günün kutlu olsun saçları yıldızlı Kadın...
size yalnızlığımdan bahsetmek istiyorum, yatay ve dikey yalnızlığımdan. yıllarca bir boşluk hissinde kendimi idame ettirebilme gayretimden.
kapitalizm dayatmalarından olan şu özel gün zırvalıkları var ya hani; analar günü, babalar günü, manitacılık günü, yok dünya bilmem ne günü vs. işte o saçmalıklar. saçmalık dediğime bakmayın insanın canını en çok bu saçma günlerde diğerlerinin o telaşlı hallerini görmek yakıyor. bu günlerde o telaşı yaşayamamak yordu sanırım beni yıllarca.
diken gibi ruhuma sarılmış yetimliğimi anlatayım size biraz, ne yöne dönsem o yandan batan dikenliğimden. koskoca bir boşluk... boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı. hırpalandım durdum boyuna. konuşmak isteyip de kelime bulamamak... işte bu çok yorucu.
küçüçük kalbime bu kadar acıyı nasıl sığdırdım inanın bende bilmiyorum. 40 mum yaktım içimde, sönmedi hiçbiri. günden güne eridim o yangın sönmedi bir türlü. küçükken hiç anne diye ağlayamadım ben, saçlarımı sever misin anne diyemedim. seni anneme söyleyeceğim deyip ağlayan çocuklara bende sizi söyleyeceğim diyemedim. bağcıklarım çözülünce eğilip bağlayanım olmadı, çok yoruldum dizinde uyuyayım anne diyemedim. bir yığın hasret biriktirdim kalbimde, bir yığın cümle. anne ile başlayıp anne ile biten. cümlelerim sahipsiz kaldı. ellerim sahipsiz kaldı. saçlarım sahipsiz kaldı. kalbim sahipsiz kaldı.
bir sürü insan sığdırdım kalbime; dost, arkadaş, kardeş, yâr. bir anneyi sığdıramadım. bir aileyi sığdıramadım. diyemediğim ne kadar çok şey varmış, içimde kalan, yarım cümleler.
sahip olduklarınızın kıymetini bilin, bir gün değil her gün sarılın onlara. her gün değerlisiniz deyin.
bugün benim yerime de ellerinden öpün annelerinizin, sıkıca sarılın. çünkü ben bu hissin ne demek olduğunu bilmiyorum. iyi ki varsın anne, seni çok seviyorum deyin. gösterişli hediyeler yerine kalbinizi bırakın o güzel kadının avuçlarına. ölüm var unutmayın, ölüm her daim var. kadirşinas olun.

"çok yoruldum anne, dizlerinde uyuyabilir miyim?"

Fatma Zehra, bir alıntı ekledi.
 10 May 20:00 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

"Hunsden, üzümlerden söz ettin. Sizin ---'teki sera üzümlerinden daha çok sevdiğim bir meyveyi düşünüyordum, yabanileşen, bana ait olarak işaretlediğim ve bir gün koparıp, tadına bakmayı umduğum, benzersiz bir meyve. Bana buruk sıvılar sunmanın ya da beni susuzluktan ölmekle tehdit etmenin hiçbir yararı yok: Damağımda tatlı beklentisi var, dudaklarımda tazelik umudu, tatsız olanı reddedip, yorucu olana katlanabilirim."

Profesör, Charlotte Brontë (Sayfa 227)Profesör, Charlotte Brontë (Sayfa 227)

Kitap Fuarı İzlenimleri
Kaç zamandır beklediğim kitap fuarına ancak bugün gitmiş bulunmaktayım, Rasim Hoca'nın imzasıyla birlikte başlangıcımızı yaptık bakalım, nasıl olacağını son gün görmüş olacağım. Daha bugünden bile istediğim kitapların yarısını almış gibiyim. Bursa fuarına gitmeden önce yayınevleri belirlemiştim kendime bu sefer ise bilâkis kitap belirlemiş olmam bana daha büyük rahatlık sağlamış oldu. Hem fiyatlara da böylelikle daha mantıklı yaklaşıyorum. Her fuar sonunda çok para harcadığımdan şikayet ederken bugün dönerken tek ihtiyacımın kitaplarımı taşıyacak biri olduğunu düşündüm çünküsü gerçekten yorucu bir eylem bu :) ve ayrıca bu zamana kadar hep kötü saatler seçmişim, fuar için en güzel saat ikindi saatleri olsa gerek, çok çok sakindi ve bu çok güzel bir şey. Bilenler bilir Kocaeli Kitap Fuarı yeterince büyük olduğundan ona diyecek bir şeyim yok hatta her ne kadar tekrar geleceğim diye çok aramasam da İnsan Yayınları bir türlü gözüme çarpmadı -o da artık öbür günlere kaldı-. Bu mudur, bence budur kitap fuarı dediğiniz şey. Katılım sosyolojisine de değinecek olursam biraz; kadınlar ezici farkla önde beyler, bence daha çok gitmelisiniz, bence daha çok kitap satın almalısınız :)

Bir Yudum Kitap
Hakikat, fena hâlde ağır bir kelime. Ekseriyetle darmadağın ediyor zihnimizde inşa ettiğimiz dünyayı. Kaçıyoruz bu yüzden. Korkuyoruz belki de. Çehov, "İnsan gerçekten yaşayamayınca,seraplarla avunur." diyor ve ekliyor: "Ne de olsa, tam bir hiçlikten iyidir." Belki de Çehov haklıdır sevgili okur. Hakikatin peşinde tükeniyor ömrümüz. Var olun. 

Anton Çehov - Vişne Bahçesi

Çevirmen: İpek Söylemez, Karbon Kitaplar, s.44-45

 

LOPAHİN: "Ah. Ophelia, peri kızı, dualarında unutma beni!" 

LUBOV: Hadi, yemek vakti geliyor. 

VARYA: Beni çok korkuttu. Kalbim küt-küt atıyor. 

LOPAHİN: Bayanlar ve baylar, izninizle hatırlatmak isterim ki, vişne bahçeniz 22 Ağustos'ta satılmış olacak. Bir düşünün bunu! Bir düşünün! 

TROFİMOV ve ANYA hariç herkes çıkar. 

ANYA: (Güler) Varvara'yı korkutan o adam sayesinde sonunda yalnız kaldık. 

TROFİMOV: Varya birbirimize âşık olacağız diye korkusundan bir an olsun yanımızdan ayrılmıyor. Onun o basit aklı bizim aşkın çok üstünde olduğumuzu anlamaya yeterli değil... Mutlu ve özgür olmamıza mâni olan tüm o önemsiz ve aldatıcı şeylerden kaçıp kurtulmak; işte hayatımızın hedefi ve anlamı bu... İleri! Orada, uzakta yanan o parlak ışığa doğru pes etmek bilmeden ilerleyeceğiz. Geride kalmayın, dostlarım! 

ANYA: (Ellerini çırparak) Ne güzel konuşuyorsunuz! (Duraksar) Bugün de burası bir harika! 

TROFİMOV: Evet, hava muazzam... 

ANYA: Bana ne yaptınız, Pyotr? Eskisi kadar sevmiyorum artık vişne bahçesini... Eskiden öyle çok severdim ki, dünyada vişne bahçemizden daha güzel bir yer olmadığını düşünürdüm. 

TROFİMOV: Tüm Rusya bizim bahçemizdir. Toprak büyük ve çok güzel, üstelik bir sürü fevkalade yerin de ev sahibi... (Duraksar) Bir düşünün, Anya, dedeniz, büyük dedeniz ve tüm atalarınız serf sahibiydi; canlı ruhların sahipleriydiler; ve şimdi bahçedeki her vişne ağacının, her yaprağın ve her gövdenin nir insan gibi göründüğünü hissetmiyor musunuz? Seslerini duymuyor musunuz? Ah, berbat bir şey bu, bahçeniz korkunç bir yer! Özellikle de akşamları veya gece olduğunda ağaçların eski dalları loş bir ışık sızdırıyor ve ihtiyar vişne ağaçları yüz yıl, iki yüz yıl önce şahit oldukları acıların ağırlığıyla çökmüş gibi görünüyorlar. Yine de tüm bunlar iki yüz yıl geride kaldı. Ancak şimdiye kadar hiçbir şey kazanabilmiş değiliz; -henüz geçmişin bile bizim için ne anlam ifade ettiğini tam olarak bilemiyoruz- yalnız felsefe yapıyoruz, sıkıcı olduğumuzdan şikâyet ediyor ve votka içiyoruz. Günü yaşamak için geçmişin kefaretini ödemek gerekir; bunu da ancak acı çekerek, yorucu ve durmak bilmeyen bir emekleyapabiliriz. Bunu anlamalısınız, Anya! 

ANYA: Yaşadığımız ev uzun bir zamandır bizim değil artık... Ben de gideceğim. Size söz veriyorum.

TROFİMOV: Eğer çiftliğin anahtarlarına sahipseniz onları bir kuyuya atın ve çekip gidin! Rüzgâr gibi özgür olun! 

ANYA: (Heyecanla) Ne güzel dediniz! 

TROFİMOV: Bana inanın, Anya, inanın! Henüz otuz yaşında bile değilim, gencim, hâlâ bir öğrenciyim, ancak çok şey gördüm geçirdim! Kış kadar aç, hasta ve yorgunum. Bir dilenci kadar yoksulum ve başıma gelmeyen kalmadı; kader beni sürükleyip durdu. Ancak ruhum her zaman bana aittir; gün ve gecelerimin her anı dile getirilmez önsezilerle doludur. Mutluluğun yaklaştığını biliyorum, Anya, onu şimdiden görebiliyorum. 

ANYA: (Düşünceli) Ay doğuyor. 

Pol Gara, bir alıntı ekledi.
06 May 17:44 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Zincirden Boşanmış Variller

Örümceklerle olan savaştan sonraki gün, Bilbo ile cüceler açlık ve susuzluktan ölmeden önce çaresizlik içinde son bir çabaya kalkıştılar. Ayağa kalkıp, on üçünden sekizinin yolun bulunduğunu tahmin ettiği yöne doğru sendelediler; ama haklı olup olmadıklarını hiç öğrenemediler. Ormanda var olduğu kadarıyla gün ışığı bir kez daha yerini akşamın karasına bırakmaktaydı ki, aniden etraflarında pek çok meşalenin ışığı, yüzlerce kızıl yıldız misali parlayıverdi. Orman elfleri yayları ve mızraklarıyla ortaya fırlayıp cücelere bağırarak durmalarını söylediler.

