• Gerçekten güzel bir kitap olmuş. "Yolun sonuna mı geldik?" sorgusunu yapıyor ve sayfaların arasında kayboluyorsunuz. Bu gece nöbet tutmaya hazır mısınız?
  • Yazar: Anıl
    Hikaye Adı : Gerçek mi? Yalan mı?
    Link: #30248726

    Hey sen ya da sen hayır hayır siz! Baylar sizlere, sen dediğim için özür dilerim lakin beni dinlemeniz gerek. Sizlere gerçeği anlatmayacağım üstüne üstlük anlatacaklarımla gizleyeceğim de. Evet, bunu yapacağım hatta bu hususta yalan bile söylemekten çekinmeyeceğim. Çünkü ben soylu bir insan değilim, çıkarlarım uğruna bunu hep yaparım. Sizden tekrardan özür diliyorum baylar ama buna mecbur olduğumu bilmenizi isterim.

    Gerçek yalanlarla gizlenebilir mi? Belki evet sizden gerçeği muzipçe yalanlarla gizleyebilirim, yarattığım yeni gerçekle sizin saygınızı bile kazanabilirim ama ya sonrası? Kurduğum gerçekle ne kadar baş edebilirim ya da kendi yalanımın gerçeğim olması beni hiç mi korkutmuyor? Şimdilik bu sorunun cevabını anlatacaklarımın sonuna bırakıyorum.

    Benim adım Mavi, hayatım boyunca hep dürüst oldum ve hayat, bu dürüstlüğüme mukabil her seferinde yüklü bir hesap çıkardı karşıma. Hepsini ödedim baylar, borçlu kalmayı hiçbir zaman sevmedim. Kimi zaman acı çektim, tek gerçeğim acı oldu kimi zamansa kişiliğimden ödün verdim rezil oldum. Hayat, beni sevmedi baylar, gizliden gizliye hep arkamdan vurdu, sinsice davrandı mert dövüşmeyi bilmiyordu ya da işine gelmiyordu diyelim.

    Bense her yediğim darbe ile daha ne kadar yerin dibine geçebilirdim bilmiyorum. Esasen insanlardan kendimi soyutlamak, hayatın acımasız müdahalelerine karşın güzel bir çözüm olmuştu. Tüm varlığımı kitaplara verip, kendim gibi olan karakterlere ağlamak, kendime ne kadar acımadıysam onlara o derece acımak ve gözyaşı dökmek en güzel, en kestirme çıkış yoluydu. Daha kestirmesi de vardı ama ben onu beceremedim.

    Hayatın uzaktan bakıldığında sıra dağların çizgileri gibi bir hiddetlenip bir durulacağını düşünürdüm. Fakat işler hiçte düşündüğüm gibi ilerlemiyordu. Sahiden ilk dağın tepesine varıp acının ve rezilliğin doruğunu tattıktan sonra bende diğer insanlar gibi rahat edebilecek miydim?

    Hayır baylar rahat edemeyecektim çünkü hayat acımasız olduğu kadar gaddardı da. Başka bir yol bulmak gerekiyordu ve ben bu yolun yalandan taşlarla örülü olduğunu bilmiyordum. İlk yalanımdan sonra müthiş bir rahatlama hissine kapıldığımı hatırlıyorum. Yalanlar, yavaştan hayatıma giriyor sahte mutluluğuyla tüm benliğimi sarıyordu.

    Üniversite ikinci sınıftaydım şu an tam yılı hesaplayamayacağım ama bundan altı sene evveli olması lazım. Kampüs kantinine henüz varmış, görevliden açık bir çay istemiştim. İşte o esnada gözlüklü, saçları oldukça toplu, esmer bir kız yaklaştı ve benimle konuşmak istediğini söyledi. İsteğini kabul ettim, çayımı alıp bir masaya konuşmak üzere geçtik. Bir arkadaşı olduğundan söz bahsi açtı, kızın beni çok sevdiğini, annesini yeni kaybettiğini ve babasıyla beraber yaşadıklarını anlattı. Annesini kaybetmenin onu ne kadar sarstığını, arkadaşının haline çok üzüldüğünü ekledi sözlerine. Ardından onu mutlu etmek için benden onunla konuşmamı en azından biraz olsun hayata tekrardan tutunması için benden böylesine bir taleple ricada bulundu.

    İlkin bunun doğru bir davranış olmayacağını düşündüm ama sonraları bu talebin ciddi anlamda mantıklı olduğu kanısına vardım. Ertesi gün gidip o kızı buldum. Kız çok güzel değildi ama kara gözleri, oldukça masum olan yüzünde elmas gibi parıldıyordu. Saçları dağınıktı ama zannediyorum ki toplu olsa bu kadar yakışmayacaktı. Ne yapmalıydı, esasen bu hususta oldukça acemi olduğum için kızla nasıl iletişime geçebilirdim bilmiyordum. Yaklaşık iki ders zili sonrası yine kararsız bir vaziyetle dolaşırken kıza gayri ihtiyari omuz attım. Göz göze geldik ben manasız bakarken o gülümsüyordu.

