• -Erkut Tanrıseven’e, ilkgençliğimize

    Çocuk Anadolu’dan böyle güvercin çıkmamıştır daha 
    yalnızlığın üstüne böyle şiir kanatlanmamıştır 
    böyle göz dökülmemiştir gurbet sürmelisine 
    böyle yağmur da inmemiştir kimsenin gözlerine 
    İyilik kanatlarının üstüne olsun, gelmişsin 
    şu uzun taşradan gölgesi bile yorulur bazen 
    yorgunsun da biraz daha yorulmaya gelmişsin 
    akşamlar efendidir, birbirine benzer deyip gelmişsin 
    dalgınlığından mı ne bir an çıkıp gelmişsin 
    kim kimse demeden bir de çağrılmadan gelmişsin 
    -ben miydim önce gelen başkası diye bir yanlış adrese 
    kimi sorduysam kendine başkasını gösterdi 
    bildim bilmediğimi de, başkası bile değilmişim kendime- 
    sen de gelecekmişsin kimin yerine ayrıldıysan kendinden 
    gelecektin elbette ve kime 
    benzeyecektin biz dururken 
    dalgın mısın, üzülme, bir yanlışlık olacaktın nasılsa 
    dalgınlık yalnızlığa benzer sanki çoğala çoğala 
    ve kara bir şaşkınlık gibi başkasının toprağında 
    çırpına çırpına-boşuna, mavi başkasının toprağıdır 
    bizse toprağımız olan göğü yitirmişiz gibi 
    geldik başkasının mavisine

    Sen de öyle gelmişsin 
    geç de sayılmazsın erken de 
    ikisine de yetişilir nasılsa sonunda 
    yetişmişsin, hem zaman senin değil burada 
    hem zamanda bir yerin de olmayacak burada 
    ister aç ister katla kanatların gibisin 
    kanatlarından başka bir evin de yok burada 
    kanatların kadar açık bu göğün altında 
    Gurbet açık zamanda bir deniz 
    hadi misafir sayalım kendimizi onun vapurunda 
    hem eski turnalar gibiyiz hala 
    kendi kanatlarına misafir 
    hem saklana saklana yenisi yok sözler gibiyiz 
    bizden başka misafiri de yok ama 
    yine de yolcu gibi davranır bu deniz insana 
    gurbetten bir kuş mu gelmiş şehir uyuyor 
    senin kanatlarınla uyanacak şehir bu değil 
    güvercinin denizi geçtiği şiir bu değil 
    Deniz ökse, vapur avcı görünür 
    çocuk Anadolu’nun kara donlu güvercinine 
    senden sonra da bilmem ki çocuk mu Anadolu 
    son güvercinini yitirmiş de hala demli uykuda 
    kasabaların horladığı vakitsiz uykularda 
    uykusu sarışın, şiiri bun bir Turgut Uyar kalmadı 
    Cemal Süreya da yok ki bir abi arasan burada 
    sana çok uzun bir öğlesonuydu Turgut Uyar 
    sıkıntısını mı kıskanırdın: Şu kasaba bir içine baksa 
    sen kanatlarını toplayıp otursan da coğrafya uçsa 
    sınıftan! Dul coğrafya gidecek evi mi vardı 
    Turgut Uyar’ ın tozlu şiirinden başka?