Dövüşmek kimsenin aklından bile geçmedi. Cüceler öyle bir durumdaydılar ki, aslında yakalandıklarına memnun olmuşlardı; sahip oldukları tek silah olan küçük bıçakları da elflerin geceleyin bir kuşu gözünden vurabilecek oklarına karşı bir işe yaramayacaktı. Bu yüzden oldukları yerde oturup beklediler –yüzüğünü parmağına takıp çabucak yana çekilen Bilbo dışında hepsi. İşte bu yüzden elfler cüceleri uzun bir sıra halinde arka arkaya dizip saydığında, hobbiti ne buldular ne de saydılar.

Tutsaklarını ormanın içine götürürken onları meşalelerinin ışığının hayli gerisinden izleyen Bilbo’nun ayak seslerini de duymadılar. Tüm cücelerin gözü bağlıydı, ama bu pek bir şey değiştirmiyordu, zira gözlerini kullanabilecek durumda olan Bilbo bile nereye gitmekte olduklarını göremiyordu; hem zaten ne o ne de diğerleri yola nereden başladıklarını biliyordu. Bilbo meşalelere yetişmek için elinden gelen tüm çabayı sarf etmekteydi, zira elfler cüceleri hasta ve bitkin olmalarına bakmadan gidebildikleri kadar hızlı yürütmekteydi. Kral acele etmelerini buyurmuştu. Aniden meşaleler durdu ve onlar köprüyü aşmak üzereyken hobbit onlara son anda yetişti. Bu, Kral’ın nehrin diğer kıyısındaki kapılarına çıkan köprüydü. Köprünün altında akan su karanlık, hızlı ve güçlüydü; köprünün uzak ucunda bulunan kapılar ağaçlarla kaplı, dik bir yamaca inen dev bir mağaranın ağzı önündeydi. Yamacın dibinde dev kayınlar nehrin kıyısına kadar iniyordu, öyle ki ayakları nehrin içindeydi.

Elfler tutsaklarını köprünün karşı tarafına ittiler, ama Bilbo geride durakladı. Mağara ağzının görüntüsünden hiç hoşlanmamıştı ve tam dostlarını yarı yolda bırakmamaya karar verdiği anda, Kral’ın koca kapıları arkalarında bir çınlamayla kapanmadan önce son elflerin arkasından kendini içeri atmayı başardı.

İçeride geçitler kızıl meşale ışığıyla aydınlanmıştı ve elf muhafızlar dönen, birbirini kesen, yankılı patikalarda uygun adım yürürken şarkılar söylemekteydi. Patikalar goblin şehirlerindekilere benzemiyordu; daha küçüktüler, yeraltındaki derinlikleri daha azdı ve daha temiz havayla doluydular. Sütunları yaşayan taşlardan yontulmuş büyük bir salonda Elf Kralı ahşap oyma bir koltukta oturmaktaydı. Başında küçük meyveler ve kızıl yapraklardan bir taç vardı, çünkü güz yine gelmişti. Baharda orman çiçeklerinden bir taç takardı. Elinde meşeden oyumlu bir asa tutuyordu.

Tutsaklar önüne getirildi ve onlara sertçe bakmasına rağmen adamlarına esirlerin bağlarını çözmelerini söyledi, çünkü cüceler pejmürde ve bitkindiler. “Üstelik burada iplere gerek yok,” dedi. “Bir kez içeriye getirilenlerin büyülü kapılarımdan kaçmasına imkân yoktur.”

Cüceleri yaptıkları şeyler ve nereye gitmekte ve nereden gelmekte oldukları konusunda uzun uzun ve derinlemesine sorguladı, ama ağızlarından Thorin’den fazla laf alamadı. Huysuz ve öfkeliydiler, nazik rolü bile yapmadılar.

“Suçumuz nedir, ey Kral?” dedi, geri kalanların yaşça en büyüğü olan Balin. “Ormanda kaybolmak, aç ve susuz olmak, örümceklere esir düşmek suç mudur? Örümcekler evcil hayvanlarınız mı da öldürülmeleri sizi bu kadar öfkelendiriyor?”

Kral elbette bu soru üzerine daha da öfkelendi ve cevap verdi: “Diyarımda izinsiz dolaşmak suçtur. Benim krallığımda bulunduğunuzu, benim halkımın yaptığı yolu kullanmakta olduğunuzu unuttun mu? Ormanda halkımı üç kez takip edip başlarına bela olmadınız ve çıkardığınız kargaşa ve gürültüyle örümcekleri ayağa kaldırmadınız mı? Yol açtığınız bütün sıkıntılardan sonra sizi buraya neyin getirdiğini öğrenmeye hakkım var ve bana hemen anlatmazsanız, akıl fikir ve terbiyeyi öğrenene dek hepinizi zindana atarım!”

Daha sonra cücelerin ayrı bir hücreye konmasını ve onlara yiyecek ve içecek verilmesini, ancak içlerinden en az biri ona tüm bilmek istediklerini anlatmaya razı gelene dek küçük zindanlarının kapısından geçmelerine izin verilmemesini söyledi. Ama onlara Thorin’i de esir tuttuğunu söylemedi. Bunu öğrenen Bilbo oldu.

Zavallı Bay Baggins –o yerde tek başına, her zaman saklanarak ve asla yüzüğünü çıkarmaya cesaret edemeden, bulabildiği en ücra ve karanlık köşelerde gizlenmişken dahi doğru dürüst uyumaya cesaret edemeden çok uzun ve yorucu bir zaman geçirdi. Yapacak bir şey olsun diye Elf Kralı’nın sarayında dolanmayı alışkanlık haline getirdi. Kapılar büyü marifetiyle kapanıyordu, ama zaman zaman elini çabuk tuttuğunda dışarı çıkabiliyordu. Orman elfleri bölükler halinde, zaman zaman başlarında Elf Kralı olduğu halde, saraydan avlanmak veya ormanda ve doğudaki topraklarda bir başka iş yapmak üzere at sırtında çıkardı. Bu zamanlarda, Bilbo çok çevik davranabildiğinde peşlerinden dışarı süzülürdü, ancak bu çok tehlikeli bir işti. En az bir kez son elfin ardından çınlayarak kapanan kapılara sıkışmaktan kıl payıyla kurtuldu; yine de gölgesi (meşale ışığında fazlasıyla ince ve titrek olan) yüzünden veya birinin ona çarpıp varlığını fark etmesinden korktuğu için, aralarında yürümeye cesaret edemiyordu.

“Her gün aynı evi soyup duran, ama asla kaçamayan bir soyguncu gibiyim,” diye düşündü. “Bu sefil, bıktırıcı, rahatsız serüvenin en kasvetli ve monoton bölümü bu! Keşke hobbit kovuğumda, sıcak ateşimin başında, yanan lambanın ışığında olaydım!” Sık sık büyücüye haber gönderip yardım isteyebilmeyi de diliyordu, ama elbette bu düpedüz imkânsızdı ve çok geçmeden anladı ki, yapılacak bir şey var idiyse bunun Bay Baggins tarafından yalnız ve yardımsız yapılması gerekecekti.

Nihayet, muhafızların peşinden dolaşıp bulabildiği fırsatları değerlendirerek geçen bu sinsice yaşamın ardından, cücelerin her birinin nerede tutulduğunu öğrendi. Bulundukları on iki hücreyi, sarayın farklı bölümlerinde buldu ve bir süre sonra, saray civarını iyice belledi. Bir gün muhafızların konuşmasına kulak misafiri olduğunda hapiste, özellikle derin ve karanlık bir yerde bir cücenin daha tutulmakta olduğunu öğrenerek hayrete düştü. Elbette hemen bunun Thorin olduğunu tahmin etti ve bir süre sonra tahmininin doğru olduğunu öğrendi. Nihayet pek çok güçlükten sonra yerini bulmayı ve etrafta kimse yokken cücelerin şefiyle konuşmayı başardı.

Thorin artık başına gelen talihsizliklere kızamayacak kadar sefil durumdaydı ve Kral’a hazinesi ve macerası hakkında her şeyi söylemeyi düşünmeye başlamıştı (bu da cesaretinin ne kadar kırılmış olduğunu gösteriyordu) ki, anahtar deliğinden Bilbo’nun küçük sesini duydu. Kulaklarına inanamadı. Ancak çok geçmeden yanılmış olamayacağına karar verdi ve kapıya gidip diğer taraftaki hobbitle fısıldayarak uzun bir konuşma yaptı.

Böylece Bilbo Thorin’in mesajını diğer esir cücelerin her birine gizlice götürüp, onlara şefleri Thorin’in de yakınlarda tutsak olduğunu ve kimsenin Thorin’in buyruğu olmadan Kral’a yolculuklarının amacını belli etmeyeceğini iletebildi. Zira hobbitin yoldaşlarını örümceklerden nasıl kurtardığını öğrenen Thorin yüreklenmişti ve bir kez daha, diğer bütün kaçış yolları tükenene, aslına bakılırsa, olağanüstü Bay Görünmez Baggins (çok saygı duymaya başladığı) zekice bir şey düşünmek bakımından hepten başarısız olana dek kendini Kral’a hazineden pay vadederek kurtarmaya çalışmamaya azimliydi.

Diğer cüceler mesajı aldıklarında hemfikir oldular. Hepsi de Orman elflerinin hazine (müşkül durumlarına ve hâlâ fethedememiş oldukları ejderhaya rağmen kendilerinin saydıkları) üzerinde hak iddia etmeleri durumunda kendi paylarının ciddi anlamda düşeceğini düşünüyor ve hepsi Bilbo’ya güveniyordu. Görüyorsunuz ya, bu tam da Gandalf’ın olacağını söylediği şeydi. Belki de başını alıp gitmesinin ve onları terk etmesinin nedeni de buydu.

