumanızı öneririm!

    Tüm bu saydığım özelliklerin yanısıra, bu kitapta Dalinar’ın geçmişini öğreniyoruz — ki bu bile kitabı okumanız için yeterli bir sebep, diye düşünüyorum ben.

    Bildiğiniz üzere ülkemizde iki kitap arası beklediğimiz süre gereğinden fazla, bu yüzden kitap hakkında biraz daha ayrıntıya inmek ve gelecekte okuduğumda kitabı hatırlayabileceğim bir inceleme yazmak istiyorum. Tabii bu inceleme bir özete benzeyecek ama elimden geldiğince üstünkörü geçmeye çalışacağım. Buradan sonrasını kitabı okumamışlar okumasın: SPOILER UYARISI! (Biliyorum ki kitabı yeni okumuşlar da bir özet okumak istemeyecektir, bu yüzden derlememi atlayıp COSMERE KISMI’na geçebilirsiniz. Ben bu özeti gelecekte dönelim diye yapıyorum.)

    Kitap boyunca Dalinar’ın geçmişini incelemek oldukça ilgi çekiciydi: Nihayetinde karısı Evi’yi hatırlayışı, geçmişinde olduğu kişi... Bizim iki kitaptır tanıdığımız adama kıyasla çok farklı. Biliyorum ki hepimiz Dalinar Kholin’i şerefinden ötürü seviyorduk ve her ne kadar geçmişte farklı bir adam olduğundan sık sık bahsedilse de bunu hayal edememiştim. “Heyecan”ı hissettiği zamanlarda yaptığı şeyler, aslında Heyecan’la beraber büyüyüşü ve yaşadığı onca şey o kadar etkileyiciydi ki ilk defa birinin geçmişini okurken bu kadar heyecanlıydım. Bana göre Dalinar, seri boyu zihinsel olarak en büyük gelişmeyi gösteren karakter: Acısını dindirebilmek için Gecegözcüsü’nden anılarını almasını isteyen adamdan acılarını Garaz’a vermeyi reddeden güçlü bir adama dönüşüyor. Doğrusu, kitabın ismi Oathbringer diye Dalinar’ın öleceğini düşünmüş ve kitabın sonuna dek “lütfen ölme, lütfen ölme,” diye sayıklayarak okumuştum her sahneyi. Dokuz Gölgeli Şampiyon’dan bahsedildiğinde de Dalinar’ın o şampiyonla bizzat dövüşme türü bir çılgınlık yapacağından korkmuştum. Ama elbette, Sanderson bizi daha da şaşırtarak az kalsın Garaz’ın şampiyonunu Dalinar yapıyordu.

    Dalinar’la ilgili diğer bir dikkat çekici şey ise sonunda neyi “birleştireceğini” bulması. İlk kitaptan beri duyduğumuz “Onları birleştir” lafı, bu kitapta ortaya çıkıyor: Birleştirmesi gereken sadece Alethkar değildi, sadece ülkeler de değildi, üç alemi birleştirmeliydi. Fiziksel, ruhsal ve zihinsel. (Burada not düşmek istiyorum: Kitabın sonlarına doğru Dalinar bir toplantı sırasında yine “onları birleştir” sesi duyuyor ve Fırtınababa’ya neden bunu söyleyip durduğunu soruyor. Fırtınababa ise “ben bir şey söylemedim” diyor. Dalinar’a bunu söyleyen başka bir ses de mi var, yoksa sadece aklı mı karışıktı?)

    Bu sırada gelelim favori karakterlerimden bir öbürüne: Kaladin. Köprü Dört, Kaladin’e yakın durmak şartıyla bir nevi parlayanlara dönüşüyor. Kaladin kitabın başlarında ailesinin Dinmezfırtına’dan sağ çıkıp çıkmadığını öğrenmek için evine uçarak dönüyor ve “Oroden” adlı bir kardeşinin olduğunu öğreniyor. Daha sonra geri dönmeye çalışırken bir parshmen grubu onu kaçırıyor. Parshmenlerle geçirdiği kısa yolculukta liderlik vasfı fazlasıyla yüksek olduğundan hemen onlara önderlik ediyor ve bir süreliğine olayı onların gözünden görüyor. Parshmenlerin savaş isteyen yaratıklardan ziyade henüz özgürlüğü yeni tatmış köleler olduğunu anlıyor. Parshmenleri kamplarına bıraktıktan sonra oradan kaçıyor, kaçmaya çalışırken birkaç Kaynaşık’la dövüşüyor. (Not: Bu sahnede bir fırtına yaklaşmakta ve Kaladin birkaç saniyeliğine fırtınayı durduruyor.)

    Kaladin kaçıp Harap Ovalar’a döndükten sonra öğreniyoruz ki Moash da o civarlarda, beraber kaçtığı şu açıkgözlerle beraber. Moash’ın zihni oldukça bulanık, yaptığı şeyin doğru olduğunu kendine söyleyip duyuyor fakat bu sahnelerde içindeki pişmanlığı hisseder gibi oluyorsunuz. Her neyse, Kaynaşıklar Moash ve yanındakilerin Parekılıçlarını çalmak için Moashlara saldırıyor, Moash bir Kaynaşık’ı öldürerek Kaynaşıklar tarafından saygı görülesi bir konuma geçiyor.

    Bu sırada Harap Ovalar’daki Shallan ve Adolin, Parlayan Sözler’in sonunda Adolin tarafından işlenmiş Torol Sadeas cinayetini araştırıyor. Onlar bunu yaparken yeni cinayetler de işleniyor ve Shallan cinayetler arasındaki bağı keşfediyor: Her cinayet çift halde. Biri işlendikten sonra peşinden taklidi geliyor. Kişiliğini sayamayacağımız parçalara bölmüş Shallan’ımız da Peçe olarak işi biraz daha araştırıyor ve siyah bir silueti keşfediyor: Re-Shepir, Yaradılmamışlar’dan biri. Bu insanların şiddetini taklit eden bir Yaradılmamış. Neyse ki Shallan, zihinsel gücüyle bu yaratığı uzaklaştırmayı başarıyor.

    Shallan’dan bahsetmişken kitap boyu bana rahatsızlık veren şeylerden biri de kişilikleri. İlk başta bu fikri hoş bulmuş olsam da bir yerden sonra sapıttığını düşünüyorum. Kitabın başını okurken Shallan’ın Adolin’i sevdiğine emindim ama ortalara doğru Peçe’nin Kaladin’den hoşlandığını öğrendik. Daha sonra, Shallan hiç Adolin’i sevmemiş de Adolin’i seven Berrakhanım Parlayan’mış türü bir şeyler oldu. Kitabın sonunda Adolin’e geri dönmüş de olsa oraya gelesiye kadar geçen süreçte beni oldukça rahatsız etti Shallan ve tavırları. Jasnah ortaya çıktığındaki hareketlerinden bahsetmeyeceğim bile.

    Her neyse, Dalinar Urithiru’da politik süreçleri sürdürmeye devam ederken Elhokar, Kholinar’ı kurtarmak uğruna yola çıkmayı planlıyor. Yanına Kaladin, Shallan ve Adolin’i de alarak Kholinar’a gidiyor. Tahmin ettikleri gibi Kholinar ve Kholinar’daki yemin kapısı düşman tarafından ele geçirilmiş durumda. Üstelik şehirdeki sprenler değişiyor, normalden farklılar. Halk da kafayı yemiş durumda, sprenlerin dünyayı ele geçirdiği düşüncesiyle spren kılığına falan giriyorlar. Bu sırada Elhokar saraydaki eşi (Kraliçe Aesudan) ve oğlu Gavinor’u merak ediyor fakat sarayın üstüne bir karaltı çökmüş olduğundan saraya öylece giremiyorlar. Hedefleri saraya girip içerideki Yeminkapısı’nı açmak ve bunun için plan yapmaya başlıyorlar. Shallan ışıkörüsüyle binaya sızma planları kurarken Kaladin Kholinar’da şehri korumak için kalan son birliklerden birine katılıyor. Burada birliğin komutanı sahiden ilgi çekici bir karakter: Çivit. Parekılıcı yok olmayan ve üstünde elmas barındırmayan bir kadın general. (Çivit hakkındaki asıl düşüncelerimi en sona, Cosmere hakkında konuştuğum kısma bırakacağım.)

    Uzun planlamalar sonucunda saraya sızıyorlar. Tabii Kaynaşıklar’ı oyalamak için bir tür savaş ortaya çıkarıyorlar. Bu Kholinar’ın kazanamayacağı bir savaş fakat Yeminkapısı açılırsa Urithiru’dan ordu getirebileceklerini umuyorlar. Saraya girdiklerinde Kaladin ve Elhokar, Aesudan’ın odasına giriyor ve onun tamamen karanlık tarafından ele geçirildiğini fark ediyorlar. Tam emin olmamakla beraber Aesudan’ı delirtenin bir Yaradılmamış olduğunu söyleyebilirim. Aesudan’ın aklını yitirdiğinden emin olduklarında Gavinor’u da alıp gitme kararı alıyorlar ama onlar sarayın aşağı katına indiklerinde savaş çoktan ilerlemiş durumda. Bu sahnede Kaladin, beraber yolculuk ettiği parshmenler ve Çivit’in komutası altında beraber savaştığı tüm o adamların birbirini öldürüşünü izliyor. O uzun bir sürenin ardından ilk defa bir savaş sırasında tereddüt ederken Elhokar da oğlunu oradan kurtarmaya çalışıyor. Elhokar, etrafı sarıldığında parlayanların ilk yeminleri ediyor ve ne yazık ki yeminlerini tamamlayamadan Moash tarafından öldürülüyor. Her ne kadar Elhokar’a ikinci kitap boyunca sinir de olsam, ilk ideali söylerken ölüşü beni derinden etkiledi. Bilmiyorum, bu sadece bende mi var ama fantastik serilerde kralların/hükümdarların ölümleri her daim beni hüzünlendirmiştir, kişilikleri nasıl olursa olsun — ki Elhokar, gerçekten çabalıyordu. Bir kral olabilmek için uğraşıyordu. Tüm bunların üstüne Moash’ın bir de Kaladin’e köprü dört selamı verişi... Kitapta en hüzünlendiğim ve öfkeyle dolduğum sahne buydu sanırım.

