• Anarşizm, ülkemizde de sıklıkla yapıldığı gibi, kaosla veya terörizmle eş tutulmaktadır. Oysaki anarşizm, demokrasi ve cumhuriyet gibi tam bir yönetim biçimi olmasa da bir toplumsal örgütlenme biçimidir. Yani dünyayı kaosa sürüklemek veya etrafta bombalar patlatmak gibi bir amacı yoktur.

    Peki anarşizm nedir? Anarşizm, hiçbir yöneticinin olmadığı, insan özgürlüğünü ve bireyciliği en üst düzeyde koruyan bir toplum durumudur. Toplumsal otoritenin, gücün ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir. Anarşizm, her koşulda her türlü otoriteyi, dolayısıyla devlet örgütlenmesini reddetmektir. Kendi kendini denetlemeyi ve gönüllü işbirliğini savunur. Özel mülkiyeti toplumda baskı kaynağı ve devleti özel mülkiyetin bir aracı olarak gören, bunların ortadan kalkmasıyla ancak insanın özgürleşeceğini öne süren bir siyasal öğretidir. Eğer siz de insan özgürlüğünü ve bireyciliği her şeyden önde tutan kişilerdenseniz, sosyolojik veya politik olarak düşüncenizin sonunda ulaşacağı kavramlardan biri anarşizmdir.

    Anarşizm öcü değildir. Korkmanızı gerektiren bir şey de değildir. Zira atalarımız birer anarşistti. Antropologlar, etnografik araştırmalarında, tüm dünyada ve tüm zamanlarda yaşamış olan devletsiz ve yönetimsiz sayısız toplum belgelediler. Antropologlar tarafından belgelenen bu toplumlarda henüz devletin icat edilmediği zamanlarda yaşayan insanlar tespit edilmiştir. Bu insanlar devlet olmadan nasıl yaşıyorlardı zannediyorsunuz? Alışveriş merkezlerine (AVM) gitmeden, televizyon izlemeden, telefon kullanmadan, internete girmeden, yönetilmeden, yasalara uymadan, devlet olmadan vs. bir hayat nasıl mümkün oluyordu?

    Maalesef öyle bir zehirlenme yaşıyoruz ki, bazı şeyler olmadan insanın da olamayacağını düşünüyoruz. Hatta birçok şeyi insan olmanın ön koşulu olarak değerlendiriyoruz artık. Mesela, telefon kullanmayan insan olur mu hiç, bir insanın mutlaka telefonu olmalıdır, diye düşünüyoruz. Oysaki çok yanlış bir düşünce bu. Telefon veya televizyon icat edilmeden önce de insan vardı; devlet icat edilmeden önce de... Ve bence asıl insanlar onlardı. Bizler ise insan olduğunu zanneden modern köleleriz.

    Bir konuda hemfikir olmalıyız. Devlet ve yönetim, savaş için organize edilmiştir. Hatta bugüne kadar savaş için bundan daha etkin bir örgütlenme kurulmamıştır. Savaş olmazsa hiçbir devlet var olamaz. Bu nedenle devletler varlığını sürdürdükçe savaş da varlığını sonsuza dek sürdürecektir.

    Bu noktada, "Müslüman devlet" ya da "Hıristiyan devlet" veya kısaca "dindar devlet" gibi kavramların da olamayacağını düşündüğümü ifade etmek isterim. Çünkü dindar devlet yönetimi diye bir şey olamaz. (Doğru uygulanan şeriat yönetimini saymazsak.) Zira devlet, yasalara uymaya zorlamak için meşru şiddet kullanımı prensibine dayanan bir örgütlenmedir. Bir dindar ise, inancı gereği, dininde emredilenin dışında bir şiddet kullanamaz. Bu durumda dindar kişilerin hükümet ya da devlet idaresine katılamayacaklarını da ifade etmek gerekir. Dahası, dindar bir kişinin ve "yaratıcının olduğu bir dünyanın" yönetilmeye ihtiyacı yoktur. Siz kimsiniz ki, bir "yaratıcının" emirlerini gönderdiği dünyayı yönetmeye kalkıyorsunuz? Yönetimler, dünyevi ve günahkar insanlar içindir. Oysaki "yaratıcının" kuralları varken, yönetilmeye ihtiyaç yoktur. Bu durumda, siyasi bir örgütlenmeye katılmak veya yönetilmek yahut oy kullanmak da dine uygun bir hareket değildir. Zira dünyada insanları ölümle cezalandırabilen veya süresiz hapse atabilen bir devlete oy vermek, belki de dindar bir kişi için ebedi cehennem azabına mahkum edilmesine sebep olabilir. Örneğin, oy verdiğiniz bir siyasi partinin yanlış bir kararı sonucunda yalnızca bir vatandaş bile haksızlığa uğrasa, vay halinize. Bildiğiniz üzere, bunun adına kul hakkı denir. (Ateist olduğum için bu paragrafta yazdıklarım yanlış anlaşılabilir. Kesinlikle hiçbir ima veya dil uzatma söz konusu değildir. Tamamıyla kendi düşüncemdir. İnanan bir insan olsaydım da aynen bu şekilde düşünürdüm.)

    Madem siyasi konulara girdik, Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminden bir örnekle size anarşizmin faydasını anlatmaya çalışayım. Biliyorsunuz, demokraside oy kullanmak çok önemlidir. Hatta ülkemizde vatandaşlık görevidir. Oy kullanmayanlara para cezası bile kesilir. Anarşistler ise, oy kullanmanın hiçbir şekilde özgürlüğün veya özgür iradenin bir göstergesi olmadığını savunurlar. Oy veren kişi, günümüz tabiriyle seçmen, önceden seçilmiş ve belirlenmiş kişiler arasından bir seçim yapar ve birbirine zıt ideolojiler arasında belki de seçim şansı hiç yoktur. Zaten çoğu zaman çoğunluğun seçimi bile söz konusu olmamaktadır. Bir kişi bir göreve seçilir, çünkü diğer adaylardan daha fazla oy almıştır. Bu noktada oy vermeyen kişilerin oy sayıları ise asla hesaba katılmaz.

