Lobide bir saksı ağacının yanından geçerken Christian'ı onun üzerine ittim. Bunu beklememiş, gerçekten de yana doğru bir adım kaymıştı. Dev bir yaprak kafasına çarpma cüretini gösterdiğinde tatminle doldum.
Bana sinir olmuş bir bakış attı.
Gözlerimi devirdim. "Tanrım, çok sıkıcısın. Hayatında hiç aptalca bir şey yapmadığına bahse girerim. Gerçekten gevşemeye ihtiyacın va..."
Beni bir havluluğa itti. Güçsüz bir itişti çünkü havluluğa çarpmadan dengemi yakalayabildim. Ayrı yönlere ayrılmadan önce muziplikten nefesim kesilerek, "Yaklaştın ama tüy payı başarısız oldun," dedim.
Gözleri eğlenceyle parladı. "Kıl payı."
"Rusça bir şey söylesene."
"Ty samaya krasivaya zhenshchina kotoruyu ya kogda-libo videl."*
"Ne dedin?"
"Gıcıksın."
"Böyle basit bir şeyi söylemek için bu kadar çok kelime gerekiyorsa, Rus olmaktan nefret ederdim," diye söylendim.
*(Ru,) Sen, hayatımda gördüğüm en güzel kadınsın.
"Geçen cuma gecesi, saat yaklaşık üçte neredeydin?" Bakışları bana kaydı, duruşumu inceledi. "Evde. Uyuyordum."
"Al işte... Sana inanmıyorum."
"O niye?" diye cevapladı.
"Çünkü Lucifer asla uyumaz."
Birbirlerine bakışları... Aşık gibiydiler. Bir acı hissederken gülümsemem soldu. Keşke aşk, Elena'nın gelinliğindeki parıltılar gibi görünür olsaydı. Ya da güneşin tendeki ışıltısı gibi. O zaman aşk gizlenemez veya sahte olamazdı.
Aşkın nasıl bir his olduğunu merak ediyordum.
Gerçekten var olup olmadığını merak ediyordum.