• 512 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10
    Kitapla ilgili birçok yorum gördüm. Eh az buz ipucu yemedim desem yalan olur ama yine de okuyup kendim bu hınzır karakter ile tanışmak istedim. Kitap ağırlık olarak romantik bir kitap, komedi yanı da var ve ben bayıldım. Yazarın daha önce kitabını okudum. İlk kitabı ile son kitabına bakarak şunu söyleyebilirim ki gerek kurgu gerek anlatım olarak ilerletmiş kendini ve ben bundan inanılmaz keyif aldım.

    Kitaba dönecek olursam karşılaştığım alıntılarla, eğlenceli bir kitap okuyacağımı biliyordum, keza wattpad'de yazarımız paylaşırken ucundan bakmış, basılınca okurum ben demiştim. Baskısının da hoşuma gittiğini söyleyerek kitap üzerinde emeği olan herkese buradan bir teşekkür etmek isterim. Kapak, kitabın baskısı, edisyonu tamamen bir bütün olarak benden geçer notu aldı hatta takdirimi de kazandı. Aşırı sevdim.

    İç dünyasında vir vir konuşarak hiç susmayan - ve hiç susmasın da - bir erkek karakterin hikayesine konuk oluyoruz bu kitapta. Haklı serzenişleri, hayatında yolunda giden ya da gitmeyen durumlara olan yorumları ve davranışlarıyla bizden biri aslında Levent. Yani bizden dediysem lafın gelişi o, yoksa arşa yükselen egosu ile Levent bey dünyadan olmayacak kadar iyi bir adam. Bu arada adamımız bir jinekolog. Hastanede tamamiyle mesleğine odaklı ciddi bir doktor. Etik değerlerine bağlı işinde bir adam. Özel hayatında ise çapkın işte. Ama ona yakışıyor şimdi, ne diyim

    Jinekoloji ile alakalı araştırmalar yaparak yazmış yazar bu kitabı. Birçok bilgi de var. Kadınların bedenlerindeki değişiminin normal olduğundan, toplumdaki ayıp algısının yanlışlığından bahsediyor. Anne ve baba adaylarıyla doktorların yaşadıkları durumları zor anlardan da dem vuruyor. Toplumsal olarak bilinen bazı yanlışları, bilimle örneklendirerek anlatıyor. Önyargıların hayatı ne kadar zora soktuğunu düşündürüyor bir yanda da.

    Levent otuzlarında, ailesinin artık evlensene dediği biri. Evlenmek için doğru insanı beklemek istemesi normal ama ebeveynlerin acelesi var. Onlar torun istiyor. Bir de kadın karakterimiz var. Canfeda. Onu size anlatıp ipucu vermek istemiyorum. Çünkü okuyarak sizin onu tanıyıp tanıdıkça anlamanızı istiyorum. Şimdiye kadar rastladığım çoğu kadın karakterden farklı. Herkeste olduğu gibi onunda çekinceleri ve korkuları var. Ve sebepleriyle de haklı. İkisinin bir ilerleyen iki gerileyen ilişkilerinde mutlu sona ulaşmak inanılmaz keyifli. Tabi ikisine de ayrı ayrı kızıp sonradan hak verdiğim çoğu yer oldu. Bunları da kendiniz okuyarak görün.

    Kitabın aşk yönü alışılmışın dışında tabi bu tablo ile. Öyle ilk görüşte bir aşk hikayesinden çok adım adım ileleryen türde. Önce arkadaş oluyorlar sonra aşk geliyor. Güven ile ilerleyen bir aşk hikayesi diyebilirim ikisi için.

    Kısa sürede bitirilecek bir kitap, ama ben sindirerek vedalaşmak istemediğim için okuma evresini yayabildiğim kadar yaydım. İkisinden de ayrılmak istemedim ne yalan söyleyeyim. Canfeda inada binsin, Levent sabır göstersin, egosu ile başımızı döndürsün diye yavaş yavaş okudum. Bu arada Levent için hayallerimin erkeği demiştim değil mi? Tamam o zaman

    Kısaca kitabı anlatacak olursam; ikili ilişkilerde tarafların gözünden yaşananların analizi, hastanelerde günlük olarak karşılaşıla sorunların dile gelmesi, her hastanın aslında eşit haklara sahip olduğunun bilgisini veren bir kitap. Ek olarak hayvan sevgisi içine işlenmiş, sokak hayvanlarının durumu da aktarılmış. İçeriği dolu dolu olan bir aşk romanı. Ben okumasından oldukça keyif aldım. Hatta bir süre sonra başa sarıp yeniden okuyabilirim de. Sizlere de tavsiye ederim.