Ancak Bilbo onlar kadar umutlu olmaktan çok uzaktı. Herkesin ona bel bağlamasından hoşlanmıyordu; büyücünün yakınlarda olmasını dilerdi. Ama bunun yararı yoktu; muhtemelen Kuyutorman’ın karanlık uzaklığının tümü aralarındaydı. Oturup kafası neredeyse patlayana kadar düşündü, ama aklına hiçbir parlak fikir gelmedi. Tek bir görünmezlik yüzüğü iyi bir şeydi, ama on dört kişi arasında fazla işe yaramazdı. Ama elbette, tahmin ettiğiniz gibi, sonunda dostlarını kurtarmayı başardı ve bu şöyle oldu:

Bir gün, etrafı kolaçan ederken çok ilginç bir şey keşfetti: Büyük kapılar mağaraların yegâne girişi değildi. Sarayın en alt bölümlerinin altında bir dere akıyor ve doğuda biraz uzakta, ana ağzın açıldığı dik yamacın ötesinde Orman Nehri’yle birleşiyordu. Bu yeraltı akarsuyunun yamaçtan çıktığı yerde bir su kapısı vardı. Burada kayalık çatı derenin yüzeyine yaklaşıyordu ve buradan derenin yatağına kadar indirilebilen bir ızgaralı kapı kimsenin bu yoldan girip çıkamamasını sağlıyordu. Ama su kapısından giriş ve çıkış yoğun olduğundan, ızgaralı kapı genellikle açık bırakılıyordu. Bu yoldan gelen herhangi biri kendisini tepenin ta içlerine inen, karanlık ve kaba bir tünelde bulacaktı, ama tünelin mağaraların altından geçtiği bir noktada tavan kesilerek çıkarılmış ve meşeden büyük tavan kapılarıyla kaplanmıştı. Bunlar yukarıya, Kral’ın mahzenlerine açılıyordu. Burada bir sürü fıçı vardı. Yörede hiç üzüm asması yetişmemesine rağmen Orman elfleri, özellikle de Kralları şaraba pek düşkündü. Şarap ve diğer mallar uzaklardan, güneydeki hısımlarından veya insanların ırak diyarlardaki asma bahçelerinden getiriliyordu.

Bilbo en iri fıçılardan birinin arkasına saklanarak tavan kapılarını ve ne işe yaradıklarını keşfetti. Sindiği yerden Kral’ın hizmetkârlarının konuşmalarını dinledi ve şarap ve diğer malların nehirler üzerinden veya karayoluyla Uzun Göl’e nasıl geldiğini öğrendi. Görünüşe bakılırsa orada hâlâ insanlara ait, refah içinde bir şehir vardı ve her türden düşmana, özellikle de Dağ’ın ejderhasına karşı bir korunma tedbiri olarak suyun içlerine uzanan köprüler üzerine inşa edilmişti. Göl kasabasından yola çıkan fıçılar Orman Nehri’nin kaynağına doğru götürülüyordu. Çoğu zaman büyük sallar gibi birbirine bağlanıp dere boyunca sırıklarla veya kürek çekilerek taşınıyor, bazen de yassı teknelere yükleniyorlardı.

Fıçılar boşaldığında elfler bunları tavan kapılarından salıp su kapısını açıyordu ve fıçılar bir süre bata çıka yüzdükten sonra akıntıya kapılıp nehrin çok aşağısında, Kuyutorman’ın en batı ucuna yakın bir yerde nehir kıyısındaki bir girintiye varıyordu. Burada toplanıp yeniden birbirine bağlanıyor ve tekrar Orman Nehri’nin Uzun Göl’e aktığı noktanın yakınındaki Göl kasabasına yüzdürülüyordu.

Bilbo bir süre oturup bu orman kapısını düşündü ve dostlarının kaçışı için kullanılıp kullanılmayacağını merak etti, nihayet çaresizlikten doğan bir plan kafasında şekillenmeye başladı.

Akşam yemeği tutsaklara götürülmüştü. Muhafızlar geçitleri güçlü adımlarla aşarken meşale ışığını da yanlarında götürerek her şeyi karanlıkta bırakıyordu. Derken Bilbo Kral’ın kâhyasının muhafızların şefine iyi geceler dilediğini duydu.

“Şimdi benimle gel,” dedi, “ve az önce gelen yeni şarabın tadına bak. Bu gece mahzenlerdeki boş tahtaları boşaltmak için çok uğraşacağım, bu yüzden önceden bir şeyler içelim ki işimiz kolaylaşsın.”

“Pekâlâ,” diye güldü muhafızların şefi. “Seninle birlikte şarabın tadına bakar ve Kral’ın masasına layık olup olmadığına karar veririm. Bu gece bir ziyafet var ve bize kötü mal göndermen iyi olmaz!”

Bilbo bunu duyduğunda içi pır pır etmeye başladı, zira şansın ondan yana olduğunu ve cüretkâr planını deneme fırsatını hemen bulduğunu görmüştü. İki elfi, küçük bir mahzene girip üzerine iki büyük kulplu sürahi bulunan bir masaya oturana kadar izledi. Çok geçmeden elfler içip neşeyle kahkahalar atmaya başladılar. O sırada alışılmadık türden bir talih Bilbo’dan yanaydı. Bir Orman elfinin uykusunu getirmek için şarabın sert olması gerekirdi, ama görünüşe bakılırsa bu şarap büyük Dorwinion bahçelerinin sarhoş edici mahsulüydü ve Kral’ın askerleri ve hizmetkârları tarafından değil, Kral’ın ziyafetlerinde ve kâhyanın büyük sürahileriyle değil, daha küçük kâselerle içilmesi gerekiyordu.

Çok geçmeden muhafız şefi önüne düşen başını masaya yasladı ve derin bir uykuya daldı. Kâhya onu fark etmeden bir süre kendi kendine konuşup gülmeye devam etti, ama çok geçmeden onun başı da masaya düştü ve uykuya dalıp dostunun yanında horlamaya başladı. Ardından hobbit gizlice yanlarına süzüldü. Kısa sürede muhafızların şefi anahtarlarından olmuştu ve Bilbo hücrelere giden geçitlerde tüm hızıyla koşar adım yürümekteydi. Büyük anahtar yığını kollarına çok ağır geliyordu ve anahtarların ara sıra yüksek sesle şakırdayıp onu tepeden tırnağa titretmesine engel olamadığından, yüreği hep ağzındaydı.

Önce Balin’in kapısındaki kilidi açtı ve cüce dışarı çıkar çıkmaz özenle yeniden kilitledi. Tahmin edebileceğiniz gibi Balin çok şaşırmıştı, ancak küçük ve sıkıcı taş odasından çıkmaktan duyduğu memnuniyete rağmen durup sorular sormak ve Bilbo’nun ne yapacağını ve bu konudaki her şeyi öğrenmek istiyordu.

“Şimdi zaman yok!” dedi hobbit. “Sen beni takip et yeter! Hepimiz bir arada durmalı ve birbirimizden ayrılma riskine girmemeliyiz. Ya hepimiz kaçacak ya da hiçbirimiz; son şansımız da bu. Bu öğrenilirse, kim bilir Kral sizi bir daha nereye koyar ve tahminimce ellerinizle ayaklarınızı da zincirlerle bağlatır. Karşı gelme bakayım, aferin sana!”

Sonra kapı kapı dolaştı, ta ki maiyeti on ikiye ulaşana dek –karanlık ve uzun esaretleri yüzünden hiçbiri de çevik değildi. Ne zaman biri diğerine çarpsa veya karanlıkta homurdansa ya da fısıldasa Bilbo’nun yüreği güm diye atıyordu. “Kahrolsun şu cücelerin çıkardığı gürültü!” dedi kendi kendine. Ama her şey yolunda gitti ve hiç muhafızla karşılaşmadılar. Aslına bakılırsa, o gece ormanda ve yukarıdaki salonlarda büyük bir güz şöleni vardı. Kral’ın halkının neredeyse tümü eğlencedeydi.

Nihayet pek çok kez tökezledikten sonra, Thorin’in derin, uzak ve şans eseri mahzenlere yakın olan zindanına vardılar.

“Şerefim üzerine!” dedi Thorin, Bilbo ona fısıltıyla dışarı çıkıp dostlarına katılmasını söyleyince, “Gandalf her zamanki gibi doğru söylemiş! Anlaşılan zamanı geldiğinde pek iyi bir hırsız oluyorsun. Bundan sonra ne olursa olsun, hepimizin ebediyen hizmetinde olduğumuza eminim. Ama bundan sonra ne olacak?”

Bilbo fikrini elinden geldiğince açıklamasının zamanı geldiğini gördü; ama cücelerin planını nasıl karşılayacağından hiç emin değildi. Korkuları yerindeydi, zira fikrinden zerre kadar hoşlanmadılar ve içinde bulundukları tehlikeye rağmen yüksek sesle homurdanmaya başladılar.

“Berelenip paramparça olacağız, üstelik şüphesiz boğulacağız!” diye mırıldandılar. “Anahtarları eline geçirmeyi başarınca aklına makul bir fikir geldi sanmıştık. Bu delice bir fikir!”

“Pekâlâ,” dedi Bilbo mahzun ve aynı zamanda epey sinirli bir şekilde. “Güzel hücrelerinize dönün, sizi tekrar içeri kilitleyebileyim de orada rahatça oturup daha iyi bir plan düşünebilesiniz –ama içimden denemek gelse bile bir daha anahtarları elime geçirebileceğimi sanmam.”

Bu onlara yetmişti ve sakinleştiler. Üst salonlara giden yolu bulmaları veya büyüyle kapanan kapılardan yollarını dövüşerek açıp çıkmaları imkânsız olduğundan ve tekrar bulunana kadar geçitlerde homurdanarak dolaşmanın yararı olmayacağından, sonunda tam da Bilbo’nun önerdiği şeyi yapmak zorunda kaldılar.

Böylece, hobbitin peşine düşüp en aşağıdaki mahzenlere doğru gizlice ilerlediler. Muhafız şefinin ve kâhyanın hâlâ yüzlerinde gülümsemelerle, mutlu mesut horlarken görülebildiği bir kapıdan geçtiler. Dorwinion şarabı derin ve hoş rüyalar getirir. Bilbo yollarına devam etmeden önce gizlice içeri girip iyi yüreklilikle anahtarları kemerine koymasına rağmen ertesi gün muhafız şefinin yüzünde farklı bir ifade olacaktı.

