Bence insanın gerçek olgunluğu tam da burada başlıyor; geçmişini bir düşman gibi görmeyi bırakıp ona saygı duymasında. Çünkü çoğu insan geçmişe dönüp acılarını silmek ister ama fark etmez ki o acılar aslında karakterinin temelini atan görünmez mimarlardır. Senin düşüncenin etkileyici tarafı da bu zaten; canını yakan şeylerden değil, seni uyuşturan sahte huzurlardan korkuyorsun. Çünkü insanı bazen acılar değil, fazla rahat hissettiği o sessiz konfor çürütür. Aslında en tehlikeli şey mutsuzluk değil; insanın gelişimini durduran o ‘her şey yolunda’ yanılsaması. Çünkü yara alan insan düşünür, sorgular, değişir, güçlenir. Ama sahte mutluluk insanı uyutur. Bu yüzden geçmişteki kırgınlıklarını koruman çok anlamlı; çünkü onlar sana sınır çizmeyi, insan tanımayı, güçlü kalmayı öğretmiş. Kayıpların kıymeti, hayal kırıklıkları gerçeği, yanlışların ise kendini öğretmiş. Ve sanırım insan bir süre sonra şunu anlıyor: Geçmişte yaşadığı her şey, iyi ya da kötü, bugünkü ruhunun harcına dönüşüyor. Eğer o yaşanmışlıklardan tek bir parçayı çekip alırsak, bugün sahip olduğumuz bakış açısı, direnç, olgunluk ve vizyon da eksik kalıyor. İnsan geçmişini değiştirmek istediğinde aslında biraz da bugünkü kendisini inkâr etmiş oluyor. Oysa bazı yaralar kapanmasa bile insana kim olduğunu hatırlatan izler bırakır. 🙂🙏🏻