    Adolin, Elhokar’ın ölümüne bakakalmış Kaladin’i kurtardıktan sonra Yeminkapısı’nı açmaya çalışan Shallan’ın yanına gidiyorlar. Shallan, kapıda bir Yaradılmamış tarafından durduruluyor: Sja-Anat. Sja-Anat kapıda tuzak olduğunu, uzak durmaları gerektiğini söylüyor fakat bizimkiler dinlemiyor ve Yeminkapısı’ndan geçiyorlar. Sja-Anat, onları öldürmemek için bir şekilde onları Shadesmar’a çekiyor. Shadesmar’da sprenler de fiziksel formlarında gözüktüğünden Kaladin ve Syl, Adolin ve Maya (Ölügöz), Shallan ve Desen, bir de Çivit Shadesmar’da uzun bir yolculuğa çıkıyor. Bizim üçlünün amacı Thaylenah’ya ulaşıp Yeminkapısı’nı çalıştırmakken Çivit Dikeysellik dediği bir yere gitme konusunda kararlı: O da konuşan bir kılıcı ve kılıcı Roshar’a getiren adamı arıyor. (Cosmere kısmında bahsedeceğim.)

    Bu sırada Urithiru’da politik işlerle uğraşan Dalinar, yavaş yavaş insan toplamayı başarıyor. Buradaki şaşırtıcı nokta, Dalinar’ın “birleşme” çağrısına ilk cevap verenin Taravangian olması. Kral Taravangian kendince dünyayı kurtarmayı dileyen bir adam ve eski kitaplarda kötü karakter olduğunu düşünmüş de olsam bu kitapta tuhaf bir şekilde sevdiğim bir karakter. Kendisi Gecegözcüsü’nden bir dilek istemiş zamanında (halkını koruyabilmek için): Üstün bir mantık ve üstün bir vicdan. Elbette Gecegözcüsü dilekleri lanetsiz vermediğinden ona istediklerini verdiği halde aynı anda kullanabilmesine izin vermemiş. İşte bu yüzden Taravangian bir gün zeki, başka bir gün aptal olarak uyanıyor. Zeki olduğu günlerde “Diyagram”la uğraşıyor. Issızlıkları incelediği bir şey bu diyagram.

    Taravangian’dan sonra Dalinar diğer kral ve kraliçeleri görülerine davet ederek onları ittifaka çekmeyi başarıyor. Fakat bir görünün sonunda beklenmedik bir şeyle karşılaşıyoruz: Ak sakallı, altın ve beyaz renklere bürünmüş bir adam. İlk bakışta bu adamı -ilahi varlığı- Şeref sanmıştım, tıpkı Dalinar’ın sandığı gibi. Fakat sonrasında öğreniyoruz ki bu Garaz. Burada Sanderson’ın yaptığı şeyi sahiden takdir ettim. Garaz’ın davranış açısından Sissoylu serisindeki Harap türü bir şey olacağını hayal ederdim, görünüş olarak da elbette bir Lord Hükümdar beklemiştim. Fakat aksine benim tam Şeref olarak hayal edeceğim türden birini çıkardı karşımıza. Üstelik konuşma biçimi ve açıklamaları bile oldukça mantıklıydı. Bana kalırsa Garaz’ın gücünü bu şekilde çok iyi yansıtmış Sanderson. Onu sıradan bir canavar yaparak basitleştirebilirdi de. (Sissoylu Spoilerı: Örneğin Harap bazı duyguları -sevgi vb- algılayamıyordu, yıkmak için oradaydı. Onun aksine Garaz tüm insani duyguları algılayabiliyor ve mantık sahibi.)

    Her neyse, Dalinar bir şekilde Garaz’ı bir şampiyon düellosuna ikna etmeye çalışıyor ve Garaz kabul etmiyor. Görünün sonunda, görüye sızmış Lift de karşımıza çıkıyor.

    Tüm bunlar gelişirken bir de unuttuğumuz Beyazlı Suikastçı var. O artık daha çok siyahlı, sanırım (espriler, espriler...) çünkü elinde “kılıç-nimi” diye seslendiği, siyah dumanlar sızan bir kılıç tutuyor. Bir semadeşen ve semadeşen eğitimi almakta. Szeth’in kısımlarında Szeth’in geçmişte her türlü tarikata üye olmuş olduğunu öğreniyoruz, bir de Kılıç’ın yaptığı tuhaf konuşmaları (en altta bahsedeceğim) dinliyoruz. Szeth diğer semadeşenlere göre oldukça hızlı gelişiyor ve ilk iki ideali de söylüyor.

    Bu sırada karşı cephede kız kardeşini ve kocasını Kaynaşıklar’a kaybetmiş Venli, Garaz’ın emri doğrultusunda parshmenlere vaazlar veriyor. Onlara savaşın niçin gerekli olduğunu açıklamaya çalışıyor. Ama kendisi yaptığı şeyden emin değil. Hatta Şeref’in sprenlerinden biri tarafından takip edilmekte ve Kaynaşıklar o spreni yok etmesin diye onu koruyor. Ayrıca şunu belirtmeliyim, parshmenler de savaşa pek sıcak bakmıyor. Bu yüzden Garaz ordusu için birtakım antik yaratıkları uyandırıyor ve “Heyecan”la parshmenleri ve Amaram’ın ordusunu güçlendirmeye çalışıyor.

    En son savaş kısmına yaklaşırken Dalinar iyice aklını yitirmeye başlıyor ve tekrardan alkole dönüyor. Geçmişini gitgide daha çok hatırlıyor ve bu onu güçsüzleştiriyor. Gecegözcüsü’nü ziyaret edişini hatırlıyor, orada Terbiye ile tanıştığını ve hafızasını sildirişini hatırlıyor. En sonunda, savaşa en yakın zamanda da Evi’yi aslında öldürttüğünü hatırlıyor. Ben bu kısımda şok olmuştum. Dalinar’ın hataları yüzünden Evi’nin ölüşünü anlayabilirdim ama Dalinar’ın bizzat emri verişi... Kitap boyunca geçmişinde yaptığı onca acımasızlık düşünülünce o kadar şaşırtıcı gelmemeliydi ama öyleydi. Her ne kadar Garaz durumu üstlenmeye çalışsa da Dalinar’ın da kabul ettiği gibi: Bunu yapan oydu. Heyecan’lı veya Heyecan’sız.

    Kitabın başından beri Dalinar’a nasıl karşı koyacağının planını yapan Taravangian da nihayetinde atağa geçiyor. “Sırlar” dediği, önceden topladığı Dalinar ve Yokelçilerle ilgili sırları tam bir toplantı sırasında ortaya çıkarıyor. Bu sırların çoğu politik fakat biri, hepimizin merak ettiği o sır: Hıyanet’in sebebi. Meğer Yokelçiler, gezegene sonradan gelen işgalcilermiş ve bunlar parshmenler değil, insanlarmış. Eğer bunu bir kitap öncesinde öğrenseydim, belki tahmin edilebilir bulurdum fakat bu haber beni yine çok şaşırttı. Üstelik sadece bu da değil, Garaz’ı gezegene getiren de insanlarmış. Üçüncü tanrıyı ortaya çıkaranlar.

    Elbette bu haber herkesi yıkıp geçerken ortalık iyice karışıyor. Bir yandan henüz geri dönmemiş oğlu ve yeğenini düşünürken bir yandan da birliğin bozulmasını engellemeye çalışan Dalinar, kitabın sonunda Garaz’la yüzleşiyor. Dalinar hala bir şampiyon düellosunda ısrar ederken Garaz, Dalinar’ı kendi tarafına çekmeye çalışarak acılarını almayı teklif ediyor. Ve o anda, Dalinar hatıralarının ona neden geri döndüğünü anlıyor: Eğer dönmemiş olsalardı, Garaz hatıralarını bir anda geri verip onu büyük bir acıya maruz bırakacaktı ve Dalinar da bu acıdan kaçabilmek için acılarını vermeyi kolayca kabul edecekti. Ama hatıraları yavaş yavaş geldiğinden, Dalinar son darbeye (karısını öldürüşüne) rağmen toparlanıyor ve acısını vermeyi reddediyor. Hemen ardından da üç diyarı birleştiriyor.

    İncelememin başından beri Jasnah’dan pek bahsedemedim (favori karakterim olmasına rağmen) fakat o geri döndükten sonra genellikle Navani ve Dalinar’a politik işler konusunda yardımcı oluyor. Onun ilgi çekici bölümü, savaş sahnesinde geliyor: Aralarından birinin ihanet ettiğini fark ediyor ve Renarin’deki tuhaflıkları hissediyor. Renarin’in spreni (Glys) olması gerektiği gibi davranmıyor. Bu Jasnah’yı şüphelendiriyor ve Renarin’i öldürmeye niyetleniyor. Renarin de kendine ne olduğunu anlayamamış durumda, bir şeyler görüyor ama gördükleri Parlayan olduğu için mi yoksa yokelçilerle ilişkili olduğu için mi bir türlü anlayamıyor. Jasnah, tam Renarin’i öldürecekken kendinden beklenmeyen bir harekette bulunarak Renarin’e sarılıyor ve her şeyi düzelteceklerini söylüyor.

    Bu sırada Shadesmar’da Kaynaşıklar’dan kaçan Adolin, Shallan ve Kaladin, Thaylenah’daki Yeminkapısı’na ulaşıyor ama Shallan kapıyı çalıştıramıyor bir türlü. Adolin, Kaynaşıklar tarafından yaralanıyor ve Kaladin kendini dördüncü yeminini etmek için zorluyor. Tam umutları tükendiğindeyse Dalinar diyarları birleştirdiğinden ötürü savaş alanına ulaşabiliyorlar.