“Bu onu başındaki beladan bir ölçüde kurtarır,” dedi Bay Baggins kendi kendisine. “Kötü biri değildi, tutsaklara da epey iyi davranıyordu. Üstelik bu hepsinin kafasını karıştıracak. Bütün o kilitli kapılardan geçip ortadan kaybolduğumuza göre çok güçlü büyüye sahip olduğumuzu sanacaklar. Ortadan kaybolmak! Bu olacaksa çok acele işe koyulmalıyız!”

Balin muhafızla kâhyayı gözlemek ve hareket etmeleri durumunda onları uyarmak için gönderildi. Geri kalanlar tavan kapılarının olduğu, yandaki mahzene gittiler. Kaybedecek çok az zaman vardı. Bilbo’nun da bildiği gibi, çok geçmeden bazı elfler emir gereği aşağı inecek ve kâhyanın boş fıçıları kapılardan dereye indirmesine yardım edecekti. Aslında fıçılar odanın ortasında sıralar halinde dizilmiş, aşağı itilmeyi bekliyordu. Bazıları şarap fıçılarıydı ve tepelerini çok gürültü çıkarmadan açmak veya kolaylıkla kapatıp mühürlemek mümkün olmadığından, pek işe yaramazlardı. Ama aralarında Kral’ın sarayına tereyağı, elma gibi bir sürü şey getirmekte kullanılan birkaç tane farklı fıçı da vardı.

Çok geçmeden bunlardan içinde bir cücenin sığabileceği kadar yer olan on üç tane buldular. Aslına bakılırsa bazıları fazla genişti ve Bilbo’nun onları ellerindeki kısa zamanın elverdiğince rahat ettirmek için şaman ve benzeri şeyler bulmak için elinden geldiğini yapmasına rağmen, cüceler fıçılara girerken tedirginlikle içeride nasıl sarsılıp sağa sola çarpacaklarını düşündüler. Nihayet on iki cüce de fıçılara yerleşmişti. Thorin bir sürü sorun çıkarmış, fıçısında dönüp durmuş ve küçük bir kulübedeki iri bir köpek gibi homurdanmışti; sonuncu olan Balin ise hava deliklerine epey titizlenmiş ve daha kapak kapanmadan boğulduğunu söylemeye başlamıştı. Bilbo fıçıların yanlarındaki delikleri tıkamak ve kapakları olabildiğince emniyetli bir şekilde kapamak için elinden geleni yapmıştı ve artık tek başınaydı, etrafta koşuşturup fıçılara son rötuşlarını yapıyor ve küçük bir olasılık olmasına rağmen, planının başarılı olmasını ümit ediyordu.

İşlerini tam zamanında bitirmişlerdi. Balin’in kapağı takıldıktan anca bir iki dakika sonra sesler duyuldu ve titreşen ışıklar görüldü. Birkaç elf gülüp konuşarak ve şarkılardan parçalar söyleyerek mahzene geldiler. Salonların birindeki şen bir ziyafeti geride bırakmışlardı ve mümkün olduğunca çabuk dönmeye kararlıydılar.

“Kâhya ihtiyar Galion nerede?” dedi biri. “Bugün onu masalarda göremedim. Burada olup bize yapılacakları göstermesi gerekiyor.”

“Yaşlı miskin gecikirse kızacağım,” dedi bir başkası. “Şarkılar söylenirken burada vakit harcamak istemiyorum!”

Biri, “Ha, ha!” diye seslendi. “İşte ihtiyar hain burada, başını sürahiye gömmüş! Arkadaşı yüzbaşıyla birlikte kendilerine ayrı bir ziyafet veriyorlarmış.”

“Sarsın şunu! Uyandırın!” diye bağırdı diğerleri sabırsızlıkla.

Galion sarsılmaktan da uyandırılmaktan da hiç hoşlanmamıştı, hele kendisine gülünmesinden hiç. “Hepiniz geciktiniz,” diye homurdandı. “Ben burada bekleyip dururken sizler içip eğleniyor ve görevlerinizi unutuyorsunuz. Bitkinlikten uyuyakalmama şaşmamak lazım!”

“Şaşmamak lazım,” dediler, “açıklaması yakınındaki sürahide dururken! İşe koyulmadan önce uyku ilacından biraz da bize koklat! Oradaki zindancıyı uyandırmaya mahal yok. Görünüşe bakılırsa, o payına düşeni zaten almış.”

Ardından birer kez daha içtiler ve aniden pek neşelendiler. Ama akılları başlarından tamamen gitmemişti. “Kurtar bizi, Galion!” diye haykırdı bazıları, “ziyafete erken başlayıp aklını şaşırmışsın! Ağırlığa bakılırsa buraya boş yerine dolu fıçıları yığmışsın.”

“İşinizi görün!” diye homurdandı kâhya. “Aylak bir sarhoşun kolunun hissettiği ağırlığa bakılmaz. Gidecek olanlar bunlar, başkası değil. Dediğimi yapın!”

“Pekâlâ, pekâlâ,” diye cevap verdiler fıçıları açıklığa doğru yuvarlayarak.

“Kral’ın tereyağı tekneleriyle en iyi şarabı nehre yuvarlanır da Göllü insanlar bedavaya ziyafete konarsa, vebali senin!”

Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan
Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan delikten aşağıya!
Vira salpa! Şap cup!
İniyorlar aşağı, sallana yuvarlana!

Fıçılardan önce biri, ardından diğeri gürültüyle karanlık açıklığa yollanıp bir iki metre aşağıdaki soğuk sulara itilirken böyle şarkı söylediler. Fıçıların bazıları gerçekten de boştu, bazıları da her birinde özenle paketlenmiş birer cüce bulunan teknelerdi; ama hepsi birden, birbiri ardına bir sürü çatırtı, patırtıyla, aşağıdakilerin üstüne düşerek, suya çarparak, tünelin duvarlarına sürünerek, birbirine toslayarak ve akıntı boyunca batıp çıkarak gittiler.

Tam o anda Bilbo planındaki zayıf noktayı fark etti. Sizler muhtemelen bunu uzun zaman önce fark ettiniz ve ona gülmektesiniz; ama onun yerinde olsanız, onun yaptığının yarısını bile başaracağınızı sanmam. Elbette kendisi bir fıçının içinde değildi, fırsatı olsaydı bile onu fıçıya yerleştirecek kimse yoktu! Görünüşe bakılırsa bu kez kesinlikle dostlarını kaybedecek (neredeyse hepsi karanlık tavan kapısının içinden geçip kaybolmuştu) ve sonsuza dek elf mağaralarında daimi bir hırsız olarak gizlenmek zorunda kalacaktı. Zira üst kapılardan hemen kaçmayı başarabilse bile, cüceleri bir daha bulma şansı çok düşüktü. Fıçıların toplandığı yere kara yoluyla nasıl gidildiğini bilmiyordu. Kendisi olmadan cücelerin başına neler geleceğini merak etti; zira henüz cücelere tüm öğrendiklerini veya ormandan çıktıklarında ne yapmaya niyetlendiğini söylemeye zaman bulamamıştı.

Zihninden bütün bu düşünceler geçerken, çok neşeli olan elfler nehir kapısının etrafında bir şarkı tutturdular. Bazıları şimdiden fıçıları hepsi birden su yüzüne çıkar çıkmaz dışarı salmak üzere su kapısındaki ızgaralı kapıyı tutan ipleri çekmeye gitmişti.

Dön coşkun, kara derede
Bir zamanlar bildiğin ellere!
Bırakıp derin salonlarla mağaraları geride,
Bırakıp yalçın dağları kuzeyde,
Geniş ve loş ormanın,
Gri, gaddar ormana eğildiği yerde!
Yüz ağaçların dünyasının ötesine
Dışarıya, fısıldayan melteme,
Sazların, hasırotlarının,
Bataklıktaki dalgalanan yosunların ötesine
Geceleyin gölden, havuzdan kabaran
Ak sislerin arasından!
Peşine düş, peşine,
Soğuk ve sarp göklerdeki yıldızların;
Dön şafak toprağa vardığında,
İvintinin üzerinden, kumun üzerinden,
Git güneye! Git güneye!
Ara günün şavkıyla gündüzü,
Dön otlaklara, yeşilliklere,
İneklerle öküzlerin otladığı yerlere!
Dön tepelerdeki bahçelere
Dutların şişip dolduğu yere
Günün şavkı altında, altında gündüzün!
Git güneye! Git güneye!
Yolları coşkun, kara derede,
Bir zamanlar bildiğin ellere!

Artık fıçıların en sonuncusu da kapılara doğru yuvarlanmaktaydı! Zavallı, küçük Bilbo çaresizlikten ve aklına yapacak başka bir şey gelmediğinden buna tutundu ve onunla birlikte kenardan aşağı itildi. Soğuk, karanlık suya şap diye düştü, fıçı da onun üzerine.

Suları tükürerek ve tahtaya sıçan gibi tutunarak tekrar yüzeye çıktı, ama tüm çabalarına rağmen fıçının tepesine çıkmayı başaramadı. Ne zaman denese fıçı yuvarlanıp onu tekrar altına alıyordu. Aslında fıçı boştu ve mantar gibi hafif ve kolayca yüzüyordu. Kulakları suyla dolu olmasına rağmen, yukarıdaki mahzende hâlâ şarkı söyleyen elflerin sesini duyabiliyordu. Ardından tavan kapıları aniden güm diye kapandı ve sesleri kesildi. Karanlık tünelde, buz gibi soğuk sularda, tek başına sürüklenmekteydi –zira fıçılara yerleştirilmiş dostları sayamazsınız.