    Yaklaşık 4 yıl önce, Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde, üç aday karşımıza çıkmıştı: Recep Tayyip Erdoğan, Ekmeleddin İhsanoğlu ve Selahattin Demirtaş... Bense bir vatandaş olarak bu üç adaya da oy atmak istemiyordum. Çünkü üçü de içime sinmiyordu; ama oy atmak vatandaşlık görevi olduğu için sandığa kadar gittim. Oyumu kullanmak için içeriye girdiğimde bile hala karar verebilmiş değildim. İçeride aklıma ilginç bir fikir geldi ve hemen uyguladım. Üç adayın yanına kendi çocukluk fotoğrafımı da koyup altına kaşeyi bastım ve akabinde fotoğrafını çektim. Fotoğraf şu: https://hizliresim.com/VDpQQR

    Seçim sonuçlarını ise, şu linkten görebilirsiniz: https://www.sabah.com.tr/...askanligi-secimleri/

    Benim gibi kararsız vatandaşlar için, seçmen kağıdına en azından "hiçbiri" seçeneği konulsaydı, eminim en az %5 gibi bir oranda hiçbiri seçeneği çıkardı. Bu durumda ise cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan Recep Tayyip Erdoğan'ın oyunun %50'nin altına düşeceği açıkça ortada. Sanırım ne demek istediğimi size anlatabildim.

    Demokrasi her ne kadar, "sandık"tan çıkan oya göre itaat etmeyi emretse de anarşizm bunu kabul etmemektedir. Zira anarşizmde, azınlığın daha iyisini bilebileceği ya da kendi adına karar verebilme hakkının olduğu kabul edilir. Böylece çoğunluğun azınlığı kendisine uymaya zorlamasının da önüne geçilir.

    İşte kitap, bu ve bu anlattıklarım gibi konularda fikirler ortaya sunuyor. En eski anarşist toplumları tek tek önümüze getirerek anarşizmi örneklerle açıklıyor. Ancak bunu yaparken hiçbir şekilde anarşizmin uygulanabilir bir sistem olduğunu söylemiyor. Hatta anarşistlerin tasarladığı türde bir toplumun mevcut olamayacağını, olsa bile kısa ömürlü ve münferit birkaç girişimden ibaret olacağını ifade ediyor. Zaten bu saatten sonra ben de uygulanabilirliği olduğunu düşünmüyorum. Ancak özgür bir toplumda, devletin ya da yönetimin olabildiğince az oranda yürütme rolünü üstlenmesi gerektiğini, kişisel özgürlüğe ve bireyciliğe daha çok imkan tanınması gerektiğini düşünüyorum.
  • Yazar: Sukûnet
    Hikaye Adı : Para gerçekten mutlu mu eder ?
    Link: #31852063
    Müzik Parçası : Oblivion

    Bazen bu konu tartışma konusuda oluyor ara/kenar. Esasın da her şey o kadar basit ki, her şey parayı yönetmek /yönetilmek, mesele de bu kadar açık aslında, zor olanı başarmayı mı seviyoruz yoksa zor olan şey/olay bizemi basit geliyor muamma.

    Allah-u Teala diyor ki; Öylesine ki mal yığar ve onu sayar durur.

    Meşguliyetimiz para olduğu icin veya para bizi esasinda meşgul ettiği ve esir aldığı için biraz mutsuz olabilirmiyiz sizce. Düşünse insanoğlu dışarıda olmasına rağmen esir olduğunu, biraz olsun esaretten kurtulabilmenin ne kadar kolay olabildiğini her şey belki daha kolay olabilirdi.

    "Esir olan insan ile, özgür olan bir insan hiç bir olabilir mi?"

    Elimiz de ki parayı hiç paylaşırıyız? Öyle ya biz kazandık, bir de haknetmeyenle mi paylaşacağım. Peki paylaşsan ne olur ? Paran mi eksilir? Ya çoğalıyorsa? Eski günlerimize dönüp bir bakalım mı? Ne kadar samimi arkadaşlarımız belki de hiç olmazsa bir tane dostumuz vardır değil mi? Acaba şuan kac arkadaşımız var veyahut kac dostumuz? Neden insanlardan kaçıyoruz? Paramız var değil mi ? Etrafımız da bizi yemek isteyen, paramıza bizden daha çok sahip olmak isteyen...

    Bir çekiliş yapilıyor ve bu size 50 milyon lira gibi güzel bir para sağlıyor. "Ohoo bir ömür ölene kadar yeter, hatta öyle ki sülaleme bile yeter."
    Oysa ki bırakın sülaleyi aile yi dağıtmasını bile söylemek istemiyorum, ona bile yetmiyor. Haram para ya da değil, beni de pek ilgilendiren tarafı değil. Kolay bulunan para kolay da kaybedilir, kolay bulunan sevgiler gibi. Sevgiler de öyle değilmidir? Biri ile tanişıyorsunuz sonra bir bakmışsınız ki iki ezeli kanli düşman. Diyeceksiniz ki; ne alakası var şimdi parayla. Bilmem belki bir anlam çıkartan birileri bulunur değil mi? Şimdi o zengin oldum diyerek göbek atan milyarderlerimiz ya tanıdığı bir kahvehane de tütün satiyor, ya geceleri bank köşelerinde yatıyor elinde boya sandığı baş ucunda varsa eskiden kalan dolabın da ceketi.

    Siz hiç kensinizle konuşurmusunuz öyle sessizce bir şeyler karalarken yada karalamaya ara verdiğiniz de belki de cümleye nasıl devam etme konusunda, bazen de unuttuğumuz konuyu nasıl hatırlarız diye karadığınız. Bende tam olarak şuan bunu yapıyorum. Ve aklıma anlatacaklarım geldi...

    Türk filmlerini severmisiniz diye sormayacağım tabiki ama orada esasın da çok güzel mesajlar vardır da biz görmek istemeyiz. Hep bir gercek vardır filimler de, diziler de, okuduğumuz kitaplar da. Bir Ferdi Tayfur filmi vardır mesela. Yada İbrahim Tatlıses. Neler olur, sarkıcı olurlar sevdiklerine ne olur bilmem ama ben bu hikayenin de tam da para tarafından bahsedeceğim. Parayı buldukça fakir mi oluyorlar nedir! Sizce de öyle değil mi?