    Kederliyim, gölgesinin terk ettiği bir kasaba kadar yorgunum, kanatları 
    gurbette bir güvercin gibiyim 
    senin yerineyim, sıkıntını yazmak kaldı bana 
    Bugün paçalı bir güvercin gördüm 
    çocuk Anadolu böyle avunamaz bir daha 
    bilmem ki nesiyim o güvercinin 
    artık nereye uçsa göğü benim içimdir 
    nereye konsa o güvercinin yerlisiyim 
    “San Marko meydanında dost olduğum güvercin” 
    ilk seninle tanıdıydım Oktay Rifat’ı 
    o şiiri uçurduğu gökyüzü şimdi boş 
    yeni bir gökyüzü kurulmuş şimdi öyle diyorlar 
    “milyon güvercin içinde” eskisi kayıp Ankara 
    bizi ne zaman seveceksin eskisi gibi bir daha 
    çocuk Anadolu gibiydin, şarkı gibiydin öyle 
    ümidimiz gibiydin birlikte hiç büyümemeye 
    uzun bir iyilik gibiydin, bir ‘Anakaraydın hepimize 
    seni unuta unuta büyümek bile hatırlamak gibiydi 
    durup durup insanları sanki kendilerinden çok 
    sevdiğimiz yılları hatırlamak gibiydi, yalnızca 
    bunu hatırlıyorum senden artık insanları değil 
    insanları hatırlatacak hiçbir şey kalmadı son zamanlarda 
    Hem olmasın da artık insanları hatırlatacak hiçbir şey 
    insanları insanlarla hatırlamadıktan sonra 
    kasabaları güvercinlerle, trenleri turnalarla 
    ve anılan şehirlerle hatırlamadıktan sonra 
    hayvanların suçu yok bunda, şehirlerin suçu yok 
    evlerin de suçu yok bana kalırsa 
    galiba her şey yerli yerinde de insanlar ortalık 
    eskiymiş, bir dostu bulamasak gölgesini arardık 
    şimdi gölgeler de insanlara benziyor 
    yarısı karanlık, yarısı kiralık 
    herkes içinde üç-beş yalnız besliyor 
    herkesin gözü başkasının yalnızlığında 
    bir ‘çıt’ yeterdi oysa bir insanla 
    bir ‘çıt’, açılıp kapanmaya 
    şimdi herkesin ortasında 
    şimdi bir insanın ortasında 
    çat çat çat 
    çarpışan üç-beş yalnız 
    üç-beş yaralısı var herkesin hayatında 
    ve yalnızca bir cümlesi: 
    Biz çok yalnızdık! 
    Ve galiba yalnızlığın bol gelmesinden 
    içimizdeki bu kalabalık 
    öyle korktuk ki yalnızlığımızdan 
    kimseye bırakmadık! 
    Bugün bir güvercin gördüm şehirde 
    bugün bir güvercin şiirden içeri 
    ‘Avunulmazı getir’di bana hiç avunması 
    yoktu gönlümün, ne güvercin ne turna 
    tenha bir sokak itiydim olsa olsa 
    tekmelenmiş yaşlı bir kedi biraz da 
    geçtim insan hastanelerinden geçtim 
    insan evlerinden kimseye yetişemedim 
    dilde kardeşlik vardı da bir kanatlık 
    yer yoktu kimsenin kalbinde konacak 
    sustum: “Çocuk Anadolu’dan uçtum iyidir 
    çocukları bizim Anadolu’nun” dedikçe sen, 
    nasıl ezber eder kardeşliği,diyemedim, 
    ruhtan sökün etmeyen dil nasıl?

    İçinde bile kimsesi yoktu onun 
    bir kendisi kalmış bir de kimsesi 
    gibi gelip şiire konan şu gurbet kuşunun 
    kimsesi sen olursun Erkut diye 
    ister gama say onu ister şiire

    On Dakika Ara 

    Gurbet Kuşları / Haydar Ergülen
  • Pek çoğumuz genel bir kırgınlık, yorgunluk ve içsel bir boşluk halinden mustaribiz. Her türlü ekran karşısında geçirdiğimiz uzun saatler, bize ruhsal çökkünlük olarak geri dönüyor.
  • Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem açtı yuva kurma konusunu.
Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış, kızlarının ailesinden dahada dine bağlı olduğunu duyunca sevindim.

Gittik bir görelim görüşelim dedim.Ilk ailesiyle konuştum... Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu, şaşırdım kaldım...
Bir şey diyemedim...
Kına gecesinde en iyi müzüsyenler olacakmış...Düğünde keza aynı... Ev dayalı döşeli olacakmış,hemde hepsi en pahalısından... Araba olacakmış son model hemde, çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende...Anne hadi kalkalım diyecektim utandım...
Kızla görüştürmek istediler...
İslamiyete uygun olarak görüştük... on beş bilezik...En güzel gelinlik(10 bin tl)...En büyük düğün salonu...Ne diyeceğimi bilemedim...