    Ertesi gün gözlüklü kız koşarak yanıma geldi. Arkadaşının dünkü çarpışma olayını kendisine defalarca anlattığını söyledi. Çok defa teşekkür etti ama işi daha ileri götürmek gerekiyordu. Bu anlamda bir plan yaptık. Gözlüklü kız arkadaşıyla bir kafeye gidecekti bende tesadüfen oraya girmiş bulunacak ve ondan dünkü olaya istinaden özürlerimi kabul etmesini isteyecektim. Neyse okul çıkışı planladığımız gibi kafeye gittim. İlkin gözlerim onların masasını aradı çünkü mekânın uzak bir köşesinde cam kenarına oturmuşlardı neyse ki geçte olsa fark ettim. Gözlüklü kızla göz göze geldik, arkadaşı da durumu fark etti ve bana döndü, bir an ne yapacağımı şaşırdım. Yüzüme mahcup bir gülümseme yerleştirdim ardından elimi kararsızlıkla yarıya kadar kaldırıp masalarına doğru hareket ettim. Yaklaşık iki saat falan sohbet etmiştik ki en son gülüşmeler, komik hatıralar havada uçuşuyordu. Öyle candan bir gülümsemesi vardı ki gözlerine bakarken heyecanlanıyor, elim ayağıma dolaşıyordu. O gün, ertesi gün için okul kantininde çay içmek üzere sözleştik ve ayrıldık…

    Günler onunla beraber hızla geçiyordu. Tanışmamızın dört ay sonrası yine buluşmak üzere sözleşmiştik ama o gün gelmedi. Telefonlarıma da cevap vermedi. Ertesi gün okula vardığımda onu yine bulamadım. Gözlüklü kızın yanına gidip onu sordum. Bir bilgisi olmadığını söyledi ama muhakkak benden gizlediği bir şeyler vardı. Onsuz üçüncü günü bekleyemeyecektim. Yüreğime bir ağırlık çökmüş rahat vermiyordu. Dersleri zaten dinlediğim yoktu. Sınıfın arka sıralarından birine oturup ruhumu, pencerenin aralığından özgür bırakıp onunla olan anılarımıza yolluyordum. Ne yazık ki şimdinin sıkıntısını geçmişin güzel anılarıyla örtbas etmek mümkün değildi. Sıkıntım büyüyor, nefes dahi alamıyordum.

    Şimdilerde bile o gün; o sıkıntıyla zaman nasıl geçti hala anlam veremiyorum. Geceyi yatağımda tavanı izleyerek geçirmiştim. Doğrusu o tavanı bir tiyatro sahnesi yapıp sabaha kadar hatıralarımızı oynatmam zamanı az da olsa hızlandırmış mıdır bilmiyorum. Gözler şişmiş vaziyette okula vardım. Hemen sınıflarına gittim. Gözlüklü kız oradaydı. Nerede olduğunu sordum ayrıca benden bir şeyler gizlediğini de söyledim. Üzgün bir ifadeyle bana bakarken aniden başını kaldırıp ardıma baktı, birinin yaklaştığını hissediyordum. Evet, kesinlikle bu oydu çünkü daha o gelmeden kendine özel kokusu gelmişti bile. Kalbim güm güm vurmaya, ellerim titremeye başladı. Arkama döndüğümde onu gördüm ama gözlerindeki o parıltı yoktu artık. Bir şeyler söylemeye yeltendim belki söyledim de hatırlamıyorum, o heyecanla sesim titredi sözlerim yarım kaldı bakışı altında ezildim. Her şeyi bildiğini ama bana kızgın olmadığını söyledi. Bir süre gözlüklü kıza baktı muhtemelen kızgınlığı onaydı. Sonrasında teşekkür etti. O donuk gözlerine yaşlar doldu ama dökülmedi. Bendeki çaresizliği anlatmam ise asla mümkün değil. Arkasını döndü ve bir daha ardına bakmadan ayrıldı.

    Baylar, onu orada son görüşüm olduğunu söylemiş olsam bana inanır mısınız? İnanın lütfen sonradan gözlüklü kızdan öğrendiğime göre babasının işlerinden dolayı farklı bir şehre gitmişler. Bir daha da haber alamadım kendisinden.

    Şimdi başa dönelim baylar. Yazının başında sorduğum sorunun cevabını sizlere bırakıyorum. Gerçek yalanlarla gizlenebilir mi? Ya da Yalan, gerçek olduğunda gerçeğin yalan olmadığını nasıl izah edebilirim?
  • Hey sen ya da sen hayır hayır siz! Baylar sizlere, sen dediğim için özür dilerim lakin beni dinlemeniz gerek. Sizlere gerçeği anlatmayacağım üstüne üstlük anlatacaklarımla gizleyeceğim de. Evet, bunu yapacağım hatta bu hususta yalan bile söylemekten çekinmeyeceğim. Çünkü ben soylu bir insan değilim, çıkarlarım uğruna bunu hep yaparım. Sizden tekrardan özür diliyorum baylar ama buna mecbur olduğumu bilmenizi isterim.

    Gerçek yalanlarla gizlenebilir mi? Belki evet sizden gerçeği muzipçe yalanlarla gizleyebilirim, yarattığım yeni gerçekle sizin saygınızı bile kazanabilirim ama ya sonrası? Kurduğum gerçekle ne kadar baş edebilirim ya da kendi yalanımın gerçeğim olması beni hiç mi korkutmuyor? Şimdilik bu sorunun cevabını anlatacaklarımın sonuna bırakıyorum.

    Benim adım Mavi, hayatım boyunca hep dürüst oldum ve hayat, bu dürüstlüğüme mukabil her seferinde yüklü bir hesap çıkardı karşıma. Hepsini ödedim baylar, borçlu kalmayı hiçbir zaman sevmedim. Kimi zaman acı çektim, tek gerçeğim acı oldu kimi zamansa kişiliğimden ödün verdim rezil oldum. Hayat, beni sevmedi baylar, gizliden gizliye hep arkamdan vurdu, sinsice davrandı mert dövüşmeyi bilmiyordu ya da işine gelmiyordu diyelim.

    Bense her yediğim darbe ile daha ne kadar yerin dibine geçebilirdim bilmiyorum. Esasen insanlardan kendimi soyutlamak, hayatın acımasız müdahalelerine karşın güzel bir çözüm olmuştu. Tüm varlığımı kitaplara verip, kendim gibi olan karakterlere ağlamak, kendime ne kadar acımadıysam onlara o derece acımak ve gözyaşı dökmek en güzel, en kestirme çıkış yoluydu. Daha kestirmesi de vardı ama ben onu beceremedim.

