• Bu Yol Pasin'e Gider
    Döner Tersine Gider
    Şurda Bir Garip Ölmüş
    Kuşlar Yasına Gider

    Roman bu türkünün ilk iki dizesiyle başlıyor. Zaten kitap da ismini bu türkünün ilk dörtlüğünün son dizesinden alıyor. Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider kitabının birinci bölümü, “İçimdeki ses uzaklara çekilmişti” cümlesiyle başlıyor. Romanın başkahramanı aynı zamanda romanın anlatıcısı, Ankara'da yaşayan bir yazardır. Aylarca tek satır yazamadığından muzdarip çalışma masasında otururken çalan telefonla elindeki kalemi bırakıp telefona bakar. Telefon 460 kilometre uzaktan doğup büyüdüğü annesi ve babasının yaşadığı Denizli’nin Çal ilçesinin kasabasındandır. Annesi babasının Ankara'ya geldiğini söyler ve anlatıcımız da babasını karşılamak üzere tren garına gider.Yazar bu arada babasının öyküsünü anlatmaya başlar. Baba Aziz Bey, eve gelmeme pahasına yıllarca şoförlük yapmış ve geçirdiği kaza sonucu bir ayağını kaybetmiştir. Ankara'ya geliş amacı da kaybettiği ayağına protez yaptırmaktadır. Baba yolllarda ve taşrada tanık olduğu yardımseverliği,insanlığı büyük şehirde göremez ve bir an önce tekrar yaşadığı yere döner. Anlatıcımız babasının dönüşü sonrasında sık sık ana ve babasının yaşadığı kasabaya yolculukları başlar. bu yolculuklarda türküler eşlik eder, bir de yolculuğuna eşlik eden ve sonraki yolculuklarında yaşadığı kasabaya kadar kendisini takip eden 'beyaz at' romanın hayali varlığıdır. Sonrasında bu atın ecel atı olduğunu ve yolculukları sırasında atı ilk gördüğünde Hüseyin Dayının atı daha sonra, İzzet Dayı, üçüncü olarak da Gülfem Teyze karakterinin ölümüne tanık oluruz. Romanın 12. bölümünde de en son baba Aziz Beyin ölümüne tanık oluruz. Romanda olağanüstü ve hayali varlık sadece beyaz at değildir. Bu varlığın yanı sıra “beyaz gömlekli çocuk” " evin çevresinde öten duguk kuşu" "evin girişinde yer alan erikle, asma" ve dağlar, yollar gibi imgelerde bu olağanüstülüklere eşlik ediyor. Kuşlar Yasına Gider'de yıllar önce kaybedilen anlatıcının erkek kardeşi ve onun cenazesine gelemeyen babanın son demlerinde tekrar tekrar Suat'ı ve onun defnedilmesini anlattırdığı hikayede bizi karşılar. Kitapta baba-oğul ilişkisi alışık olmadığımız bir tarzda merhamet, özveri ve vefa duygusu çerçevesinde ele alınıyor. Bu anlatıda yoksunluk ve yol tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Roman, baba ile oğulun “uzaklara baktığı”, “babanın eskiyi hatırlayarak ölümü beklediği”, çocukların babaya merhamet,saygı ve sevgi çerçevesinde büyük bir ihtimamla baktıkları insanı derinden etkileyen bir eser. Kahramanları taşradaki merhametli saf insanlar olan bu insanlar arasında akrabalık, komşuluk ve kadirşinaslık gibi kavramlar yaşamaktadır. Bu insanlar, insan incitmekten kaçınan, hatır bilen, aldatmayıp aldatılan, kapılarını kilitlemeyen, yardımsever, acıları da sevinçleri de hep beraber paylaşan insanlardır. Romanın 167. sayfasında belirtildiği üzre "...bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor." durumunu yaşamayan Aziz beye, oğulları ve karısı son anlarına kadar ellerinden gelen her türlü yardımı gösteriyorlar.
    Hasan Ali Toptaş, bu romanında kurgu ve anlatımıyla romanı zirveye taşıyor ve ustalığını öyle güzel gösteriyor ki bazen suskunluklar, ya da uzaklara bakmalar bize çok şey anlatıyor. Kelimeler ömrün anlatımında kullanılan beyaz at gibi şahlanıp havalanıyor. O kadar yalın ve bir o kadar da akıcı bir şekilde roman akıyor ki sonlara doğru bildiğiniz ve kaçınılmaz olan ölüm geldiğinde boğazınız düğümleniyor ve derin bir acı ile sarsılıyorsunuz. Kitapta baba Aziz şu şekilde anlatılıyor: “Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü. Bu nedenle çocukluğumda annem, kardeşim ve ben hep yol gözlerdik.”
    Yola, yolculuklara, taşraya, yitip giden değerlere, kaçılmaz son ölüme dair oldukça güzel bir anlatıma sahip "Kuşlar Yasına Gider" mutlak okunmalı. Bu arada unutmadan yazarın bir başka kitabında da yer verdiği "Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır." (syf.194) cümlesi babalarımızla ilişkilerimize dair çok şey anlatıyor.
    KİTAPTAN:
    * "Demek seni gözünün içine baka baka aldattı ha, dedi bana dönerek yeniden; bir şey söyleyeyim mi, sana da zaten aldatılmak yakışırdı oğlum." (syf.145)
    * “Öyledir, dedi Zübeyir; bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor.” (syf. 167)
    * "Büyük ihtiyaçların küçüldüğü, küçük ihtiyaçların büyüdüğü döneme yaşlılık diyorlar. (…) Yaşlılık, kısa mesafelerin haddizatında ne kadar uzun olduğunu görme vakti. (syf.204)
    * Her şey kendi görüntüsünün içinde görüntüsünü bir milim bile eksiltmeden gizlice yanmış ya da her şey kendi sınırlarının dışına çıkarıldıktan sonra kocaman bir kalınlık oluşturan ince titreşimler eşliğinde yeniden eski yerine konmuş gibiydi o sırada. Ya da genişliği ve derinliği dünyanın dışına taşan ulu bir rüzgar gelip oracıkta donmuş gibiydi. (syf.245)

    * İlgi duyanlar için türküyü de bu linkten dinleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=7IlFF-5NaE0
  • Kendimize verdiğimiz ne kadar söz varsa,açmadan solan gül goncaları gibi kuruyup dökülüyor.