Çok geçmeden ilerideki karanlıkta gri bir leke belirdi. Çekilen su kapısının gıcırtısını duydu ve kendisini kemerin altından geçip dereye çıkmak için birbirini sıkıştırarak batıp çıkan fıçı ve teknelerden oluşan bir kütlenin ortasında buldu. Ezilip parçalanmamayı güçlükle başardı, ancak birbirine vuran fıçı kalabalığı teker teker çözülmeye, fıçılar taş kemerin altından geçip uzaklaşmaya başladı. Ardından fıçısının üstüne çıkıp at biner gibi oturmayı başarmış olsa bile bunun işe yaramayacağını gördü, çünkü fıçının tepesi ile kapının olduğu aniden alçalan tavan arasında bir hobbite yetecek kadar bile yer yoktu.

Derenin iki kıyısındaki ağaçların suya eğilen dallarının arasından geçip gittiler. Bilbo cücelerin ne hissettiğini ve fıçılarının içine çok su girip girmediğini merak etti. Karanlıkta, yanında batıp çıkanlardan bazıları suya daha fazla batmış gibi görünüyordu ve Bilbo bunların içinde cücelerin olduğunu tahmin etmişti.

“Umarım kapakları yeterince sıkı kapatmışımdır!” diye düşündü, ama çok geçmeden cüceleri hatırlayamayacak kadar kendi derdine düştü. Başını suyun üzerinde tutmayı başarsa da soğuktan titriyordu ve şansı dönmeden önce soğuktan ölüp ölmeyeceğini, daha ne kadar fıçıya tutunabileceğini ve fıçıyı bırakıp kıyıya yüzme riskine atılmasının doğru olup olmayacağını merak ediyordu.

Çok geçmeden şansı da döndü; anafor yapan akıntı bir noktada birkaç fıçıyı kıyıya, birbirinin yakınına sürükledi ve bir süre orada, görünmeyen bir köke takılıp kaldılar. Derken Bilbo bir diğer fıçı tarafından sabit tutulan fıçısının üzerine tırmanma fırsatını kullandı. Boğulmuş bir sıçan gibi fıçıya tırmandı ve dengeyi elinden geldiğince sağlamak için bedenini yayarak tepesine uzandı. Rüzgâr soğuktu, ama sudan iyiydi ve bir kez daha harekete geçtiklerinde tekrar yuvarlanmayacağını ümit ediyordu.

Kısa zaman sonra fıçılar tekrar birbirlerinden ayrıldı ve dönerek derenin aşağısına ve ana akıntıya doğru sürüklendiler. Bilbo bu sırada fıçıya tutunmanın korktuğu kadar güç olduğunu fark etti, ama feci şekilde rahatsız olmakla birlikte bunu her nasılsa başardı. Neyse ki kendisi çok hafif, fıçı ise çok iriydi ve epey sızıntılı olduğundan biraz su almıştı. Yine de bu eyer veya üzengi olmadan midilliye, üstelik de aklı fikri çimenlerde yuvarlanmak olan, yuvarlak karınlı bir midilliye binmek gibiydi.

Bu yolla Bay Baggins nihayet iki yandaki ağaçların seyreldiği bir noktaya varmayı başardı. Ağaçların arasında gökyüzünün daha soluk rengini görebiliyordu. Karanlık nehir aniden açılıp genişledi ve orada Kral’ın dev kapılarından aceleyle akan Orman Nehri ona katıldı. Artık gölgeli olmayan loş bir su tabakası vardı ve kayan yüzeyinde bulutlar ve yıldızların kırık yansımaları dans ediyordu. Derken Orman Nehri’nin hızlı akan suları bütün varil ve fıçıları, oyarak geniş bir koy açtığı kuzey kıyıya süpürdü. Bu koyun asma kıyılar altında çakıllı bir sahili vardı ve doğu duvarı sert kayadan küçük bir çıkıntıyla kaplıydı. Fıçıların çoğu sığ sahilde karaya çıktı, ancak birkaçı yollarına devam edip taşlı iskeleye çarptı.

Kıyıda gözcülük yapan kimseler vardı. Fıçıların tümünü çabucak sırıklarla çekip sığlıklara ittiler ve onları saydıktan sonra iple birbirine bağlayıp sabaha kadar orada bıraktılar. Zavallı cüceler! Artık Bilbo’nun durumu kötü değildi. Fıçısından aşağı kayıp yürüyerek sahile çıktı, ardından da kıyının yakınlarında görebildiği kulübelere doğru...

shf: 191- 207

Hobbit, J. R. R. Tolkien (Sayfa 191 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.))Hobbit, J. R. R. Tolkien (Sayfa 191 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.))
Günel Həsənova, Gurur ve Önyargı'ı inceledi.
05 May 23:48 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · Puan vermedi

Yazıçının yaşadığı xəyal qırıqlıqlarına baxmayaraq, 200ildən artıqdır ki, oxucuları xoşbəxt etməyə çalışan əsər. İngilis yazıçısı Jane Austennin 21 yaşında yazdığı Qürur və Qərəz ( Pride and Prejudice) klassik kitablar arasında dilinin sadəliyi və axıcılığı ilə fərqlənir. Əsər həm ingilislərə, həm də ingilis ədəbiyyatına xas bir rəsmiyyət ifadə etsə də yazıçının sadə üslubu əsəri yorucu etməkdən qurtarır. Oxuyarkən xüsusi diqqətimi çəkən yazıçının müşahidə qabiliyyəti oldu. Münasibətlərə bu cür prizmadan yanaşmaq yazıçının müşahidə qabiliyyətinin nəticəsi olmalıdır. Əsər 5 qız anası olan Mrs. Bennetin qonşuluqlarına köçən yüksək mövqeli Mr.Bingley ilə qızlarını evləndirmə ehtimalları ilə başlayır. Əsərin əvvəllərində sinif fərqi özünü göstərsə də, yazıçı qəhrəmanlarının xarakterlərinin bu cür maneələri dəf edəcək gücdə ola biləcəklərini göstərməyə çalışır. Əssərin əsas qəhrəmanları qürurlu Mr.Darcy və qərəzli (önyargılı) Elizabethdir. Mr Darcy əsərdə ən bəyəndiyum obrazdı. Canlılıq qatan isə Mrs.Bennetdir, hər bir ana kimi 5 qızından yaxşı mənada qurtulmağa çalışır. Və bəzən əsərdə dialoqları təbəssüm yaradır. Azərbaycanca tərcüməsinin uğurlu olmadığını eşidib, türkcə oxudum, qısa variantın ingiliscə də oxumuşdum. Oxuyarkən altından xətt çəkdiyim, təkrar-təkrar oxuyub ağlıma yazmağa çalışdığım çox yer oldu.
Yazıçının həyatı bir o qədər də xoş keçməmişdir. Elə o səbəbdəndir ki, əsərdə böyük inadkarlıqla, qəhrəmanlarını xoşbəxt etməyə çalışır. Yazıçı sevdiyi insanla mövqe fərqləri səbəbindən ayrılmışdır, o adi bir kənd qızı, digəri yüksək təbəqəyə mənsub biri imiş. Daha yaxşı bir həyat yaşamaq ümidi ilə başqasının evlənmə təklifini qəbul etmjş 1 gün keçməmiş sevmədiyi insanla evlənə bilməyəcəyi qənaətinə gəlib, təklifi rədd etmişdir. Ömrünün axırrına qədər evlənməmiş, çox gənc 42 yaşında xərçəng xəstəliyindən dünyasını dəyişmişdir.

BÖLMƏNİN MATERİALLARI. QƏDİM ƏDƏBİYYAT 
Azərbaycan yazılı ədəbiyyatının ən qədim nümunəsi E.Ə. VI əsrdə Midiya dövləti ərazisində meydana çıxmış və müəllifliyi Zərdüştə aid edilən "Avesta"dır. Burada Azərbaycan xalqının dualist dünyagörüşü, ibtidai insanın xeyirlə şərin mübarizəsi haqqındakı təsəvvürləri öz bədii əksini tapmışdır. Zərdüştün xeyir qüvvələrin başçısı Ahura Mazdaya (Hörmüzd) müraciətləri şəklində yazılmış "Avesta"da qədim insanların dünyanı və cəmiyyəti idarə edən xeyir və şər qüvvələr haqqında təsəvvürləri bədii-obrazlı şəkildə əks olunmuşdur. "Avesta"nın bədii cəhətdən ən gözəl hissəsi olan "Qatlar"da Zərdüştün insan və cəmiyyət, təbiət və fərd haqqında fəlsəfi-əxlaqi düşüncələri öz əksini tapmışdır. "Avesta" ilkin halında, bütöv şəkildə bizə gəlib çatmamışdır. Bu əsər E.Ə. IV yüzillikdə Makedoniyalı İskəndər tərəfindən yandırılmış və onun mətnindən yalnız ayrı-ayrı fraqmentlər atəşpərəst kahinlərin yaddaşında qorunub saxlanaraq sonralar bir yerə toplanmış və pəhləvi dilinə tərcümə edilmişdir. "Avesta"da Azərbaycan xalqının mifoloji dünyagörüşünün mühüm cəhətləri əks olunaraq dövrümüzə qədər gəlib çatmışdır. Xüsusən, dünyanın yaranması, ilk insanın meydana çıxması, bəşəriyyətin "qızıl dövrü", ilk günah və Tanrının qəzəblənərək insanlara narahatlıq, xəstəlik, bəla göndərməsi haqqında mifoloji motivlər dünya xalqlarının mifologiyasında geniş yayılmış ünsürlərdəndir.

Kökləri mifoloji dünyagörüşünə gedib çıxan Dədə Qorqud dastanları B.E. XI yüzilliyində "Kitabi-Dədəm Qorqud" adı altında yazıya alınmış, əlimizdə olan nüsxələr isə XVI əsrdə üzü köçürülmüş əlyazmalarıdır. Abidəni ilk dəfə tədqiqata cəlb etmiş alman şərqşünası Fridrix fon Ditsin fikrinə görə, buradakı bəzi mifoloji süjetlər, məsələn, Təpəgöz süjeti qədim Yunanıstanda yaranmış analoji süjetlərə qida vermişdir. "Kitabi-Dədə Qorqud"dakı Təpəgöz obrazı Homerin "Odisseya" dastanındakı Polifem obrazı ilə müqayisədə daha qədimdir. İndiyədək "Kitabi-Dədə Qorqud"un iki əlyazması məlumdur. Bunlardan biri - alman şərqşünası F. fon Dits tərəfindən İstanbuldan Almaniyaya aparılmış və Drezden şəhərinin kitabxanasına bağışlanmış bir müqəddimə və on iki boydan (dastandakı ayrı-ayrı əhvalatlar boy adlanır) ibarət olan Drezden nüsxəsi, o biri isə XX əsrin 50-ci illərində Vatikanda tapılmış bir müqəddimə və altı boydan ibarət nüsxədir.