    Şarkıcı gercekten de fakir kalır, herkes bir yerlerden pofpoflarken kimse sormaz ki senin bir derdin var mı. O koşuşturmalar da para hırsı mutlu etmediği gibi mutsuz ettiği ve de yalnız bırakır insanı, hemen bir eski dosta sarılıverir tüm tertemiz kalbi ile sığınır eski dostlar...

    Esasın da neydi mutluluk, para ihtiyacları alacak bir miktar cep şişkinliğinden başka ne işe yarayabilir ki. Mutlu etmediği kesin. Eğer ihtiyaçlarınız doğrultusunda yetecek parayı buluyorsanız bence fazlasını aramanın hiç bir mantığı da yok aslında.

    İşin bir de kötü yanına bakmak lazım, o kadar paranın kaçı helal acaba. Kaç işçiden kırptınız? On beş elemanız varken, erzaklar ikramiyeler havada uçuşurken bunsayı yetmiş, yüz, iki yüzlere çıkınca aldığımız emanetin kaçından vaz geçmeye yada kaçını hibe etmekten vaz geçtik ne kadarı bizim, ne kadarını hesap gününe götüreceğiz. Acaba gercekten Cennet para ile mi satın alınıyor. Herkes biliyor ki cennet parayla satın alinmıyor ama cehennem oldukça parayı sevenlerden yana...

    Kaç kişiye borcumuz var. Hiç oturup düşündük mü kaç kişiyi unuttuk yada kac kişiyi aman bu ay da beklesin ölmez ya. Ya parayı vermeden ondan aldığınız emaneti ona verilen emanetten önce alırlarsa. Hep bir suçluluk duygusu var, borç alipta verememek, karşı tarafa hep bir eziklik hissi. Öyle ki borcumuz var diye yolumuzu değiştirir; evin, işin yolunu uzatır dururuz. Ya görürde laf ederse!.

    "Ayağını yorganına göre uzat.", "Akılsız başın derdini ayaklar çekermiş..."
    Nede haklı, yerli atasözlerimiz var esasında. Tam da yerli yerine oturuveriyor, hiç bir yere kacamaksızın.

    Hep bir esir olma, paranın insani nasıl esareti altına aldığı, paranın insanları özgür kılması ya da mutlu etmesi gibi bir niyetinin oldmadığını da açık, net, belirgin bir şekilde gördük. Paraya ihtiyaç var ama ona muhtaç kalmakla onu kullanmak arasında da dağlar kadar farķ ilduğu aşîkâr.

    Para size emanet edilen, insanlar ile paylaştığınızda ve de ihtiyaç doğrultusunda harcadığınızda sizi asla esir edemez. Tabi bir de cimrilik var. Asla ve asla o para sizden başka birisine ait olamaz. Kendisini öyle çok seversiniz ki size, kendini harcatmaz. Ne kimse ile paylaştırır, ne de koklatır. Sevgilim diye bakar olursunuz paraya, evlatlarınıza hatta yastığa baş koyduğunuz eşinize bile çok görürsünüz, esasında değeri beş para etmez o kağıt parçasının...

    Hiç çay ocaginda masanıza yer olmadığı için birisini buyur ettiniz mi? Peki ona içtiği çayın ücretini siz ödeseniz "Benden olsun abi estağfurullah bir çayın lafımı olur." İnsan 1 liralik ikramdan bu kadar mutlu olabiliyorsa eğer(söz konusu bir işe yaramak) elinizde ki parayı mantıklı bir şekilde insanlarla harcamak kim bilir ne kadar mutlu ediyordur, bir öğrenciye burs mesela. Veya yetimhane de ki çocuklarin size olabilecek, sizi sarsmayacak bir yardım şekli her zaman vardır. Veyahut komşunuzun bir açığını fark ettirmeden, size emanet olan mülk ile bir nebze olsun rahatlatabilmek...
  • Astor Piazzolla–Oblivion - https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs


    Bazen bu konu tartışma konusuda oluyor ara/kenar. Esasın da her şey o kadar basit ki, her şey parayı yönetmek /yönetilmek, mesele de bu kadar açık aslında, zor olanı başarmayı mı seviyoruz yoksa zor olan şey/olay bizemi basit geliyor muamma.

    Allah-u Teala diyor ki; Öylesine ki mal yığar ve onu sayar durur.

    Meşguliyetimiz para olduğu icin veya para bizi esasinda meşgul ettiği ve esir aldığı için biraz mutsuz olabilirmiyiz sizce. Düşünse insanoğlu dışarıda olmasına rağmen esir olduğunu, biraz olsun esaretten kurtulabilmenin ne kadar kolay olabildiğini her şey belki daha kolay olabilirdi.

    "Esir olan insan ile, özgür olan bir insan hiç bir olabilir mi?"

    Elimiz de ki parayı hiç paylaşırıyız? Öyle ya biz kazandık, bir de haknetmeyenle mi paylaşacağım. Peki paylaşsan ne olur ? Paran mi eksilir? Ya çoğalıyorsa? Eski günlerimize dönüp bir bakalım mı? Ne kadar samimi arkadaşlarımız belki de hiç olmazsa bir tane dostumuz vardır değil mi? Acaba şuan kac arkadaşımız var veyahut kac dostumuz? Neden insanlardan kaçıyoruz? Paramız var değil mi ? Etrafımız da bizi yemek isteyen, paramıza bizden daha çok sahip olmak isteyen...

    Bir çekiliş yapilıyor ve bu size 50 milyon lira gibi güzel bir para sağlıyor. "Ohoo bir ömür ölene kadar yeter, hatta öyle ki sülaleme bile yeter."
    Oysa ki bırakın sülaleyi aile yi dağıtmasını bile söylemek istemiyorum, ona bile yetmiyor. Haram para ya da değil, beni de pek ilgilendiren tarafı değil. Kolay bulunan para kolay da kaybedilir, kolay bulunan sevgiler gibi. Sevgiler de öyle değilmidir? Biri ile tanişıyorsunuz sonra bir bakmışsınız ki iki ezeli kanli düşman. Diyeceksiniz ki; ne alakası var şimdi parayla. Bilmem belki bir anlam çıkartan birileri bulunur değil mi? Şimdi o zengin oldum diyerek göbek atan milyarderlerimiz ya tanıdığı bir kahvehane de tütün satiyor, ya geceleri bank köşelerinde yatıyor elinde boya sandığı baş ucunda varsa eskiden kalan dolabın da ceketi.

