• 396 syf.
    ·Puan vermedi
    Baskısı olmaması sebebiyle zor bulunan, bulmanız halinde de etiket fiyatının 2 3 katını ödemek zorunda kalacağınız bir kitap bu. Ama okunmasa da olur o yüzden vermeyin derim o paraları. Bilinmeyen bir gelecekte, teknolojinin çok ilerlediği, zenginle fakirin apayrı yerlerde yaşadığı ve birbirlerinin muhitlerine pek geçemediği (anladığım kadarıyla zenginler diğer tarafa gidebiliyor da oradan kimse gelemiyor) bir gelecekte geçiyor olay. Kitap hayatta kalan, bildiğimiz anlamdaki, tek insanın 3 4 gününün anlatımından ibaret. Bir virüs tüm insanlığın yok olmasına neden olmuş, sadece Kar Adam hayatta kalmış. Kitabın daha ilk sayfalarında -arka kapağı okursanız zaten orada yazıyor da- dünyanın, şu an bildiğimizden daha farklı bir hale geldiğini seziyorsunuz. Adamımızdan başka, genetiği değiştirilmiş ve olduğundan çok daha tehlikeli hale getirilmiş çeşitli hayvanlarla bizim bildiğimizden daha farklı görünen ve kitap boyunca Flurya'nın çocukları olarak adlandırılan insanlar var.
    Bundan sonrası biraz spoiler. Flurya en basit tanımlamayla bir bilim adamı ve kahramanımızın da çocukluk arkadaşı. Antilop ise kahramanın sevgilisi. Kahramanın diğer adı -bu gerçek adı- Jimmy. Jimmy ve Kar Adam ismi kitap boyunca dönüşümlü olarak kullanılıyor. Şimdiki zamandan bahsedilirken Kar Adamı, geçmişten bahsedilirken de Jimmy ismi kullanılmış ve bu çok iyi olmuş çünkü bu sayede aynı sayfada ne zaman geçmiş bir anıdan, ne zaman şimdiki zamana ait bir şeyden bahsedildiği konusunda hiçbir kafa karışıklığı yaşamıyorsunuz. İlk başlarda havada kalan pek çok şey kitabın sonuna doğru yerine oturuyor. Antilop kim, Flurya kim, çocuklara neden Flurya'nın çocukları deniliyor, adamımız neden diğer insanlarla beraber ölmüyor da hayatta kalıyor vs. hepsinin cevabı var ama kitabın sonlarında doğru kafanıza takılan çok kritik bir soru, bilerek cevapsız bırakılmış. Bilerek diyorum çünkü yazar cevap paragrafına başlayıp bir şekilde yarım bırakmış onu. Hadi bunu daha açık söyleyeyim, o kritik ''neden'' sorusunun cevabını bir kağıtta buluyor kahramanımız ama bir yerden sonra yazının devamının yazılmadığını görüyor.
    Kitabın temposunu sevdim, akıyor kitap, olay ilgi çekici, kafanızda bir sürü merak uyanıyor falan ama yine de somut olarak açıklamakta zorlanacağım sebepler yüzünden ben bir roman kurgusu olarak zayıf buldum kitabı. Bir distopya olarak kabul edebiliriz belki bunu ve birinci amacının da kusursuz bir roman tekniğine sahip olmak olmadığı çok açık, yine de bundan daha iyi distopyalar var roman tekniği konusunda. Örneğin deli gibi merak etsek de ve roman boyunca verilmeye çalışılmış olsa da Antilop karakterinin hayatıyla ilgili bir türlü yeterli bilgiyi elde edemiyoruz. Yine ana karakterimizin annesiyle ilgili de pek çok cevapsız soru kalıyor aklımıza kitabın sonunda. Bunlar bu kadar yoruma açık bırakılacak şeyler olmamalıydı bence.
    Anlatılan gelecek aslında çok da uzakta değil diye düşündüm kitap boyunca diğer yandan kitabın asıl derdinin ne olduğuyla ilgili bir türlü net bir kanıya varamadım. Tam olarak neyi eleştirmiş, hangi amaçla yazılmış bilemiyorum. Kitabın son sayfasını okuduğumda ciddi bir tatminsizlik yaşadım. Her şey bir yana, kahramanın onca riski göze alıp da 3 4 gün sürecek bir yolculuğa çıkma nedenini bile tam anlayamadım. Kar Adamı kitabın daha başında yaşadığı bölgeden ayrılıp bir keşif gezisine çıkıyor ve eski yaşadığı yere gidiyor. Zaten tüm hikaye bundan ibaret. Bu yolculuğu okuyoruz, sık sık da geçmişe gidip dünyanın şu an neden bu halde olduğuyla ilgili fikirler ediniyoruz.
    Bu kitap benim hep söylediğim şeyi söylüyor ama bir yanıyla; hepimiz, var olmak için bir başkasına muhtacız. Tüm dünya bizim olsa da eğer tek başınaysan aslında hiçbir şeye sahip değilsin ve hayat da katlanılamaz derecede sıkıcı.
    Kitabın kapağı ayrı bir güzeldi benim için. Elime alır almaz ''lan ben bu kapağı anımsıyorum sanki'' diye düşündüm, künye sayfasında da kapaktaki resmin en sevdiğim ressamlardan biri olan ve onu tanımamı da başka bir kitaba borçlu olduğum Hieronymus Bosch'a ait olduğunu gördüm. Kitabın en kısa özetini de bir filmin repliği yapsın madem;

    ''Tanrı dinozorları yarattı. Tanrı dinozorları yok etti, Tanrı insanı yarattı. İnsan Tanrı'yı yok etti, insan dinozorları yarattı.'' (Jurassic Park)
  • 170 syf.
    ·4/10
    (Spoiler içerir.)