Ənənəyə görə, dastanların müəllifliyi Dədə Qorquda aid edilir. XIV əsr tarixçilərindən Aybək əd-Dəvadari və Fəzlullah Rəşidəddin Dədə Qorqudun Məhəmməd peyğəmbər zamanında yaşadığını və türklər tərəfindən elçi sifətilə onun yanına göndərildiyini yazmışlar. Dastanın müqəddiməsində də Dədə Qorqudun Məhəmməd peyğəmbər zamanında yaşadığı qeyd edilir. Dastanların əsas süjeti aşağıdakı on iki boyda əks olunmuşdur: "Dirsə xan oğlu Buğacın boyu", "Salur Qazanın evinin yağmalandığı boy", "Bayburanın oğlu Bamsı Beyrək boyu", "Qazan bəyin oğlu Uruz bəyin dustaq olduğu boy", "Duxa Qoca oğlu Dəli Domrulun boyu", "Qanlı Qoca oğlu Qanturalı boyu", "Qazılıq Qoca oğlu Yeynəyin boyu", "Basat Təpəgözü öldürdüyü boy", "Bəkil oğlu Əmranın boyu", "Uşun Qoca oğlu Səgrəyin boyu", "Salur Qazan dutsaq olub oğlu Uruz çıxardığı boy", "İç Oğuza Dış Oğuz asi olub Beyrək öldüyü boy".

Dədə Qorqud dastanlarının bir sıra boylarında mifoloji dünyagörüşünün izlərinə rast gəlmək mümkündür. Məsələn, "Dəli Domrul" boyunda ölüm kultunun əski qalıqları və bunun dastanın yazıya alındığı dövrün dini görüşlərinə görə mənalandırılması özünə yer tapmışdır. Buradakı Əzrayıl obrazı, dastanın bir çox başqa boylarında olduğu kimi, əsərə islamın qəbulundan sonra artırılmış və eposun ümumi ruhuna uyğunlaşdırılmışdır. Bu cəhətinə görə həmin boy ölüb-dirilən tanrılar haqqında qədim şumer, babil, misir əfsanə və mifləri ilə səsləşir.

"Kitabi-Dədəm Qorqud" eposunun bizə gəlib çatmış əlyazma nüsxələrinin köçürülmə tarixi XVI əsr kimi müəyyən edilir. Boylarda orta əsrlər dastanlarımız kimi, nəsr və şeir parçaları növbələşsə də, həmin şeir parçaları orta əsrlərin poetika qanunlarına az uyğun gəlir. Bəzi tədqiqatçıların fikrincə, "Kitabi-Dədə Qorqud"da vaxtilə bəzi digər qədim türk dastanları kimi başdan-başa şeirlə yaradılmış, sonra isə yaddaşlarda yalnız əsas motivləri qaldığından, yazıya köçürülərkən nəsrlə bərpa edilmişdir.

Dədə Qorqud boylarının əsas mahiyyətini yurdun və xalqın qorunması, xeyir qüvvələri təmsil edən qədim oğuzların yadelli işğalçılara - şər qüvvələrə qarşı ölüm-dirim savaşı, öz əhəmiyyətini indi də itirməyən bir çox əxlaqi-didaktik görüşlər təşkil edir. Keçən yüzilliyin 50-ci illərində sovet totalitar rejiminin ideoloji basqısı altında "Dədə Qorqud" eposu milli ədavəti qızışdıran bir ədəbi abidə kimi qadağan edilmiş, yalnız 60-cı illərin əvvəllərində "bəraət" ala bilmişdir.

"Avesta"dan sonra ümumtürk kontekstində Azərbaycan yazılı ədəbiyyatının örnəkləri E.Ə. 328-ci ildə Çin qaynaqlarında verilmiş bir türkcə atalar sözü və ortaq türk ədəbiyyatları statusunda qələmə alınmış, B.E. VI-VIII əsrlərinə aid olan daş üzərində yazılardır. Bu yazılar hökmdarlara epitafiya-salnamə xarakteri daşısa da, onların bədii məziyyətləri də yüksəkdir və həmin dövrdə türk ədəbi dilinin inkişafı, obrazlar sisteminin formalaşması haqqında müəyyən təsəvvür yaradır. aşğarlı Mahmudun əsəri isə türk mifologiyası və folklorunun bir çox örnəklərini yazıya alıb sabitləşdirməsi ilə əhəmiyyət kəsb edir. Məsələn, E.Ə. VII-VI yüzilliklərdə yaşamış türk hökmdarı Alp Ər Tonqanın ölümünə həsr edilmiş ağı qədim türk bədii təfəkkürünün bütün incəlik və gözəlliyini təravətli halda bizə çatdırır.

Azərbaycan ərazisində yaranmış və yazısının tarixi V yüzilliyə gedib çatan alban ədəbiyyatı da klassik yazılı ədəbiyyatımızın qaynaqlarından sayılmalıdır. Alban hökmdarı Cavanşirin ölümünə şairi Dəvdəkin yazdığı ağı bir çox cəhətlərinə görə qədim türk hökmdarı Alp Ər Tonqaya həsr edilmiş ağıya bənzəyir.

VII-VIII əsrlərdə islam xilafətinin mərkəzi şəhərləri olan Mədinədə və Məkkədə yaşayıb yaratmış Azərbaycan şairlərindən Əbu Məhəmməd ibn Bəşşar, Musa Şəhəvat və İsmayıl ibn Yəsarın şeirləri mübariz tənqidi ruhu, orijinal sənətkarlıq xüsusiyyətləri ilə o dövr ərəb poeziyasından müəyyən dərəcədə seçilir. Bunu mütəxəssislər də təsdiq edirlər. Ərəb dilində bədii əsərlər yazmaq ənənəsi Azərbaycan şairləri arasında XI-XII əsrlərə qədər davam edir, Xətib Təbrizi, Məsud ibn Namdar kimi sənətkarlar bu dildə Azərbaycan ədəbiyyatını zənginləşdirən bədii örnəklər ərsəyə gətirirlər. Dövrünün böyük filoloji olan Xətib Təbrizinin ədəbiyyatşünaslıq sahəsində görkəmli xidmətləri vardır. Onun "Şərhül-Həmasə" adlı əsəri min ilə yaxındır ki, şərqşünas və ədəbiyyatşünaslar arasında öz böyük nüfuzunu saxlamaqdadır. Bu əsər haqqında onlarla elmi araşdırma yazılmış və nəşr olunmuşdur.

XI yüzillikdən Qətran Təbrizinin (1012-1088) yaradıcılığı ilə Azərbaycan poeziya məktəbi başqa bir dildən - dəri dilindən istifadə etməklə yeni inkişaf mərhələsinə qədəm qoyur. Qətranın bizə gəlib çatmış "Divan"ı əsas etibarilə dövrün hökmdarlarına yazılmış mədhiyyə-qəsidələrdən ibarət olsa da, bunların giriş-nəsib hissələrində heyranedici təbiət təsvirləri özünə yer tapmış və Azərbaycan poeziya məktəbinin sonrakı inkişafında mühüm rol oynamışdır..

1054-cü ildə Azərbaycanın oğuz türklərinin yaratdığı Səlcuqilər dövlətinin tərkibinə daxil olması elmin, incəsənətin və ədəbiyyatın inkişafına təkan verməklə yanaşı, türkdilli Azərbaycan xalqının formalaşmasını da başa çatdırmış oldu. XI yüzilliyin ən böyük Azərbaycan şairlərindən olan Qətran Təbrizinin əsərlərində Azərbaycan-türk ruhu, Azərbaycan dilinə xas olan bir çox söz və realilər öz dərin izlərini qoymuşdur. Şair bəzən ərəb və fars dillərində lazım olan qafiyəni tapmaqda çətinlik çəkərkən öz ana dilinə müraciət edir. Mübaliğəsiz demək olar ki, Qətran Təbrizi poeziyasının dili - azərbaycanca (türkcə) düşünüb farsca yazan bir sənətkarın dilidir və bu xüsusiyyət, ümumiyyətlə, farsdilli Azərbaycan poeziyası üçün səciyyəvidir. Bunu, Qətran Təbrizi dövründə yaşamış və şairlə şəxsən tanış olmuş məşhur İran şairi və alimi Nasir Xosrov da etiraf etmiş və Qətranın fars dilini o qədər də yaxşı bilmədiyini özünün "Səyahətnamə" əsərində qeyd etmişdir.

XII əsrdə Azərbaycan ədəbiyyatında bütövlükdə Yaxın və Orta Şərq, eləcə də dünya ədəbiyyatlarının sonrakı inkişafına güclü təsir göstərmiş poeziya məktəbi öz formalaşmasını başa çatdırır və onun Xaqani Şirvani, Nizami Gəncəvi kimi dünya şöhrətli korifeyləri meydana gəlir. Daha çox arxaik sözlərdən istifadə yolu ilə yaradılan və buna görə də dərin fəlsəfi məzmun və mündəricə ifadəsində çətinlik çəkən farsdilli Xorasan ədəbi məktəbindən fərqli olaraq, Azərbaycan ədəbi məktəbinin nümayəndələri dəri dilində qələmə aldıqları poetik əsərləri ərəb söz və ifadələri hesabına zənginləşdirməklə onu yeni inkişaf mərhələsinə qaldırmış, ən incə poetik mətləblərin və dərin fəlsəfi fikirlərin ifadəsi üçün mükəmməl bir hala salmışlar. Saray ədəbi mühitində - XII əsr Azərbaycan dövlətlərindən Şirvanşahlar və Atabəylərin mesenatlığı altında Əbül-üla Gəncəvi (1096-1159), Məhsəti Gəncəvi (1089-1183), Xaqani Şirvani (1126-1199), Fələki Şirvani (1126-1160), Mücirəddin Beyləqani (-1190), İzzəddin Şirvani kimi əsərləri indi də öz yüksək bədii-estetik əhəmiyyətini itirməmiş sənətkarlar yetişmişdilər.