    Siz hiç kensinizle konuşurmusunuz öyle sessizce bir şeyler karalarken yada karalamaya ara verdiğiniz de belki de cümleye nasıl devam etme konusunda, bazen de unuttuğumuz konuyu nasıl hatırlarız diye karadığınız. Bende tam olarak şuan bunu yapıyorum. Ve aklıma anlatacaklarım geldi...

    Türk filmlerini severmisiniz diye sormayacağım tabiki ama orada esasın da çok güzel mesajlar vardır da biz görmek istemeyiz. Hep bir gercek vardır filimler de, diziler de, okuduğumuz kitaplar da. Bir Ferdi Tayfur filmi vardır mesela. Yada İbrahim Tatlıses. Neler olur, sarkıcı olurlar sevdiklerine ne olur bilmem ama ben bu hikayenin de tam da para tarafından bahsedeceğim. Parayı buldukça fakir mi oluyorlar nedir! Sizce de öyle değil mi?

    Şarkıcı gercekten de fakir kalır, herkes bir yerlerden pofpoflarken kimse sormaz ki senin bir derdin var mı. O koşuşturmalar da para hırsı mutlu etmediği gibi mutsuz ettiği ve de yalnız bırakır insanı, hemen bir eski dosta sarılıverir tüm tertemiz kalbi ile sığınır eski dostlar...

    Esasın da neydi mutluluk, para ihtiyacları alacak bir miktar cep şişkinliğinden başka ne işe yarayabilir ki. Mutlu etmediği kesin. Eğer ihtiyaçlarınız doğrultusunda yetecek parayı buluyorsanız bence fazlasını aramanın hiç bir mantığı da yok aslında.

    İşin bir de kötü yanına bakmak lazım, o kadar paranın kaçı helal acaba. Kaç işçiden kırptınız? On beş elemanız varken, erzaklar ikramiyeler havada uçuşurken bunsayı yetmiş, yüz, iki yüzlere çıkınca aldığımız emanetin kaçından vaz geçmeye yada kaçını hibe etmekten vaz geçtik ne kadarı bizim, ne kadarını hesap gününe götüreceğiz. Acaba gercekten Cennet para ile mi satın alınıyor. Herkes biliyor ki cennet parayla satın alinmıyor ama cehennem oldukça parayı sevenlerden yana...

    Kaç kişiye borcumuz var. Hiç oturup düşündük mü kaç kişiyi unuttuk yada kac kişiyi aman bu ay da beklesin ölmez ya. Ya parayı vermeden ondan aldığınız emaneti ona verilen emanetten önce alırlarsa. Hep bir suçluluk duygusu var, borç alipta verememek, karşı tarafa hep bir eziklik hissi. Öyle ki borcumuz var diye yolumuzu değiştirir; evin, işin yolunu uzatır dururuz. Ya görürde laf ederse!.

    "Ayağını yorganına göre uzat.", "Akılsız başın derdini ayaklar çekermiş..."
    Nede haklı, yerli atasözlerimiz var esasında. Tam da yerli yerine oturuveriyor, hiç bir yere kacamaksızın.

    Hep bir esir olma, paranın insani nasıl esareti altına aldığı, paranın insanları özgür kılması ya da mutlu etmesi gibi bir niyetinin oldmadığını da açık, net, belirgin bir şekilde gördük. Paraya ihtiyaç var ama ona muhtaç kalmakla onu kullanmak arasında da dağlar kadar farķ ilduğu aşîkâr.

    Para size emanet edilen, insanlar ile paylaştığınızda ve de ihtiyaç doğrultusunda harcadığınızda sizi asla esir edemez. Tabi bir de cimrilik var. Asla ve asla o para sizden başka birisine ait olamaz. Kendisini öyle çok seversiniz ki size, kendini harcatmaz. Ne kimse ile paylaştırır, ne de koklatır. Sevgilim diye bakar olursunuz paraya, evlatlarınıza hatta yastığa baş koyduğunuz eşinize bile çok görürsünüz, esasında değeri beş para etmez o kağıt parçasının...

    Hiç çay ocaginda masanıza yer olmadığı için birisini buyur ettiniz mi? Peki ona içtiği çayın ücretini siz ödeseniz "Benden olsun abi estağfurullah bir çayın lafımı olur." İnsan 1 liralik ikramdan bu kadar mutlu olabiliyorsa eğer(söz konusu bir işe yaramak) elinizde ki parayı mantıklı bir şekilde insanlarla harcamak kim bilir ne kadar mutlu ediyordur, bir öğrenciye burs mesela. Veya yetimhane de ki çocuklarin size olabilecek, sizi sarsmayacak bir yardım şekli her zaman vardır. Veyahut komşunuzun bir açığını fark ettirmeden, size emanet olan mülk ile bir nebze olsun rahatlatabilmek...
    Kadim TATAROĞLU
  • Bu inceleme eser miktarda küfür içerecek.

    Kendimi alnımdan öpebilseydim eğer, bu kitabı listeme kattığım için öperdim. Benim ana listem Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap listesini taramam ve içinden ilgimi çekenleri defterime yazmamla oluşturduğum listedir. Bunun dışında liste demenin artık ayıp kaçacağı bir ajanda listem var. Araştırma konusunda anneme çektiğim için gözüm dönerek, hangi kitabı neden okumalıyım sorusuyla gecelerimi gündüzlerime kavuşturduğum çok olmuştur. Bunun sonucunda da daha az kitap okumama rağmen daha çok beklentilerimi karşılayan ve verilen övgüleri daha çok karşılayan kitaba denk gelmişimdir. Beni çok tatmin etmeyen kitapların çoğu tavsiye kitaplar. :)) -Üzgünüm.-

    Isabel Allende kimdir, biraz bundan bahsetmek istiyorum. Kendisi seçilmiş başkan, marksist lider, adam gibi adam Salvador Allende'nin kuzeninin kızıdır. 11 Eylül 1973'te şerefsiz general Pinochet, eli kanlı Pinochet, CIA ile işbirliği sonucu Şili'de Salvador Allende'yi devirmek için haysiyetini bir kenara koyup, darbeyi gerçekleştirmiştir. (Tarihe dikkat ederseniz, ABD'nin 11 Eylül'ü pek sevdiğini ve başka gavurlukları da bu tarihe denk getireceğini bilirsiniz.) Ben Müslüman bir insanım. Lakin burada, bu Komünist liderin sonuna kadar arkasındayım, bana göre adamın hasıdır. Harcadılar. Bir düşüncenin bana uymayan yönlerini elbette kabul edecek değilim lakin bana uyan yerlerini de takdir etmekten bir an tereddüt edecek değilim. Salvador Allende o darbe gecesi, belki o vatan hainleri tarafından belki de intihar ederek öldü. Bu bilinmiyor. Bilinen bir gerçek varsa, kaçmak varken son ana kadar çarpıştığıdır.