    Kitabın yazarı Yann Martel, o çok sevilen ve sinemaya da uyarlanan Pi’nin Yaşamı kitabının da yazarı aynı zamanda. Kitap 180 sayfadan oluşuyor. Olayların akışına göre kitabı üç bölümde inceleyeceğim, bu şekilde daha anlaşılabilir olacağını da düşünüyorum çünkü biraz karmaşık bir olay örgüsü var. İlahi Komedya’yı okumuş olan varsa isimler tanıdık gelecektir. Kimdir bu Beatrice, kimdir bu Virgil? Beatrice, Dante’nin çocukluk aşkıdır. Virgil de Dante’ye İlahi Komedya boyunca rehberlik eden kişi. Beatrice Dante’ye yalnızca Cennet yolculuğu boyunca eşlik eder. Araf ve cehennemde ise rehber Virgil’dir. (Uzun hali Virgilius.) Kitabı satın aldığım zaman arka kapağı okumadan ismine aldanıp almıştım, bir İlahi Komedya aşığı olarak Beatrice ve Virgil’den bahsettiğini düşünmüştüm fakat sayfalar ilerledikçe Beatrice ve Virgil’in bizim bildiğimiz Beatrice ve Virgil olmadığını fark ettim. Peki kimler bu şekilde isimlendirilmiş olabilir? Bir maymun ve bir eşek…
    Ana karakterimiz Henry. Henry bir yazar fakat bizim bildiğimiz sıradan yazarlardan değil. İlk kitabı milyonlarca satmış, dünyanın hemen hemen her yerinde tanınan oldukça popüler bir yazar. Hatta yolculuk ederken kitabını okuyan insanlara rastlıyor, ilk kitabının beyazperdeye uyarlanması için de çalışmalar başlatılmış durumda. Henry’nin en önemli özelliği ise kitaplarında kendi ismini kullanmaması, takma isim kullanarak yazmayı tercih etmesi. Ona göre ünlü olmak, homoseksüel olmaktan, Yahudi olmaktan ya da belli bir azınlığa mensup olmaktan farksız. Çünkü siz kimseniz osunuzdur ama insanlar kendi görüşlerini üzerinize yansıtırlar. Karakterler arasında bir de Sarah var. Sarah Henry’nin eşi. Özellikle yazarlık konusunda Henry’nin önemli bir destekçisi. Son karakter ise tahnit ustası. Tahnit işi ölü hayvanların içlerini doldurarak onları sergileme anlamına geliyor. Bu işi yapan kişilere taxidermist de deniliyor. Karakterleri tanıdıktan sonra artık ilk bölüme başlayabiliriz. Daha önce de belirttiğim gibi kitap bölümlerden oluşmuyor, bölümlere ayırma fikri bana ait, çünkü bu şekilde daha anlaşılabilir olacağını düşünüyorum.
    Başlangıç
    İlk bölümde Henry’nin yazarlık öyküsüne tanık oluyoruz. Henry uluslarararası üne sahip bir yazar iken bir anda yazarlığı bırakmaya karar veriyor ve Sarah ile birlikte başka bir yere yerleşiyorlar. Tüm bunların başlangıcı ise Henry’nin ikinci kitabını yazmaya karar vermesi ile oluyor. Henry, ilk kitabı ile kavuştuğu üne güvenerek ikinci bir kitap için editörlerle görüşüyor. İkinci kitap, birinci kitap ile alakası olmayan, tuhaf bir formata sahip. Matbaa piyasasında “ikiz kitap” olarak adlandırılan tarzda bir kitap bu. “Bir ikiz kitabın sayfalarını çevirmeye başlarsanız yarısından sonra sayfaları tersten okumak zorunda kalırsınız. Yapışık ikizini okumak için kitabı baş aşağı çevirmeniz gerekir. Zaten bu yüzden ismi ikiz kitaptır.” Henry’nin kitabını ikiz kitap şeklinde yazmak istemesinin nedeni ise kitabın bir yarısının roman, diğer yarısının ise deneme olması. Bu iki edebi türü ancak ikiz kitap ile birleştirebileceğini düşünüyor. Kitabın konusu Avrupa’daki Yahudi soykırımı. Henry’nin Holokost olarak gördüğü, (Holokost: Bir hayvanın bütün bir şekilde yakılarak kurban edildiği dini törenler.) Naziler ve gönüllü yandaşları tarafından yapılan bu soykırımla ilgili pek çok kitap yazılmış. Bu kitabın diğerlerinden daha farklı ve ilgi çekici olabilmesi için de farklı bir format denemesi gerektiğini hissediyor fakat ne yayınevinden ne de editörlerden olumlu bir geri dönüş alamıyor. Primo Levi’nin “Bunlar da mı İnsan?” adlı kitabının da bu konuyu ele aldığını düşündüğünde kendi kitabını zaten yetersiz bulan Henry, çevresindeki diğer insanların da özgüvenini zedelemesi ile yazmaya bir müddet ara veriyor. Kanadalı olmasına rağmen kitaplarını Almanca yazıyor oluşu da eleştiri alan noktalardan birisi. Fakat Henry bunun nedenini şu şekilde açıklıyor: “Almancanın kaba telaffuzu, belirgin fonetik yazımı, gizli şifreli grameri ve mimari sözdizimi hoşuma gidiyor.İngilizce’nin yeni ile yabancıyı kullanma dürtüsü, diğer dillerdeki sözcükleri çalma şevki, vicdan azabı duyma konusundaki yeteneksizliği, müzeleri doldurabilecek bolluktaki kelime dağarcığı, yazım denetimi konusundaki umursamazlığı, dilbilgisi ile ilgili “takma kafana, mutlu ol yeter” tavrı…” Yazma işini bıraktıktan sonra ufak çaplı denemeleri oluyor fakat hiçbirini yayımlama amacı gütmüyor. Son olarak kafasını dağıtmak için bir tiyatro kulübüne yazılıyor ve Chocolate Road isimli bir çikolatacıda çalışmaya başlıyor. Tüm bu olayların arasında en güzel haber ise eşi Sarah’ın hamileliği oluyor, oğlu Theo dünyaya geldiği zaman Henry onun bir ilham kaynağı olabileceğini düşünüyor. Theo’nun doğumundan sonra barınaktan bir kedi ve köpek de sahipleniyorlar, köpeğe Erasmus, kediye de Mendelssohn adını veriyorlar.Eski hayranlarından gelen mektuplar ise boş vakitlerini değerlendirdiği bir hobi halini alıyor. İçtenlikle yazılmış mektupları özenle cevaplıyor. Henry’nin yazdığı öykülerde kişileri insanlardan değil hayvanlardan seçmesi de hayranları tarafından merak konusu olan durumlardan birisi. Mektupta bu konuyla ilgili soru soran bir okuruna şu yanıtı veriyor: “ Eğer Bavyeralı ya da Saskatchewanlı bir dişçinin hikayesini anlatıyorsam okuyucuların dişçilik hakkındaki, Bavyeralılar ve Saskatchewanlılar konusundaki bilgilerini, önyargı ve klişelerini tartmam gerekir. Öte yandan Bavyeralı ya da Saskatchewanlı dişçi bir suaygırıysa iş bambaşka bir boyut kazanır. Okuyucu dikkat kesilir çünkü ister Bavyeralı, ister başka bir yerden olsun suaygırı bir dişçi hakkında