XII əsr Azərbaycan poeziya məktəbinin nümayəndələrinə yüksək şair professionallığı, sözün poetik imkanlarından maksimum istifadə bacarığı, poetik vahidlərdə özünə möhkəm yer tutmuş fikir çoxmənalılığı xas idi. Bununla yanaşı, xalq sənətinə, folklor obrazlarına, canlı xalq dilindən gələn söz və ifadələrə, aforizmlərə meyl də güclü idi.

Dövrün ən böyük şairlərindən biri kimi tanınan Əfzələddin Xaqani (1126-1199) yaradıcılığında diqqəti ən çox çəkən cəhət, hər beytdə, hər misrada özünü göstərən dərin obrazlılıq və elmilikdir. İslam Şərqinin bir çox elmlərinə vaqif olan sənətkar bütün bunları quru, yorucu bir dillə yox, şirin, cazibədar, heyranedici poeziya dili ilə təqdim edir. Dövrünün elmlərini dərindən bilən Xaqani bəzən incə bir eyhamla bütöv əsərlərə sığa bilən fikir ifadə etmiş olur. Bəzən isə onun əsərlərində dövrünün şəriət xadimlərinin müəyyən etdiyi ehkamlarla uyuşmayan ezopdilli qənaətlər də irəli sürülür, poetik simvollardan geniş istifadə edilir. Azərbaycan ədəbiyyatında ilk epistolyar məsnəvi sayılan "Töhfətül-İraqeyn" ("İki İraqın töhfəsi") (1156) poemasında da Xaqani bir sıra simvol və eyhamların köməyi ilə özü ilə mühiti arasında olan dərin ziddiyyətləri açıb göstərməyə nail olmuşdur. Bu baxımdan istər Xaqani, istərsə də Nizami yaradıcılığına dialektik inkişaf meyli xasdır. Bu şairlər təbiət və cəmiyyəti donmuş halda deyil, daim inkişaf və yüksəlişdə götürüb baxmağa güclü meyl nümayiş etdirirlər. Xüsusən Nizami yaradıcılığı bu baxımdan bütövlükdə dünya ədəbiyyatlarında özünəməxsus mərhələ təşkil edir. Xaqani Şirvani Şamaxıdakı saray mühitinin əzici təsirinə dözməmiş, Məkkəyə ziyarətə getdikdən sonra bir daha saraya qayıtmayaraq Təbrizdə məskən salmış və orada da vəfat etmişdir. Şairin məzarı Təbrizin Sürxab qəbiristanlığındakı "Şairlər məqbərəsi" adlanan yerdədir.

Xaqani həm də Azərbaycan ədəbiyyatında ən böyük lirik şairlərdən biri kimi tanınır. Onun qəzəl və rübailərində Azərbaycan poeziya məktəbinin ən yaxşı ənənələrinin əsası qoyulmuşdur. Xaqani yaradıcılığında Azərbaycan poetik məktəbinin öz əksini tapmış özəlliklərindən biri də türklüyə dərin məhəbbətdir. Sonralar Nizami yaradıcılığında bu xüsusiyyət özünün zirvəsinə çatmışdır.

XII yüzillik Azərbaycan poeziya məktəbinin nümayəndələri arasında Şirvan ədəbi mühitinin yetirdiyi Fələki, Əbül-üla, Mücirəddin Beyləqani və başqaları ilə yanaşı, Güney Azərbaycanda ərsəyə gəlmiş Şihabəddin Sührəverdi (1154-1192) kimi filosof şairlər də olmuşdur.

Həyatı əfsanə və rəvayətlər pərdəsinə bürünmüş XII əsr şairi Məhsəti Gəncəvi Ömər Xəyyamdan sonra rübai janrının ən böyük ustadlarından biri kimi tanınır.

Bu dövrdə Azərbaycan ədəbiyyatının daha bir güclü qolu da saraylardan kənarda yaranır və ədəbi-mədəni mühitə get-gedə daha çox təsir göstərirdi. Nizami Gəncəvi (1141-1209) kimi söz sənətkarları məhz bu dövr ədəbiyyatının demokratik qolunu təşkil edirdilər. Bunlar üçün ədəbiyyat, poeziya gündəlik çörəkpulu vasitəsi deyil, ürəyin dərinliklərindən, patriotik və humanist duyğuların təsirindən gələn ideya-bədii ifadə vasitəsi, insan həyatını və məişətini yüngülləşdirmək, yaradılışın tacı olan insanı həyatda xoşbəxt görmək üçün bir təbliğat vasitəsi idi. Nizami Gəncəvi öz ölməz beş poeması ("Sirlər xəzinəsi", "Xosrov və Şirin", "Leyli və Məcnun", "Yeddi gözəl", "İskəndərnamə") ilə dünya ədəbiyyatına tamamilə yeni bir poetik səs, nəfəs gətirmişdir. Şair özü də ədəbi-fəlsəfi dühası ilə bunu gözəl başa düşür və öz sənətinin ölməzliyi barəsində peyğəmbərcəsinə öngörülər verirdi. Sonralar ta bizim günlərə qədər Nizami irsi şairlərin hər zaman ilham mənbəyi olaraq qalmış və onun əsərlərinə Şərqdə və Qərbdə müxtəlif dillərdə 500-ə qədər şair nəzirə yazmışdır. Məhz Nizaminin və onun çapında olan digər sənətkarların yaradıcılığına görə XII-XVI əsrlər Azərbaycan ədəbiyyatının Renessans zirvəsi sayılır.

Bütün dünyanın "Gəncəli dahi" kimi tanıdığı Nizaminin yaradıcılığı bir də ona görə qlobal hadisədir ki, Azərbaycan şairinin irsində təkcə Şərq ədəbi-mədəni dəyərləri deyil, eyni zamanda Qərb, yəni o dövrün Qərbi olan antik ədəbi-mədəni dəyərlər öz kamil sintezini tapmışdır. Əslində, Nizami yaradıcılığını tam mənasilə klassik dövrün yeni mərhələsi kimi qiymətləndirmək olar. Çünki məhz Nizaminin yüksək humanist fikirlərində orta əsrlərin mistikasından oyanıb sağlam və ayıq təfəkkürlə hadisə və predmetlərə, insana, cəmiyyət həyatının məna və mahiyyətinə rasional, məntiqi yanaşma tərzinin şahidi oluruq. İnsan xoşbəxt yaşamaq üçün yaradılmışdır və bu ilahi qədəri, tanrısal taleyi heç bir şər qüvvə dəyişdirə bilməz. Nizaminin bütün yaradıcılığından işıqlı bir xətt kimi keçən əsas ideya məhz budur. Həmin ideya bir də az sonra dünya ədəbiyyatlarında özünü Avropa Renessansı sənətkarlarının yaradıcılığında büruzə verəcəkdir.

Nizami sənətinin ölməzliyi bir də özünü insan psixologiyasının əbədi problematikasını kəşf etməsində və bu problematikanın həlli yollarını göstərməsindədir. Ədəbiyyatın bəşər həyatında və bəşəriyyətin mədəni inkişafında oynadığı rolu da bəlkə elə bunda axtarmaq lazımdır. Azərbaycan şifahi xalq ədəbiyyatının və başında Nizami kimi dühalar duran yazılı ədəbiyyatın uzun yüzilliklər boyu apardığı etik-didaktik təbliğat olmasaydı, dünya səviyyəsində özünü göstərən bu qədər zülm və zorakılıqlar, haqsızlıq və ədalətsizliklər indikindən daha artıq olar, sivilizasiyanın əldə etdiyi çağdaş nailiyyətlər haqqında ancaq arzulamaq lazım gələrdi. Nizami yaradıcılığının zirvəsinə doğru dabanbasma gələn qlobal fəlakətin - monqol basqınlarının bu böyük dahinin əsərlərini öz tonqalları altında məhv etməməsi bu gün bəzən təfəkkür tərzimizi humanizm baxımından xeyli qabaqlayan Nizami irsindən bəhrələnməyimizə imkan yaratmışdır.

Nizami yaradıcılığının ölməzliyini təmin edən səbəblərdən biri də - onun qoyub həll etdiyi ictimai problemlərdir. Şairə görə, cəmiyyətin başında ağıllı, maarifpərvər hökmdar durmalı, bununla da insanların cəmiyyətdəki ahəngdar münasibətlərini təmin etməlidir. Hökmdar ictimai mühitin başında duran bir şəxs olduğundan, həmin mühitin sağlamlığı bir çox cəhətdən onun şəxsi keyfiyyətlərindən asılıdır. Şairin bütün əsərlərində qoyulan başlıca problem bundan ibarətdir ki, dövlət başçısı Tanrı qarşısında götürdüyü öhdəliklərə əməl etməli, tabeliyində olan insanların xoşbəxtliyi və rahatlığı uğrunda çalışmaqdan bir an belə geri durmamalıdır. Yalnız bu halda cəmiyyətdə fərdlərin ahəngdar inkişafı təmin edilə bilər, Tanrının insanı yaradarkən qarşıya qoyduğu məqsədlər həyata keçirilə bilər.

Yaradıcılığa dövrünün ədəbi ənənəsinə uyğun olaraq lirik şeirlər - qəsidə, qəzəl və rübailərlə başlayan Nizami qısa bir zaman ərzində öz "Divan"ını tərtib etmiş və bir şair kimi məşhurlaşmışdı. Lirik şeir yaradıcılığı ömrünün sonuna kimi şairi məşğul etmiş və o, irihəcmli poemalarında verə bilmədiyi müxtəlif ağrılı, fəlsəfi problemləri rübabi şerin köməyi ilə lakonik şəkildə ifadə etmişdir. Nizami ilk poeması "Sirlər xəzinəsi"ndən (1174) başlamış son əsəri "İskəndərnamə"yə qədər dövrünün aktual, eləcə də bəşəriyyətin əbədi problemlərinin həllini bir an belə nəzərdən qaçırmamış, əsərdən-əsərə bu işi daha da təkmilləşdirmişdir. Bu, ölməz Nizami sənətinin humanist konsepsiyasını təşkil etməkdədir. Nizaminin beş poeması sonralar "Xəmsə" ("Beşlik") adı altında birləşdirilmiş və bu adla da Yaxın və Orta Şərq xalqlarının ədəbiyyatlarında məşhur olmuşdur. Nizami məktəbinin bir çox ardıcılları ölməz ustad kimi "Xəmsə" yaratmaq arzusunda olmuş, ancaq bu arzuya az şair çatmışdır.