    Hayatın uzaktan bakıldığında sıra dağların çizgileri gibi bir hiddetlenip bir durulacağını düşünürdüm. Fakat işler hiçte düşündüğüm gibi ilerlemiyordu. Sahiden ilk dağın tepesine varıp acının ve rezilliğin doruğunu tattıktan sonra bende diğer insanlar gibi rahat edebilecek miydim?

    Hayır baylar rahat edemeyecektim çünkü hayat acımasız olduğu kadar gaddardı da. Başka bir yol bulmak gerekiyordu ve ben bu yolun yalandan taşlarla örülü olduğunu bilmiyordum. İlk yalanımdan sonra müthiş bir rahatlama hissine kapıldığımı hatırlıyorum. Yalanlar, yavaştan hayatıma giriyor sahte mutluluğuyla tüm benliğimi sarıyordu.

    Üniversite ikinci sınıftaydım şu an tam yılı hesaplayamayacağım ama bundan altı sene evveli olması lazım. Kampüs kantinine henüz varmış, görevliden açık bir çay istemiştim. İşte o esnada gözlüklü, saçları oldukça toplu, esmer bir kız yaklaştı ve benimle konuşmak istediğini söyledi. İsteğini kabul ettim, çayımı alıp bir masaya konuşmak üzere geçtik. Bir arkadaşı olduğundan söz bahsi açtı, kızın beni çok sevdiğini, annesini yeni kaybettiğini ve babasıyla beraber yaşadıklarını anlattı. Annesini kaybetmenin onu ne kadar sarstığını, arkadaşının haline çok üzüldüğünü ekledi sözlerine. Ardından onu mutlu etmek için benden onunla konuşmamı en azından biraz olsun hayata tekrardan tutunması için benden böylesine bir taleple ricada bulundu.

    İlkin bunun doğru bir davranış olmayacağını düşündüm ama sonraları bu talebin ciddi anlamda mantıklı olduğu kanısına vardım. Ertesi gün gidip o kızı buldum. Kız çok güzel değildi ama kara gözleri, oldukça masum olan yüzünde elmas gibi parıldıyordu. Saçları dağınıktı ama zannediyorum ki toplu olsa bu kadar yakışmayacaktı. Ne yapmalıydı, esasen bu hususta oldukça acemi olduğum için kızla nasıl iletişime geçebilirdim bilmiyordum. Yaklaşık iki ders zili sonrası yine kararsız bir vaziyetle dolaşırken kıza gayri ihtiyari omuz attım. Göz göze geldik ben manasız bakarken o gülümsüyordu.

    Ertesi gün gözlüklü kız koşarak yanıma geldi. Arkadaşının dünkü çarpışma olayını kendisine defalarca anlattığını söyledi. Çok defa teşekkür etti ama işi daha ileri götürmek gerekiyordu. Bu anlamda bir plan yaptık. Gözlüklü kız arkadaşıyla bir kafeye gidecekti bende tesadüfen oraya girmiş bulunacak ve ondan dünkü olaya istinaden özürlerimi kabul etmesini isteyecektim. Neyse okul çıkışı planladığımız gibi kafeye gittim. İlkin gözlerim onların masasını aradı çünkü mekânın uzak bir köşesinde cam kenarına oturmuşlardı neyse ki geçte olsa fark ettim. Gözlüklü kızla göz göze geldik, arkadaşı da durumu fark etti ve bana döndü, bir an ne yapacağımı şaşırdım. Yüzüme mahcup bir gülümseme yerleştirdim ardından elimi kararsızlıkla yarıya kadar kaldırıp masalarına doğru hareket ettim. Yaklaşık iki saat falan sohbet etmiştik ki en son gülüşmeler, komik hatıralar havada uçuşuyordu. Öyle candan bir gülümsemesi vardı ki gözlerine bakarken heyecanlanıyor, elim ayağıma dolaşıyordu. O gün, ertesi gün için okul kantininde çay içmek üzere sözleştik ve ayrıldık…

    Günler onunla beraber hızla geçiyordu. Tanışmamızın dört ay sonrası yine buluşmak üzere sözleşmiştik ama o gün gelmedi. Telefonlarıma da cevap vermedi. Ertesi gün okula vardığımda onu yine bulamadım. Gözlüklü kızın yanına gidip onu sordum. Bir bilgisi olmadığını söyledi ama muhakkak benden gizlediği bir şeyler vardı. Onsuz üçüncü günü bekleyemeyecektim. Yüreğime bir ağırlık çökmüş rahat vermiyordu. Dersleri zaten dinlediğim yoktu. Sınıfın arka sıralarından birine oturup ruhumu, pencerenin aralığından özgür bırakıp onunla olan anılarımıza yolluyordum. Ne yazık ki şimdinin sıkıntısını geçmişin güzel anılarıyla örtbas etmek mümkün değildi. Sıkıntım büyüyor, nefes dahi alamıyordum.