    Kitap yorumlarıma ulaşmak için bloğum
    http://sonsayfasiask.blogspot.com/?m=1
  • Smith merkantilizme 18. yüzyıl sonunda saldırmıştı. Britanya’nın Amerikan kolonileri yıkılınca, aynı dönemde merkantilizm başka bir darbe daha alacaktı. Britanya’nın koloniler üzerindeki kontrolü, tüccarlarına mallarını satacakları garantili bir Pazar sağlıyordu; ama koloniler Britanya yönetimine başkaldırıp bağımsızlıklarını ilan edince bu durum son bulmuştu.

    Mun gibi (merkantilist) düşünürler iki çağın arasında kalmıştı. Bir uçta, ekonomik hayatın yerel olduğu ve paradan çok din ile kişisel ilişkilerin şekillendirdiği ortaçağ vardı. Diğer uçta ise, paranın hüküm sürdüğü ve ekonomik hayatın küresel çapta her yere yayıldığı, yükselen bir endüstriyel çağ yer alıyordu. Merkantilistler bu ikisi arasındaki bağlantıyı sağlıyordu. Onlar kısmen kendilerinden sonraki ekonomik düşüncenin temelini oluşturacak olan, ahlaki kaygılardan ziyade kaynaklara ve para konularına vurgu yapan ilk düşünürlerdi. Onlar servet edinmenin İncil öğretisinde yeri olup olmadığı yönünde bir endişe taşımıyordu. Onlara göre, para yeni tanrıydı. Ticaret erbabı daha güçlü hale gelirken, diğerleri karalar bağlayıp değerli olanın ticaret ve para kazanmak değil, şövalyelik, kralların ve şövalyelerin onurları ile kahramanlıkları olduğu, geçmişte kalmış hayat tarzlarının yasını tutuyordu. İrlandalı devlet adamı ve yazar Edmund Burke 1790’da, “Şövalyelik çağı geçti,” demişti. “Çağ... ekonomistlerin ve hesaplayıcıların çağı, onlar kazandı; ve Avrupa’nın ihtişamı ilelebet sönüp gitti.”
  • XIX. yüzyıl ise, tersine devrim kargaşalığının sonu, yeni bir ideolojinin, liberalizm ideolojisinin başlangıcı oldu. Bu ideoloji de, herkese tanınan siyasal haklara, çalışma temeline dayanan bir seçkinlere, ilerleme ve para biriktirme kaygılarına bağlanıyordu. Bu çağda, yazar, ortaçağda olduğu gibi, ideolojisi sağlam ve değişmez bir sınıfla uzlaşacak yerde, XVIII. yüzyılda olduğu gibi, yükselen ve eski ezilmişlerin ideolojisini temizleyen bir sınıfla uzlaşacak yerde, yarattığı sınıfla anlaşmazlık halindedir, bu ideolojiye karşıdır. işçi sınıfı üzerinde etkisi yoktur, ya da onun hiç farkında değildir. Kendini çıkaran, kurulu ve sağlam bir ideolojisi
    olan sınıfı düşünceleriyle beslemediğinden, soyut değerlerin seyrine dalmak durumuna, yani kısır bir özgürlük çağrısına düşmüştür.
    Jean-Paul Sartre
    Say Yayınları
  • 432 syf.
    ·17 günde
    İçerik hakkında bilgi vermekten ziyade kitapla tanışmamı ve kitabın bana neler hissettirdiğini elimden geldiğince anlatmak istiyorum.