Ben Saliha Bir Eş istiyordum sadace...

Istekleri bir türlü bitmiyordu...O anda yan taraftaki aynaya gözucuyla baktım kendime...Görünüşümdede bir iş adamı profilide yoktu... Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir dedi...
Biran önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım, geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı...
Tekrar sordu isteklerin nelerdir...
Hayırlısı olsun dedim kalktım...
Nezaketle ayrıldık evden...

Yolda giderken telefon geldi... Amcam arıyordu.. Yan komşuları serhat amcanın kızı varmış...Serhat amca çok iyidir...Cocukluğumdan beri tanırdım kendisini... Tamam dedim amcama geliriz... Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle koyulduk yola, on beş dakika sonra ulaştık evlerine.
Sohbet açıldı çocukluğumuzdan,başladı beni övmeye… Kızardıkça kızardım utancımdan birşeyde diyemiyorum… Derken söz asıl konuya gelmişti… Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü tealanın izniyle dedi ve başladı isteklerini saymaya…
O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı… En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı,şaşırmıştım açıkçası… Gözümü yerden alamadım uzun süre…
Serhat amca gençleri görüştürelim dedi… Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı… Onceki görüştüğüm kız gibi ne varsa herşeyi istiyordu …
Konuşmasını çalan telefonu böldü açıp konuştu kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı… Sonra tekrar..
Dayanamadım sordum arayan kim diye. Eski nişanlısıymış ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. Oturduğun kişi kimdi ki? ... Calıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş… Demek önceden çalışıyordunuz? Evet ben masörüm dedi…
Soktan şoka giriyordum.. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı… Evlilik amacını sordum… Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat,farklı bir ortam istiyormuş… Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş… Daha fazla dayanamayıp izin istedim kalktım…

Ben sadece saliha bir eş istiyordum…

Nezaketle evden ayrıldık annemle… Daha sonra öğrendim ki serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş… Gülümseyip,bugün öven yarın söver dedim içimden… Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim.

Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup kitap okuyordum… Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden ağlayıp dururdu her gece ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarıyor ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışıyordu… Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık. Bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte çıktım balkona… Beni görünce o da çıktı balkona, bir konu bulup yine başladı konuşmaya… Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar… işte beklediğim fırsat gelmişti okumak istersen vereyim deyince olur dedi… Besmele çekip iki üç metre karşıdaki kıza attım kitabı. Hadi gir de evde okumaya başla dedim… Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu…

Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu…Aradan aylar geçmişti, o zaman zarfında birkaç kızla daha görüşmeye gittim annemle… Fakat netice aynı değişen bir şey yoktu…

Bir Salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum… O gece iki rekat namaz kılıp yattım… Acayip bir rüya gördüm… Birine anlatmalıydım bu rüyayı…

O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı…Gözüm dolunayda, cebimden çıkarttım telefonu kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım…Arayan ses tanıdıktı…Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki… Arayan en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim.

Çocukluğumuzdan açıldı konu sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim…
Tozlu bir köy yolunda gidiyordum elimde bir tane kılıç vardı etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafalarını yukarıya doğru…Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı… Kılıçla kendimi savunuyordum… Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum… Ileride uyuyan biri vardı bilmediğim bir ses işittim ama ortalıkta kimse yoktu… Uyuyan kişiye baktım… O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri Peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim…
Ali yorumlamaya başladı rüyamı; Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi…
Konu evliliğe geldi yine… Başımdan geçenleri anlattım… Dertliydim bu konuda… benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı, sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı… Uzunca dinledi Ali sıkıntılarımı… O konuşmaya başladı bu sefer. Evden çıkarken annem dedi bizim mahallede bir kız varmış onunla görüştürmek istiyorlar seni.
Yok Ali bundan sonra kolay kolay kimseyle görüşmek istemiyorum dedim… Kızda pek istekli değilmiş zaten dedi… niye diye sordum.. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten soğumuş iyice… Alinin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş...Tamam dedim yarın gideriz diye sözleştik…

Rüyam gerçek mi olacaktı acaba… Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü tealanın izniyle aşmıştım… Ali ile vedalaşıp eve geldim konuyu anneme açtım… Yarın gidecektik görüşmeye… Cok heyecanlıydım nedense… Sabah erkenden kalkıp giyindim… Heyecan gitmek bilmiyordu bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum evin içinde… Ilk defa bu kadar heyecanlıydım… Oğle namazını kıldıktan sonra yola koyulduk annemle… Ali bizi kızın evine kadar götürdü… Kapıyı çaldım… Kapıyı babası açtı eve buyur etti… Biraz sohbet ettik söz asıl konuya geldi sonra…kızın babası konuşuyordu; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi.

Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum… dünyalık bir konu açılmamıştı ilk defa…

Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim… Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı… Odaya kız girdi nurani yüzlüydü… önüne bakarak konuşmaya başladı…

Diğer kızlar gibi bilezikten gelinlikten girmedi konuya… Ilk sorusu namazdan oldu…. Bana namaz kılıyor musun demedi, namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi… on beş dakika civarında diye söyledim… Memnun oldu… sonra birikmiş ne kadar paran var deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim içimden… 45 bin lira var…

Paranın zekatını veriyor musun deyince yanlış düşündüğün için utandım.. Evet veriyorum dedim…
Konuşmasına ağır ağır devam etti…
Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı.

Size ilk sorum namaz oldu çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelemez. Ailesinin hakkını gözetir haksızlık yapamaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlukat sever,mahlukatın sevdiğini de Allahü teala sever. Allahü tealanın sevdiği kul ise makbul edilen kuldur…

ve devam etti konuşmasına…

Sonra zekatı sordum çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü teala ondan nasıl razı olur ki…

Ne kadar doğru konuşuyordu konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye dem etti... Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum çünkü benim okuduğum Ehli sünnet Alimlerinin kitaplarını okuyormuş.

Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı, ben sormadan herşeyi anlattı bana.

Son olarak annemle konuşmak isteti, ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim dışarı çıktım… annemle de on dakika kadar konuştular içeride, annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık.
İki tarafta birbirinden memnun olmuştu.
Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş. Çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü teala razı olmazdı.

Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi… Abdest aldım iki rekat namaz kıldım odamda sonra birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi aklıma… Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım…
Bu günden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık artık… Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu..
Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor ,ben ise dini yönden olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Düğün çalgılı olurmuş onlara göre. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış… Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum… Bir akşam evde akrabalarla toplandık bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı… herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim… Kimse yüzüme bakmıyordu artık utanmışlardı açıkçası… Bu konu da böylece şekilde kapamış oluyordu…

Bir Perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık… Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazi bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum… Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu… düğün günü gelip çatmıştı… heyecandan ölecek gibiydim elim ayağıma dolaşıyordu adeta. Düğün tam istediğim gibi olmuştu….

Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslamın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekasına güzel ahlakına güler güzüne hayrandım… Onsuz zaman geçmiyordu, işteyken fırsat buldukça arıyordum,sesini duyuncada çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüz ile karşılardı, o anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum çünkü. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum… Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım.

Arada bir arabamla gezerdik,gezdirince mutlu olurdu…
Yine bir gün gezdirmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir,sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım… biraz gezip eve gelmiştik…

Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk… Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu… benim uykum çok hafif olduğu içinde hemen uyanıyordum…

O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı, kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi…Fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti… Ben rahatsız olmayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı… kapı kilitliydi Eşim "Bismillahirrahmanirrahim" dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı terlemeye başladım… yataktan kalktım gözlerim, kapıya odaklanmıştı… yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu… Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Fakat eşim kapıyı açmadan odaya girdi… Kalp atışlarım iyice artınca dayanamadım uyanmış gibi yaparak Yatakta doğrulup oturdum… Eşimin yüzüne baktım… adeta güzü nurlanmış parlıyordu… Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim diye sordu. Yok çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı…

Işe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi?... Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum… işten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş… Selam verip içeri girdim elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık yemeği yedik… Bu gün neden durgunsun bir şey mi oldu? Diye sordu… Cevap veremedim…

Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki…

Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı…gözlerinin içine bakıyordum… buyur söyle dedim… Hamileyim dedi… Ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten… O anda ayaklarım boşaldı… Düşüp kalmışım yerde… Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu… Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca utanıp yüzünü yere çevirdi… Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam…

Akşamları işten eve gelirken artık bebek eşyaları alıyordum… Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurap duruyorduk… Cocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı acaba… Ilk önce namaz kitabındaki bilgileri öğrenmeliydi. Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık… Yok yok ilk önce Halifelerin menkıbeleriyle yeşertmeliydi kalbini… Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik…

Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim ve gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu… Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı. Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti… anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu… Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi… Peki kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi.. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti.. beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti…

O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi… Ilmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi… Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; ilmihalin şu sayfasında yazıyor diye söylerdi… Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı… İslamiyeti yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü tealaya her saniye şükretsem yine az gelirdi…

Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım kendisiyle… her zamanki gibi işten geldim yemek yedik konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım… giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım..

İslamiyetin en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum dediğim anda eşim konuşmaya başladı… "Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü teala ona daha iyilerini ihsan eder"…

Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, eşimde konuşmasını bitirmişti… O günden sonra ona olan davranışlarım daha dikkatliydi. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum…

Bir akşam annem aradı komşu kızının düğünü varmış iki gün sonra, düğüne beni de davet etmişler. Eşimle birlikte gittik düğüne, her şey İslama uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi… düğündeki İslama uyma titizliğini görünce çok sevindim.
Bir akşam kendisine balkondan verdiğim Kıyamet ve ahiret kitabı geldi aklıma. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi, o kızın kardeşiydi bu. Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk… Abi eğilir misin dedi.. eğildim kulağıma ablasının bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Ben vesile olmuşum onun bu duruma gelmesinde. Bunu öğrenince çok sevindim… Eşim hamile olduğu için fazla kalamadık düğünde eve gittik…

Aradan aylar geçmiş ve eşim doğurmuş ve Bir tane oğlum olmuştu… hayatımızdan çok memnunduk… Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk yine… Eşime üstadım diye hitap ediyordum… O benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesile idi… geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca çocuğu alıp başka odaya gidiyordum… aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü…

Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu… bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu… eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu.

Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu ilk önce uyuyor zannettim. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

Annemi aradım gelmesini istedim…. Eşimi diğer gün defnettik… Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan gelmeye başladı… Her gittiğimde o kokuyu duyardım… giremiyordum. Onu özlüyordum sadece.. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum… her an onu düşünüyordum…

Aylar sonra eve girme cesareti gösterdim… gözlerim doldu ağlamaya başladım. Balkonda çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı… Alinin beni aradığı o akşam geldi aklıma… O akşamda aynı dolunay vardı… gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım… doğru üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım…. O güzel kokuyu hissetmeye başladım tekrar… arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm eşim nurlar içinde arkamda duruyordu… Heyecandan bir şey söyleyemiyordum.. Başım dönmeye başladı ve bayılmışım sonra… Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu… Kalktım etrafıma baktım… Eşimi gördüğüm anda... sabret dediğini hatırladım… Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim… Elimi cebime attım bir tane mendil vardı… Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil ayağa kalkarken yere düşmüştü bulamamıştım daha… demek ki eşim bulup saklamış… Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı…

BU GERCEK BIR HIKAYEDIR BU HIKAYENIN YAZARI YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR...

( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim… Hikayede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır…)