    Şimdilerde bile o gün; o sıkıntıyla zaman nasıl geçti hala anlam veremiyorum. Geceyi yatağımda tavanı izleyerek geçirmiştim. Doğrusu o tavanı bir tiyatro sahnesi yapıp sabaha kadar hatıralarımızı oynatmam zamanı az da olsa hızlandırmış mıdır bilmiyorum. Gözler şişmiş vaziyette okula vardım. Hemen sınıflarına gittim. Gözlüklü kız oradaydı. Nerede olduğunu sordum ayrıca benden bir şeyler gizlediğini de söyledim. Üzgün bir ifadeyle bana bakarken aniden başını kaldırıp ardıma baktı, birinin yaklaştığını hissediyordum. Evet, kesinlikle bu oydu çünkü daha o gelmeden kendine özel kokusu gelmişti bile. Kalbim güm güm vurmaya, ellerim titremeye başladı. Arkama döndüğümde onu gördüm ama gözlerindeki o parıltı yoktu artık. Bir şeyler söylemeye yeltendim belki söyledim de hatırlamıyorum, o heyecanla sesim titredi sözlerim yarım kaldı bakışı altında ezildim. Her şeyi bildiğini ama bana kızgın olmadığını söyledi. Bir süre gözlüklü kıza baktı muhtemelen kızgınlığı onaydı. Sonrasında teşekkür etti. O donuk gözlerine yaşlar doldu ama dökülmedi. Bendeki çaresizliği anlatmam ise asla mümkün değil. Arkasını döndü ve bir daha ardına bakmadan ayrıldı.

    Baylar, onu orada son görüşüm olduğunu söylemiş olsam bana inanır mısınız? İnanın lütfen sonradan gözlüklü kızdan öğrendiğime göre babasının işlerinden dolayı farklı bir şehre gitmişler. Bir daha da haber alamadım kendisinden.

    Şimdi başa dönelim baylar. Yazının başında sorduğum sorunun cevabını sizlere bırakıyorum. Gerçek yalanlarla gizlenebilir mi? Ya da Yalan, gerçek olduğunda gerçeğin yalan olmadığını nasıl izah edebilirim?
  • Annesi Füsun ile başlayan hayatı kızı Füsun ile son bulan Didem. Onun hayatı iki Füsun arasında mekik dokur aslında. O ne çocukken ne de anneyken doyar Füsun’larına.


    24 Temmuz 2011'de aramızda ayrılan Didem Madak giderken bize çok acıyan şiirler bıraktı. Didem Madak’ı okumaya başlayacaksanız eğer öncelikle onun hayatını okuyun derim. Yoksa manasız gelir o en manalı sözleri. Bize sadece üç şiir kitabını bıraktı.
    Kangurular gibi şiirlerini karnında taşıyıp gitti.

    Seninle yolculuğun sonuna geldik.
    Yok hayır hayır!
    Seninle yolun başındayız aslında.
    Artık tüm nesnelerde sen varsın.
    Tüm objelere bir anlam yüklüyorum sayende.
    O savaşçı ruhunu bize de aşılayıp gittin.
    Huzurla uyu.

    Didem Madak’ın ödül töreni sırasında tanıştığı arkadaşı Şükran Yücel’e gönderdiği e-postadaki metin şöyledir:

    “Canım Kızım
    Sana mektup yazacağım.
    Çünkü artık başka bir şey yazamıyorum. Bu konuda pek de dertli değilim doğrusunu istersen. Sen bana belki bugüne kadar yazdığımdan başka türlü bir yazı yazmayı öğretirsin. Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis!
    Canım kızım, cehaletimden şair oldum…
    Annesizlikten.
    Sen sakın şair olma!”

    İlk satırları Füsun’a yazılan şiirlerin, son satırları da Füsun’a yazılır.
  • Bazen öyle yorulur ki insan o uçsuz bucaksız dediğiniz yolda yürüse bile hep 4 duvar içindedir.
    Bazen öyle yorulur ki insan o uçsuz bucaksız dediğiniz gökyüzü altında bir dipsiz kuyuda gibi çırpınır ama ne sesini duyan ne gören olur.
    İnsan hayata bir kere gelir ama kaç kez ölür kaç kez hayattan sıkılır bunu hiç hesapladınız mı? Bence insan doğduğu gün yaşar sadece. Sonrası mı? Sonrası ise sadece sonuna giden o yolda yürümektir. Haftalar 7 gün değil de 10 gün olsaydı bir ayda bir gün gecseydi on yılda bir yaş yaşamış olsaydık daha mı az yorulurduk? Daha mı az yaşlanırdık? Peki ya yaşımızın 10-20-50 olması ne ifade ediyor ki? İnsan 20 yaşında iken de 50 yaşında hissedemez mi? İnsan 20 yaşında yolun başında yorulup o yoldan ayrılamaz mı?
    Velhasıl yoruldum yorulduk bir çoğumuz. Benim için hayat bir bardak çayın sıcaklığı gibiydi. Doğduğumda demlikte fokur fokur iken o soğuk bardağın içine dolunca bardaktaki tüm soğuk bedenime işleye işleye beni soğuttu ve zaman da buna destek çıkıp acıttı. Çay acıdı artık dostlar içilmez oldu. Belki bardakta olması hala çay olması çok şey ifade eder ama artık o çay soğuk ve acı. Söylesene çaycı nedir bunun ilacı? İşte geldik işte gidiyoruz bu dünyadan bir insan daha geçti derler de ismini bilmezler. İşte durduk nefes aldık işte kalktık yola koyulduk. Burdan bir yolcu geçti derler yüzünü bilirler de özünü bilmezler. İşte son nefes işte durak. Burda bir garip yaşadı derler evini bilirler de kabrini bilmezler. İşte yazdın işte okuduk derler burda bir yaşanmışlık var derler de halin hatrın bilmezler.
    Yorgunum. Yol çok uzun. Ben yorgunum.
  • Çok çalışan, humma kurbanı da olan misyonerler inatla,
    bazen de umutsuzca görevlerine sarılıyor ve muhteşem bir ruh
    hasatına yol açarak özel bir tezahürün, bir dinsel ateş sağanağının
    gelmesini bekliyorlardı. Ama Yamyam Fiji inatla direniyordu.
    Kıvırcık saçlı yamyamlar, insan bedeni bolluğu devam ettikçe,
    tencerelerinden vazgeçmekte isteksizdi.
    Bazen, hasat çok fazla olduğunda, belli bir günde katliam ve
    mangal partisi yapılacağı haberini yayarak misyonerleri zorluyorlardı.
    Misyonerler de hemen kurbanların hayatlarını tütün çubukları,
    metrelerce bez ve litrelerce boncuk karşılığı satın almak
    zorunda kalıyorlardı. Şefler de böylece fazla etten kârlı bir alışveriş sonucu kurtuluyordu. Zaten, her zaman için gidip daha fazlasını yakalayabilirlerdi.

