Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okumayı düşünüyor · Beğendi · 8/10 puan

"Tanrı, hiçbir çocuğu 'kötü olsun' diye yaratmaz.
Onu kötü yapan, kötü eğitimdir.
Kötü anne-baba, kötü çevre, kötü yönetim balçık gibidir;
zavallı yavruları da çekip yutar."

Sefiller, Victor HugoSefiller, Victor Hugo
《Mizgine_İslâm / ميزگينه اسلام》Ӝ̵, bir alıntı ekledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Heyetler Yılı :
Amr b.Âs ile Ebu Zeyd'in Umman'da Yapacağı İşler

Umman halkı kelime-i şehadet getirmeyi kabul ederek Allah'a ve Resûlüne boyun eğecek olurlarsa, Amrb.Âs orada yönetim işleriyle uğraşacak;[10] Yani Müslüman zenginlerden sadaka ve zekatlarını toplayacak, onların yoksullarına dağıtacak,
Mecusilerden (ateşe tapanlardan) cizye alacak,[11] Müslümanlar arasındaki
dâvaları da halledecekti.
Ebu Zeyd ise;
namaz kıldıracak, halka İslâmiyet] anlatacak, Kur'ân-ı Kerîm'i ve sünnetleri
öğretecekti. Amr b.Âs ile Ebu Zeyd, Umman'a gittiler. Ceyfer ile kardeşi Abd'i,
deniz sahilindeki Suhar panayırında buldular.[12] Suhar; Umman'ın her yıl Recep ayının başında açılıp beş gece süren panayırı idi.[13] Amr b.Âs der ki:
"Umman'a vardığım zaman, önce Abd b.Cülendâ ile buluşmak istedim. Çünkü, o, iki adamdan en uslusu idi.[14] Ona: 'Ben sana ve senin kardeşine Resûlullah Aleyhisselamın gönderdiği elçisiyim!' dedim. Abd:
'Kardeşim yaşça ve saltanatça benden önce gelir. Ben seni onunla görüştüreyim. Mektubunu o okusun!1 dedi.[15] Sonra da:
'Sen nelere davet ediyorsun?1 diye sordu.
'Ben seni bir olan, eşi ortağı olmayan Allah'a iman ve ibadet etmeye, O'ndan başkasına tapmayı bırakmaya, Muhammed'in de O'nun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet getirmeye davet ediyorum!' dedim. Abd b.Cülendâ:
'Ey Amr! Sen kavminin ulu kişisi olan bir kişinin oğlusun. Senin baban bu hususta nasıl davrandı, ne yaptı? Şüphe yok ki; o bize bu yolda bir misal, bir örnek olabilir!' dedi. 'O, Muhammed Aleyhisselama
iman etmeden ölüp gitti. Ben onun da Müslüman olmasını ve Muhammed Aleyhisselamı doğrulamasını çok arzu ederdim! Ben de önceleri onun görüşünde idim. Nihayet, Allah beni İslâmiyete hidayet etti1 dedim. Abd:
'Sen ona ne zaman tâbi oldun?' diye sordu. Necaşî'nin yanında!' dedim
ve Necaşî'nin ne zaman Müslüman olduğunu haber verdim. Abd:
'Necaşî'nin kavmi, onun hükümdarlığı hakkında ne yaptı?' diye sordu. 'Hükümdarlığında bıraktılar ve ona tâbi oldular!' dedim. 'Uskuflar* ve ruhbanlar da
ona tâbi oldular mı?' diye sordu. 'Evet!' dedim. Abd:
'Ey Amr! Söylediğin şeye dikkat et! Adam için, yalan söylemekten daha ayıp, daha kötü bir huy yoktur!' dedi. 'Ben ne yalan söylerim, ne de dinimizde yalanı helâl sayarız!' dedim. Abd:
'Herakliyus, Necaşî'nin Müslüman olduğunu öğrenebilmiş mi idi?' diye sordu.
'Evet!' dedim. Abd:
'Bu, nasıl ve hangi şeyle öğrenilebilmiş?' dedi. 'Necaşî,
Herakliyus'a haraç gönderirmiş. Müslüman olduğu, Muhammed Aleyhisselamın peygamberliğini
doğruladığı zaman:
'Hayır! Vallahi, benden bir tek dirhem bile istemiş olsa, ona vermem!' demiş.
Herakliyus onun bu sözünü
haber alınca, kardeşinin oğlu Yennak:
'Senin dinine aykırı, sonradan ortaya çıkan bir dini din edinen kulunun yaptıklarını yanına bırakacak mısın?!' demiş. Herakliyus da:
'Adam kendisi için bir din seçmişse, ben ona ne diyebilirim? Vallahi, ben de,
esirgeyip cimrilik etmeseydim, muhakkak onun yaptığı gibi yapardım!' demiş'
dedim. Abd:
'Ey Amr! Neler söylediğine dikkat et!' dedi.
'Vallahi, sana doğru söylüyorum!' dedim.
Abd:
'Peygamberiniz neleri emrediyor? Nelerden de sakındırıyor? Onları da bana haber ver?' dedi. 'Yüce Allah'ın
buyruklarına boyun eğmeyi emrediyor. Ona asi olmaktan, karşı koymaktan
sakındırıyor. İyiliği, akraba haklarını gözetmeyi emrediyor. Zulümden,
haksızlıktan, zinadan, içkiden, taşlara, putlara, salibe tapmaktan sakındırıyor' dedim. Abd:
'Onun davet etmiş olduğu bu şeyler ne kadar güzeldir! Kardeşim beni
dinlese, bana uysa da, gidip Muhammed'e iman ve onun getirdiklerini doğrulasak
ne iyi olurdu. Fakat, kardeşim saltanata
düşkün ve onu elden bırakmakta cimridir!' dedi. 'Eğer o Müslüman olursa, Resûlullah Aleyhisselam yine onu kavmine hükümdar yapar. Zenginlerinden sadakalarını alır, fakirlerine, yoksul olanlarına verir' dedim.
Abd:
'Hiç şüphesiz, bu da güzel ahlâktır!1 dedi ve 'Sadaka dediğin nedir?' diye sordu. Mallar hakkında farz ki İman zekat ve sadakanın nev' ve miktarlarını ona haber vere vere develerin zekatına geldiğim zaman, Abd, bana:
'Ey Amr! Ağaçlardan, otlardan yayılan ve sulanmak için su başlarına sürülen yaylım hayvanlarımızdanda mı zekat ve sadaka alacaksın?1 diye sordu. 'Evet!' dedim. Abd:
'Vallahi, yurtlan uzak, sayıları da pek çok olan kavmimin bunu benimseyeceklerini pek sanmıyorum!' dedi.[16] Kapısında günlerce bekledim.[17] Abd, kendisine verdiğim haberlerin hepsini kardeşine ulaştırdı.[18] Sonra, bir gün, Ceyfer beni
çağırdı. Yanına girdim.[19] Ceyfer'in adamları, hemen kollarımı tuttular. Ceyfer:
'Bırakınız onu!' deyince, bıraktılar. Oturmak için ileri vardım. Beni oturtmadılar. Ceyfer'e baktım.
Bana: 'Dileğini getir!' dedi.[20] Mühürlü mektubu kendisine sundum. Açıp sonuna kadar okuduktan sonra, kardeşine verdi.
O da, Ceyfer gibi okudu. Kendisini, kardeşi Ceyfer'den daha uslu ve mülayim gördüm.[21] Ceyfer:
'Bana haber ver: Kureyşîler bu hususta ne yaptılar? Nasıl davrandılar?' diye sordu.
'İslâmiyeti benimseyerek de, kılıç korkusu ile de tâbi oldular!1 dedim. Ceyfer:
'Onun yanında bulunanlar kimlerdir?' diye sordu. 'Allah'ın hidayetiyle akılları başlarına gelip dalâlet içinde bulunduklarını anlamış, İslâmiyete can atmış ve Resûlullahı başka herşeye tercih etmiş, üstün tutmuş olanlardır. Şu çıkış yeri bulunmayan vadilerde senden başkasının kaldığını bilmiyorum! Sen bugün Müslüman olmaz, Resûlullaha uymazsan, süvarilere çiğnenirsin. Cemaatin de perişan ve darmadağın olur.
Müslüman ol, selamete er! Yine, kavminin üzerine hükümdar olursun! Senin üzerine ne süvariler, ne de piyadeler gelir!1 dedim.[22] Ceyfer:
'Sen bugün beni kendi halime bırak da, yarın yanıma dön!' dedi.[23] Ceyfer'in kardeşinin yanına döndüm. Bana 'Ey Amr! Eğer saltanatı esirgemez, cimriliği tutmazsa, kendisinin Müslüman olacağını umarım' dedi. Ertesi gün olunca, tekrar
Ceyfer'e gittim. Ceyfer, içeri girmeme izin
vermeye yanaşmadı. Ceyfer'in kardeşi Abd'in yanına döndüm. Ceyfer'le buluşamadığımı ona haber verdim. Bunun üzerine, beni götürüp Ceyfer'le buluşturdu.[24] Ceyfer:
'Ben senin davet ettiğin şey üzerinde düşündüm: Eğer ben elimdeki saltanatımı başka bir adama bırakırsam, Arapların en zayıfı ve düşkünü durumuna düşerim![25]
Onun süvarileri, buralara kadar gelip ulaşamazlar. Eğer gelir, ulaşırlarsa,
ortada kimi bulup da savaşacaklar?1 dedi.[26] 'Öyleyse, ben yarın çıkıp gideceğim!' dedim. Ceyfer benim gideceğime
kanaat getirince,[27] kardeşi onunla gizlice konuştu:
'Biz bu hususta ona üstün gelemeyiz!
Kendilerine haber saldığı her hükümdar, davetine icabet etti!' dedi.[28] Ceyfer, ertesi günü, sabahleyin, bana haber saldı.
Huzuruna varınca,[29] kendisine:
'Ey Cülendâ! Sen her ne kadar bizden uzakta bulunuyorsan da, Allah'tan uzakta değilsindir. Seni tek başına yaratmış olan Allah, ibadeti yalnız Kendisine tahsis etmene ve O'nun seni yaratırken işe karıştırmadığını senin de ibadette O'na ortak tutmamana lâyıktır. İyi bil ki; sen ölü bir halde iken, O seni diri kıldı. Seni yine eski haline çevirecek, öldürecek, sonra da diriltecektir. Bak! Şu ümmî peygamber sana dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak bir din getirmiştir. Ahiret ecir ve mükâfatını isteyen, ondan yararlanır.
Nefsine uyan ise, onu bırakır. Sonra bak! İyi düşün ki; o, insanların getirdiği şeylere hiç benziyor mu? Eğer benzemiş olsaydı, belli olur, açıkça görülürdü. Sen bu haber üzerinde muhayyersin: Bu, kullarınkine
benzemiyorsa, Allah tarafından olduğunu ve söylenen şeyi kabul et! Eğer işe önem vermez, aldırış etmezsen, va'd edilen şey başına gelir!' dedim.[30]

