Bu konuda ben de kendi fikrimi söylemek istiyorum: İnsan da diğer canlılar gibi evrimsel sürece tabidir. Dünya denilen oldukça yaşlı bir gezegen üzerinde, bu yaşa kıyasla oldukça yeni sayılabilecek bir canlıdır Homo sapiens veya 'insan'. Neyse, nasıl diğer birçok özelliği uzun evrimsel süreç içinde oluştuysa ahlak denilen kavram da bu süreçte oluşmuştur. İnsan pek çok özellikle bakımından diğer birçok hayvandan geride kalan bir canlıdır. Bizi diğer canlılara kıyasla one çıkaran (tabi aslında bir yarış da yok aramızda, diğer canlılar kendi özellikleri doğrultusunda yaşıyorlar) dünyaya daha çok yayan bilgi ve bilginin aktarimidir. Bu da Kültür denilen olgudur. Bu da toplum içinde yaşamın bir getirisidir. Haliyle ahlak da sonuç itibariyle toplum içinde yaşamanın kazandırdığı bir olgu insana büyük ölçüde. Bunun dışında çıkar konusuna gelecek olursak, insan zaten en nihayetinde kendi çıkarıni düşünür. Siz de ben de o da. Mesela siz iyilik yapmayı veya kötülük yapmaktan sakinmayi Tanrı korkusuna, sınav inancına dayandiriyorsunuz. Yani ateşten kurtulmak için veya gül bahçeler içinde yaşamak için iyilik yapıyor veya kötülükten kaciniyorsunuz; bu da çıkar gözetmedir. Aslında kendi savundugunuz düzlem de eleştirdiginiz düzlemle benzerdir.
Toplum içinde yaşıyoruz. Ben birine zarar verecek olsam, hukuksal açıdan ceza göreceğim. Görmemiş olsam da bu toplumun uzun süreç sonunda oluşturduğu bir kültür kavramı içinde yazısız kuralları var ve bunlara riayet etmediğim için kendimi suçlu veya kötü hissedeceğim. Veya hukuksal bir ceza gerektiren bir şey olmasa da çevremden kinanma vs göreceğim. Bunlar olmasa da dediğim gibi aynı şeylerin bana da yapilabilme ihtimalinden dolayi kendimi kötü hissedeceğim. Çünkü ben bir başkasına bunu yapıyorsam, bir başkası da aynı şekilde bana yapabilir. Bir başkasının bana yapmasını istemiyorum, ben de yapmayayim bunu diye düşünürüm. Ayrıca bu tarz özellikler yani ahlaka dair şeyler dna'miza geçiyor diye biliyorum. Birçok çalışma var. Ve birçok açıdan değerlendirilebilecek bir olgu bu.
Ben sizin sözlerinizden şunu anlıyorum; Tanrıya inanmazsak neden iyilik yapalım neden kötülükten sakinalim? Bir şeyi ne kadar sık ve ne kadar çok tekrarlarsa insan ona o kadar inanıyor veya ondan o kadar şüphe duymamaya, onu mutlak doğru bilmeye başlıyor. Ahlakın Tanrıya dayandirilmasi da buna benziyor. Bundan şüphe etmiyorsunuz, bunu mutlak doğru veya oldukça tutarlı diye düşünüyorsunuz. Madem öyle Tanrıya inanmayan veya bir dine inanmayan insanları kötülükten alikoyan nedir? Her şey serbest ise onlar için neden kötülük yapmıyorlar? Neden iyilik yapıyorlar?
İyilik yapmak veya kötülük yapmamak için illa başımızın üzerinde ilahi bir güvenlik kamerasina veya kimsenin görmediği bir cennet veya cehennem vaadine mi ihtiyacimiz var? Eger bu şekilde ise ahlak ben bu tarz bir ahlak anlayışından korkarım. Çünkü o güvenlik kamerasini kafasına göre başka taraflara çevirip her halti yapabilir insan, ki yapıyorlar, ayrıca şu da var, Tanrı her şeyi bagisliyor inancı çok önemli ve insanların temel siginagi oluyor. En nihayetinde bir gün tövbe ederim çok pişman olurum yani bagislanma şansım var benim diyerek insan birçok kötülüğü gönül rahatlığıyla da yapabilir. Yani rasyonel temellendirme dediğiniz ahlaki Tanrıya dayandirarak, dine dayandirarak açıklama aslında o kadar da rasyonel değildir.