    İşte bu koşullarda, John Starhurst, Büyük Ülke’de bir kıyıdan
    diğerine İncili gezdireceğini ve işe Rewa Nehrinin kaynağının
    bulunduğu sarp dağlardan başlayacağını ilan etti. Sözleri kaygı uyandırdı.

    Yerli öğretmenler sessizce ağladı. Diğer misyonerler onu
    vazgeçirmeye çalıştı. Rewa Kralı, dağlarda yaşayanların
    onu kesinlikle kai-kai yapacağını söyleyerek uyardı –kai-kai “yemek”
    anlamına geliyordu– ve kendisi, Rewa Kralı da Lotu olduğundan,
    dağlarda yaşayanlarla savaşa girmek zorunda kalacaktı.
    Onları yenilgiye uğratamayacağını pekâlâ biliyordu.
    Nehirden aşağıya inip Rewa Köyünü yağmalayacaklarının da aynı
    şekilde farkındaydı. Ama ne yapabilirdi? John Starhurst gidip yem olursa,
    yüzlerce cana mal olacak bir savaş çıkacaktı.

    O gün, Rewa şeflerinden oluşan bir heyet John Starhurst’ü bekliyordu.
    Onları sabırla dinledi ve sabırla tartıştı ama amacından zerrece sapmadı.
    Diğer misyonerlere şehit olmaya hevesli olmadığını açıkladı;
    İncili Viti Levu’ya yayması çağrısı gelmişti,
    o da yalnızca Tanrı’nın arzusuna uyuyordu.

    Karşısına çıkıp en kararlı bir şekilde itiraz eden tacirlere şöyle dedi:
    “İtirazlarınız değersiz. Yalnızca işinizin uğrayacağı zarardan kaynaklanıyor.
    Siz para kazanmakla ilgileniyorsunuz, bense ruhları kurtarmakla.
    Bu karanlık ülkenin insanlarının kurtarılması gerekiyor.”

    John Starhurst bir fanatik değildi. Bu suçlamayı reddedecek ilk kişi o olurdu.
    Kesinlikle aklı başında ve pratik bir insandı.

    Görevinin iyi sonuç vereceğinden emindi; dağlıların ruhlarında
    Hıristiyanlık kıvılcımı ateşleyeceği ve dağlardan inip bir kıyıdan
    diğerine Büyük Ülkeyi enine boyuna kaplayacak, diğer adalara da
    yayılacak bir canlanmayı başlatacağına dair hayalleri vardı. Ilımlı,
    gri gözlerinde çılgınca ateşler değil, yalnızca sakin kararlılık ve
    ona rehberlik eden Yüksek Güce sarsılmaz bir güven görülüyordu.

    Yalnızca bir kişi projesini onaylıyordu ve bu da gizlice onu
    cesaretlendiren ve dağın eteklerine kadar kılavuzlar sağlamayı
    vaat eden Ra Vatu’ydu. John Starhurst de Ra Vatu’nun
    tutumundan çok hoşnuttu. Uygulamaları kadar kara yüreğe sahip
    bir kâfir olan Ra Vatu’dan ışık gelmeye başlamıştı.
    Hatta Lotu olmaktan bile söz eder olmuştu.
    Doğru, üç yıl önce de benzer bir amacı dillendirmişti ve John Starhurst
    dört karısını da yanında getirmesine karşı çıkmasa, kiliseye de girecekti.
    Ra Vatu’nun tek eşliliğe iktisadi ve etik itirazları vardı.
    Üstelik misyonerin saçlarını dimdik eden itirazı da onu kırmıştı ve
    özgür bir kişi, onurlu bir adam olduğunu kanıtlamak için muazzam
    savaş topuzunu Starhurst’ün başına doğru savurmuştu.
    Starhurst topuzun altından dalıp yardım gelene kadar onu tutarak
    kurtulmuştu. Ama tüm bunlar artık affedilmiş, unutulmuştu.
    Ra Vatu kiliseye geliyordu, üstelik yalnızca dine dönen bir kâfir
    olarak değil, dönmüş bir çokeşli olarak da. Yalnızca çok hasta olan
    en yaşlı karısının ölümünü beklediğine dair Starhurst’e güvence vermişti.

    John Starhurst, Ra Vatu’nun kanolarının birinde sakin
    Rewa’dan yukarı ilerledi. Bu kano onu iki gün boyunca taşıyacak,
    sonra da, yolun sonuna gelindiğinden geri dönecekti. Uzaklarda,
    Büyük Ülkenin omurgasını oluşturan büyük dumanlı dağların
    gökyüzüne yükseldiği görülüyordu. Gün boyu John Starhurst
    sabırsız bir özlemle onlara baktı.

    Bazen sessizce dua ediyordu. Bazen de yerli bir öğretmen olan
    Narau ona katılıyordu; yedi yıldır, Dr. James Ellery Brown tarafından
    yüz çubuk tütün, iki pamuklu battaniye ve büyük bir şişe ağrı kesiciden
    oluşan cüzi bir fiyat karşılığı sıcak fırından kurtarıldığı günden beri Lotu’ydu.
    Son anda, yirmi saat tek başına yakarıp dua ettikten sonra,
    Narau’nun kulakları John Starhurst’ün yanında dağlara,
    göreve gitme çağrısını duymuştu.