Nizaminin ilk poeması "Sirlər xəzinəsi" (1174) "Xəmsə"nin başqa hissələrindən fərqli olaraq vahid süjet xəttinə malik deyildir. Ancaq burada öz əksini tapan bir çox problemlərin təqdimində müxtəlif hekayə və rəvayətlərdən ustalıqla istifadə edilmişdir. Bunun üçün öz dövrünün müxtəlif qaynaqlarına, eləcə də folklora müraciət edən şair, bütün bu materialın yüksək bədii səviyyədə təqdiminə nail olmuşdur. Poema ənənəvi giriş hissəsindən əlavə 20 məqalət və hekayəti əhatə edir. Nizami bu ilk poeması ilə Yaxın və Orta şərq ədəbiyatlarında tamamilə yeni bir epik ənənənin əsasını qoyduğunu sübut etmiş, özündən sonra bütöv bir ədəbi məktəbin bünövrəsini qoymuşdur.

"Xosrov və Şirin" (1180) poeması Nizaminin romanik əsərlərinin, yəni əsasında roman süjeti duran bitkin obrazlar qalereyasına malik poemalarının birincisidir. Əsərin mövzusu İran Sasani hökmdarları sülaləsinin tarixindən götürülsə də, şairin bir çox problemlərin təqdimində öz doğma mühitinin hadisə, şəxsiyyət və problemlərindən çıxış etməsi şübhə doğurmur. Nizami öz sələfi - İran şairi Firdövsi kimi tarixi-əfsanəvi əsər yaratmır, öz poemasının janrını "həvəsnamə" kimi müəyyən edir və məhəbbətin tərənnümünə həsr edir. Təsadüfi deyil ki, əsərin qəhrəmanı Xosrov Pərvizin həyatının ancaq Azərbaycan şahzadəsi Şirinlə bağlı məqamlarına daha çox diqqət yetirilir, şairə doğma olan bu gözəl az qala baş qəhrəman kimi təqdim edilir. Poemanın məzmun janrı şairin özü tərəfindən "həvəsnamə" kimi müəyyən edilsə də, Nizami özündən əvvəlki şairlər kimi sadəcə ötəri həvəs və yüngül ehtirasa deyil, insanı mənən zənginləşdirən və kamilləşdirən, onu ilahi mərtəbəyə qaldıran, onun xarakterini mənfidən müsbətə doğru dəyişdirən ülvi məhəbbətə himn yaratmışdır. Poemadakı monumental obrazlardan biri olan Fərhad sonrakı dövrlərdə bir çox Nizami ardıcıllarını ilhamlandırmış və o, bir sıra poemaların baş qəhrəmanı kimi təqdim edilmişdir.

Qəhrəman xarakterinin dinamik inkişafını romantik sənət tipinin tələbləri baxımından əks etdirən Nizami, poemanın sonunda öz qəhrəmanının məhəbbətin təsiri altında heyrətamiz dərəcədə dəyişərək ideal bir şəxsiyyətə çevrildiyini göstərmişdir. Şair Xosrovun faciəsini islam tarixindən götürdüyü başqa bir tarixi hadisə - Məhəmməd peyğəmbərin Xosrova məktub yazıb onu islam dininə dəvət etməsi və şahın həmin məktuba etinasızlıq göstərib onu cırması ilə bağlayır. Bu süjet poemanın sonunda əlavə kimi verilmişdir.

İnsanı ucaldan, onun adını əbədiləşdirən ülvi məhəbbətin təsvir və tərənnümü "Xəmsə" silsiləsinin üçüncü əsəri olan "Leyli və Məcnun"da (1188) özünə yer tapmışdır. Şirvanşah Axsitanın sifarişi ilə yazılmış bu əsərində Nizami öz sənətinin ecazı ilə ölməz bir məhəbbət dastanı yaratmağa nail olmuşdur. Həm də o, Yaxın və Orta Şərq ədəbiyyatlarında bu mövzuda poema qələmə alan ilk sənətkar kimi məşhurdur. Poemanın baş qəhrəmanları - insan azadlığı ideyasını qəbul etmək istəməyən cəmiyyət tərəfindən "məcnun" (dəli) adlandırılmış Qeys və Leyli insanın azad sevib-sevilmək arzularının təcəssümünə çevrilmişdir. Əsərdə başlıca problemlərdən birini də qadın azadlığına tamamilə yeni baxış təşkil edir. Şair cəmiyyətin və şəxsiyyətin azadlıq və inkişafına mane olan çürük adət-ənənələrin əleyhinə çıxır, insanın cəmiyyətdə rasional azadlığı ideyasının vacibliyi fikrini irəli sürür və əsaslandırır. Süjetin faciə ilə sona çatmasında Nizami insanı əhatə edən ictimai mühiti, bu mühitdə hökm sürən qeyri-məntiqi adətləri, vəhşi instinktləri günahlandırır, bütün bunlara qarşı insanın müdaxilə etmədiyi təbii mühiti, vəhşi heyvanlar aləmini qoyur. Şair göstərir ki, ictimai münasibətlərin təsir göstərmədiyi saf və təmiz heyvanlar Məcnunun yüksəkliyini və ülviliyini daha yaxşı anlayır və onun başına toplaşırlar. Bu poemanın giriş hissəsində də Nizami insan cəmiyyətində gördüyü bir sıra nöqsan və eybəcərliklərin bədii ifşasını vermişdir.

Nizaminin son poemaları olan "Yeddi gözəl" (1197) və "İskəndərnamə" (1203) şairin uzun illərdən bəri kitabxanalarda apardığı elmi axtarışların, etdiyi müşahidələrin məntiqi nəticəsidir. Hər iki əsərin mövzusunu şair özü müəyyənləşdirmiş və ictimai idealının bədii gerçəkləşdirilməsi yolunda bir fəlsəfi-poetik vasitə kimi istifadə etmişdir. Hər iki əsər tarixi mövzuda yazılsa da, Nizami tarixdən yalnız bir fon kimi istifadə etmiş, əksər hallarda real tarixi öz estetik idealına uyğunlaşdırmışdır. Bu baxımdan bu poemalar mahiyyətcə bir-birinin məntiqi davamı kimi də nəzərdən keçirilə bilər. Nizaminin bir humanist sənətkar kimi qarşıya qoyub həll etmək istədiyi əsas ideya isə insanın xoşbəxtliyi və bu xoşbəxtlik yollarının tapılmasıdır. Orta əsrlərdə bunun üçün əsas məsuliyyət cəmiyyətin deyil, hökmdarın üzərinə düşdüyündən, fəlsəfi və bədii əsərlərdə əsas tələblər də məhz onların qarşısında qoyulurdu. Xüsusən İskəndər obrazı ilə Nizami maarifpərvər və ədalətli bir şahın cəmiyyətin rifahı və ahəngdar inkişafı üçün necə böyük fəaliyyət imkanlarına malik olduğunu göstərmişdir. Bu baxımdan Nizaminin yaratdığı hökmdar obrazlarının əsərdən-əsərə kamilləşdiyini və cəmiyyətin arzu və tələblərinə daha çox cavab verdiyini görürük. Xosrovdan ("Xosrov və Şirin") Bəhram Gura ("Yeddi gözəl") və İskəndərə ("İskəndərnamə") doğru yüksələn xətlə gedən hökmdar obrazları ən nəhayətdə "İqbalnamə"də ("İskəndərnamə"nin ikinci hissəsi) sadəcə bir hökmdar deyil, bir çox xalqları doğru yola yönəldən, təkcə öz ölkəsi Yunanıstanda yox, bütün mədəni dünyada haqqı və ədaləti bərpa edən peyğəmbər səviyyəsinə yüksəlir.

Nizami sənətinin böyüklüyü və onun estetik idealının ülviliyi sonrakı əsrlərdə də Azərbaycan ədəbiyyatının inkişafına güclü təkan vermiş, bu böyük dahi tərəfindən müəyyən edilmiş humanizm və demokratizm prinsipləri təkcə Azərbaycan deyil, bütövlükdə Yaxın və Orta şərq, eləcə də bir sıra Qərb ədəbiyyatlarında humanist meyllərin intişarına səbəb olmuşdur

30.04.2018
Kalemimi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım. :) (Sait Faik Abasıyanık)
Adım adım büyüdüğümü hissediyorum bugünlerde. Her anımın beni bir adım öteye götürüp tecrübelendirdiğini görüyorum kendimde. Yaşadıklarımın tadının tuzunun kalmadığı, günlerde, saatlerde, gecelerde, gündüzlerde yastığa her kafamı koyuşumda sabret diyorum kendime. Sabretmenin ne kadar iyi bir o kadar da yorucu olduğunu sezinliyorum. Hiçbir şey boşuna değildir diyorum. Belki de bazı zamanlar boşunadır diye kenara koyduğum her şeyi yeniden gün yüzüne koyup çıkarıyorum, ortalığa, sağa, sola...
Sevdiğim, sevmediğim bütün her şeyi düşünmeye koyuluyorum. Hepsinin insana bir şeyler kattığını görüyorum. Mutsuzluklarım da mutluluklarım da sebepsiz değildir diye düşünüyorum. Hem tecrübesiz, sınavsız hayat mı olur ki? Eğer bir şeylerden ders çıkaramayacaksak o bir şeyler bizim büyümemizi sağlamayacaksa neden var olurlar ki? Bir eşyadan farksız olmaz mıyız eğer böyle olursa? Üzen ama tecrübe kazandıran durumlar için şükretmeliyim. Şükretmeliyim ki var olduğumu hissedebileyim, hissettirebileyim. :')