    Allende başa geçtiğinde, büyük toprak sahiplerinin topraklarını eşit ölçülerde köylülere pay etmiş, bakır madenlerini de devletleştirmiştir. Şerefsiz Pinochet, ABD köpeği Pinochet, darbe sonrasında madenleri ABD'li şirketlere teslim etmiştir. Şili, ABD bağımlısı bir devlet haline gelmiştir. Darbe öncesi de, seçilmiş hükümeti sıkıştırmak adına, orta üst sınıf piyasa dengelerini bozacak her şeyi yapmış ama zaten öncesinde aç olan halk daha fazla açlıkla korkutulamayacağı için az un, az ekmekle terbiye(!) edilememiştir. Hâl böyle olunca hükümeti düşürmenin yolu ya başkana suikast düzenlemek ya da darbe olmuştur.

    Ben bu kitapla, namusla şerefle bir yerlere gelinse dahi, bu kadar adi insanın olduğu bir dünyada iyiye göz açtırmayacaklarını bir kez daha görmüş oldum. Ama şu önemli, SAFIMIZ BELLİ OLSUN. Ortak çıkarı gözeten insanlardan olalım. Ölüm her türlü gelecek. Bu yüzden şerefimizle yaşamış olalım. Hangi dinde yahut siyasi görüşte olursak olalım, kalbimiz namuslu olsun. Bir Müslüman olarak elbette belli çizgilerim var, her fikir ve değer yargısında olduğu gibi. Lakin insanların, birbirlerini baskılamadan, hor görmeden, insanların özgürlüklerine tecavüz edilmeden, bir kesimin değil, bir halkın ve hatta tüm insanlığın iyiliğini gözeten her fikrin elbette sonuna kadar arkasındayım. Bana ters gelen, benim sınırlarımı tehdit eden her şeyin karşısında olacağım gibi. Bu kitapta dini noktada aşırı bir sıkıntı gözüme çarpmadı. Zaten hem kültürel hem dini açıdan çok farklı halklarız. Bunun da rahatsız olmamak açısından artı bir özellik olduğunu söylemek sanırım doğru olur.

    Isabel Allende'ye dönelim. Darbe gerçekleştikten 2 sene sonrasına kadar ölüm tehditleri almaya devam edince, vatanı kendisine dar gelmiş, eşi ve iki çocuğuyla birlikte Venezuela'ya kaçmak zorunda kalmıştır. 1981'de çok sevdiği dedesi hastalanınca, annesiyle hemen hemen her gün mektuplaşmıştır. Vatanına gidip dedesini ziyaret etme şansı yoktur. Kendisi aslında gazetecidir. Bu mektupları birleştirip, romanlaştırmaya karar verince belki de gazeteci olmasından sebep ortaya mükemmel bir roman çıkmıştır: House of Spirits. Lakin Venezuelle'da hiçbir yayınevi bu romanı yayınlamayı kabul etmemiştir. Bir sekreterin masasında denk gelip okuması ve kendisine telefon etmesiyle her şey değişmiştir. Isabel Allende'ye bu romanı ancak İspanyol bir yayınevinin basabileceğini söylemiştir ve onu yönlendirmiştir. 4 ay sonra Madrid'de bu müthiş ilk eser basılmış ve Allende ünlenmiştir.

    Büyülü gerçekliğin kraliçesi Isabel Allende, dozu öyle ayarında verir ki, keyiften sarhoş, bu kadar başarılı bir kalemin karşısında olduğunuz için mutlu ve aynı zamanda aydınlanmanın verdiği ve içinizi acıtan ''gerçeklerin kıyası''yla da dikkatiniz çakı gibi açık bir halde, zihninizin fikirlerle kaynamasını dinlersiniz. Bir romandan beklentiniz nedir? Siyaset mi? Buyrun. Tarih mi? Buyrun. Aşk mı? Buyrun. Fantazya mı? Aile mi? Hortlaklar peki? Efsaneler? Büyüler? Kızılderili, çılgın bir dadı mesela? Konaklar olsun mu? Güç? Cehalet? Merhamet? İnatçılık? Mücadele? Eğlence? Hüzün? Yahu daha ne sayayım, açık büfe gibi kitap. Tatlı sevene tatlı, tuzlu sevene tuzlu. Acısı ise.. Çok acı... O kadar renkli karakter var ki, hangisinden bahsetsem diğeri eksik kalır. Kitap bir başlıyor; ''Yok artık!''larla, ''Nasıl?!''larla, merakla, çoğu zaman gülerek ama ilerisi için çok şeylere gebe, dalgalar altınızda sırtınızda rüzgar adeta sörf yaparcasına devam ediyor. Yeşil saçlı güzeller güzeli Rosa ile annesi Nivea (evet meğer bir kadın ismiymiş) bir başlıyoruz bu renkli dünyaya, paranormal olayların baş kahramanı çiçek kokulu, insanı ısıtan gülüşlü, iyi kalpli Clara ve iç eteklerini hışırdata hışırdata yürüyen çılgın Kızılderili Dadı ile devam ediyoruz. Özellikle Dadı ile ilgili olan olaylar bazı yerlerde bana dakikalarca kahkaha attırdı. Gülünce dünyayı güldüğümden haberdar ederim, bahçedeki ağaçlar Dadı'nın beni uçurduğu ruh halinden haberdar oldular o kadar söyleyim. Bu çılgın dadı; yaşı anlaşılmayan bir surata sahip, siyah saçları topuzlu, her daim kolalı önlüğüyle gezen ve tuhaf Kızılderili türküleri okuyan, kitapta en bi sevdiğiniz olacak karakterlerden biriydi. Onunla ilgili kısımlarda o kadar eğlendim ki anlatamam.