    “Efendi, kesinlikle seninle geliyorum,” diye bildirmişti.

    John Starhurst onu vakur bir hoşnutlukla karşılamıştı.
    Tanrı, Narau gibi hevessiz birini bile onunla gelmeye teşvik ettiğine göre, yanındaydı.

    Kanodaki ilk günlerinde “Ben gerçekten de ruhsuzum,
    Tanrı’nın araçlarının en güçsüzüyüm,” diye açıklamıştı Narau.

    “İnançlı, çok inançlı olmalısın,” diye azarlamıştı onu misyoner.

    O gün başka bir kano daha Rewa’dan yukarı yolculuk etmişti.
    Ama bir saat kadar geriden gitmiş ve görülmemeye özen göstermişti.
    Bu kano da Ra Vatu’nundu. İçinde de Ra Vatu’nun büyük kuzeni
    ve güvenilir fedaisi Erirola vardı; elinden hiç bırakmadığı
    bir sepette de bir balina dişi bulunuyordu.
    Bu muhteşem bir dişti, tam on beş santim uzunluğunda, güzel biçimli,
    rengi de zamanla sarı mora dönmüş bir diş.
    O da Ra Vatu’nun malıydı ve Fiji’de, böylesi bir diş ortaya çıktığında,
    işler yürürdü. Çünkü balina dişinin erdemi buydu:
    Bunu kabul eden, yanında ya da ardından gelen talebi reddedemezdi.
    Talep bir insanın hayatı ya da bir kabile ittifakı olabilirdi ve diş bir kez
    kabul edildiğinde, hiçbir Fijili talebi reddedecek kadar onursuz olamazdı.
    Bazen talep karşılanmaz ya da gecikirdi, o zaman da meşum sonuçlar doğardı.

    Yolculuğunun ikinci gününün sonunda, John Starhurst Rewa’nın
    yukarılarında, Mongondro adlı şefin köyünde mola verdi.
    Ertesi sabah, Narau’yla birlikte, şimdi yakından yeşil ve
    kadifemsi görünen dumanlı dağlara doğru yayan yola çıkmayı umuyordu.
    Mongondro yumuşak başlı, ılımlı tavırlı, küçük, yaşlı, miyop, fil hastalığı
    olan ve artık savaşın çalkantılarına eğilimi kalmamış bir şefti.
    Misyoneri sıcak bir misafirperverlikle karşıladı, kendi sofrasından
    yemek ikram etti ve hatta onunla dinsel konularda konuştu.
    Mongondro soruşturmacı bir ruh haline sahipti; şeylerin varlığı ve
    başlangıcı konusunda izahat vermesini isteyerek
    John Starhurst’ü hoşnut etti. John Starhurst, Tekvin kitabına göre
    Yaradılış’ı özetlemesini bitirdiğinde, Mongondro’nun derinden
    etkilendiğini gördü. Yaşlı şef bir süre sessizce tütününü içti.
    Sonra piposunu ağzından çıkardı ve hüzünle başını salladı.

    “Olamaz,” dedi. “Ben, Mongondro, gençliğimde keser işçiliği
    iyi olan birisiydim. Gene de bir kano yapmam üç ay aldı. Küçük,
    çok küçük bir kano. Ve siz diyorsunuz ki tüm bu toprak ve su,
    bir tek adam tarafından…”

    “Hayır, bir Tanrı tarafından yapıldı, tek gerçek Tanrı tarafından,”
    diye sözünü kesti misyoner.

    “Aynı şey,” diye devam etti Mongondro, “tüm toprak ve su,
    ağaçlar, balıklar, çalılar ve dağlar, güneş, ay ve yıldızlar altı günde mi yapıldı!
    Hayır, hayır. Sana diyorum ki gençliğimde ben becerikli bir adamdım
    ama gene de küçük bir kanoyu yapmam üç ayımı aldı.
    Bu çocukları korkutacak bir hikâye, ama hiçbir erkek buna inanmaz.”

    “Ben bir erkeğim,” dedi misyoner.

    “Doğru, sen bir erkeksin. Ama senin inandığın şeyin benim karanlık
    anlayışımda yeri yok.”

    “Sana söylüyorum, ben her şeyin altı günde yapıldığına inanıyorum.”

    “Evet, öyle diyorsun, öyle diyorsun,” diye yatıştırıcı
    bir ifadeyle mırıldandı şef.

    Erirola şefin evine ancak John Starhurst ve Narau yatmaya gittikten
    sonra süzüldü ve diplomatça bir konuşmadan sonra,
    balina dişini Mongondro’ya verdi.

    Yaşlı şef dişi uzun süre elinde tuttu. Bu güzel bir dişti ve onu istiyordu.
    Aynı zamanda buna eşlik edecek talebi de tahmin edebiliyordu.
    “Hayır, hayır; balina dişleri çok güzeldi” ve ağzı sulanmıştı,
    ama bin bir özürle bunu Erirola’ya geri verdi.

    ***

    Şafak vakti John Starhurst ayağa kalkmış, büyük deri
    çizmelerinin içinde, sadık Narau’nun önünde, Mongondro’nun öğle
    vakti erişecekleri bir sonraki köye rehberlik etmek üzere onlara verdiği
    çıplak rehberin arkasında uzun adımlarla ormandaki patikada ilerliyordu.
    Burada yeni bir rehber onlara yolu gösterdi. Bir buçuk kilometre
    kadar gerilerinde, omuzundaki sepette balina dişi sallanan Erirola geliyordu.
    İki gün daha misyonerin arkasından ilerledi, dişi köy şeflerine önerdi.
    Ama arka arkaya köyler dişi reddetti. Misyonerin gelişinden sonra
    hemen gelecek talebi tahmin ediyor ve reddediyorlardı.