İslâm Tarihi, M. Asım Köksal (Sayfa 4355)İslâm Tarihi, M. Asım Köksal (Sayfa 4355)

Lesbos’un en güzel kızlarından biri olarak görülen ve genç yaşlarından itibaren evlilik teklifleri alan ancak hepsini geri çeviren Sappho, edebiyata ve özellikle de şiire olan düşkünlüğü ile tanınmaya başlamış, şiirlerinde aşkı ve kadın erotizmini büyük bir tutkuyla işlemiş, etrafına topladığı genç Lesbos’lu kızlarla edebiyat ve şiir sohbetleri yapmaya başlamıştır. Şiirleri, önce ada halkının önemli bir bölümü sonrasında ada yönetimi tarafından tepki toplamaya başlamıştır.Erkekleri bencil ve zorba olarak gören Sappho, bu düşüncesini ataerkil yani erkek egemen sisteme dayandırıyor, bu argüman üzerinden sistem eleştirisinde bulunuyordu. Erkeklerin iktidara, yönetime ve güce sahip olma isteğini sistematik biçimde eleştiriyor, o döneme kadar erkek ve kadın ilişkilerini ele alan şiirlerin aksine kadınları temel alan, kadın erotizmi ve iç dünyasını odak haline getiren şiirleriyle tanınıyordu. Dönemin aristokrat geleneklerinden biri de dinleyicileri etrafına toplayarak onlarla görüşlerini paylaşmak, çeşitli konularda sohbet etmek ve bir Antik Yunan telli çalgısı olan lir ile şarkı söylemektir. Sappho’da bu geleneğe uygun olarak Lesbos’lu genç kızlarla düşüncelerini ve şiirlerini paylaşmaktadır. Bu bağlamda çağlar öncesine ait bir yüzyılda, erkek egemen sistemi oluşturan iktidar, yönetim ve bürokrasi karşısında eşcinsel kimliğin de özgür ve cesur bir ifadesi, bir çığlığı niteliğindedir. Kadın erotizmini, dünyasını ve aşklarını dile getirdiği şiirleriyle birlikte lezbiyen terimi ile özdeşleştirilmiş olan Sappho’nun bu terimi literatüre kazandırma hikâyesi görüldüğü gibi yüzyıllardır dile gelen bir düşünce savaşının, bir birey özgürlüğünün ve bir kazanımın hikâyesidir.

Mucahit Akbaş, İslam Siyaset İlişkileri'ni inceledi.
17 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kitap günümüzdeki müslümanların çıkmazlarını çok güzel tespit edip bunalara farklı bakış açıları kazandırıyor.Bu kitabı islam yönetimini ve siyasetini anlamak isteyen herkes okumalı.keza osmanlı ve diğer islam devletlerinin yönetim şekillerinide bu kitaptan öğrenebilirsiniz..

Adil Yönetim
İslam filozofları: “Dinin bekası başkanla, başkanın bekası askerle, askerin bekası mali güçle mümkün olur. Aynı şekilde mali güç, ülkenin bayındır olmasıyla, ülkenin bayındır olması da, adil yönetimle olur.”

selim koç, bir alıntı ekledi.
20 May 11:14

Kapitalizmin mimarı sayılan Adam Smith‟in temel kitabının adı “Milletlerin Zenginleşmesi” idi. … Adam Smith kitabında zenginleşmeye vesile olmayan meslekleri bile lüzumsuz ve gereksiz görmektedir, örneğin doktorluk, öğretmenlik, sanatçılık, yazarlık vs. gibi uğraşlar ona göre boşa kürek çekmekti. Çünkü bunlar üretimi artırıcı, ithalat ve ihracatı geliştirici şeyler değildi, öyle ya hastayı muayene etmenin, çocuğa alfabe öğretmenin ekonomiye ne yararı vardı?
Kapitalizmin dini ekonomizmdir. insanın değeri piyasadaki değeri kadardır.
Kur‟an‟ın iktisadi değer ve kuralları da kendine özgü ve orijinaldir. “İstif etme” ruhuna değil “İnfak” ruhuna dayalıdır. Servetin tekelleşmesine karşıdır. Bu ister devlet eliyle ister özel sermaye eliyle olsun fark etmez! Kur‟an‟ın servete yönelik yaklaşımı onu alabildiğine yaygınlaştırmaktır.
Bu anlamıyla Kur‟an‟a dayalı yönetim İslam ve toplum hizmetkarlığından başka bir şey değildir. Kur‟an‟ın devlet felsefesinde “kutsal devlet” anlayışı yoktur. Kutsal olan Allah‟tır, Kur‟an‟dır. Devlet bunlara hizmet ettiği sürece insanlar gibi gelip geçici bir fanidir; Kur‟an‟a hizmet etmeyen devlet gayri meşrudur. itaat edilmesi, meşru görülmesi yasaktır.