    Bir Marcus Dayı karakteri vardı ki... Kim böyle bir amcası, dayısı yahut abisi olsun istemez ki? Bir çocuğun hayatına, bütün nev-i şahsına münhasırlığı ile renk katan, sevimli mi sevimli, tam bir çizgi film karakteriydi! Düşünsenize, 6. hissi olan bir çocuksunuz, dayınız da dünyadaki bütün tuhaf eylemlerle ilgili biri. Üstelik sadece ilgiyle kalmıyor, dünyayı gezip gezip sandıklarla eve geliyor ve bunlar hayatınızda görmediğiniz duymadığınız canlılarla yahut nesnelerle dolu. Üstelik o sandıklarda binbir çeşit masal kitabı da var, hepsi birbirinden güzel. Her gelişinde, iki cins, bir araya gelip ortalığı karıştırıyorsunuz. Bir gün sarı bir kumaştan tunik dikip, herkese fal bakmaya başladılar. Clara'nın 6. hissinden ötürü her attıkları tutunca korkup bu işten bir vazgeçişleri vardı ki :)))) anlatılmaz okunur yani.

    Bu kitap 3 kuşak ekseninde, bir ülkedeki gelişmeleri (bunu ilerleme gibi algılamayın) anlatan, bu 3 kuşağın hayatına girmiş insanları da kapsayan, dolu bir kitap.

    Kitapta belki de adı en çok geçen karakter Esteban Trueba'dır. Lakin onunla ilgili kuracağım her cümle, sürprizbozan içereceği için yutkunuyor ve böyle bir adamın varlığına birlikte şaşırmaya sizleri davet ediyorum. OKUYUN!

    Karakterden karaktere, olaydan olaya atlarken zihnimde kitabı bir kez daha yaşıyorum ve diyorum ki: ''Ne kitaptı!'' Bu ikinci okuyuşumdu ve ilk okuyuşumla aynı zevki aldım. Böyle müthiş bir kitap nasıl yazılabilir bilmiyorum, böyle bir ilk kitaptan sonra insan eline kalem almaya utanabilir, bu öyle bir kalem ki, zihninizde art arda patlayacak olan hava-i fişeklere engel olamazsınız.

    Kitapta zaman zaman rahatsız edecek kadar cinsel sahneler olsa da, bunlar iki kişi arasında geçtiği ve türlü sapık fanteziler içermediği için aşırı rahatsız etmiyor. Rahatsız eden tecavüz, kadınların et yerine konması ama bunları da çok açmaya gerek yok. Bunlar kitabın kusuru da değil bence. Hayatın acısının örneklerinden biri, keşke olmasalar. (Bu acılar karşısında +18'lik beddualar ettiğim doğrudur.) Bu yüzden ben bu kitapta bir kusur göremedim. 10'da 10'luk bir eser.

    Kitapta bir yerde daha doğrusu uzun bir süreç sonrasında gerçekleşen gelişme (bu gerçekten ilerleme anlamında) bana birçok şey düşündürttü. Evet insanlar özgür olmalı, bazı şeylerde iradesi ile hareket edebilmeli. Lakin bazı şeylerde ne yazık ki bir otorite olmak zorunda. Elbette bunun sınırı ve şartları tartışma konusu, bunu çok uzatma niyetinde değilim. İnsanların bazısı yönetmek bazısı yönetilmek için vardır. Bu kitapta şu an sürpriz bozmamak için yazamayacağım örnek bunun sağlamasıdır. Asıl sıkıntı, güçlü olanın kötü olup olmaması ile ilgili. Dünya tarihini düşünelim. Sadece milattan sonrası 2018 sene, kim bilir kaç katı öncesi var. Gelmiş geçmiş milyarca insan başına sadece devlet başkanlarını katmadan, komutanları, beyleri, obaları vs. her şeyi yöneten liderleri katarak düşünelim, milyonlarca da erki elinde bulunduran insan olmuştur. Peki bunların kaçı adaletliydi? Kaçı vicdanlıydı? Kaçı insan gibi insandı? İşte bu soru ve elindekiler biraz çoğalınca, kendisini gevşekliğin kollarına bırakan zayıf zihinler, her zaman ''en iyi''nin ne olduğu ve ''ne olacağı'' konusunda, dini ve siyasi birçok teoriyi, öneriyi ve savaşı doğurmuştur, doğurmaktadır ve doğuracaktır.

    Toparlayacak olursak, ki notlarımın birçok yerinin üstünü çizdim, BU DÜNYADA NEFES ALDIKÇA DEĞİL, BİRBİRİMİZE NEFES OLDUKÇA VAR OLABİLİRİZ. İşte bu yüzden KALBİMİZ NAMUSLU OLSUN.

    Erhan Bey'in katkısıyla bu şarkıyı da ekliyorum:
    https://www.youtube.com/...amp;feature=youtu.be

    Sevgiler, iyi okumalar, çok okumalar...
  • Zaten, "kendine nasıl davranılmasını istiyorsan başkalarına da öyle davran" ilkesi, Eşitliğin ilkesi, Anarşi'nin temel ilkesi değilse nedir?