    Dağların derinliklerine ilerliyorlardı ve Erirola gizli bir yola girdi,
    onların önüne geçti ve Gatoka Bulisi’nin kalesine geldi.
    Buli, John Starhurst’ün yakında gelecek oluşundan habersizdi.
    Aynı zamanda, diş çok güzeldi – olağanüstü bir parçaydı, rengi de
    en nadir cinstendi. Diş alenen sunuldu. Etrafı şefleriyle çevrili,
    arkasında üç yelpazeci bulunan ve en iyi battaniyesinin üzerine oturmuş
    olan Gatoka Bulisi, Ra Vatu tarafından takdim edilen ve dağlara
    kuzeni Erirola tarafından taşınmış bulunan dişi teşrifatçısının elinden
    tenezzül edip aldı. Armağanın verilişini ellerin çırpılması izledi ve
    huzurda bulunanlar, kabile önderleri, teşrifatçı ve yelpazeciler
    hep bir ağızdan haykırdılar:

    “A! Woi! Woi! Woi! A! Woi! Woi! Woi! A Tabua levu! Woi! Woi!
    A mudua, mudua, mudua!”

    Uygun bir aranın ardından, Erirola, “Yakında bir adam, bir beyaz adam gelecek,”
    diye başladı. “O bir misyoner ve bugün gelecek.
    Ra Vatu çizmeleri istemekten zevk duyar. Bunları iyi dostu Mongondro’ya
    vermek ister ve bunları, içinde ayaklarla göndermek ister,
    çünkü Mongondro yaşlı bir adam ve dişleri iyi değil.
    Ey Buli, ayakların da çizmelerle birlikte gittiğinden emin olun.
    Gerisine gelince, burada durabilir.”

    Balina dişinin neden olduğu mutluluk Buli’nin gözlerinden silinmişti,
    kuşkuyla çevresine baktı. Ama dişi kabul etmişti bile.

    “Bir misyoner gibi küçük bir şeyin önemi olamaz,” dedi Erirola.

    “Hayır, bir misyoner gibi küçük bir şeyin önemi olamaz,” diye yanıtladı
    kendine gelmiş olan Buli.

    “Mongondro çizmeleri alacak. Gidin gençler, üç ya da dördünüz,
    misyoneri yolda karşılayın. Çizmeleri de getirmeyi unutmayın.”

    “Çok geç,” dedi Erirola. “Dinleyin! İşte geliyor.”

    Sık çalılığı aralayan John Starhurst, arkasında Narau’yla birlikte
    sahneye girdi. Irmaktan geçerken dolmuş olan ünlü çizmeler,
    her adımda ince su sütunları fışkırtıyordu. Starhurst parlak gözlerle
    etrafına baktı. Sarsılmaz bir güvenle destekli olduğu, kuşku ya da
    korkunun yanından bile geçmediği için, her gördüğünden memnun oluyordu.
    Zamanın başlangıcından beri dağlardaki Gatoka Kalesine gelen
    ilk beyaz adam olduğunu biliyordu.

    Ot kulübeler dik dağlara yaslanıyor ya da hızla akan Rewa’ya bakıyordu.
    Her iki yanda muazzam bir uçurum yükseliyordu. En iyi koşullarda,
    bu darboğaza üç saat gün ışığı giriyordu. Ne hindistancevizi
    ne de muz görünüyor, yalnızca yoğun, tropik bitkiler her yeri kaplıyor,
    uçurumların çıplak yamaçlarından havai lambalar gibi sarkıyor,
    tüm yarık çıkıntılardan çılgınca dışarı uğruyorlardı.
    Boğazın uzak ucunda Rewa tek hamlede iki yüz elli metre birden dökülürken,
    kayalık kalelerin atmosferi bu düşüşün ritmik gümbürtüsüyle titreşiyordu.

    John Starhurst, Buli’nin evinden, o ve adamlarının çıktığını gördü.

    “Size güzel haberlerim var,” diye karşıladı onları.

    “Seni kim gönderdi?” diye Buli sakince onun yanına gitti.

    “Tanrı.”

    “Bu Viti Levu’da yeni bir isim,” diye homurdandı Buli.
    “O hangi ada, köy ya da geçidin şefi ola ki?”

    “O bütün adaların, bütün köylerin ve bütün geçitlerin şefidir,”
    diyen vakarla yanıtladı John Starhurst. “O yerin ve göğün efendisidir
    ve size onun sözlerini getirmek için geldim.”

    “Balina dişi gönderdi mi?” oldu, aldığı küstahça yanıt.

    “Hayır ama balina dişinden daha değerli olan…”

    “Şefler arasında, balina dişi göndermek âdettir,” diye sözlerini kesti Buli.

    “Dağlara eli boş geldiğine göre, ya sizin şefiniz cimri ya da sen bir aptalsın.
    Bak da gör, senden daha cömert birisi var karşında.”

    Bunu söyleyerek, Erirola’dan aldığı balina dişini gösterdi.

    Narau inledi.

    “Bu Ra Vatu’nun balina dişi,” diye Starhurst’e fısıldadı.
    “Bunu iyi biliyorum. Şimdi bittik.”

    “Cömertçe bir hareket,” dedi misyoner, bir yandan da sakalını
    sıvazlayıp gözlüklerini düzeltiyordu. “Ra Vatu iyi karşılanmamızı ayarlamış.”

    Ama Narau yeniden inledi ve o kadar sadakatle izlediği
    adamın arkasından uzaklaştı.

    “Ra Vatu yakında Lotu olacak,” diye açıkladı Starhurst,
    “ve ben de size Lotu getirdim.”

    “Ben senin Lotu’nu istemiyorum,” dedi gururla Buli.
    “Ve benim aklımdaki, senin bugün topuzu yemen.”