herhangi bir önyargısı yoktur.” Bu kısım o kadar hoşuma gitti ki, fablları neden bu kadar çok sevdiğim hakkında da bir farkındalık kazandırdı sanki. Aslına bakarsanız Orwell’in Hayvan Çiftliği’nin de aynı kaygı ile yazıldığını düşünüyordum fakat bunu cümleye dökecek olsam ancak bu kadar net anlatırdım. Dönelim Henry’ye. Henry okur mektuplarını yanıtlarken ilginç bir mektupla karşılaşır. Mektubun içinde bir adet tiyatro oyunu ve Gustave Flaubert’e ait Konuksever Aziz Julian Söylencesi vardır. Konuksever Aziz Julian Söylencesi’ni biraz araştırdım. Flaubert’in ard arda yayınladığı üç kısa öyküsünden biri olan bu öykü ortaçağa ait bir masal olarak da görülebilir. İlerleyen bölümlerde Julian’ın öyküsü işimize yarayacak, o yüzden bu kısmın dikkatli bir şekilde okunması gerekiyor. Kitapta sayfalarca anlatılan bu öykünün bizi ilgilendiren ve bilmemiz gereken yönleri ise şu şekilde: Julian bir kral ve kraliçenin oğlu. Kraliçe dualarının ardından bir erkek çocuğu dünyaya getiriyor. Üç gün dört gece süren kutlamalar yapılıyor. Kraliçe bir gece uyandığında ayışığında yaşlı bir adamın yüzünü görüyor. Yaşlı adam bir keşiş olduğunu söylüyor ve ardından kraliçeye: “Sevgili anne, ne mutlu sana, çünkü oğlun bir aziz olacak.” diyor. Baba için de bir kehanet söylüyor ve “Oğlunuz! Çok kanlı! Çok şerefli! Daima servet sahibi! Bir imparatorun ailesi. “ cümlelerini kuruyor. O günden sonra kral ve kraliçe Julian için kehanetlerin gerçekleşmesini bekliyorlar. O esnada Julian başpiskopos oluyor. Fakat Julian ile ilgili önemli olan asıl kısım bu öyküyü gönderen okurun sarı fosforlu kalem ile çizdiği yerler. Bu kısımları dolaylı yoldan anlatırsam Julian’ın öyküsündeki duygunun yok olacağını düşünüyorum. O yüzden sarı kalem ile çizilmiş satırları olduğu gibi aktarıyorum:
    “Günün birinde kilisedeki ayin sırasında duvardaki delikten küçük bir beyaz farenin burnunu uzattığını fark etti. Fare sunağa çıkan ilk basamakta koşuşturmaya başladı, iki üç kez ileri geri gitti geldi, sonra çıktığı delikten içeri kaçtı. Ertesi sabah Julian fareyi yeniden görebileceği düşüncesiyle sıkıntılıydı. Fare yine deliğinden çıktı. Sonraki her pazar fareyi beklemeye koyuldu ve bu onu rahatsız etmeye başladı, ta ki bu işten nefret edip fareden kurtulmaya karar verinceye dek. Kapıyı örtüp basamakların üzerine ekmek kırıntıları serptikten sonra elinde bir sopayla deliğin önünde beklemeye koyuldu. Uzun bir sürenin ardından pembe bir burun göründü, sonra da farenin geri kalanı. Julian fareye sopasıyla hafifçe vurdu ve küçük bedeninin yerde hareketsizce yatışı karşısında şaşkınlığa uğradı. Taş zeminin üzerinde bir damla kan vardı. Kanı hemencecik ceketinin koluyla silip fareyi dışarı attı ve hiç kimseye bir şey söylemedi.” Bundan sonra Julian bir güvercini öldürüyor, hem de bu işi büyük bir ustalıkla yapıyor ve hayvanın bedeni kaskatı kesilene kadar başından ayrılmıyor. Daha sonra köpek, balık, akbaba, karga, ayı, boğa, tavşan, kunduz gibi pek çok hayvan öldürüyor. Tüm bu cinayet sahneleri kitapta betimlemeler ile uzun uzadıya anlatılmış fakat hepsini alıntılamak zor olacağı için bir örnek yeterli olur diye düşünüyorum. Öykünün bitimine yakın bir yavru geyik ve ailesinin Julian tarafından vahşice katledilişi anlatılıyor. Erkek geyik ölmeden önce koşarak Julian’ın yanına geliyor ve kilise çanının uğultusu eşliğinde ona “Lanetlen! Lanetlen! Lanetlen! Günün birinde sen zalim yürek, annenle babanı da katledeceksin.” dedikten sonra ölüyor. Geyiğin bu lanetinden sonra Julian avlanmaktan vazgeçiyor, paralı askerlik yapmaya başlıyor ve çok başarılı oluyor. Hatta Oksitanya İmparatoru’nu Kordova halifesinin elinden kurtardığı için ödül olarak imparatorun kızıyla evleniyor. Bu şekilde kehanet gerçekleşmiş oluyor ve Julian imparator ailesine katılıyor. Evliliği dışardan kusursuz gibi gözükse de Julian her gece rüyasında avlandığını görüyor. Yaptıkları için pişmanlık duymak bir yana, o günlerin özlemini çekiyor. Tüm bu anlattıklarım okurun sarı kalemle çizdiği yerler bu arada. “Julian rüyasından gözü vahşice dönmüş olarak uyanırdı.” cümlesi de okur tarafından çizilmiş olan cümlelerden. Öykünün bitimine doğru bir akşam Julian eve dönüyor ve karısının annesi ile babasını yatıya çağırdığından haberi olmadığı için babasını karısının sevgilisi sanıp uykularında herkesi doğrayıp öldürüyor. Bu şekilde geyiğin laneti de gerçekleşmiş olur. Son olarak Julian bir cüzzamlıyı evine alır ve onu doyurur, yatağını verir. Bu kişi aslında Hz. İsa’dır. Bu şekilde Julian’ın affı gerçekleşir ve hayvan ölümlerinin tamamı havada kalır. Julian kurtarıcısıyla birlikte göğe yükseldiğinde arkasında kurumaya yüz tutmuş derelerce hayvan kanı bırakır. İşin şaşırtıcı yanı ise bu hikayede işaretlenen yerlerin yalnızca katledilen hayvan sahneleri olmasıdır. Konuksever Aziz Julian Söylencesi hakkında bunları söyleyebilirim. Fakat Henry için okurun gönderdikleri yalnızca bu öykü ile sınırlı kalmıyor. Zarfın içinden bir de tiyatro oyunu çıkıyor. Henry tüm bu gönderilenleri incelerken uygun bir mekan arayışı içinde oluyor. Hatta şu kısım çok hoşuma gitti: “Mekanın işte başarının anahtarı olduğuyla ilgili anlayış sanatta da geçerlidir, hatta hayatın kendisinde de. Çevremiz ne kadar besleyiciyse ona göre gelişir ya da sararıp solarız.” Tiyatro oyunu Beatrice ve Virgil’in bir armut hakkında konuşmalarıyla başlıyor. Beatrice bir eşek, Virgil ise maymun. Hayatında hiç armut görmemiş olan Beatrice’ye Virgil tarafından armut betimlemeleri yapılıyor. Sayfalarca konuşma yalnızca armut hakkında. Şu kısmı alıntılamak istedim:
    Beatrice: Peki ama tadı nasıldır? Daha fazla dayanamayacağım.
