Kitap aslında ismiyle müsemma. Başkarakterin var olma mücadelesini, karakterinin, düşünce yapısının olgunlaşma sürecini ve tabi bu yoldaki “kavga”sını anlatıyor. Köyde doğup büyüyen, babasını küçük yaşta kaybetmiş, annesiyle yaşayan bir çocuk. İstanbul’a okumaya gider, daha önce köyden okuyan çıkmamış.. Hayatta hepimizin karşısına benzeri çıkmıştır bu hikayenin. Ama öyle samimi, sade ve akıcı bir dili var ki yazarın, film sahnesi gibi gözümün önünde canlandı okuduklarım. Karakterimiz hedeflerini gerçekleştirip gurbetlerde hayata bir yerinden tutunmaya çalışıyor, mutludur, gururludur. Fakat başına hiç beklemediği kötü bir olay gelince hayal edemediği bir yere, farklı bir rolde sürüklenir.
Gittiği bu yerde bambaşka bir hayatın içinde bulur kendisini, oraya adapte olmaya çalışır ve zamanla bunu da gerçekleştirir. Oradaki insanların hayatını adeta değiştirir, önemli dokunuşlar yapar, herkesi sever, onlar da onu sever. Fakat her şey çok güzel ilerlerken yine yoluna engeller koymaya çalışanlar çıkar, başkarakterin varolma kavgasındaki rakipleridir işte bu zihniyetteki kimseler.
Eseri çok severek okudum, tabi son bölümlerinde duygusallık artıyor ve bu yüzden fazlasıyla da etkilendiğimi söylemeliyim. Kitabın sonunun nasıl biteceğini, yazarın nereye bağlayacağını çok merak ettiğimi söylemiştim. Beklediğimden farklı bir son oldu fakat bu beni şaşırtmadı. Çünkü bu toprakların yıllardır var olan gerçeklerini adeta sertçe okurun gözüne çarpan bir yere bağlamış yazar.
Kitapta memleketimizin uygar medeniyetler seviyesine ulaşması konusu başta olmak üzere birçok konuda güzel tespitler, tartışmalar da var yazarın kendi kendine düşündüğü ya da birileriyle diyalogları esnasında tartıştığı. Bunların içinde de etkileyici ve mantıklı düşünceler var kesinlikle.
Okuduğum her kitap için
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
"Bir dünya istiyorum" dedi kendi kendine. "Acı olmayan bir dünya, dilencisi olmayan bir dünya, Ayşe'cikleri su satmak zorunda olmayan bir dünya, banknotları yakarak karanlıkta orospuların yüzüne bakanlarla ilaç alamadığı için ölen çocuğunun ızdırabıyla ciğerleri parçalanan babanın bir arada yaşamadığı bir dünya! Nasıl kurulmalı bu dünya? Esas ilkeleri ne olmalıdır? Merhamet!... Ama bir insanın yaşaması, diğer bir insanın merhametine kalırsa ölümü tercih edenlerin sayısı bilinmez. Bunun için toplumun merhameti kurallarla düzenlenmelidir. Bu kurallar kişiliğin göğermesine engel olmamalıdır. Çünkü uygarlıklar kişiliği olan insanların ürünüdür. Bir dilim ekmeğin garantisi için insan bütün değerlerinden soyulup maymunlaşmamalı. Herkese insanca yaşama düzeyini sağlayacak iş sahaları açılmalı, sermayeden sömürü sıyrılıp atılmalıdır. Fakat gene de sermayenin toplumda yeri olmalı. Sermaye biriktirme hürriyetin bir parçasıdır. Har vurup harman savuranın yanında çoluk çocuğuna üç-beş kuruş bırakmak isteyenin arzusu nasıl engellenir? Hangi vicdandan gelen ses insanın evlâdı için çalışmasına karşı çıkar? Fakat suistimalin, soygunculuğun önüne geçilmeli, gözyaşlarının üzerine kimse taht kurmamalı. Hiç kimse bir başkasından daha az emekle daha fazla değer elde etmemeli. Bu toprağın çocukları da, yine bu toprakları, yine bu topraklar için eşit şartlarda hayat yarışında boy göstermelidirler. Körler, topallar, talihin bizden kopardığı sadakalardır. Allah'a açılacak avuçları beş kuruşla kapanmamalı. Bütün sınır boyları hayır çiftlikleri haline getirilmeli, nerede kimsesiz kör, topal varsa orada çalışmalı, onların yapabilecekleri işler organize edilmeli ve onlara insanca hayat sağlanmalıdır. Ayşe'cikler!.. Türkülerin sevgilileri, Türk'ün iffetini taşıyanlar, bizlere ana olacak kadar
Toplumumuzun en önemli çıkmazı bilgisizlikti; ardından hurâfeyi, gafleti getirirdi. Bunlar da her şeyi tüketmeye yeterdi. Okuryazar olamayandan diplomalı cahiller daha büyük problemdi; zararlarını tahayyül etmek bile güçtü.