    Buli iri dağlılardan birine işaret etti, o da elinde bir topuzu
    sallayarak öne çıktı. Narau en yakındaki eve atıldı ve kadınlarla
    battaniyelerin arasına saklanmaya çalıştı ama John Starhurst topuzun
    altından yaylandı ve kollarını infazcının boğazına doladı.
    O noktadan tartışmaya girişti. Yaşamı için tartışıyordu,
    biliyordu ama ne heyecanlanmıştı ne de korkuyordu.

    “Senin beni öldürmen kötü bir iş olur,” dedi adama.
    “Sana kötülük etmedim, Buli’ye de etmedim.”

    Adamın gırtlağına öyle bir sarılmıştı ki diğerleri ona
    topuzlarıyla saldırmaya çekiniyorlardı. Ellerini bırakmadan,
    ölüm çığlıkları atanlarla tartışmayı sürdürdü.

    “Ben John Starhurst’üm,” dedi sükûnetle. “Üç yıldır Fiji’de çalışıyorum
    ve bunu çıkar için yapmadım. Aranızda iyilik için bulunuyorum.
    Neden birisi beni öldürsün ki? Beni öldürmek kimseye fayda sağlamaz.”

    Buli balina dişine bir bakış attı. Bu iş için iyi bir ödeme almıştı.

    Misyonerin etrafını bir çıplak vahşiler sürüsü çevirmişti,
    hepsi de onu yakalamaya çalışıyordu. Ölüm şarkısı, fırın şarkısı
    yükseliyordu ve uyarılar artık duyulmuyordu. Ama vücudunu
    tutsağıyla öyle ustaca koruyordu ki ölüm darbesi indirilemiyordu.
    Erirola gülümsedi ve Buli kızdı.

    “Çekilin kenara!” diye haykırdı. “Sahilde anlatılacak hoş bir öykü,
    bir düzineniz ve bir misyoner, silahsız,
    bir kadın kadar güçsüz, sizinle başa çıkıyor.”

    “Bekle, Ey Buli!” diye kalabalığın arasından haykırdı John Starhurst,
    “ben seninle de başa çıkarım. Çünkü benim silahlarım Gerçek ve Hak,
    hiçbir insan onlara karşı duramaz.”

    “Gel o zaman bana,” diye yanıtladı Buli, “çünkü benim silahım
    yalnızca sefil bir topuz ve dediğin gibi, sana karşı koyamaz.”

    Grup ondan uzaklaştı ve John Starhurst tek başına, muazzam,
    budaklı bir savaş topuzuna yaslanan Buli’nin karşısına dikildi.

    “Gel bana misyoner ve baş et benimle,” diye meydan okudu Buli.

    “Öyle olsa bile sana geleceğim ve baş edeceğim,” dedi John Starhurst,
    gözlüklerini silip doğruca yerleştirdi ve ilerlemeye başladı.

    Buli topuzu kaldırıp beklemeye başladı.

    “Öncelikle, ölümüm sana çıkar sağlamayacak,” diye başladı savına.

    “Yanıtı topuzuma bırakıyorum,” oldu Buli’nin yanıtı.

    Her söylediğine de aynı yanıtı verdi, bir yandan da kaldırdığı
    topuzun altına yapacağı o kurnazca dalışı kollamak üzere misyoneri
    dikkatle gözlüyordu. Sonra ilk kez, Starhurst ölümünün yakın olduğunu anladı.
    Kaçmak için bir girişimde bulunmadı. Çıplak elleriyle güneşin altında dikildi
    ve yüksek sesle duaya başladı – İncil, mermi ya da rom şişesiyle
    vahşi adamın her yerde karşısına çıkan kaçınılmaz beyaz adamın
    esrarengiz görüntüsü. John Starhurst de Gatokalı Buli’nin kayalık
    kalesinde öyle duruyordu.

    “Affet onları, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar,” diye dua etti.
    “Ah Tanrım! Fiji’ye acı. Fiji’ye merhamet göster.
    Ey Yehova, O’nun adına bizi duy; Senin, herkesin O’nun aracılığıyla
    Senin çocukların olmasını sağladığın Oğlun. Senden geldik ve zihnimiz
    Sana döneceğimizi söylüyor. Toprak karanlık, Tanrım, toprak karanlık.
    Ama Sen kurtaracak kadar güçlüsün.
    Elini uzat Tanrım ve Fiji’yi kurtar, zavallı, yamyam Fiji’yi.”

    Buli’nin sabrı taşmıştı.

    “Şimdi sana yanıt vereceğim,” diye homurdandı,
    bir yandan da iki eliyle topuzu sallıyordu.

    Kadınların ve battaniyelerin arasına gizlenmiş olan Narau darbenin
    sesini duydu ve ürperdi. Sonra ölüm şarkısı yükseldi ve anladı ki
    sevgili misyonerinin bedeni fırına sürükleniyordu; şu sözleri duydu:

    “Beni nazikçe sürükleyin. Beni nazikçe sürükleyin.”

    “Çünkü ben ülkemin savunucusuyum.”

    “Şükret! Şükret! Şükret!”

    Sonra patırtının içinden tek bir ses yükseldi ve sordu:

    “Cesur adam nerede?”

    Yüz ses birden yanıt verdi:

    “Fırına sürüklenip pişirilmeye gitti.”

    “Korkak nerede?” diye sordu ses.

    “Bildirmeye gitti!” diye yüz ses birden yanıt verdi.
    “Bildirmeye gitti! Bildirmeye gitti!”

    Narau ruhundaki azapla inledi. Eski şarkının sözleri doğruydu.
    O korkaktı ve ona gidip olanları bildirmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.
    Jack London
    Balina Dişi - Alfa Yayıncılık