    Virgil: Olgun bir armudun içinden tatlı ve sulu lezzeti taşar.
    Beatrice: Kulağa harika geliyor.
    Virgil: Armudu dilimlediğin anda, içinin göz kamaştırıcı bir beyazlıkta olduğunu görürsün. İçinden gelen ışıkla parıldar. Yanlarında bir armut ile bir bıçak taşıyanlar asla karanlıktan korkmazlar.
    Henry, kendisinden yardım isteyen bu okuruna teşekkür ediyor ve aynı zamanda tiyatrosu için tebrik ediyor. Mektubu postaya verdikten sonra her şey normal seyrinde devam ediyor. Fakat Henry bu kişinin sıradan bir okur olmadığını düşünüyor ve onu bulmak için adresine gitmeye karar veriyor. Bu noktadan sonra artık kitabın ikinci kısmına geçiyoruz.
    Okapi Tahnitçilik
    Bu kısma olayların geçtiği asıl mekan olan dükkanın ismini vermek istedim. Mektup yazan okurun dükkanı burası. “Okapi Tahnitçilik.” Okapi, Kongo’nun bataklık ormanlarında yaşayan, bir metre yüksekliğinde, gövdesi kızıl kestane, bacakları zürafa gibi siyah beyaz çizgili olan memeli bir hayvan. Tahnitçi ise içi doldurulmuş süs hayvanı maketi yapan zanaatkar. Literatüre bu şekilde geçmiş olsa da kişisel görüşüm tahnit işinin bir ruh hastalığı olduğudur. İnsanların ilgi alanları beni zerre kadar ilgilendirmese de ölmüş bir hayvanın içinin doldurularak sergilenmesini hoş bir durum olarak karşılayamıyorum. Bu yüzden kitabın bu kısmından başlayarak tahnit ustasına hep bir önyargı ile yaklaştım. İlk bölümde Henry’nin bahsettiği Bavyeralı suaygırı dişçi durumuna en iyi örneklerden biri oldum sanırım :) Tahnit ustası kitabın bir bölümünde şöyle diyor: “Ben yazar Gustave Flaubert sayesinde tahnit ustası oldum. Bana esin kaynağı olan Konuksever Aziz Julian Söylencesi adlı kısa öyküsüydü. İlk hayvanlarım önce bir fare, ardından bir güvercindi, tıpkı Julian’ın ilk öldürdüğü hayvanlar gibi. Bir şeyin başına telafisi olanaksız bir olay geldikten sonra kurtarılıp kurtarılamayacağını görmek istiyordum. Bu nedenle tahnit ustası oldum: tanıklık etmek için.” Tüm bu söylemler bana yine ikna edici gelmedi tabi…
    Olaylara dönecek olursak Henry Okapi Tahnitçilik tabelasını gördüğünde içi doldurulmuş olan okapi gözüne çarpıyor ve Aziz Julian Söylencesi’nde neden hayvanların ölümleri ile ilgili kısımların işaretlendiği az çok kafasında canlanıyor. Kitabın bu bölümünde tahnit ustasının hiç de yardım istermiş bir havada olmadığı seziliyor. Henry dükkana ne zaman gitse her seferinde aynı kibir ve baştansavma tavırlarla onu karşılıyor. Tüm bunlara rağmen Henry kendisini yardımcı olmak zorunda hissediyor. Dükkanı incelerken daha önce adını bile duymadığı pek çok hayvanın doldurulmuş halleriyle karşılaşıyor. Burada atlanmaması gereken ayrıntı ise Henry’nin dükkana her zaman Erasmus ile birlikte gittiği. Erasmus sürekli huysuzlandığı için bir süre sonra Henry onu atölyeye almak yerine başka bir yere bağlamayı tercih ediyor. Tahnit ustası ile birlikte tiyatro oyununu incelemeye koyulduklarında Henry karakterlerin isimlerinin neden Beatrice ve Virgil olduğunu soruyor. O zaman kilit nokta da açığa çıkmış oluyor. “Beatrice bir eşek, Virgil ise maymun.” Bu hayvanlar değişik bir öykü ile dükkana gelmişler, birisi bilim enstitüsü tarafından birisi de kilise tarafından alınacakken karar değiştirilmiş ve her ikisi de bu tahnit dükkanına gönderilmişler. “Otuz senedir buradalar. Virgil ile Beatrice cehennem yolundaki rehberlerim.” Bu konuşmalardan sonra Henry sık sık dükkana gidip gelmeye devam ediyor, tiyatro oyununun bölümleri ve birlikte yazdıkları yerler de kitapta verilmiş. Neden bir eşek ve maymun seçildiği sorusunun cevabı ise “Çünkü maymunlar zeki ve çevik olarak bilinirler, eşeklerse inatçı ve çalışkan. Bunlar hayvanların hayatta kalmalarını sağlayan özelliklerdir.” cümlesinde ifade ediliyor. Oyunun devamında Beatrice ve Virgil armuttan, muzdan ve etraflarındaki gidişattan konuşuyorlar. Oyunda hoşuma giden ve altını çizdiğim bir diğer yer ise şu kısım:
    Virgil: Bana göre kader güneş gibidir. Güneşte durduğunda gölgenin oluşmasını engelleyebilir misin? Sana yapışmış, sürekli senin şekline bürünmüş,durmadan sana seni hatırlatan o karanlık bölgeyi üzerinden atabilir misin? Atamazsın. Bu gölge şüphedir. Güneşte kaldığın sürece seni adım adım takip eder. Kim güneşte kalmak istemez ki?