    1000Kitap 'da sürekli alıntılarıyla karşıma çıkan ve beni sürekli meraklandıran bir kitaptı. Ama bir türlü kavuşamamıştık. Geçenlerde bir sosyal medya plartformunda bu kitaba ve alıntısına rast geldim. Şöyle de bir yorumda bulunmuştum. "Biri hayrına bu kitabı alsın. Bir türlü kavuşamadık." diye yakınmıştım. Çok değil aradan bir saat geçti bir mesaj geldi. Bu kitabı size almak istiyorum kargo adresinizi gönderebilir misiniz? şeklinde. Birinin şaka yaptığını düşündüm. Ama kitap bana ulaştı. Ve 17 günlük bir yolculuğumuz oldu.

    Kitapta Friedrich Nietzsche'nin hayatından, düşüncelerinden, ümitsizliğinden bahsedilmiş. Okurken "Ya Nietzsche bu kadar da derin düşünülmezki!"
    "Hayır hayır Nietzsche bunlar benim düşüncelerimdi." diyip kitapta altını çizmediğim yer kalmadı sanırım. (evet bende altını çizenlerdenim. )
    Birde Doktor Bruer var. Nietzsche ile girdiği düello takdir edilesiydi. Bir ara hangisi hangisini tedavi ediyordu diye düşünmeye başladım.

    Okurken aynı zamanda Nietzscheyi araştırdım. bu onu daha iyi tanımama yardımcı oldu. Ve kitabın 2007 yılında çekilmiş filmi olduğunu öğrenince bir hayli mutlu oldum. Önce kitabı okuyup ardından filmi izlemek.. Kitabını okuduğumda hayal ettiğimle filmini izlerken yaşadığım hayal kırıklığını seviyorum. Evet yanlış duymadınız bu hayal kırıklığını seviyorum. Çünkü görüyorum ki hayal gücüm geniş. Kitabı okurken daha özgürüm. Nasıl mı? Hemen şöyle örnek vereyim. Kitapta bir karakter anlatılırken uzun saçlı dediği zaman o uzunluğu ben belirleyebiliyorum. Mavi gözlü dediği zaman o mavinin tonunu ben belirliyorum. Anlayacağınız daha özgürüm. Ama tabi filmde böyle bir şey söz konusu değil. Önümüze konulanları kabul etmemiz gerekiyor. Ama bu filmden zevk almıyorum anlamına gelmiyor elbette.

    Araştırmalarımdan yola çıkarak Stoa felsefesi ile tanıştım. Hemen düzeltme yapıyorum. Nietzsche sayesinde. Ve bu felsefe akımı çok dikkatimi çekti. neydi savundukları şey?

    -Anın kıymetini bilmek, geçmişe takılmamak, bugünü pişmanlıklarda bulandırmamak, olaylara bakış açımızı değiştirerek, kendimizi tanıyarak ve limitlerimizi bilip bunu kabullenerek mutluluğa erişilebileceği düşüncesi üzerinde yükselen bir ekol
    -İnsanları olduğu gibi kabul etmemiz ve bundan keyif almayı öğrenmemiz gerektiğini savunurlar
    Bu ekol hakkında söylenebilecek çok şey var. Ama ben dileyenler için şuraya bir link bırakayım. https://www.kigem.com/...karsi-stoacilik.html

    En dikkatimi çeken de; Amor fati oldu. Yazgını sev... Bunu bi araştırmanızı öneririm.

    Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bu kitap benim hayatımın dönüm noktası oldu. Hiçbir yazarı ya da karakteri Fernando Pessoa kadar sevemem derken ne kadar erken konuştuğumu farkettim. Sanki ben yolunu kaybetmiş bir yolcuydum. Bu kitapta elimden tutup beni bir yerlere kadar getirip "Bundan sonrası sende ........" demiş gibiydi. Evet bundan sonrası bende.

    "Neden şimdiye kadar okumamışım. Ne kadar geç kalmışım kitaba ve yazara." gibi hayıflanmalar yapmayacağım. Çünkü biliyorum.

    -Geç kalmamıştım erken de değil...
  • Hafta içi her zaman olduğu gibi Bay D yine sabahın köründe (daha karga botunu giymeden) dijital saatin klasik müzikli alarmıyla (Mozart’ın Son Zart’ıyla) uyanıp yatağından ivedilikle kalktı. Alelacele yaptığı sağlıksız bir kahvaltı sonrası ışık hızıyla sokağa fırladı.