    Aynı zamanda savaş alanını tepeden izleyen Elçi Nin ve Szeth, Szeth’in üçüncü yeminine hazırlanmakta. Semadeşenler genelde son yeminleriyle kendilerini bir şeye -veya bir kişiye- bağlıyorlar. Çoğu kendilerini Adalet’e bağlasa da Nin’in söylediğine göre kendini Nin’e de bağlayanlar var. Ama Szeth, Dalinar’ın davranışlarını gözlemleyerek onu takip edeceğine yemin ediyor.

    Böylece yeni bir birlik doğmuş oluyor. Dalinar, kırmızı bir sis olarak tasvir edilen Heyecan’la yüz yüze karşılaşması gerektiğini fark ediyor. Karşılaşmadan önce yeni Parlayanlara emirler veriyor: Kaladin koruması olarak yanında kalacak, Szeth ve Lift Thaylen kasalarından çalınan şu “büyük mücevheri” getirmeli, Shallan ve Jasnah orduları engellemeli.

    Savaş sahnesini uzun uzun yazmak istemiyorum, özetlemek gerekirse: Szeth ve Lift, siyah kılıcı da kullanmak zorunda kalarak bir şekilde mücevheri almaya çabalıyor. Shallan, ışıkörerek bir ordu yaratıyor ve kitabın her kısmında olduğu gibi bir psikolojik savaş yaşıyor. Jasnah... Jasnah üstün bir güç elde ediyor, kitabın sonunda neredeyse tek eliyle kocaman bir duvar örüyor. Kaladin Amaram’a karşı savaşıp Dalinar’ı koruyor. Bu sırada Adolin, Garaz’ın canavarlarından birine karşı savaşmaya çalışıyor ama Renarin gelip onu koruyor.

    En sonunda Dalinar, Heyecan’ı nasıl alt edeceğini keşfediyor: Ona tatlı dille yaklaşarak eskiden yaptığı şeyler için teşekkür ediyor, eski dostluklarını hatırlatıyor ve onu Lift’in getirdiği mücevherin içine hapsediyor. Bir fabrial yapar gibi.

    Savaş sona erince Kholinar’ın bir krala ihtiyacı olduğu fark ediliyor ve tacı Adolin’in alması gerektiği düşünülüyor. Fakat Adolin, Sadeas’ı öldürdüğünü itiraf ederek tacı reddediyor ve taç -bence- en başından beri hakkeden kişiye gidiyor. Jasnah’ya. Elbette Jasnah taçlandırılıyor ama Gavinor’un hala hayatta olduğunu da unutmamak lazım. Ha bir de en sonunda, savaş esnasında Shallan bir seçim yapıyor ve kitabın sonunda Adolin ile evleniyor. Düğün gününde de kardeşlerine kavuşuyor.

    Elbette kitabın sonunda karanlık bir kısım olmazsa olmaz. Garaz, Taravangian’la konuşmaya geliyor ve Diyagram’ı inceliyor. Ardından Taravangian’a teklifte bulunuyor. Taravangian, kitabın başından beri tüm ülkelerin kralı olmak istiyordu - ki bu bana çok saçma gelmişti, o kadar güç hırsına sahip bir karaktere benzemiyordu. Ama öğreniyoruz ki, Taravangian Garaz’dan kendi insanlarını korumasını istemeyi planlıyormuş ve Taravangian da tüm ülkelerin kralı olursa herkesi koruyabileceğini umuyormuş. Elbette Garaz bu hareketi önceden fark ediyor ve Taravangian’ın bunu yapmasını engelliyor. Ama yine de Kharbranth’ı koruma şartıyla anlaşma yapıyorlar.

    Tamam, şimdilik incelemem (ya da özetim, ne derseniz deyin) bu kadar. Biliyorum, fazla karışıktı. Umarım bir gün geri dönüp düzenleyecek vaktim olur fakat şimdilik, kitabı yeni okumuşken bir şeyler yazmak zorunda olduğumu hissettim. Şu anda kimse bunu okumaz, biliyorum ama üç yıl sonra The Rhythm of War (dördüncü kitap) ülkemize geldiğinde birileri bana teşekkür edecek. Eheh. Şimdi gelelim son ve benim için en önemli kısma...

    COSMERE KISMI

    Normal kitaplarda oradan buradan Kozmer mesajı yakalamaya çalışırken bu kitapta önümüze öylece serpilmiş bazı bilgiler vardı (eminim ki önümüze serpttiği bu bilgilerin ardında asıl önemli olanları sakladı.) İnternette, kitapta Cosmere ile ilgili geçen her ayrıntıyı bulabilirsiniz fakat ben göze çarpanlardan bahsedeceğim.

    Elbette Gecekanı. Szeth’in elinde. Onu buraya getiren kişiyi de “Çivit” takip ediyor. Çivit’in Vivenna olduğunu düşünürsem çok yanılmam sanırım – ki bu durumda da Zahel, Vasher oluyor. Zahel’in kimliğini geçen kitapta anlayamadığım için kendimi tam bir aptal gibi hissediyorum. Parlayan Sözler’de zaten dış görünüşü resmen Vasher olarak veriliyor ve geceleri artık “o sesi” duymadığından bahsettiği bir sahne var. (Bknz: Parlayan Sözler sf. 336)

    Kitabın ikinci kısmındaki bölüm başı notları mektuplar şeklinde. Yanılmıyorsam iki mektup var ve ikincisinin Sazed’e ait olduğunu düşünüyorum. Hatırlamayanlar için şuraya bırakayım: “Arkadaş,
    Mektubun çok merak uyandırıcı hatta hayret verici. Mevcut konumuma ulaşmadan önce bir tanrının şaşıramayacağını düşünürdüm. Belli ki bu doğru değil. Şaşırabiliyormuşum. Hatta saf bile olabiliyormuşum, diye düşünüyorum ben. Bu amacında sana yardım etmek için aralarında en az uygun olanı benim. Elimde tuttuğum güçler öylesine zıt ki, en basit eylemlerin bile zor olabileceğini görüyorum. Ayrıca gizliliğin benim şüphe duymama neden oluyor. Neden bana kendini daha önce tanıtmadın? Benden nasıl saklanabiliyorsun? Gerçekten sen kimsin ve Adonalsium hakkında nasıl bu kadar çok şey bilebiliyorsun? Eğer benimle daha fazla konuşmak istersen, dürüst olmanı isteyeceğim. Topraklarıma dön, hizmetkarlarıma yaklaş ve ben de amacın için neler yapabileceğime bir bakayım.” (Oathbringer, sayfa 433’ten başlıyor.)

    Bildiğiniz üzere Sazed iki zıt gücü (Harap ve Muhafaza) bir başına tutuyor. Üstelik şu “diye düşünüyorum ben” cümlesinin bir çeviri hatası olduğunu hiç sanmıyorum. Her neyse, asıl önemli olan Sazed’in kime yazdığı. Mektubu yazdığı kişinin Hoid olabileceğini düşünüyorum, aklıma Adonalsium hakkında bilgili ve gezegenden gezegene geçen başka biri gelmiyor.

    Hoid demişken 548’de Shallan ile konuştuğu şu sahne var. O sahnede Hoid’in 4.500 yaşının üstünde olduğunu öğreniyoruz ki bu beni çok da şaşırtmadı.

    Bir başka not aldığım yer de sayfa 708, burada Gecekanı Vasher ve Vivenna’dan bahsediyor. Bakmak isteyenler incelesin.

    Sayfa 766 da ise Taravangian “Gökten düşen bir metal”den bahsediyor ki orayı okurken kalbim tekledi. Muhtemelen düşündüğüm şeyden çok alakasız ama... Çeviriyle ilgili bir problem değilse sorgulanabilir.

    Bunun dışında yabancı Cosmere fanları Ara Söz’lerde gördüğümüz şu karakterlerin farklı diyarlardan geldiğine inanıyor. Hatta şu deniz fenerinde çalışan adamın Elantrian veya Scadriallı olabileceği tartışılıyor, tabii benim Kozmer bilgim öyle geniş olmadığından bilemiyorum. Yine de araştırmak isteyen varsa diye söyleyeyim dedim.

    Pekala, her şey bu kadardı sanırım. Biliyorum çok eksik kısım var ama cidden, hepsini toparlamak çok zor. Zihnimde toparlayamazken yazıya dökmek beni aştı. (Düşünün bir de Sanderson bu kitapları yazıyor.) Ve eminim birkaç yanlışım da vardır, kusura bakmayın!
  • 360 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    İncelemeye başlamadan önce, felsefi bilgileri bu denli basit ve eğlenceli bir üslup ile kaleme alan Nigel Warburton 'a şükranlarımı iletiyorum :)

    * Spolier içerebilir. Metnin uzunluğu gözünüzü korkutmasın, madde madde elimden geldiği kadar özetlemeye çalıştım.