    Beatrice: Ama güneş gitti Virgil, gitti. (Gözyaşlarına boğulur ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.)
    Bu bölümde oyunla ilgili ilginç bir detay daha öğreniyoruz. Oyunun ismi “20. Yüzyıla Ait Bir Gömlek.” Oyun Gömlek adlı bir ülkede geçiyor ve komşu olan diğer ülkeler ise Eldiven, Şapka, Çorap, Palto, Çizme, Pantolon, Ceket. Hatta olay bir gömleğin sırt kısmında geçiyor, çizgili bir gömlek. Böyle tuhaf bir simgesellik tercih edilmesi bana pek mantıklı gelmemişti. Sonra devam ettikçe tahnit ustası ile Henry arasındaki şu konuşmayı okudum:
    -“Neden bir gömleği seçtiniz? Buradaki simge nedir?”
    -“Her ülkede gömlek vardır, her insanın üzerinde.”
    -“İçindeki evrensel tınısı yani?”
    -“Evet. Her gün gömlek giyeriz.”
    -“Yani hepimiz Gömlek’te yaşıyoruz. Demek istediğiniz bu mu?”
    -“Doğru. Ceket, Gömlek veya Pantolon’da; ama bu Almanya, Polonya, Macaristan da olabilirdi.”
    Bu konuşmadan sonra Henry ve tahnit ustası tekrar tiyatro metnine dönüyorlar. Beatrice ve Virgil haftanın günleri hakkında konuşuyorlardı:
    Virgil: Ama haftanın her günü kötülük vardır.
    Beatrice: Çünkü haftanın her günü ortalıktayız.
    Beatrice ve Virgil’in konuşmaları bana bir noktadan sonra anlamsız gelmeye başladı. Çünkü yaptıkları şey bir olay hakkında konuşmak değildi, sıkıcı bir durum hikayesi okuyor gibi hissetmeye başladım. Konuşmalarda altını çizebileceğim cümleler gitgide azalıyordu. Daha sonra yaptıkları şeyin “konuşmak üzerine konuşmak” olduğunu fark ettim. Akıllarına gelen ilk şey, etraflarında gördükleri ilk nesne onların konuşma konusu oluyordu. Tüm bu olaylar olurken Henry, tahnit ustasıyla ilgili zihninde oturmayan bazı taşlar olduğunu fark ediyordu.
    Kimdir Bu Taxidermist?
    Henry, oyundaki karakterler içinde yalnızca bir maymun ile bir eşeğin olmadığını görüyor. Bir erkek çocuğu ile iki arkadaşı da oyun içinde yer alıyordu. “Demek ki oyun sadece hayvanlar üzerine kurulu değil.” diye düşünürken Sarah ile konuşup tahnit ustası hakkındaki izlenimlerini de ona şöyle aktarıyor:
    -Adam tam bir cins. Bir porsuk kadar hırçın. O oyununa da bir türlü aklım ermiyor. Hayvanlar var, bir eşek ile bir maymun. Kocaman bir çizgili gömleğin üzerinde yaşıyorlar. Aslında her şey tamamen hayali, ama yine de içinde bana, nasıl desem, Holokost’u anımsatan öğeler var.”
    -Holokost’u mu? Sen de her şeyde Holokost’u görür oldun.
    -Bunu söyleyeceğini biliyordum. Ancak burada bazı göndermeler var, örneğin çizgili gömleklere.
    -Ne olmuş yani?
    -Şey, Holokost sırasında…
    -Evet, Holokost’tan ve çizgili gömleklerden haberim var. Ama örneğin New York Borsası’ndaki kapitalistler de çizgili gömlek giyerler, palyaçolar da . Herkesin gardırobunda bir çizgili gömleği vardır.
    Bu konuşmadan sonra Sarah da adamı merak ediyor ve birlikte tahnit dükkanına gidiyorlar. Eve döndüklerinde bağıra çağıra kavga ediyorlar çünkü Sarah adamdan hoşlanmamak bir yana korktuğunu dile getiriyor. Henry, Sarah’ın olayı fazla büyüttüğünü düşünerek umursamamayı tercih ediyor ve tahnit ustası ile ilişkileri devam ediyor. Fakat Henry oyunun sahnelenmesi konusunda hala ikilemde. Benim de rahatsız olduğum anlaşılmazlık ve durağan cümleler, Henry’nin oyunun başarısız olacağını düşünmesine neden oluyor. Yann Martel bu konuyla ilgili şu cümleleri kullanmış: “Becket ve Diderot’nun oyunları başarıya ulaşmıştı. Ancak ikisi de çok kurnaz yazarlardı ve görünüşteki eylemsizliği bir sürü olayla desteklemişlerdi aslında. Oysa “Bir 20. Yüzyıl Gömleği” oyununun yazarı eylemsizliği beceremiyordu.” Oyundaki tüm bu anlaşılmaz ifadelerin ve kopukluğun tüm özeti tahnit ustasının beceriksizliği aslında.
    Henry, tahnit ustası ile son bir kez buluşmaya karar verdiğinde köpeği Erasmus inanılmaz bir şekilde hırçınlaşmış ve kedileri Mendelssohn’a zarar vermiştir. Veteriner her ikisini de uyutmuş ve sonrasında öldüklerini Henry’ye haber vermiştir. İki dostuna birden veda etmesinin yanında Sarah’nın hamile olması ve bu üzüntüyü kaldıramaması da Henry’yi çok yıpratmıştır. Son kez tahnit dükkanına gider ve elindeki tüm kağıtları teslim ederek artık yardım etmek istemeyeceğini söyler. Tahnit ustası her zaman olduğu gibi yine sesini çıkarmaz, kibirli bakışlarıyla onu uğurlar. Henry bu işin bittiğini zanneder fakat bir gün devam ettiği tiyatro kursuna mektup gelir. Oyunun devamı yazılıdır. 68 Nowolipki Caddesi isimli bir caddeyi tahnitçinin gizli notları içinde gördüğünü anımsar ve gitmeden bir araştırma yapar. Tahnitçiye “Neden Nowolipki? Garip bir kelime?” diye sorduğunda “ Beatrice bir ara ağlayacak gibi oluyor ve şöyle düşünüyor: “Now, oh lip, keep from trembling.” (Şimdi dudaklarım, titrememeye çalışın.) Cadde ismi, bunun kısaltması.” yanıtını alır. Henry adamın ikiyüzlü davrandığını ve yalan söylediğini anlar. Çünkü Nowolipki Caddesi Varşova’da gerçek bir cadde adıdır ve 68 numarada İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra içleri arşiv niteliğindeki malzemelerle dolu olan on metal konteynır ve iki süt tenekesi vardır. Bundan sonra tüm olaylar açığa çıkmaya, tahnit ustasının kim olduğu ve Henry’den ne istediği anlaşılmaya başlar.