    Yönetilmek istemiyoruz. Ama bununla, kimseyi yönetmek istemediğimizi de ilân etmiş olmuyor muyuz? Aldatılmak istemiyoruz, bize daima gerçeklerden başka bir şey söylenmesin istiyoruz. Ama bununla, her zaman gerçeği, yalnızca gerçeği, bütün gerçeği söyleyeceğimizi de ilân etmiş olmuyor muyuz? Emeğimizin meyvelerinin çalınmasını istemiyoruz, ama bununla, başkalarının emeğinin ürününe saygı duyacağımızı da ilân etmiyor muyuz?
    Pyotr Kropotkin
    Sayfa 45 - Kaos Yayınları
  • ÇOBAN VE KOYUNLARI
    Birbiriyle savaş içerisinde olan 3 farklı ülke. Ülkeler farklı fakat düşünce sistemleri aynı. Nedir bu sistemler diye bakacaksak olursak;
    2+2=5 üzerinden yürüyebiliriz. Düşünmeyi tamamen yasaklar bu sistem ve ‘’Parti daima sizin için en iyisini düşünür ve yapar, sizin ne düşünmenize ne de sorgulamanıza gerek vardır’’ maddesiyle maalesef insanların özgürlüğünü ve hür iradesini ellerinden alan bir yaptırımdır bu. Parti insanların ortaya fikir atmasını engelleyerek tek tip insan sürüsü ve bununla birlikte başkaldırmayan insan sürüsü yaratmaya çalışır. Partiye ne kadar sadık daha doğrusu her denilene körü körüne araştırmadan ve sorgulayıp öğrenmeden bağlanan insan olursa istediklerine o kadar rahat ulaşabilecekler. Söylenenin aksini düşünmek dahi suç olarak sayılıyor. Düşünce polisi bu yüzden mevcut.
    Winston bir dış parti üyesi idi. İnsanları 3 farklı şekilde ayırmak istersek Winston ikinci tebaada yer alıyor. İlk ve öncelikli olanlar İÇ PARTİ üyeleridir. Onların asla nelere sahip olduğu bilinemez. Onlar tele-ekranlarını kapatabilen kesimdir. Başkahramanımız Winston ise ikinci kesimde yer alıyor, yani dış parti üyesidir. İç parti üyeleri hariç herkes adım adım her yerde izlenir. Son kesim ise PROLETERlerdir. Bir diğer bakış açısı ile ilk önce ölmesi gerekenler.
    Tele-ekranlar sayesinde hiçbir yerde mahrem olmaz. Partiden yahut Büyük Birader’den gizli bir şey yapmak yasaktır. Onlardan izinsiz asla hareket edilemez. Onlar görmeden asla su dahi içilemez. Bir düşünsenize! Özgürce nefes almanız bile önleniyor. Partinin bunu yapma sebebi asla kendilerine başkaldırmamalarını sağlamaktır. İnsanlara kalem kâğıt bile yasaktır. Ki yine bu da kendi varlıklarını bakî kılabilmek için aldıkları önlemlerden biri. Hür bir şekilde biriyle konuşman yasak. Herhangi biri ile bakışman yasak. Birde nereye bakarsan bak karşılarına çıkan biri var. Yahut olduğu söylenen biri var. Büyük Birader. Döndüğün her tarafta şöyle bir yazı ile karşılaşmak ne kadar güzel olabilir: ‘’BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜSTÜNDE.’’ Öyle ki, insanlar daha bir kere görmedikleri –olup olmadığının doğruluğunu tartışamıyorlar çünkü bu suçtur- birine inanıp onun yolunda yürümeye, ona itaat etmeye zorlanıyorlar. Akıllarında asla unutamayacakları cümle ‘’BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜSTÜNDE.’’
    Parti bunlar yetmezmiş gibi herkesin cinsel hayatına müdahil oluyor. Partiye bağlı sadık çocuklar yapmak dışında ilişki yaşamak ve duygusal bağ kurmak çok büyük bir suçtur. Winston, Julia ile tanıştı ve onu sevmeye başladı. Cinsel ilişkileri bir oldu, iki oldu, üç oldu fakat nereye kadar. Sonunda yakalandılar. Yakalandıktan sonra ikisi de birbirini bir daha görmedi. İnsanlık üzerine yapılmış en büyük darbelerden biridir bu. Kimse özgür değil. Kimse istediğini yapamaz. Her şeye kâdir olan bir tek partidir.
    Çıkardıkları her kanunu ve koydukları her kuralı denetlemek için bakanlıklar açtılar. ‘’SEV-BAK(Sevgi Bakanlığı)’’ yasa ve düzeni sağlıyordu. Nerede istemedikleri bir şey görseler, nerede KENDİ kanunlarına karşı bir yapılanma görseler hemen müdahale eder ve en ağır şekillerde cezalandırırlar. Winston, Julia ile yakalandığında SEVGİ Bakanlığına götürüldü. ‘’GER-BAK(Gerçek Bakanlığı)’’ Bu bakanlık her türlü eğitim, haberler, eğlence ve güzel sanatlar işlerine bakıyor. Tabi ki Parti yanında olduğu için eğitimi ve haberleri ne denli doğru verdikleri tartışılır bir konu. Sonuçta Parti kendi dilini oluşturdu. ‘’Yenisöylem’’. Yenisöylem İç Parti üyeleri tarafından, partinin insanların düşünce biçimlerini kısıtlamak için, parti üyelerinin konuşmalarında partinin siyasi görüşünü kolayca savunmalarını sağlamak ve başka bir görüşün savunulmasına izin vermemek için tasarlanmıştır. Kısacası kendi kelimelerini oluşturup ya da kendilerine ters düşen kelimeleri sözlükten çıkartıp kendi işlerini kolaylaştırmak için oluşturulmuş bir tasarıdır. ‘’BAR-BAK(Barış Bakanlığı)’’ Bu bakanlık savaş işleri ile ilgileniyor. ‘’VAR-BAK(Varlık Bakanlığı)’’ Son olarak bu bakanlıkta ekonomi işleri ile muhatap oluyor. Sizce en korkuncu hangisi? Ben adından yola çıkarak SEVGİ Bakanlığı olduğunu düşünüyorum. İsminden bence ne olduğu anlaşılıyor. Winston Sevgi Bakanlığında işkenceler çekti. Daha korkuncu da var: 101 Numaralı Oda…
    KİTAPTAN ALINTI BİRKAÇ SÖZÜ AÇIKLAMAK İSTİYORUM:

    ‘’BİLİNÇLENİNCEYE KADAR BAŞKALDIRAMAYACAKLAR. AMA BAŞKALDIRMADAN DA BİLİNÇLENEMEZLER’’
    Winston bu sözü evinin tele-ekrandan görülmeyen çok ufak bir kısmında yasak olan kâğıt ve kalemi kullanarak yazdı. Burada kastettiği aynı zamanda kendisi idi. İç parti üyelerine karışılamaz. Onlar yöneticidir. Yani Dış Parti üyeleri ve proleterler asla bilinçlenemeyecek. Bazıları kendinde bu kudreti görmediği için, bazıları ise Partinin emri altında yanlışlarla ve her şeye boyun eğerek onlara sadık kalmayı seçtiği için. Bazıları fikirsel başkaldırışa başladı bile, fakat bazıları koyun olmayı ve başlarında bir çoban olmasını kabul etti. Bazıları 101 numaralı odada cezalandırıldı. Bazıları mutlu bir şekilde hayatlarını idame ettirmeye devam etti.