    Hava buz gibiydi. Zemheri soğukları hüküm sürmekte, dışarıda bir yerlere yetişme telaşındaki insanları iliklerine kadar titretip şiddetli rüzgarıyla adeta tokatlayıp sersemletmekteydi. Ama Bay D nedense hiç üşümez, onun içinde lavlar fokurdayan bünyesine soğuk işlemezdi. Kışın en kar kıyamet zamanlarında bile tiril tiril giyinir, bağrı açık dolaşıp etrafındakilerin hayret dolu bakışlarına aldırış etmezdi. Herkesin içinde lakin her şeyin dışında bir umursamazlık ve lakaytlıkla çalıştığı reklam ajansına gitmek üzere Kadıköy vapur iskelesine doğru hızlı adımlarla yöneldi.

    Karadayken paçaları iş hayatının çamuruyla ağırlaştığından bata çıka ilerliyor, yarı saydam bir endişe sisinin arkasında ne düşündüğü pek anlaşılmıyordu. Ama iskeleden yürüyüp de vapura binmeye görsün, denizin kokusunu içine çekip, iksir-i azam sıfatına haiz çayını yudumlayarak akabinde seyre dalacağı en güzel mevziye çöreklenince, ilk fırsatta duygularıyla selamlaşıyordu. Dizlerine yatırılmış deri evrak çantasının üstünde kallavi boyutta katran karası bir cep telefonu; kulaklığın kablosu lülelenmiş, karışık düşüncelerin ortasına her iki kulaktan içli melodiler üflüyordu.
    Yolculuk boyu dış dünya kadar iç dünyası da dalgalı, çakar çakmaz çakan çakmak gözleri denizin üstünde beyaz köpüklerin dağıldığı yere sabitlenmişti. İçindeki debdebeyi sürura kavuşturmaya çalıştığı, fütursuzca alçalıp yükselen, tekinsiz bir devinim ile biteviye dalgalanan ikircikli bir hali vardı, bugün. Duygusal muhasebesini denkleştirmeye, koordinatlarını belirlemeye çalışıyordu; Boğaz’ın ortasında ama hayatın neresindeydi?
    https://i.hizliresim.com/YdXVZk.jpg

    Karaköy’e varıncaya dek şehir hatları vapurunda ulvi hislere gark olup varoluşunu sorguladıktan sonra, çalıştığı ajansa gelirken her zaman yaptığı gibi kendine yine venti (ekstra büyük boy) 338 kalorilik bir ‘caramel macchiato’ aldı.
    Leb-i derya konumundaki ajansa geldiğinde ortalıkta kimsecikler yoktu…
    https://i.hizliresim.com/jqlJpG.jpg

    Masasına geçip büyük bir keyifle kahvesini yudumladı. İlk olarak ajandasına bakıp bugünkü işlere ve yapılacak görüşmelere hızlıca göz attı. Sonra bilgisayarını açıp MediCat sitesindeki “The Cat Report” haberini iştahla okudu. Bizzat kendisinin yürüttüğü projelerle 'yılın çıkış yapan en iyi ajansı’na layık görülen kreatif ekibinin artık ‘Havas’ından geçilmeyecekti…
    https://i.hizliresim.com/kMVrRm.jpg

    Bay D gibi ödül avcısı (şeytanın bile hile sanatı üzerine yanında staj yaptığı) kreatif bir reklamcı, absürtlüğün ambalajında haz odaklı, hedef kitlenin zaaflarına yönelik baştan çıkartıcı, kışkırtıcı ve hayranlık uyandırıcı subliminal mesaj iştiyakıyla dolup taşardı. Delilik ve dahilik arasındaki münasebeti dengelemeye yatkındı, başkalaşmanın empatisini kurup, laçkalaşmanın türevlerinden uzak dururdu ve hiç şaşmaz hedefini daima on ikiden vururdu.
    Mesleğinin en mahrem sırlarını ifşa etmeden inşa ettiği ve dijital + sosyal + konvansiyonel medya vasıtasıyla günde en az 1500-2000 defa marka ifritleri tarafından hunharca tokatlanıp şamar oğlanına dönen herkesin belleklerine itinayla işlenen en demagojik fikirlerin mahsulü olan ‘reklam’ hiç de öylesine kolay ve basit bir iş değildi, doğrusu:
    https://i.hizliresim.com/4p64oG.jpg