    Tahnit ustası, hayvan kıyımından söz etmek için Holokost’u kullanmıştır. Hayvanlar, soykırım kurbanlarının sesiyle konuşturulmuştur. Hatta bu sahneden Beatrice, başına gelenleri Virgil’e şu şekilde anlatmıştır:
    Beatrice: Dinlemek ister misin?
    Virgil: Sen dinlememi istersen eğer.
    Beatrice: En azından bir kişiye anlatmam gerek, bu şekilde yaşadıklarım sözcüklere dökülmeden önce kaybolup gitmemi olur. Sana anlatmayacaksam kime anlatabilirim? İçeri getirildiğim anda yüzüme patlayan ilk tokadı hatırlıyorum. O anda bile bir şeyler, temel özgüven duygusu sonsuza dek yok olmuştu. Eğer Meissen porseleninden nadide bir koleksiyon varsa ve adamın biri eline bir fincan alıp bile bile yere atıp parçalarsa diğer parçalara aynı şeyi yapmasını kim engelleyebilir? Adam porselene karşı umursamazlığını belli etmişken, bir fincan ya da bir çorba kasesi olmuş ne fark eder? Bu konuda konuşmak öyle zor ki. Canım acıdı, ıstırap doluydu… Tek bir kibritin alevi karşısında irkiliriz, oysa ben burada kor ateşin ortasındaydım.
    Beatrice bu şekilde kendisine yapılan işkenceleri , vücuduna yapılanları teker teker anlatıyor. Henry şaşkınlık içerisinde oyunda yer alan bir erkek çocuk ve iki arkadaşının nerede olduğunu öğrenmek istediğinde tahnit ustası şunları anlatıyor:
    “Bu erkek çocuğu ve iki arkadaşı Beatrice ve Virgil’e inanılmaz işkenceler edip gidiyorlar. Olaylar aslında bu şekilde başlıyor. Aynı erkek çocuğu başka olayların da azmettiricisi. Örneğin köydeki kadınları öldürmek istiyorlar ve kadınlar kundaktaki bebekleriyle birlikte göle girip boğuluyorlar. Beatrice ve Virgil de tüm bunlara şahit oluyor, daha sonra kaçıp bir yere giderek armut hakkındaki konuşmayı yapmaya başlıyorlar. Bu arada Gustav isimli bir karakter de var. Gustav Beatrice ile Virgil’in sohbet ettikleri ağacın altındaki bir ceset. Onlar da cesetten rahatsız olmuyorlar, hatta tüm bu sohbetleri o cesedin başında yapıp cesetle oyunlar oynuyorlar. Çocuk mu? Çocuğa hiçbir şey olmuyor.”
    Tahnit ustası tüm bunları anlattıktan sonra Henry adamın kendisine göndermiş olduğu öyküyü hatırlıyor: Konuksever Aziz Julian Söylencesi. Bu öyküye bu kadar ilgi duymasının sebebi ise Julian’ın binlerce masum hayvanı katledişi ama her şeye rağmen kurtuluşunun etkilenmemesi. Öykü vicdan azapsız bir af sunuyordu. Bu durum gizleyecek bir şeyleri olan bir adam için oldukça cazipti. “Sarah tek bakışta adamın ne mal olduğunu anlamıştı. Onun gerçekleri görmesi neden bu kadar uzun sürmüştü? Kendisini masumların yegâne savunucusu olarak tanıtan eski bir Nazi destekçisiyle omuz omuza çalışıyordu. Ölüyü eline alıp onu güzel gösteren biriyle. Öldürücü mantık dışılık nasıl daha iyi biçimde örtülüp gizlenebilirdi? Tahnit sayesinde tabii.” Henry tüm bunları düşünürken adama dönüp oyunu istemediğini ve bir daha onunla çalışmayacağını belirtti. Fakat adam oyunu Henry’nin ceplerine tıkıştırmaya kalktı, bu işin böylece bitmesini istemiyordu. Henry arkasını dönmüş giderken “Bekleyin bir dakika.” diye seslendi. Henry’nin adamla yüz yüze gelmesi ile karnında bir sıcaklık hissetmesi bir olmuştu. Kapıya doğru yönelirken son bir kez vitrinde duran Beatrice ve Virgil’e bakıyordu. Tahnit ustası da arkasından geliyordu. Henry sürüne sürüne dışarı çıktı ve bu kez koca bir karanlığa gömüldü. Duyduğu en son ses motor sesiydi. Ambulans geldiğinde araba sahibi de başında bekliyordu. Kafasını çevirdiğinde tekrar bayılmadan önce gördüğü son şey Okapi Tahnitçilik’i saran alevlerdi. Tahnit ustası da içinde iken…
    Henry hastanedeki tedavisi sırasında dükkanda cebine sıkıştırılan parçaları tekrar okudu. Daha sonra öyküyü kendince tamamlayarak ona Beatrice ve Virgil adını verdi. Beatrice ve Virgil bittikten sonra da başka bir metin daha yazarak ona “Gustav İçin Oyunlar” dedi. On üç kısa bölümden oluşan bu eserin ilk bölümü şu şekildeydi:
    “On yaşındaki oğlunuz sizinle konuşuyor. Size açlıktan ölmek üzere olan aileniz için patates bulmanın bir yolu olduğunu söylüyor. Yakalanırsa öldürülecek. Bunu yapmasına izin verir misiniz?”