    ‘’HİYERARŞİK TOPLUMUN VARLIĞI, UZUN SÜREDE, ANCAK YOKSULLUK VE CEHALETE YASLANARAK SÜREBİLİR’’
    Bu söz Winston’a verilen kitapta yazıyor. Hiyerarşi, ast üst ilişkisidir, aşama gözetilerek yapılan sıralamadır. Böyle bir toplumun varlığının genele yayılması ve uzun süreli olması için halkın fakir olup Partiye muhtaç olması ve halkın cahil olup bağnazca her denilene inanması lazım gelir. Proleterlerin her şeyden habersiz olması koşulu ile ancak bu şekilde hiyerarşi sağlanabilir.

    ‘’İTİRAF İHANET DEĞİLDİR. NE SÖYLEDİĞİN YA DA NE YAPTIĞIN ÖNEMLİ DEĞİL. YALNIZCA DUYGULARDIR ÖNEMLİ OLAN. BENİ SENİ SEVMEKTEN CAYDIRIRLARSA İŞTE O ZAMAN SANA İHANET ETMİŞ OLURUM’’
    Zaman geçtikçe Winston, Julia’ya cinsellik dışında da bakmaya ve Julia’ya karşı duygular hissetmeye başladı. Winston bu sözü söylerken eminim çok karmaşık duygular içerisinde idi. Bunu söyledikten sonra maalesef ihanet etti. Sevgi Bakanlığında iken 101 numaralı oda da Winston’a fare işkencesi uygulamak istediler – Ki işkencenin sonu fareler tarafından kemirilerek ölmek- Winston ne dedi ise onları bu eziyetten vazgeçiremedi. Saniyeler ilerledikçe fareler daha çok yaklaşıyordu. Sonra bir bağrış duyuldu. ‘’-Julia’a yapın!!’’ Winston bu sözü sayesinde işkenceden kurtuldu. Ancak Parti hedeflediği seviyeye hızlı bir şekilde yol almaya devam ediyordu. Hele ki Winston bile Julia’dan vazgeçmişken…




    ‘’SAVAŞ BARIŞTIR
    ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
    CEHALET GÜÇTÜR’’

    Savaş barıştır diyerek insanları ön plana atan ve hiçbir şekilde sorumluluk kabul etmeyen bir sistem
    Özgürlük Köleliktir diyerek insanları hep koyun şeklinde gören ve başlarında çoban olması gerektiğine inandırıp çoban olan, kendi esaretinde tek tip insan sürüsü yaratmaya çalışan bir sistem
    Cehalet Güçtür diyerek insanları cahilliğe sürükleyip onları tesir altına almak, bilgisizliklerinden faydalanıp onları kullanan bir sistem

    George Orwell böyle bir sistemin ve toplumun olmayacağını belirtiyor. Fakat buna çok benzer toplumların ortaya çıkacağını savunuyor ki bence haklı. Günümüze baktığımızda hangimiz izlenmiyoruz. Telefonlardan, bilgisayarlardan istedikleri zaman mahremimize girebiliyorlar. Düşünce engellenmiyor mu? İnsanların aklını çelip düşünmeyi engelleyenlerin halini yakın tarihte gördük. Yazar kitabında Savaş Barıştır diyor. Bugün Barış adı altında yaşayanlar kaç tane asker şehid etti. Özgürlük köleliktir diyor. Kendine koyun seçen az insan mı var? En önemlisi Cehalet Güçtür diyor. Bugün milyonlarca okumuş cahil var. Cahilliği tescillenenler ise ayrı. Cehalet içinde olanları bir yana çekmek zor olmasa gerek. Çünkü cahil insan sığınacak bir yer arar. Kendine bir efendi yahut sahip arar. Cahil insan köle olur, yönetilmek ister.
    Bence biz zaten bunları günümüzde yaşıyoruz.
  • Yönetilmek Nedir?
    Pierre-Joseph Proudhon

    Yönetilmek; polisçe gözetlenmek, denetlenmek, dikizlenmek, sevk ve idare edilmek, yasalar içinde boğulmak, sınırlandırılmış olmak, hareket alanı daralmak, nasihat dinlemek, kontrolden geçmek, değerlenmek veya değerlenmemek, aşağılanmak, sansürden geçmek; hiçbir hak ve yetkisi olmayan birilerince emir altında kalmak demektir...

    Yönetilmek, her işte, her harekette, her faaliyette kaydedilmek, bir şeylere tabi tutulmak, değerlendirilmek, damgalanmak, vergi ödemek, uyruklu olmak, ruhsatlı olmak, otoriteye maruz kalmak, yararlı olmak, uyarılmak, engellenmek, reforme edilmek, düzene sokulmak, cezalandırılmak demektir...

    Yönetilmek; kamu yararı bahanesiyle ve kamu yararı adına suiistimal edilmek, idare edilmeye tabi tutulmak, dolandırılmak, sömürülmek, birilerinin tekelinde olmak, aldatılmak, hırsızların eline düşmek, şantaja uğramak demektir...

    Sonuç olarak yönetilmek en küçük bir direnişte, daha şikayete kalkışmadan baskı görmek, cezalandırılmak, fena halde haşlanmak, hakarete uğramak, takip edilmek, tartaklanmak, bir şey söylemek için ağzını açamamak, hapse atılmak, kurşuna dizilmek, topa tutulmak, yargılanmak, lanetlenmek, sürülmek, kurban edilmek, satılmak, ihanete uğramak ve üstüne üstlük alaya alınmak, makaraya sarılmak, küfürlere maruz kalmak ve tecavüze uğramak demektir...

    İşte yönetim budur: onun adaleti de, ahlâğı da budur...