    Kitabımız kronolojik bir sıraya göre dizilmiş, 40 bölümden oluşuyor. Yunan felsefesinden, ortaçağ felsefesine, oradan da modern felsefeye doğru ilerliyoruz. Bölümler sırası ile şöyle:

    1. Bölüm: Soru Soran Adam - Sokrates ve Platon
    2. Bölüm: Hakiki Mutluluk - Aristoteles
    3. Bölüm: Hiçbir Şey Bilemeyiz - Phyrrhon
    4. Bölüm: Bahçe Yolu - Epikuros
    5. Bölüm: Önemsememeyi Öğrenmek - Epiktetus, Cicero, Seneca
    6. Bölüm: İpler Kimin Elinde? - Augustinus
    7. Bölüm: Felsefenin Tesellisi - Boethius
    8. Bölüm: Mükemmel Ada - Anselmus ve Aquinas
    9. Bölüm: Tilki ve Aslan - Niccolò Machiavelli
    10. Bölüm: Kötü, Zalim ve Kısa - Thomas Hobbes
    11. Bölüm: Rüyada Olabilir miyim? - René Descartes
    12. Bölüm: Bahisleri Görelim - Blaise Pascal
    13. Bölüm: Mercek Yontucusu - Baruch Spinoza
    14. Bölüm: Prens ve Ayakkabı Tamircisi - John Locke ve Thomas Reid
    15. Bölüm: Odadaki Fil - George Berkeley [ve John Locke)
    16. Bölüm: Mümkün Dünyaların En İyisi - Voltaire ve Gottfried Leibniz
    17. Bölüm: Hayali Saatçi - David Hume
    18. Bölüm: Özgür Doğmak - Jean-Jacques Rousseau
    19. Bölüm: Pembe Gerçeklik - Immanuel Kant
    20. Bölüm: Ya Herkes Böyle Yapsaydı? Immanuel Kant[2]
    21. Bölüm: Kolay Yoldan Mutluluk - Jeremy Bentham
    22.Bölüm: Minerva'nın Baykuşu - Georg Wilhelm Friedrich Hegel
    23.Bölüm: Gerçekliğe Anlık Bakışlar - Arthur Schopenhauer
    24. Bölüm: Büyümek için Yer Açın - John Stuart Mill
    25. Bölüm: Akılsız Tasarım - Charles Darwin
    26. Bölüm: Fedakarlık - Søren Kierkegaard
    27. Bölüm: Dünyanın Bütün İşçileri, Birleşin - Karl Marx
    28. Bölüm: Ne Olmuş? - C.S Peirce ve William James
    29. Bölüm: Tanrının Ölümü - Friedrich Nietzsche
    30. Bölüm: Gizlenen Düşünceler - Sigmund Freud
    31. Bölüm: Fransa'nın Kralı Kel mi? - Bertrand Russell
    32. Bölüm: Yuuh!/Yaşasıın! - Alfred Jules Ayer
    33. Bölüm: Özgürlüğün ıstırabı - Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Alber Camus
    34. Bölüm: Dilin Büyüsünde - Ludwig Wittgenstein
    35. Bölüm: Soru Sormayan Adam - Hannah Arendt
    36. Bölüm: Hatalardan Ders Almak - Karl Popper ve Thomas Kuhn
    37. Bölüm: Kontrolden Çıkan Tren ve İstenmeyen Kemancı - Philippa Foot ve Judith Jarvis Thomson
    38. Bölüm: Cehalet Yoluyla Adalet - John Rawls
    39.Bölüm: Bilgisayarlar Düşünebilir mi? - Alan Turing ve John Searle
    40. Bölüm: Modern Bir Atsineği - Peter Singer

    Eserde aktarılan bilgilerin kalıcılığını sağlamak adına, kitabı okurken yanımda bulundurduğum not defterime sık sık notlar aldım(https://i.hizliresim.com/4p95b7.jpg). Edindiğim notları bu incelemede bölüm bölüm paylaşacağım, tabi ki tadında ve fazla detaya girmeden.

    → Sokrates:

    ● Fazla soru sorduğu gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Bkz: Adi düzenin adi insanları daima soru soran insanlara gıcık olmuştur, çağ pek de önemli değil.

    ● Felsefenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş bir zat-ı şahanedir. Kendisini bir at sineği olarak tanımlayan bu garip adam(o çağdaki ufku dar insanların Sokrates için kullandığı tanımı diyorum, garip adam) halk pazarlarına inip insanlara sorular sorarak onların düşünceleri öğrenmekten haz duyardı. İnsanlar ondan biraz rahatsız olurdu ama olsun, sonuçta at sineği rahatsız eder ama ciddi bir zarar vermez.

    ● Düşünmek bu adam için o denli ehemmiyet taşıyan bir hadise imiş ki, yaşamın ancak ne yaptığımızı düşünürsek yaşamaya değer olduğunu dile getirmiştir.

    → Platon:

    ● Duyulara karşı garezi mi var diye düşündüğüm adamdır kendisi. Duyuların değil, düşünmenin gerçekliğine inanır Plato.

    ● Totaliter devlet rejimini benimsemektedir. Platon'a göre her insanın oy kullanması saçmalıktır. Tümüyle insanların bireysel özgürlük ile yönetimi şekillendirmesini doğru bulmamaktadır.

    ● Platon'a göre felsefenin ana ereği(Erek:
    gerçekleştirilmek üzere tasarlanan, ardından koşulan, ulaşılmak, erişilmek istenilen şey) insanın mutlu olmak ve yaşamını deyim yerinde ise dolu dolu yaşaması veya yetkin yaşaması.

    → Aristoteles:

    ● Hocam sizi katılmıyorum. Platon'un öğrencisi olan Aristo, hocasının aksine duyulara dayalı gerçekliği merak ediyor ve keşfetmek istiyordu. Bir sözünde duyular hakkındaki fikrini şöyle dile getirmiştir: "Bir duyuyu kaybeden, bir dünyayı kaybeder."

    ● Hakiki mutluluğun kısa süreli bir haz olmayacağını düşünüyordu. Hakikî mutluluğu yaşamak için uzun bir yaşam sürmemiz gerektiği düşüncesi içindeydi. Birde unutmadan ekleyeyim, çocukların mutlu olamayacağını düşünüyordu.

    ● İnsanı politik bir hayvan olarak tanımlıyordu, bunun yanı sıra insanın bir işlevi olduğuna inanıyordu. Bence de olmalı, ama maalesef günümüzde öglena gibi yaşamını sürdüren bireylere de rastlamak mümkün

    → Pyrrhon:

    ● Pyrron'u tanıdıktan sonra şüpheciliği bir kez daha gözden geçirmenin doğru olacağı kanaatine vardım. Felsefe tarihinin en uç süphecilerinden olur kendisi.

    ● Platon gibi duyular konusunu tamamen kestirip atmaz, duyularımıza tamamen güvenmememiz gerektiğini savunur. Bazen duyularımız yüzünden yanılgıya düşebiliriz ama bizi doğruya sevk ettiği durumları da göz ardı edemeyiz, görüşü bu bağlamda açıklanabilirdi.

    ● Soğunkanlılığına hayran kaldığım insan Pyrrhon, hele bir gemi hikayesi var ki beni derinden etkiledi. Hikaye şöyle: Gemiyle yolculuk yaptığı sırada, gelmiş geçmiş en korkunç fırtınalardan birinin ortasında kaldığında serinkanlılığını hiç bozmamasıyla ünlüdür. Sert rüzgâr geminin yelkenlerini parçalar, dev dalgalar tekneyi döver. Etrafındaki herkes korkuya kapılır ama Pyrrhon bunların hiçbirinden etkilenmez. Görünüşler sıklıkla aldatıcı olduğundan, fırtınadan gelebilecek herhangi bir zarardan da kesin olarak emin olamayacaktır. En tecrübeli denizciler bile paniğe kapıldığında, o sükûnetini korumuştur. Bu şartlar altında bile kayıtsız kalmanın mümkün olduğunu kanıtlamıştır.(Bkz kaynak: Felsefenin Kısa Tarihi, Sayfa 34-35)

    → Epikuros:

    ● Ölüm korkusu mu, orada durun! Bu adam için ölüm korkusu bir zaman kaybı. Ölüm korkusu Epikuros'a göre aşılması gerek bir tür ruh hali bütünüydü.

    ● Öğrencileri ile beraber normal yaşam hayatını tercih etmeyip, komün hayatını yaşıyordu(Komün, kapalı toplum demektir. Bir grup insanın, kendi arasında, ortaklaşa üretmesine ve tüketmesine dayanır. Kapalı cemaatler ve tarikatlar komündür)

    ● Mutluluğu şöyle tarif eder: Arzularınız basitse, onları tatmin etmekte o denli kolaylaşır ve ilgilendiğiniz şeylerden keyif almak için zamanınız ve enerjiniz olur.

    → Epiktetus:

    ● Kendisi bir stoacıdır(Bkz: Stoacılık ya da Stoa Okulu, kurucusu Kıbrıslı Zenon olan, Megara okulunun bir kolu olan felsefe okulu. Helenistik felsefenin en önemli akımlarındandır. Zenon, okulunu Atina'da bir resim galerisinde kurmuştur. Stoacılar için insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir.)

    ● Kader kimi zaman yüzümüze gülmüyor, bu adamda hayatına bir köle olarak başlamak durumunda kalmıştır. Hayatında birçok acıya şahit oldu, açlığı ve acıyı öğrendi. Talihsiz bir kaza sonucu(Bacağını zehirli bir böcek ısırmıştır) topal kaldı. Kimilerimizin kulağına aşina gelen o sözü işte bu adam söylemiştir: Bedenlerimiz birer köle de olsa, zihinlerimiz özgür kalabilir.

    ● Acı ve dert ile nasıl başa çıkabiliriz? Böyle olabilir: Düşüncelerimiz bize bağlıdır.

    → Cicero:

    ● Felsefenin Pollyanna’sı olan naif adam. Olaylar karşısında kötü bir tutum takınmaktan çekinirdi.

    ●Ruhlarımızın sonsuza dek yaşayacağı kanaatindeydi. Bu düşünce felsefeciler arasında merak edilen ve üzerinde sözler edinmiş bir konu idi ayrıca.

    ● Süreçleri hayatımızda nasıl yöneteceğimize biz karar veririz der Cicero beyefendi

    → Senaca:

    ● Hayat kısa, nasıl sığdırabilir insan yaşantısını dünyaya? Nasıl verimli olabilir insan? Diyenler, Senaca size kızabilir. Onun için hayatın kısa olmasının kötü değil, birçoğumuzun zamanını kötü kullandığı için bize kötü geldiği için kötü göründüğü demek mümkün. Çorba ettim burada tanımı ama, siz anladınız onu.

    ● Doğru seçimleri yaparsak, hayatın genellikle birçok şeyi gerçekleştirmek için uygun olduğunu düşünür.