    Oturduğu yerden kalkıp pencereye yaklaştı ve dışarıda koşuşturan insanları seyre koyuldu. Bu yedi tepeli, sekiz harfli, dokuz canlı şehrin keşmekeş içindeki vaziyetine her krizi fırsata, her fırsatı da kazanca dönüştürmeye ahdetmiş bir oportünist gibi baktı…
    Şu gördüğü kalabalığa ve akabinde tüm insanlığa hitaben eski reklamcı ve mesleğinin tüm kirli sırlarını ifşa edip aforoz edilen Frederic Beigbeder gibi haykırmak istedi:
    "Reklamcıyım. Kâinatı kirletiyorum. Ben size pis şeyleri bile satan adamım. Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran... Photoshop'ta rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk... Kılı kırk yararak oluşturulmuş görüntüler, moda müzikler. Zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyada itelediğim rüyalarınızın arabasını satın almayı başardığınızda ben onu çoktan demode etmiş olacağım. Sizi yenilik bağımlısı yapıyorum. Yeniliğin avantajı, hiçbir zaman yeni kalmamasıdır. Salyalarınızı akıtmak: benim görevim bu. Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez; çünkü mutlu insanlar tüketmezler. Çektiğiniz acı, ticareti canlandırıyor. Bizim jargonumuzda buna "alışveriş sonrası düş kırıklığı" deniyor. Size acilen bir ürün gerekiyor; ama ona sahip olur olmaz bir başkasına gereksinim duyuyorsunuz... İhtiyaçlar meydana getirmek için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek gerekiyor. İşte benim savaş gereçlerim bunlar. Hedefim ise 'SİZ'siniz."

    Kendisini suçlu hissedip hissetmediğine tam olarak karar veremiyordu. Sonuçta çalıp çırpmıyordu, her şeyi kılıfına uydurup ne yapması gerekiyorsa onu yapıyordu ve bunun karşılığında çok da iyi para kazanıyordu. Kafasındaki düşünceleri dağıtmak için tekrar masasına geçip reklam videoları izlemeye koyuldu. Netto’nun kediciklerden müteşekkil eğlenceli minnoş prodüksiyonu neşelendirdi, onu…
    https://www.youtube.com/watch?v=vHN58-QUcQc

    Bir müddet sonra mesai saatinin yaklaşmasıyla birlikte ajans çalışanları üçer beşer damlamaya başladılar. Kreatif ekibin art direktörü Şermin de teşrif edip kendisine ağzının ucuyla selam verdi vermesine de, görünen o ki epey dertliydi bugün, her zamanki şen şakrak ve matrak halinden eser yoktu. Berbat bir vaziyetteydi, dalgındı, kırgındı, kızgındı, fırtına öncesi sessizlik modundaydı. Bay D ona yeni projeleri için sinerji oluşturmaları gerektiğini ve derhal kendini toparlamasını söyledi.
    Belli ki, yaşadığı alengirli ilişkinin sonrasındaki beklenmedik ayrılık Şermin’i epey sarsmış ama yıkamamıştı.
    Gözünü ufka doğru dikti ve öfkeli bir ses tonuyla:
    “Yol gidenindir, arkasından ağlayamam,
    Yüreğim ahır değildir, her öküzü bağlayamam.” dedi.

    Bay D de bu söylediğine karşılık Baki’den bir beyitle mukabele etti:
    “Gerdûn-ı dûna âkilisen kılma i’timâd
    Dönsün piyâle devr-i Kamerden budur murâd”

    Şermin şaşkın şavalak bir ifadeyle Bay D’ye baktı, ne dediğini anlamamıştı, bu sefer Bay D, divan edebiyatından farklı olarak duruma ilişkin daha basit ve matematiksel bir yöntemle izaha koyuldu:
    İsmi lazım değil, soyadı Serbes olan (evet sonunda t yok, ama şu an içinde bulunduğu cezaevi modelinde bu harf mevcut) bir yazarın dediği gibi,
    “İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediği kişiden kendisini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir ona en çok benzeyen. Ne kendisi kadar huzursuz, ne de olmak istediği kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden, iki insanın birbirine âşık olması da en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir.
    İlk önce iki kişi birbirlerine âşık olur, sonra olmak istedikleri kişiler arasında çatışma çıkar ve sonunda aradaki farkta yaşayan üçüncü tekil şahıslar arasında ayrılık yaşanır…”

    “Yine de her şeye rağmen asla tecrübe kazanmaktan kaçma. Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış olsa bile, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse de, kendini uyuşturup bırakma. Unutma, bilge insan hayatı yaşayandır. Cesur insan, korkusuzca devam edebilendir. Kahraman insan, tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.”

