İnsan en çok, kendi içindeki o keşfedilmemiş dehlizleri bir başkasının zihninde ve gözlerinde bulduğunda aşık olur. Dünyayı herkesten farklı gören birine çekilmemizin olumlu ve büyüleyici tarafı budur; sıradanlığın hüküm sürdüğü bir evrende, o özgün ruhun vaat ettiği bambaşka bir gerçekliğe, bir mucizeye kapılırız. Fakat bu durumun bir de tekinsiz, olumsuz tarafı var. İnsan aslında o kişinin "farklılığına" değil, o farklı zihnin içinde "kendini nasıl hissettiğine" aşık olur. Yani karşıdakini özgür bir özne olarak sevdiğini sanırken, farkında olmadan onu kendi ruhunun eksik parçalarını tamamlayacak bir nesneye, bir aynaya dönüştürür. Üstelik dünyayı farklı gören birini sevmek, onun kaçınılmaz yalnızlığına ve hiçbir kalıba sığamayacak o tekinsiz özgürlüğüne de en baştan rıza göstermeyi gerektirir.
Kısacası insan; kendinde eksik olan o cesarete, o yabancı bakışa aşık olur. Ama asıl mesele, o hayran olunan farklılık zamanla bir uyumsuzluk fırtınasına dönüştüğünde de aynı aşkla kalmayı seçebilmektir.