    ●Okurlarına her daim naif olmalarını, kalabalıktan uzak durarak yaşamlarını sürdürmelerini ve gereksiz işler ile meşgul olmamalarını öğütlemiştir.

    → Augustinus:
    ● Hakikat neydi? Bilen varsa bu adama da iletsin. Umutsuzca hakikati arıyor ve bilmek istiyordu.

    ● Bir Tanrı inancına sahipti ama gel gör ki, inancı bazı soruları cevapsız bırakıyordu, bu hadise ise onun canını sıkıyordu. Hulasa geçmek gerekirse şu tarz sorular aklını kurcalıyordu: Tanrı neden dünya üzerinde kötülüklerin var olmasına izin veriyor? Sahi neden?

    ● Özgür iradeye sahip olmanın önemini dile getirmiştir.

    → Boethius:
    ● Hapishanede idama mahkûm edilmişsiniz ve kalan günlerinizi, yani ölümle yaşam arasında geçirdiğiniz günleri, felsefe kitabı yazarak geçiyorsunuz,(Bkz:Yazdığı kitabın ismi, Felsefenin Tesellisi)işte o adam Boethius.

    ●Gerçek mutluluğa ulaşmanın yolunu Tanrıya ve iyiliğe bağlıyordu Boethius.

    ●Özgür iradeye sahibiz fakat Tanrı ne yapacağımızı önceden belirlemiş olduğu için, yaşamlarımız bu doğrultuda ilerler düşüncesi içindeydi.

    → Anselmus:
    ● Tanrının yorumunu farklı bir şekilde açıklar kendisi. Onun için Tanrı: Daha yüce bir şey tasarlanmayan varlıktır.

    ● Tanrı kavramının zihinlerimizde var olduğunu düşünür.

    ●Tanrının varlığını ressam örneği ile pekiştiriyordu: Ressam resmini yapmadan önce bir sahne hayal eder. Bir aşamada hayal ettiğini, resmeder. Böylece resim, hem zihinde hem de gerçekte var olur.

    → Aquinas:
    ● Tanrının varlığını kanıtlamak için aklın şart olduğu düşünüyordu. Onun deyimiyle bakarsak din de akla sığmayacak pek çok hadise de mevcuttur, ama olsun karıştırmayalım.

    → Niccola Machiavelli:

    ● Öyle bir hükümdar düşünün ki, iktidarda kalmak için her hadiseyi mubah saysın. İşte o hükümdar sıfatına uygun olan insan Niccola Machiavelli.

    ● Dürüst ve iyi bir insan olmamız iyi olabilir ama bazen pek de iyi olmayabilir. Bazı zamanlarda yalan söylemek, verdiğimiz sözleri yerine getirmemek gibi hadiseler Machiavelli için mubah sayılıyordu.

    ● Başarılı olmak için talihinde yanımızda olmasına, canı gönülden inanıyordu.

    → Thomas Hobbes:

    ● Sportif bir filozof düşünmek bir hayli garip geliyor değil mi? Hobbes zinde kalmak için her sabah yürüyüşler yaparmış. Zinde kalma tutkusu onu ortalama ömrün 35 yıl olduğu dönemlerde 91 yaşına kadar ulaştırmıştır.

    ● İnsanın zayıf bir varlık olduğunu öne sürüyordu. Güvende olmak, özgürlükten daha önemliydi Hobbes için.

    ● Nasıl davranmalıyız sorusunu şöyle cevaplamıştır: Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarını da öyle davranmalıyız.

    → Rene Descartes

    ● İnanmakta olduğu birçok şeyi gözden geçirip göründükleri gibi olup olmadıklarını sık sık sorgulamıştır kendisi.

    ● Phyrrhon gibi duyularımıza tam olarak güvenemeyeceğimiz kanısına varmıştır.

    ● Descartes bedeninden ziyade zihnin gerçekliğine inanıyordu. Bir bedene sahip olmayı hayal edebiliyordu, fakat bir zihne sahip olmamayı hayal edemiyordu.

    → Blaise Pascal:

    ● Kasvetli bir görünüme sahip olan bu adam, genel tutum olarak kötümser bir karaktere sahipti.

    ● İnsanoğlunun cinsel arzularına yenik düştüğünü, güvenilmez ve çabucak sıkılabilen bir canlı olduğunu dile getirmiştir. Katıldığım noktaları yok değil bu tanımda.

    ● Ona göre insanlar; hayvanlarla melekler arasında bir yerdeydi, ama çoğu zaman hayvanlara daha yakındık.

    → Baruch Spinoza:

    ● Tanrının ve doğanın aynı şey olduğunu savunuyordu. Tanrının doğada olduğunu, doğanın da Tanrı’da olduğunu dile getiriyordu. Bu görüş günümüzde Panteizm olarak adlandırılıyor(Bkz: Panteizm ya da tüm tanrıcılık, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı'nın, Evren'in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür. Panteistler kişileştirilmiş ya da antropomorfik bir Tanrıya inanmazlar. Panteizm, genellikle monizm ile ilişkili bir kavramdır)

    ● Tanrı hakkındaki görüşleri münasebetiyle 24 yaşındayken Sinagogdaki hahamlar tarafından kovulmuş ve lanetlenmiştir. Ne garip değil mi? Dini sorgulamaya gittiğinizde lanetlenmeniz an meselesi.

    ● Yapabileceğimiz en iyi şey nedir? Spinoza'ya göre yapabileceğimiz en iyi şey duygularımızın dış etkenlerden değil de, kendi seçimlerimizden ortaya çıkmasıdır.

    → George Berkeley:

    ● Gözlemleyemediğimiz şeyler var olabilir mi? Berkeley’e göre bu sorunun cevabı: Hayır. Ona göre, gözlenemeyen şeyler var olmaya da son verir.

    ● Bir dış dünya kavramı, bu adam için bütünüyle geçersiz ve anlamsızdır.

    ● Deneyimlediğimiz ve düşündüğümüz her şey: sandalye, masa, 3 rakamı vs. Berkeley’e göre yalnızca zihnimizde var olur. Birde şunu da eklemek gerekiyor, Berkeley maddi şeylerin var olduğunu reddediyordu.

    → Gottfried Wilhelm Leibniz:

    ● Yeter neden ilkesini bulmuştur(Bkz: Leibniz'in, düşünmenin ana ilkesi olarak çelişmezlik ilkesinin yanına koyduğu ilke. En genel biçimi: Her şeyin yeter bir nedeni vardır. Mantık ilkesi olarak: Her yargının, doğru olması için, yeter bir nedene gereksinmesi vardır)

    ● Çevremizdeki her olayın mantıklı bir açıklaması var mıdır? Leibniz’in cevabı: Evet. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır.

    ● Tanrı her açıdan mükemmel bir bir dünya yaratmıştır, diye düşünüyorsanız orada bir durun. Bu adam bu fikri savunmuyordu. Ona göre Tanrı her açıdan mükemmel bir dünya yaratmamıştır, çünkü Tanrı olan ve olabilecek olan tek mükemmel varlıktır, eğer dünya mutlak anlamda mükemmel olsaydı, Tanrı gibi olurdu.

    → David Hume:

    ● Tasarım argümanın yanlış olduğunu savunuyordu(Bkz: Tanrı’nın varlığına dair gösterilen kanıtların en sık karşılaşılan türü tasarım argümanıdır. “Bu koca evren ve içindeki her şey çok karmaşık yapılardır. Bunların kendi kendine oluşmuş olmaları imkansızdır. Bu karmaşık şeylerin mutlaka bir tasarımcısı vardır. Evren’i tasarlayabilecek bir varlığın çok üstün bir varlık olması gereklidir. O varlık da Tanrı’dır” şeklinde kabaca formüle edilebilecek bir savı vardır)

    ● Mucizelerden yola çıkan argümanları da desteklememektedir Hume. Mucize olarak adlandırdığımız bir hadisenin doğanın yasalarına karşı gelmesi gerekmektedir.

    ● Bazı filozoflar bu adamı bir agnostik olarak adlandırmıştır(Bkz: Agnostisizm, bilinmezcilik veya bilinemezcilik; teolojik olarak tanrının varlığının veya yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır)


    → Jean-Jacques Rousseau:
    ●Hakiki din nasıl olur neden kaynaklanır? Hakiki din kalpten gelir ve dini törenlere ihtiyaç duymaz, diye düşünür Rousseau

    ● Siyaset felsefesine ilgi duymuş ve bu alanda araştırmalar yapmıştır, nitekim bu felsefi dal başını derde sokmuştur. “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinin giriş kısmında “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” der. Sınıfsız bir toplum hayali içerisindeydi bu adam.

    ●Rousseau'ya göre insan doğası gereği iyidir. Bir ormanda kendi başımızın çaresine bakarak yaşasaydık, pek çok soruna sebep olmayacaktık. Fakat bu doğa durumundan çıkıp şehirlere yerleştiğimizde işler ters gitmeye başladı. Di­ğer insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmayı ve diğer insanların dikkatini çekmeyi saplantı haline getirdik. Hayata karşı bu rekabetçi yaklaşımın korkunç psikolojik etkileri oldu ve paranın icadı her şeyi daha da kötüleş­tirdi. Şehirlerde birlikte yaşamanın sonucunda kıskançlık ve açgözlülük ortaya çıktı. Yabani yaşamda, "soylu vahşi" bireyler sağlıklı, güçlü ve her şeyden. önemlisi özgürdü ama uygarlık insanı kirletiyordu.(Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 162)


    → Immanuel Kant:

    ● Filtre, insan zihnidir. Olayları nasıl değerlendireceğimizi belirler ve yaşadığımız deneyimlere anlamlar yükler.

    ● En büyük metafizikçilerinden birisi olan Kant, Dünyaya olduğu biçimde yani göründüğü biçimde, doğrudan erişilmesine imkan olmadığını savunur.

    ● Ahlak nedir ve nasıl tanımlanır? Kant’a göre ahlak, ne yaptığımızla değil onu neden yaptığımızla ilgilidir.