    Kitap bu şekilde bitiyor… Üç bölümü de özetleyip kitabı en kısa haliyle değerlendirecek olursam şunları söyleyebilirim: Öncelikle kitabı Pi’nin Yaşamı kadar akıcı ve sürükleyici bulmadım. Sonu benim için sürpriz oldu, tahnit ustasının masum bir adam olmadığını az çok tahmin edebiliyordum ama soykırım olayı ile ilgili olabileceğini ve adamın Nazi destekçisi olabileceğini hiç düşünmemiştim. Konuksever Aziz Julian hikayesi ile kurulan bağ çok hoşuma gitti. İlk bölüm yalnızca Henry ile tahnit ustasının tanışması, oyunun içeriği hakkında bilgi verilmesinden ibaret. İkinci bölüm tahnit ustasının davranışlarının çözümlenmeye başlandığı ve hayvanların artık insanları simgelediğini anladığımız bir bölüm. Üçüncü bölümde ise tahnit ustasının kim olduğu, Henry ile olan hesabının yalnızca soykırım üzerine olan kitapla alakalı olduğu ve bu adamın hasta bir katil olduğu anlaşılıyor. Üç bölümü birden ele alıp kitabın tamamına baktığımızda tahnit ustasının eski bir Nazi, Henry’nin ise olup bitenden çok geç haberdar olan insanlık olduğunu görüyoruz. Kitap Hem Konuksever Aziz Julian Söylencesi’ni hem de İlahi Komedya’yı içermesi ile hafiften bir çerçeve hikaye tekniğine sahip bana kalırsa. Bunun dışında Samuel Backett’in Godot’yu Beklerken kitabını andırdığına dair söylemler de var. İki eserin tek ortak yönü ise olayların iç içe geçmesi ve son kısımda her şeyin açıklığa kavuşması.
    Tüm hikaye ve değerlendirme ortada olmasına rağmen kitabı okumadan karakterlerin ruhunun hissedilemeyeceğini düşünüyorum. Tahnit dükkanı ile ilgili betimlemeler öyle güzel yapılmış ki, okurken kendinizi Okapi Tahnitçilik’in içinde hissedebilirsiniz. Henry’nin bıçaklanma sahnesinin gözümün önünde canlanışı, taxidermistin (tahnit ustası) kendisi ile birlikte dükkanı yakışı… Kısacası kitabın yoruma açık ve tahminlerle yürüyen bir kitap olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda okuyarak bir kez daha o heyecanı hissetmenizi öneriyorum. O halde Beatrice ve Virgil’e selam olsun…
  • Bakara Süresi'ndeki kurbanlık sı­ğırın kesilmesi kıssasından anladığımızın ışığında; benin
    (nefs) direnmesi nedeniyle kendilerine iletilen emrin/sözün
    aşırı yoruma tabi kılındığı görülür; nitelik üstünde üç defa tanım getirilmesi istenir.Bu aşırı yorumun kaçınılmaz sonucu
    ise belirsizliğe varış olacağı için doğru ve yanlışın sınırları birbirine karışacaktır. Modern toplumda da bu özelliği açık olarak görmek mümkündür. İnsan tükettiği yiyeceklerden dü­şünceye kadar her şey; rafine etmekle meşguldür; bu rafine
    edici süreç, düşüncenin soru bombardımanına tutularak aşırı
    yoruma tabi kılınmasıdır. Bu olgunun bir hadiste, "Sizden evvelki ümmetleri ancak çok sual sormaları ve peygamberlerine
    karşı çok ihtilaf etmeleri helak etmiştir." (Müslim, 130), şeklinde dile getirildiği söylenebilir. Düşüncenin aşırı yorumunun sekülarizmin rafine edici özelliği olduğu açıktır.
  • 280 syf.
    ·8 günde·10/10
    Ayas Alcu Yansımalar

    Çelik Z.

    Tür: Fantastik, bilim kurgu

    Dostlarım selamlar sevgiler. Nasılsınız, umarım iyisinizdir. Bugün sizlere çok sevdiğim bir fantastik romanı göstereceğim. Bu arada şunu belirtmeliyim bu kitap “Ayas Alcu Kayıp Ruh” kitabının devamıdır. (Yoruma geçmeden önce dipnot veriyorum. Kitabın başında ki kişi Akşit adlı yeni karakter) Yoruma gelecek olursak ilk başta gözüme takılan ve hoşlanmadığım hususlardan bahsedeceğim. Öncelikle ilk kitapta da benim sürekli okurken takılmama neden olan “neden” sözcüğü. Daha açık konuşmak gerekirse şöyle bir örnek vereyim “Neden sonra ayağa kalktı” burada soru cümlesi olarak kullanılmıyor. Başka bir anlamda kullanılıyor ama alışık olmadığım bir durum olduğu için rahatsız etti.
    Diğer bir şey ise bazı kelimelerin yazımı yanlıştı ancak bunu maruz görebiliriz sonuçta hiçbir kitap dört dörtlük değil her birinde hatalar var. Kitabı az da olsa gömdüğümüze göre birkaç kat övelim. Zeynep Hanım’ın ben en çok betimlemelerini seviyorum. Şuana kadar okuduğum hiçbir kitapta ki betimlemeler hiç bu kadar etkilememişti beni. Bu konu da (bence) kimse eline su dökemez. Bir aynayı bile aklınıza gelmeyecek ve sizi etkisi altına alacak bir şekilde betimliyor. Bunun yanı sıra kurgu konusunda da taktire şayan bir yeteneği ve hayal gücü var. Hiç beklemediğiniz anda aklınızın ucuna dahi gelmeyecek çıkışlar yapıyor ve kendini okutmaya devam ediyor. Sonlara doğru olaylar çok kızıştığı vakit hem yaşanan şeylerim heyecanı varken yazar bir bomba daha atıyor. Okuma isteği ve heyecanı da doğal olarak artıyor Sizlerinde bu kitaba hayran kalacağınıza emin olarak gönül rahatlığıyla öneriyorum
  • 308 syf.
    ·4 günde·9/10
    “Cebrail söze başladı:
-Selim Pusat büyük günahlar işledi. Ben görevi bitmiş bir melek olduğum, kıyamete kadar dinlenmek hakkını kazandığım halde bu hakkıma ilişti. Onun gönlünden geçen fırtınalarla rahatsız edildim. Halbuki bu fırtınalar yalnız ben peygamberlere götürürken duyulurdu. Kendisinden yirmi beş yaş küçük bir kızı sevdi ve hepsinden daha kötü olarak bu sevgiyi açığa vurdu. Bir subay için en büyük günah budur.
Derin sessizliğin arasında heybetli ses sordu:
-Ne diyorsun Selim Pusat?
Selim, gözlerini kamaştıran ışığa bakmaya çalışarak subaylık zamanındaki sertliği ile cevap verdi:
-Doğrudur!”