Devrimci İslam, Recep İhsan EliaçıkDevrimci İslam, Recep İhsan Eliaçık

Albert Einstein:
Zorba bir yönetim aldatmaya dayanır, terörle sürdürülür ve sonunda mutlaka kendi içinde ürettiği zehir dolayısıyla telef olur gider.

hltsevim, Hacı Murat'ı inceledi.
 19 May 15:43 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kitabın Yorumu
Dünyanın en çok okunan ikinci yazarı olan Lev Nikoloviç Tolstoy’un, olgunluk yıllarında (68-76 yaşları arasında) yazdığı ancak ölümünden iki yıl sonra yayımlanan ünlü romanı, ismini; Kafkasya’da uzun yıllar Ruslara karşı savaşmayı müteakip teslim olma kararı alan ünlü direnişçi “Hacı Murat”tan almıştır.
Tolstoy, trajik sonla bu romanını yazma gerekçesini, kitabın başında; “Bir kır gezintisinde gördüğü ezilmiş haldeki bir devedikeninin topraktaki inatçı duruşunun, bu Kafkas hikâyesini aklına getirmesi” olarak açıklamıştır. Basit gözüken bu çağrışımdan dünya klasiği bir romanın çıkması, beklenmeyen güzel bir sonuç olsa gerek.
Hacı Murat’ın varlığı ve Ruslarla ilişkileri, tarihi bir olgudur. Her ne kadar Tolstoy’un bu romanda; Kafkas anlatımından ziyade Rus resmi tarih anlayışını yansıttığı söylense de, Hacı Murat’ı ve mücadelesini (hatta Şeyh Şamil’i) dünyaya tanıtan da yine bu roman olmuştur. Yani; “Roman Hacı Murat”ın ünü, gerçek “Hacı Murat”ı geride bırakmıştır.
Roman; Hacı Murat’ın 1850-1952 yıllarında Ruslara teslim oluşundan, kaçarken öldürülmesine kadar olan olaylar konu edilir. Romanda okura; o dönemin Rus bürokrasisi, askeri teşkilatı ve yönetim mantığı da, olaylar ve canlı tasvirler üzerinden detaylı anlatılır.
Romandan çıkartılacak ana düşünceyi; “İnsan yaptığından eminse ve vicdanen de rahatsa, artık endişe etmemeli, mert ve kararlı olmalı” şeklinde yorumladım.
Roman; olay kurgusu, samimi cümleleri ve akıcı anlatımı ile sürükleyici bir eser. Okurken; “İşte büyük bir yazar” dedirten, sade ama etkili bir anlatım şekli var. Yine okura, zamanını doğru değerlendirdiği hissini de veriyor.
Sonuç olarak, “Hacı Murat”; hiç Tolstoy okumamışlar için iyi bir fırsat, hâlâ okumamış müptelaları için bir eksiklik olabilir.



İyi okumalar.

Corpus., Gazap ve Şafak'ı inceledi.
19 May 14:41 · Kitabı okudu · 12 günde · 1/10 puan

Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
16 yaşındayım.
Mü – kem – mel – im.
Harika, demiş miydim?
Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

Halidcan da şöyle:

Selam, ben Halid.
Üzgün ve öfkeli.
Bedbaht ve katil.
Mutsuz ve ergen.
Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
Gülmem.
Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
Çekindim utandım
Nefes alamadım
Bakışını yakalayınca dayanamadım
Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
Dilim tutulup orada kendimden geçince
Bir laf bulamadım
Orada öylece kaldım
Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

(Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

Selam, ben Tarık.
Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

Bir an sonra…

Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

Sevgiler, saygılar.