    → Jeremy Bentham:

    ● İnsanların aklını kurcalayan mutluluk nedir sorusuna Bentham’ın yanıtı şöyleydi: Mutluluk nasıl hissettiğimiz ile ilgilidir. Acının yoksun olduğu durumdur.

    ● Bu adama göre insanoğlu basittir. Yaşantımız içerisinde yaşadığımız acı ve hazlar en büyük yol göstericimiz olmuştur.

    ● Machiavelli’yi hatırlarsanız, bazı durumlarda yalan söylemenin mübah olabileceğini savunuyordu, Bentham’da bu doğrultuda ilerliyor. Ona göre yalan söylemek bazı durumlarda yanlış bir davranış olmaktan çıkabilmektedir.

    → Georg Wilhelm Friedrich Hegel:

    ● Anlaşılması güç bir insan olan Hegel’in eserleri okuyucular için bir tür zorlu labirenti andırıyordu. Yazdığı yazılar, dönemindeki birçok filozofu kızdırmaya yeterli olmuştur.

    ● Hayatın içerisinde bir değişim süreci var mıdır? Hegel bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: Hayat için her şey değişim süreci içerisindedir.

    ● Hegel’e göre gerçeklik, her daim kendini anlama süreci ile bağlantılı ve bu sürecin içerisinde yer almaktadır.

    → Arthur Schopenhauer:

    ● Kısır döngü kavramını filozoflar nasıl yorumlar? Schopenhauer’a göre hepimiz bir kısır döngü çemberi içinde sürekli bir şeyler istemek ile meşgulüz.

    ● Çağındaki diğer filozoflara nazaran, batı felsefesinin dışında doğu felsefesine de ilgi göstermiş, üzerinde okumalar ve araştırmalar yapmıştır.

    ● Deneyimimizin ötesinde bir gerçekliğin veya Schopenhauer’ın tabiri ile dünyanın ötesinde bir gerçeklik var olabilir miydi, Schopenhauer’e göre evet var olabilirdi.

    → John Stuart Mill:

    ● Bir çocuğun hayatı, eğitim ile şekillendirilebilir mi? Bu sorunun yanıtının evet olduğunu biliyoruz, Mill’in hayatına baktığımızda ise evet demekle kalmıyor, kesinlikle diyoruz. Üç yaşında iken Eski yunanları öğrenmeye başlamıştı(Sokrates,Platon vb.) Altı yaşında iken bir Roma tarihi kitabı yazdı, yedi yaşındayken Platon’un diyaloglarını orijinal dilinde okumaya ve anlamaya başladı. Sekiz yaşında iken Latinceyi öğrendi. On iki yaşında tarih, ekonomi ve politika hakkında bilgiye sahipti. Karmaşık matematik problemleri onun için çözülebilecek sorunlardı. Bilime karşı içinde bir haz besliyor ve sürekli ona ulaşmak için çabalıyordu.

    ● Kendisi ilk feministlerden biriydi. Bu yolda destekliği bir hadiseden dolayı tutuklandı(Bkz: Doğum kontrol yöntemlerini desteklemekteydi)

    ● İnsanlar neye benzer? İnsanlar ağaçlara benzer. Bir ağacın büyümesi ve gelişmesi için yeteri kadar alan vermezseniz gelişimini tam manası ile gerçekleştiremez. Fakat ihtiyacı olan alanı ağaca tahsis ettiğinizde potansiyeli açığa çıkarır.

    → Charles Darwin:

    ● Bildiğiniz üzere evrim teorisi ile tanınmaktadır Darwin. Maymunların atasından geldiğimizi savunmaktadır.

    ● Çocukluğunda ve gençliğinde gelecek vaat eden birisi değildi. Çevresinde ki kimse, onun insanlık adına bu denli bir katı yapacağına inanamaz idi. Babası Robert Darwin, oğlunun ailesi için bir vakit kaybı olduğunu düşünüyordu, onu bu denli karamsar düşünceye iten faktörlerden birisi ise, Darwin’nin zamanın çoğunu fare avlamakla geçirmeseydi.

    ● Düşündükçe; hayvanların doğal bir süreçte evrim geçirdiğini(çevre faktörlerine karşın değişime uğradıklarını) ve sabit kalmak yerine sürekli değişim süreci içerisinde olduğu kanaatine vardı.

    → Søren Kierkegaard:

    ● Oldukça garip bir kişiliğe sahipti kendisi. Öyle ki yaşadığı şehir olan Kopenak'a dahi uyum sağlamakta zorluk çekmiştir.

    ● Çalışkan bir kişiliğe sahip olan bu adam, bir kadına gönlüne kaptırmış ve sonrasında derin üzüntüler yaşamak zorunda kalmıştır(Bkz: Genç bir kadına, Regine Olsen'e gönlünü kaptırmış ve ona evlenme teklif etmişti. Regine kabul etti. Ne var ki Kierkegaard, evlenmek için fazla karamsar ve dindar olduğundan endişe ediyordu. Belki de Danca "mezarlık" anlamına gelen "Kierkegaard" soyadının hakkını veriyordu. Regine’ye onunla evlenemeyeceğini yazdı ve nişan yüzüğünü geri gönderdi. Bu karan verdi­ği için kendini çok kötü hissetmiş, sonrasında gecelerce yatağında ağlamıştı)

    ● Kierkegaard için Tanrı kavramına inanmak basite indirgenemezdi. İnancı ise risk içeren, rasyonel ve akla dayanmaz bir olgu olarak değerlendi.

    → Karl Marx:

    ● Dünya üzerinde büyük etkisi olmuş bir zattır kendileri. Komünist Manifesto, Das Kapital gibi önemli eserle imza atmıştır. Marx bir eşitlikçiydi: İnsanlara eşit davranılması gerektiğini düşünüyordu.

    ● Onu kendini adadığı davasında başarılı kılan faktörlerin arkasında bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi yatıyordu.

    ● Marx, kendisinden önceki filozoflar dünyayı sadece yorumlamakla meşgul olduklarını düşünüyordu. Marx’a göre yorumlamak yetmiyordu, o dünyayı değiştirmek istiyordu.

    → Friedrich Nietzsche:

    ● Sınırların ötesinde bir adamdı. Henüz yirmi dört yaşındayken dünya üzerinde saygın bir üniversite olarak kabul gören Basel Üniversitesine profesör olarak atandı.

    ● Hayatın içindeki zorlukları keşfetmek veya kendini hayatı zor kılmak hoşuna gidiyor gibiydi. Tabi bu çıkarımı ben değil Nigel Warburton yapıyor.

    ● Nietzsche, zayıflara yönelik dini merhamet ahlak yerine, aristokratların(Bkz: Soylular sınıfından olan, soylu) değerlerini daha üstün tutuyordu.

    → Sigmund Freud:

    ● Arzularımız bizi yönlendirebilir mi? Bu sorunun cevabını Freud, arzular içimizde saklı olan ve bizi yönlendiren şeylerdir olarak vermiştir.

    ● Freud biz insanların gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kimi zaman kendimizden sakladığımızı düşünmüştür. Saklamış olduğumuz düşüncelerin içinde; cinselliği ve şiddeti örnek olarak göstermiştir.

    ● İnsanların Tanrıya inanma sebebini, korunma içgüdüsü olarak yorumlamaktadır.

    → Bertrand Russell:

    ● Russell’in ana ilgileri arasında cinsellik, din ve matematik vardı. Yaşamı süresi boyunca ilgi odakları hakkında yazılar yazdı ve araştırmalar yaptı. Cinsellik konusu hakkında öne sürdüğü düşünceleri tartışmaya yol açtı. Din konusu hakkında kötü yaklaşımları çevresi tarafından onay görmedi. Matematik konusu hakkında dünyaya önemli katkılarda bulundu.

    ● Bir savaş karşıtıydı. “Ya insan savaş denen şeyi ortadan kaldıracaktı ya da savaş insanları” der beyefendi.

    ● Tanrı ve insanlık arasındaki ilişki nasıldır? Russell’e göre Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için mücadele etmesi olanaksız bir hadiseydi. Tek çıkar yolumuzun, aklımızı kullanmak olduğunu savunuyordu. Russell için insanlar ölümden korktukları için dine bağlanıyordu.

    → Alfred Jules Ayer:

    ● Doğrulama ilkesinin öncüsüdür(Bkz: Bir önermenin anlamlı olup olmamasına duyu tecrübesi ile doğrulanıp doğrulanmaması karar verir. doğrulanmıyor veya doğrulanamıyorsa anlamsızdır. o yüzden örneğin tanrı hakkında konuşmak anlamsızdır)

    ● Yirmi dört yaşına vardığında, felsefe tarihinin saçmalıklarla dolu olduğunu ve neredeyse tamamının anlamsız bir lafügüzaf dizini olduğunu savunuyordu.

    ● Anlamsız cümleleri, anlamlı olanlardan nasıl ayırt edebiliriz? Ayer bu sorunun yanıtı için iki maddeye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyordu:

    1-) Tanımı gereği doğru mu?
    2-) Empirik(Bkz:Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Deneycilik akılcılığın karşıtıdır) olarak doğrulanabilir mi?

    → Jean-Paul Sartre:

    ● Hayatının çoğunu otellerde geçirmiş, kaleme aldığı çoğu eserini de kafelerde yazmıştır.

    ● İnsanın özgür bir canlı olduğunu düşünüyordu. Bizleri tasarlamış olabilecek bir Tanrı fikrine inanmıyordu.

    ● Sartre’nin felsefesi varoluşculuk olarak adlandırılıyordu(Bkz: İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan, varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirildiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen felsefe ve yazın akımı, öğretisi)

    → Ludwig Wittgenstein:

    ● Çevresindeki birçok insan, onu bir dahi olarak tanımlıyordu. Hocası olan Bertrand Russell onu “tutkulu, derin, ciddi ve baskın” olarak dile getirmişti.

    ● Öğrencilerine, felsefe kitaplarını okuyarak vakitlerini kaybetmemelerini öneriyordu. Zannımca tavsiye edilecek bir şey değil.