    Selim Pusat. Askerliği elinden alınmış, rütbesiz, elbisesiz asker bir asker. Kendi nefsiyle mücadele eden; keskin askeri fikirlerin, istisnai ve gizli hislerin yol açtığı gerilimle ruh adama dönmüş bir karakter. Belki “suçludur fakat yiğitliğin unutulduğu bir zamanda yaşadığı için suçlu olmuştur.” Aşık, kafası karışık, hisli ve biraz da asabi. Ahvaline üzülsem de sıklıkla kollarından tutup sarsarak “Eee yeter ama, bi kendine gel artık!” demek istemedim değil. :))

    Dünyada hemen hepimiz, bir şekilde birçok farklı acıyla sınanıyoruz. Çoğunlukla yaralarımızı kendi ellerimizle sarıp yolumuza devam ediyoruz. Kimi kayıplar ve sarsıntılarsa, ruhumuzda tedavisi mümkün olmayan yaralar açıyor, tutunamıyoruz. Selim Pusat’ınki işte böylesi bir yara. Biraz başına gelenleri hazmedemeyişi, biraz kara sevda.

    “Sevda gibi bir gizli emel ruhuna sinmiş;
    Bir haz ki hayalden bile üstün ve derinmiş.
    Gökten gelerek gönlüne rüzgar gibi inmiş,
    Bir sır ki bu, ölsen bile açamazsın.”
    diye tanımlıyor şiddetli aşk acısını Pusat. Hikaye boyunca da sık sık muhteşem şiirleriyle aşkını ve ızdırabını anlatmaya devam ediyor. Kendisine yapılan haksızlık mı daha çok canını acıtıyor yoksa içinden çıkamadığı sevda mı, bu sırrı saklaması mı gerekiyor yoksa açığa vurması mı okuma süreci boyunca sorgulatıyor.

    Çok eski bir Uygur masalıyla başlayan ve o masaldan günümüze kadar süren bir hikayenin içinde Selim Pusat’ın geçmişini, bugününü ve geleceğini anlatıyor eser. Ama bu hayat hikayesi sıradan bi şekilde değil; tabiatüstü olaylarla, dikkatle bakıldığı zaman gerçeklerin sembollerle çerçevelenmiş ifadesi şeklinde ele alınıyor. Kahramanın sürekli aynı şeyi tekrarlaması, insanlara karşı duyguları alınmış gibi davranması, hatta aşkı bile mekanik bir şekilde yaşaması Christopher Nolan filmi izliyormuş hissi bırakıyor. Tahlili yapıldığında eser bir roman mı, yoksa yaşanmış bir hayat mı olduğu konusunda tereddüte düşürüyor. Atsız’ın mesleki ve duygusal hayatında benzer zorluklar yaşadığını biliyoruz. Belki de bundan dolayı çok iyi bir kurgu, psikolojik tahliller, kuvvetli karakterler, mitolojik göndermeler, güçlü bir anlatımla bambaşka bir okuma deneyimi sunuyor. İçinde yer alan şiirler Atsız'ın ne kadar sağlam bir şair olduğunu da gösteriyor. Kitabın beni en çok etkileyen karakteri “Tiyatro bitti, beklemeye lüzum görmüyorum.” cümlesiyle zihnimize yer eden, tahta mezar taşıyla, çerçevelenmiş fotoğrafıyla satır aralarında sık sık karşımıza çıkan “Arkadaşım Şeref” oldu. Yarı soyut yarı gerçek bu karakterin sadece arkadaşım Şeref olduğunu düşünmüyorum. Şeref bana göre Selim’in intihara olan meylinin temsili, vicdanı ve iç sesi. Aslında kitap içerdiği yoğun sembolizmle hemen her kavram ve karakter için yoruma açık göndermeler yapıyor. Bunlardan beni tek rahatsız edense, girişte bir kısmına yer verdiğim mahşer meydanındaki mahkeme sahnesi oldu. Bu bölümde egonun devreye girdiği bazı diyaloglar ve olayları dile getiriş biçimi inançlarım gereği hoşuma gitmedi.

    Açıkçası bu kitabı okuduğum kitaplardan herhangi birisine tam olarak benzetemiyor, kendi içinde değerlendirmeye mecbur kalıyorum. İçinde yaratılan dünyada huzur namına tek bir kırıntı dahi yok. Okurken tarifsiz bir hüzün ve kafa karışıklığına sebep oluyor. Hani Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında benzer şekilde bir karmaşa, bocalama, insanlardan uzaklaşma ve tutunamayış vardır ama kitap genel olarak gülümsetir. Tespitler, şiirler mizahidir. Ruh adam ise fazlasıyla hüzünlendiriyor. Tarifsiz bir huzursuzluk bırakıyor yüreğimize. İçindeki şiirler, hele ki Geri Gelen Mektup, her bir dizesiyle can acıtıyor.

    Ruh Adam, belki de Nihal Atsız'ın yaşadıklarına, ruh haline ve düşüncelerine dair vücut bulmuş en değerli eseri. Onu özgün kılan şey kendi dünyasını yaratabilmesi ve bizi öyle bir dünyanın var olduğuna inandırabilmesi, en azından gerçekliği hakkında şüpheye düşürebilmesi sanırım. Çoğu okur Nihal Atsız adını gördüğünde çeşitli önyargılarla parantezler açıyor. Oysa biliyoruz ki kitabını okuduğumuz bütün yazarların mutlak bir kimliği ve ideolojisi var. Rus, İngiliz, Japon, Alman, Faransız yada Hintli.. Herkes kendi görüşleri doğrultusunda eserler veriyor. Savaş suçlusu Hitler’in kavgasını bile en çok okuyan milletler arasındayız. Bu iyiniyeti kendi yazarlarımıza gösteremiyor oluşumuzun, onları okurken siyasi duruşlarını edebi yeteneklerinin önüne koymamızın haksızlık olduğunu düşünüyorum. Üstelik her ideolojinin ağlarını çözebilmek, felsefesini anlayabilmek için onu benimseyen yazarların kitaplarını okumak gerekir. Bu uğurda yazarların siyasal kimliklerine bakmadan, düşüncelerimize paralel yahut zıt fikirler barındırdığına takılmadan eserlerine şans verilmeli.

    Bu kitabın, Türk edebiyatının psikolojik roman türündeki en iyi örneklerinden olduğunu düşünüyorum. Ayrılan zamanı kesinlikle hak ediyor. Bitirdikten sonra soru işaretlerini devam ettiren, etkisinden kurtulmanın zaman aldığı böyle kitapları çok seviyorum. Yarınında hiçbir ümit ışığı olmayan kuvvetli bir adamın zayıflığı, gözlerle işlediği günahın zevkini tadışı huzurunuzu kaçıracak olsa da kesinlikle tavsiye ediyorum.
    Keyifli okumalar diliyorum.