  • ”Hayatının en güzel günleri daha erken demekle geçer, sonra çok geç olur.”
    Bahaneler, bahaneler, bahaneler…
    Bahanelerle zaman kaybeden bir tek ben miyim? Hiç sanmıyorum. Büyük bir ihtimal bahanelerle zaman kaybetmeyen insan sayısı oldukça azdır. Kendimden örnek vereyim. Benim her zaman, her durumda mutlaka bir bahanem vardır. Resmen bahane makinesi gibi bir şeyim. Muhtemelen çoğumuz öyledir. Dediğim gibi sürekli bahanem var. O dersi şuan çalışmamak için bahanem var, o diziyi izlememek için, o testi şuan yapmamak için, dengeli beslenmemek için, erken yatmamak için, erken kalkmamak için. Hemen hemen her şeyde bir bahanem var. Bahane diyorum çünkü bunlar bahane. Hiçbir zaman gerçek sebepler değil. Hepimizin en büyük şikayeti ders çalışmaktır değil mi? O derse şuan çalışamazsın çünkü şuan gitmen gereken bir yer var. O derse şuan çalışamazsın çünkü şuan çok yorgunsun. O derse şuan çalışamazsın çünkü uykun var. O derse şuan çalışamazsın karnın aç. O derse şuan çalışamazsın çünkü en yakın arkadaşınla buluşman gerekiyor. O derse şuan çalışamazsın çünkü kendine de zaman ayırman gerekiyor. Önce moralini düzelt sonra dersini çalışırsın değil mi? Bahanelerden başka bir şey değil! Hiçbirisi de haklı bir sebep değil. Sadece bahane. Bir insan bir şeyi istiyorsa yapmanın mutlaka bir yolunu bulur. Ama yok istemiyorsa her türlü yolu gösterin mutlaka bir bahane bulur. En yakın arkadaşınla mı gezmen gerekiyor? Sonra gez. Mutlaka gezmen mi gerekiyor şimdi? O zaman yol boyunca çalışman gereken konuyu oku.
    Hepinizin bahanesini biliyorum çünkü benim bahanem de aynı. Beş dakika daha uyumak isteriz. Beş dakika sonra kalksak bir şey kaybetmeyiz diye düşünürüz. Oysa hayatımızdan beş dakika daha kaybetmiş olacağımızı önemsemiyor olmamıza rağmen. Sonra bir beş dakika daha, bir beş dakika daha ve bir beş dakika daha. Toplamda ne kadar kaybetmiş olacağımızı hesaplamayı denediniz mi hiç? Evet şuan hiçbir önemi yok belki o beş dakikaların. Endişelenmek için çok erken. Çünkü çok sağlıklı olduğunu düşünüyorsun, çok genç olduğunu düşünüyorsun ve hatta yaşadığın bu günün son günün olabilme ihtimalini aklına bile getirmiyorsun. Sevdiğin her şeyi erteliyorsun. Küçük olduğunu düşünüyorsun, daha zamanın olduğuna inanıyorsun. Ama sana bir şey söyleyeyim mi? Öyle bir gün gelecek ki ertelediğin her gün için pişman olacaksın. Öyle bir gün gelecek ki bahanelerin yüzünden kalan bütün günleri tükettiğini ve artık her şey için çok geç olduğunu fark edeceksin.
    Çoğunuz düşünüyor ki bu kadar hayata değer vermeye ne gerek var? Ölüp gideceksin sonuçta bak keyfine falan. Evet, ölüp gideceğiz. İnkar edilemez bir gerçektir ki bir gün gerçekten öleceğiz ve ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz. Ama soru şu. Olmak istediğin kişi olamadan ölmeye hazır mısın? Senin için anlam ifade şeyleri başaramadan ölmeye gerçekten hazır mısın? Senin olayın bu mu yani? Burada olmanın senin için manevi bir anlamı gerçekten yok mu?