    ● Dilin kudreti onun için önemliydi, öyle ki ona göre dil, filozofları her türlü karışıklığa sürüklemekteydi.

    *Ek olarak Bertrand Russell'in, Wittgenstein hakkındaki görüşlerini dile getirdiği bir röportaj linki: https://www.youtube.com/watch?v=pxVJVx94jUk

    → Hannah Arendt:

    ● Bu kadının felsefesi, etrafında gelişen olaylara bağlı olarak gelişim göstermekteydi.

    ● Bir Nazi yöneticisi olan(Hitler dönemi) Adolf Eichmann’ı araştırıp hakkında bilgiler edindikten sonra, bilgilerini bir kitapda derleyerek okurlarına aktarmıştır(Bkz: Kötülüğün Sıradanlığı)

    → Karl Popper:

    ● Popper’e göre bilim insanları teorilerinin yanlış olduğunu kanıtlama çabası içerisindeydi.

    ● Bilim felsefesi ve siyaset felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    ● Ona göre herhangi bir hipotezin temel özelliği, yanlışlanabilir olmak zorunluluğunu taşımasıdır.


    → Philippa Foot:

    ● Felsefe tarihine adını Tren\Tramvay deneyi ile yazdırmış bir hanımefendidir kendisi(Bkz: Bir gün yürüyüş için dışarı çıktınız ve kontrolden çıkan bir trenin beş işçiye doğru süratle ilerlediğini gördünüz. Makinist, muhtemelen kalp krizinden dolayı, bilincini yitirmiş durumda. Eğer bir şey yapılmazsa, işçilerin hepsi ölecek. Ten tüm işçileri ezip geçecek. Tren okadar hızlı geliyor ki, kaçmak için zamanları yok. Ama bir umut var. Tren beş kişiye gelmeden önce raylar çatallanıyor ve diğer ray üzerinde yalnızca bir işçi bulunuyor. Tenin makas değiştirip beş işçinin bulunduğu yönden sapmasını ve diğer raydaki tek işçiyi öldürmesini sağlayacak kola yeterince yakınsınız.Bu masum adamı öldürmek sizce doğru olanı yapmak mıdır? - Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 322-323)

    ● Aristoteles’in felsefi düşüncelerinden etkilenerek, çağdaş erdem anlayışını geliştirmiştir.

    → Jarvis Thomson:

    ● Felsefe vitrininde bir hanımefendi daha, Jarvis Thomson. Thomson öne sürdüğü bir düşünce deneyi sırasında, doğum kontrol hapı kullanmasına rağmen hamile kalan bir kadının, bebeği doğurması bir gibi bir ahlaki ödev ve sorumluluk taşımadığı düşüncesini öne sürmüştür, bu kadın ona göre ahlaki olarak kürtaj olabilirdi.

    ● Metafizik alanınla ilgilenmiştir. Ahlak felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    → John Rawls:

    ● Rawls II. Dünya savaşına tanık olmakla beraber, savaş cephesinde de yer almıştı. Savaş zamanında yaşamış olduğu hadiseler bütünü onu derinden etkilemişti.

    ● Hadi eylem yapalım, bir siyasi partinin koluna üye olup dünyayı değiştirelim, bu şekilde düşünüyorsanız, Rawls size katılmıyor efendim. Onun için bir düzeni değiştirmenin yolu düşünmek ve yazmaktan geçiyordu, en azından o böyle düşünüyordu.

    ● Özgürlük ve eşitlik kavramları Rawls için üzerinde ehemmiyet ile durulması gereken kavramlardır.

    → Peter Singer:

    ● Farklı bir düşünce yapısına sahiptir. Onun için gözünüzün önünde boğulmakta olan bir çocuk ile Afrika'da açlıktan ölen bir çocuk arasında pek bir fark yoktur.

    ● İnsan hayatı mutlak suretle kutsal mıdır? Singer’e göre yanıt hayır. Geri dönüşü olmayan bir hastalığa yakalanmış, bilincini kaybetmiş, son haddeye gelinmiş ve umudu tükenmiş olan insanın ötenazi ile hayatına son vermesinin ahlaki açıdan uyun olacağını öne sürmüştür.

    ● Singer, hayvanlara karşı tutumumuzun çok önemli olduğunu düşünmektedir. Bu konu hakkında bilinç sağlamak için “Hayvan Özgürleşmesi” adlı bir kitap yazmıştır.

    Son.
  • 457 syf.
    ·10/10
    Savaşlarda, politikada ve güncel hayatta kullanılan strategemleri örnekleriyle anlatıyor. Çin tarihinden çokça örnekler var. 2.dünya savaşı ve 1.dünya savaşından, diğer birçok savaşlardan da verilmiş örnekler mevcut.

    Çin Halk Cumhuriyeti'nin hangi stratejileri uygulayarak 15 trilyon doları aşarak dünyanın en büyük 2.ekonomisi olduğunu anlamanıza yardım ediyor.
    "Bu bakımdan, Coca Cola firmasıyla işbirliği Çin meşrubat sanayiinin modernleş­mesine katkı getirdiği sürece, sorun yoktur. " Sayfa 445

    Politikaya ilgi duyanlar okuyabilir.

    Bahsedilen kaynaklar;
    + J.R. Salis'in "Bir Avarenin Notları" adlı eseri sayfa21
    +Scpohenhauer'in "Eristik Diyalektik" adlı kitabı 22
    Dönüşümler kitabı 28
    +Mao Zedung "Uzun Süren Savaş" (1938) adlı kitabı 32
    +Vitus B. Dröscher "Hayvanların Çevreye Uyma Yollarına
    Göre Uzun Yaşama Biçimleri" adlı eseri 33
    + Arthaçastra (Çıkar Sağlama Sanatı) kitabı 34
    --Strategem1
    + Sanshiliu Ji Xin Bian ("Modem Düzenlemesiyle 36 Strategem") adlı kitap 51
    --Strategem2
    +Luo Guanzhong tarafından yazılmış olan San Guo Yanyi
    ("Üç Devletin Romanı) adlı roman 57
    +Snu Bin Bingfa ("Sun Bin'in Savaş Sanatı") 58
    +Junshi Chengyu ("Askeri Talimatlar") adlı kitap 58
    --Strategem3
    +Yan Zi Chingiu C'Yan Zi'nin Gençliliği ve Yaşlılığı") adlı kitap74
    +Gustav Adolf Pourroy "Entrika ilkeleri" adlı kitabı 82
    --Strategem4
    --Strategem5
    +Wu Cheng'en tarafından (1500-1582) yazılmış olan masal tarzı roman Xi You Ji ("Batıya Yolculuk") 97
    --Strategem6
    + David G.Chandler'in The Compains of Napoleon ("Napoleon'un Seferleri, New York ı966, s.2ı4-2ıS) adlı kitabı 110
    +"Liangshan Bataklığı Haydutları" veya diğer adıyla: "Su Kenarında" 113
    --Strategem7
    + Gottfried Schaedlich, "Savaş Sanatı, Dün ve Bugün", Herford/Bonn 1979) 120
    +Zhan Guo Ce ("Savaşan Devieder Çağında Strategemler") adlı kitap 123
    + Yibai ge Chengxin ('Yüz Mutluluk") adlı öyküler dizisi 126
    + Maliere'in (1622-1673) "Mösyö de Pourceaugnac" adlı bu komedisi 133
    --Strategem8
    +"İkinci Dünya Savaşı Büyük Atlası" adlı kitap 151
    +Çin romanı Jing Ping Mei ("Altın Vazodaki Tokmak Çiçeği 154
    +I Ging'in ("Değişimler Kitabı") 159
    --Strategem10
    +"Kızıl Odanın Rüyası" 171
    +Zi Zhi Tang Jian (''Yönetimin Genel ilkeleri") adlı eserin 171
    +Edda, ikinci cilt, yayıncı: Felix Genzmer, Düsseldorf/Köln, 1963. 173
    --STRATEGEM11
    + "Zuo Şerhiyesi" 181
    + "Liaozhai Kitaplığından İlginç Öyküler'' 190
    + Ulrike Leonhardt'ın "Kaspar Hauser Adında Bir Baden Prensi" adlı kitabI 197
    + Fan Wenlan'ın "Genel Çin Tarihi" (Pekin 1978) adlı kitabI 201
    --STRATEGEM12
    + Kai Werhalın Mee'nin yayınladığı Ch'i Chi-kuang ("Çin Savaş Yönetiminin Pratiği") adlı eser 215
    + Zhong Shuhe, Zou xiang Shifie ("Dünyanın Parçalanması") adlı kitabı 217
    -- STRATEGEM13
    + Nan Tang Jin Shi ("Güney Tang Hanedanı Zamanından Gerçek Öyküler") adlı eser 222
    + Chuan Deng Lu ("Meş'alenin Sürekli Yanması
    Üzerine Nodar") adlı kitap 223
    + Zhou Jinhua'nın Chengyu' Gushi Wubai Pian ("Çince Deyimlerle İlgili Beşyüz Öykü") adlı kitabı 225
    + Li Boyuan'ın (1867-1906) politik romanı Guanchang Xianxing Ji ("Memurlar Dünyasındaki Rezillikler) 225
    + 13 numaralı strategemin 1956'daki Süveyş krizi sırasında bu şekilde uygulanışını, hem albay Trevar N. Dupuy, Elusive Victory, The Arab-Israeli Wars, 1 947-1974 ("Kelepir Zafer, Arap-İsrail Savaşı, 1947-1974", Londra 1978) ve hem de Jacques Massu, La Verite sur Suez 1956 ("Süveyş 1956 Gerçeği", Paris 1978) adlı kitaplarında onaylamaktadırlar 236
    + Schopenhauer "23 Hile üzerine denemelerinde ('Eristik Diyalektik") 257
    + Baldıasar Gracian'ın (1601-1658) "Evrensel Bilgelik Kılavuzu" 258
    --STRATEGEM14
    + Sima Guang cıoı9-ı086) tarafından derlenen Zi Zhi Tong Jian ("Genel Yönetim İlkeleri") adlı eser 277
    --STRATEGEM15
    + "Doğu Zhou Devletinin Tarihi" 284
    + Fan Ye (İ.S: 398-445) tarafından yazılmış olan "Geç Han Hanedam Tarihi 288
    + Feng Shen Yanyi adlı roman 294
    + Daniel Reichel, "Hareketlilik ve Bilgisizlik" adlı eseri 296
    + Gottfried Schaedlich, "Savaş Sanatı, Dün ve Bugün" 296
    --STRATEGEM16
    + Wu Woyao (1866-1910), ünlü romanı "Son Yirmi Yılın Garip Olayları" adlı roman 322
    + Peng Gong An ("Bay Peng'in Maceralan") 327
    + Shiga Shuzo (Ch'ing Hanedam Zamanında Kriminal İşlemler.) 331
    + Yan Zi Chunqiu ('Yan Zi'nin Gençliği ve Yaşlılığı") 336
    + "Siyah Atlı" 337
    + Guy de Maupassant'ın (1 850-1893) La parure ("Süs") adlı kısa öyküsü 337
    + Bai Xiaoyi, "Bir Dakikalık Öyküler" adlı kitabı 345
    + Mark H. McCormack'in "Harward İşletmedlik Okulunda Neler Öğretilmez"
    --STRATEGEM17
    + Cao Zhengwen de 198S'de yayımlanan 'Villanın Üstündeki Karanlık Gölgeler" adlı polisiye romanı 362
    + Liu Xiang (İ.Ö. 77-6), Shuo Yuan ("Anekdotlar") adlı eseri 364
    + "Savaşan Devletler Çağı'nın Strategemleri" 372
    + Liu Yiqing (İ.S. 403-444) tarafından yazıldığı varsayılan Shi Shuo Xin Yu ("Tarih Söyleşilerinden Yeni Anekdotlar") 379
    + Milovan Cilas'ın ''Yeni Sınıf' 379
    + Arthur Schopenhauer, "İrade ve Tasarım Olarak Dünya" adlı eserin 382
    + Robert Liston'un "Casuslar ve Casusluk" adlı kitabI 388
    + Han Fe Zi adlı kitapta 393
    + ("Devletler Üstüne Söyleyişler") 395
    + "Mao Zedong'un Beş Felsefi Makalesi" (1970) 399
    + 'Büyük İç Savaş Günleri", Çin Gençlik Yayınevi, Pekin 1985) 400
    + Huainanzi adlı eser 403
    + Lai Zi'nin Daodejing adlı eserinde 403
    + Lutz Müller, tavsiyeye değer kitabı "Cesur Terzi Çırağı. Hile Olarak Yaşama Sanatı"nda (Zürih 1985) 411
    + Wu Xuewen, "Japonya'ya Bir Bakış" (Pekin ı985) adlı kitabı 414
    -- STRATEGEM18
    + I-Ging-Dönüşüınler Kitabı 420
    + Sima Qian'ın (doğumu:İ.Ö. 145) "Tarihsel Kıssalar" 427
    + "Çin Halk Cumhuriyeti'de Parti, İdeoloji ve Yasa" adlı kitabı 443
  • 264 syf.
    ·Beğendi
    Günlükler girer ömrümüze zaman zaman, geçmişte izler bırakmak ister... Kimi zaman bıraktığı izler silinsin diye yere sıkıca basmayan cümleler, bazen de bu kitapta olduğu gibi kalıcı olmak niyetiyle gömülmek ister bastığı kalbin üzerine... Kur'an Günlüğü Münip Engin Noyan'ın izleri silinmesi güç olsun diye her satırını duayla yazdığı bir kitap.

