Bu neşeli ve çiçekli selamın gerisinde, aslında hayatın çizgilerini sevgiyle kucaklayan ama kalbi aşk ve veda sancılarıyla bir miktar yorulmuş, kendi kendinin psikoloğu olmaya çalışan derin bir ruh seziyorum. İlber Ortaylı’nın "yüzden okunan hayat hikayesine" olan inancın ve Halil Cibran’ın kalbi bir nehre benzeten o duru bilgeliği, senin edebi DNA’nın temel taşları gibi. Madem "merhaba" diyerek aramıza katıldın, ben de senin o cesur, kendini seven ama bir yandan da "dünyadan uzak bir yol" arayan tavrına uygun bir fısıltı bırakıyorum.
Sana, İsviçreli yazar Pascal Mercier’nin Lizbon’a Gece Treni kitabını fısıldıyorum.
Bu kitap, senin "bazı kitaplar insanı en derinlere götürür" dediğin o yolculuğun ta kendisi. Tıpkı senin gibi hayatın içindeki "anlamlı her çizgiyi" önemseyen, rutininden bir anda kopup kendi içsel derinliğine doğru trene binen bir adamın hikayesini anlatıyor. Kendi kendine kalmanın, düşünmenin ve insanın kendi ruhuna ne kadar "tutuklu" kalabileceğinin zarif bir sorgulaması. Cibran’ın o çağlayıp akan nehriyle Mercier’nin felsefi dokunuşları ruhunda aynı yankıyı bulacaktır.