    Şikayet etmeyi bırak tamam mı? Dünyaya gelmek istemezdin anladık. Sana sorsalardı gelmemeyi seçersin, dünya çok kötü bir yer ve sen hiç mutlu değilsin. Anladık tamam. Ama sen de şunu anla. Ne düşünürsen düşün kimse sana sormadı ve bundan şikayet ediyor olman burada olmadığın anlamına gelmiyor ya da seni buradan kurtarmıyor. Hemen şuan ölmüş olsan bile bu seni burada hiç olmamışsın gibi yok etmiyor. İnan bana bu dünyaya gelmiş geçmiş bütün canlı formları asırlar geçmiş olmasına rağmen bir zamanlar burada oldukları gerçeğini değiştiremezler. Ne yaparsan yap, ne kadar şikayet edersen et buradasın tamam mı? Burada olduğun gerçeğini değiştiremezsin. Buradasın. Bunu istemiyorsan ne yapalım? Buradasın işte. Tadını çıkar. İnan bana, burada olduğun ya da bir zamanlar buralarda var olduğun gerçeğini değiştiremezsin ancak buralardayken neler yaptığın ve senden sonrakilere nasıl bir izlenim bırakacağını değiştirebilirsin. Hemde o hep ertelediğin beş dakikalarla! Burada olmanın tadını çıkar bence. Ve bahaneleri bırak. Çünkü hiçbir yararı yok.
    Henüz çok geç olmadan evrensellik adına bir şeyler yapmalısın. Bana ne evrenden dememelisin. Çünkü bu senin varoluşun. Bu senin bir zamanlar yaşamış olacağın gezegen. Bunlar senin canlı türlerin. Bunlar senin ataların. Bunlar senin insanların. Bunlar senin aynı gezegeni paylaştığın farklı canlı formları. Bunların hepsi insanlığa ait. İnsanlık için çalış. Evrensel çalış. Bu kişisel bir eylem değil. Bunu kimse için yapmıyorsun. Bunu kendin için yapıyorsun. Sen varoluşun en önemli parçalarından birisisin ve elinde muazzam bir güç var. Hemde belirli bir ölçüsü yok. Devamlı geliştirebileceğin kadar muazzam bir güçten söz ediyorum. Ayrıca en önemli detayda, senin uğruna her şeyini feda edebileceğin insanlarının kökenlerinin senden sonra yaşayacak olması. Mesela sen çocuğun için her şeyi yaparsın çünkü onu çok seviyorsun. Ancak çocuğunun daha iyi hayat şartlarına ihtiyacı var. Çocuğunda kendi çocuğu için böyle hissediyor. Başka manevi anlamlarda düşünebilirsin. Ama ne düşünürsen düşün bu tamamen evrensel olacak ve algılardan ibaret olacak. Algı, ölümlü varoluşu ölümsüzleştirebilecek tek şeydir. Varoluşu ölümsüzleştirmek istiyorsanız, manevi bir sonsuzluk istiyorsanız bahaneleri bırakın ve çabalayın. Evrensel çalışın. Güçlerinizi iyi yönde kullanın. Ha bu arada yazımı sonlandırmadan söylemek istiyorum ki bu sonsuzluk kavramını maneviyatta arayın. Çünkü bir tek manevi sonsuzluğun bir anlamı vardır. İnanın bana maddi sonsuzluğu kimse istemez ve oldukça anlamsızdır.
  • İnce bir ip üzerinde yürümek gibi bir şey seni sevmek. Her an ip kopacak diye korkuyorum. İpi kopartan kişi olmaktan daha çok korkuyorum. Senden uzakta geçen her dakika sanki ipi inceltiyor. Elimden kayıp giden misine gibi, ne kadar tutmaya çalışsam da elimi kesiyor, canım acıyor, bırakmak zorunda kalıyorum. Ellerimden kanlar akıyor, avuçlarım kanıyor. Bu ellerle dokunmak istemiyorum sana.
    Uyuyor musun yoksa! Uykunda da çok güzelsindir, yine öyle sağına dönüp mü yatıyorsun?
    Çok yorgunsun biliyorum! Hep yorgunum biliyorsun!
    Niye mi yanında değilim, bilmiyorum ki. Elim kanıyor, avuçlarım kanıyor, öyle dokunamam sana.
    Sen yine o geceliği mi giydin yatmadan önce. Biliyorsun çok önemli benim için, ayrıntılarda yaşıyoruz, ayrıntılarda sevişiyoruz. Her ayrıntı bizim için bir mutluluk, her ayrıntı bizim için bir suçluluk, her ayrıntı bizim için, umut ve umutsuzluk.
    Kokun genzimde, derinlerde. Hissediyorum! Yokluğunun kokusunu içime çekiyorum. Yokluğunun kokusu nasıldır bilir misin? Hani avuçların kanar ya, kanla birlikte bir koku yayılır. Ölüyorsun sanırsın, ölüm kokusudur o! İşte yokluğunun kokusu böyle bir şey.
    Acı var elbette. Umut olmaz mı? Her an, umut doluyum. Bekliyorum avuçlarımın iyileşmesini…Bekliyorum...

    (ihtiyar - geçici insan masalları)