    Kimin aklına gelir ki Kur'an okurken bir günlük tutmak! Hepimizin aklına gelmeli aslında, kitabı okuyunca kesinlikle Hâk kelâmını okurken köşeye beriye notlar almadığınız için kızacaksınız kendinize. Münip Engin Noyan öyle çok notlar almış ki, bu notları bir kitapta toplanacak kadar az olmadığından kitaba "Kur'an Günlüğü Bir" demiş. Yani devamı olan nitelikte bir kitap.

    Önceleri sadece kendini anlamak, anlatılanların farkına varmak için başladığı bu iş sonraları dost meclislerinde ortaya çıkınca, ısrarlar üzerine kitap projesine dönüşmüş. "Kur'an Günlükleri" asla akademik değeri olan bir çalışma olma iddiasında değil, olamaz da- buna bencileyin fakirin ne ilmi yeter ne görgüsü-bilgisi, ne de feraseti." diyerek tevazusundan ödün vermeyen yazar, bu işi sadece Rabbine kulluk bilinciyle yapıyor. Okurken iyi ki yapmış diyorsunuz. Okuduklarınız üzerine düşünmeniz için size ayrılmış özel bir bölüm de var kitabın son sayfalarında; "Öyleyse, onlar bu kur'an üzerine hiç düşünmezler mi?" diyerek "kendi notunu kendin al" davetinde okura.

    Yazar kitap boyunca pîrim üstadım dediği, tam bir Kur'an aşığı olarak tanımladığı Muhammed Esed'in tefsirlerinden sıkça yararlanıyor. Kur'an'la alakalı gelenekselleşmiş tabuları eleştiriyor; insanların O'nu sarıp sarmalayıp yüksek yerlere çivilemesine anlam veremiyor. Kur'an'ın duvarlarda asılı durmak adına değil İkrâ! Emrine uyma yolunda müslümanım diyen her birey için okunup anlaşılması gerektiğini savunuyor.

    Televizyon programlarından da tanıdığımız Münip Engin Noyan, Kur'an Günlüğü'ünü okurla sohbet eder nitelikte yazmış. Kullandığı bu üslup kitabı okunur kılan en birinci unsur. Okurken zevk alıyorsunuz, ilimsel gerçekleri didaktik bir vaaz şekliyle değil de, dost meclisinde elinizde çay eşliğiyle dinliyor hissine varıyorsunuz kitap boyu.

    Okunmasını daha kolay hale getirmek adına kendince bölümlere ayırmış yazar kitabı. Girizgâhı tamamlayıp yola düşüyorsunuz cümleler boyu. Yazar günlüklerin çoğunu yolculuk esnasında ya da gece namazlarıyla sabah namazı vakitlerinde tutuyor. Kitapta kullandığı kısaltmaların anlamlarını kitabın baş kısmında açıklamalı olarak belirtiyor.

    Günlüklerin çoğuna yazıldığı ay ve hal belirtilmiş. Örneğin yazar, kayıp bir ayetin peşinde aklını gezdirdiği vakit, Ağustos ayında "Başkent Ekspresi" ile Ankara yolunda. Sayfalar arasında "Kur'an nedir aslında?" diye sorarken bir mühendis yazara, aynı soru okuyan içinde cevaplanası duruyor. Kaçımız bu soruya karşımızdakini tatmin edecek doğrultuda cevap sunabiliriz mesela? Ya da kaçımız böylesi bir soruya hazırlıklı tutuyoruz kendimizi?

    O'nu anlamaya O'nu kalbimizin merkezine oturtmakla, sayfalarına yüz sürmekle başlayabiliriz, çünkü Kur'an'ın tanımı yine kendi içinde; "Üzerinde hiçbir şüpheye yer olmayan bu ilâhî kelâm Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara rehber[olarak indirilmiş]tir" Anlamak niyetiyle dinlemeyen ve okumayan kişi hiçbir cümleyle tatmin olmuyor aslında. Yazar soruyu soran mühendisi tatmin edemediğinin farkında. Bütün meselenin, "...buram buram enaniyet kokan bir sanal özgüven duygusu içinde bilgiçlik taslamak yerine, o bilgiyi sonsuz rahmet ve bereket kaynağından arayıp bulmak, sonra da kılcal damarlarına, hücrelerine kadar, içine sindirmekte!" Bozuk niyetle okunan ve dinlenen her cümleyi akli ve kalbi tartımız ölçemiyor oysaki!

    Yazar Kur'an okumaktan neden korkulduğunu da sorguluyor kitapta. Birçok meal ve tefsir kitabının bulunmasına rağmen neden insanların hâlâ okumamakta ısrarcı olduğuna anlam veremiyor.

    İnsanın Rabbinden uzaklaştıran olgunun ne olduğunu düşlüyor Urfa yollarında. "Rahmanın yaradılışında bir aksaklık göremezsin"[67 Mülk-3] ayetini hatırlayıp kusursuz yaradılışlardaki nizamsal kurguya hayranlığını dile getiriyor. Yaşanılan her güzelliğin Yaradan'dan ötürü oluşuna şahitlik eden ayetleri günlüklerine not ediyor.

    İnsana verilen ömrün boşa geçen bir saniyesinin bile kişiyi ziyana düşürdüğünün, Kur'an'ı hayatının merkezine alan insanların çoraklaşmış kalplerinde imân filizleri açacağının ve ikrâ emrine uyma yolunda tefsir ve meâl okumanın önemini sıkça dile getiriyor yazar günlüklerinde. Muhammed Esed'in yanı sıra Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsirlerinden de kendince anladıklarını okuyucuya aktarırken destek alıyor sıkça.

    Münip Engin Noyan'ın sadece Rabbine kulluk derdiyle kaleme aldığı günlüklerinin, Kur'an okuyan veya okumayan herkesin ufkunda yeni meşaleler yakacağı inancındayım ben. Bu nedenle cümleleri kalbinize düşesi bir kitap Kur'an Günlüğü. Hakka ulaşma yolunda basılacak bir merdiven basamağı daha sayfaları çevrilmek üzere karşınızda...

    09.03.2011 - Gülnaz Eliaçık Yıldız

    Kur'an Günlüğü-I
    Münip Engin Noyan
    Bîrun Yayınları
    120 Sayfa