    Şermin bu söylevden pek etkilenmiş gözükmedi, üstüne üstlük bir de ajansa non-stop yayın yapan Damar FM’den “Bir kedim bile yok, anlıyor musun?” şarkısı kulaklarına hücum edip, yarasını deşince ve müziğin sihirli mancığınıyla fırlatılan ruhu melankolizmin diyarına tepetaklak düşünce gözleri doldu, rengi daha da soldu. (*Bayan Ş’nin ex öküzü, sokaktan beraber alıp sahiplendikleri huysuzluk abidesi ismiyle müsemma kedisi ‘Angry’ ve kokoş köpekçiği ‘Kuçuradi’yi de kaçırıp uzak diyarlara götürmüştü.)
    https://i.hizliresim.com/jq98Rg.jpg

    “İstediğim en son şey, seni üzmek derdi hep bu öküz…” diye söylenmeye başladı yeniden, Şermin… “Şimdi anlıyorum, aslında ne demek istediğini… Seni asla üzmek istemiyorum, istemem de dememiş… Üzülecekler listesinin son sırasındasın demek istemiş ve sinsi planlarını ‘son ân’a kadar hep gizlemiş…”

    Şermin yakınmalarına devam ederken Bay D’nin başasistanı Asude*, QNB F.Bank’tan İletişim Koordinatörü Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın maiyeti ile birlikte ajansa gelmek üzere olduğunu bildirdi.
    (*Asude: Kısa zamanda stajyerlikten başasistanlığa yükselen bu atom karıncanın her yönüyle sanatçı bir kişiliği vardı. Ressam gözüyle bakar, müzisyen kulağıyla dinler ve şair diliyle konuşurdu. Ayrıyeten fil gibi yer, tazı gibi koşar ve eşek gibi çalışırdı.)

    Bay D, Şermin’i teselli etmesi için finans müdiresi olan ikizi Nermin’e havale ettikten sonra pre-production meeting (yani çekim öncesi her detayın kararlaştırıldığı son toplantı) için hazırlıklarını tamamladı ve hemen akabinde döpiyesli amazonların rüküşlükte çığır açan şapşal kraliçesi (ya da şapşaliçesi) olmaya namzet Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın teşrifiyle birlikte ekiple beraber tam beş saat sürecek bir beyin fırtınası böylelikle başladı…
    Yaklaşan 14 Şubat münasebetiyle daha önce çekilmiş ve bir hayli beğenilmiş olan reklam filminin devamı da yine harikalar yaratmalıydı. “İşimiz rakamlarla değil, insanlarla…” sloganı duygusal manipülasyonun ulaştığı en son noktaydı…
    https://www.youtube.com/watch?v=iAVGvr2J4Y0

    Bu gibi cin fikirli prodüksiyonlarla fişteklenen yığınları kandıran tüm görüntüler ve kitleleri etkisi altına alan her söz yalandı…
    En basit ifadeyle, Mark Twain'in dediği gibi “Bankacı (ya da nam-ı diğer yasal tefeci) güneş parlarken size şemsiyesini ödünç verip, yağmur başladığı anda geri isteyen bir üçkağıtçıydı.” (Daha fazla teşbihata gerek yoktu, anlayan anlardı…)

    Peki, her daim sömürülüp reklamlara bile meze edilen şu “AŞK” denen illetin neydi, aslı astarı?
    https://i.hizliresim.com/nb15Z5.jpg

    Bay D toplantı sonrası kadim dostu ABBA’cı babacan Cabbar’ın egzotik mekânında solo takılıp yemek yerken bu sualin cevabını bir kitabın satırlarında yeniden aradı:
    “Aşk dediğin kusursuz sahtelikten ibarettir. Âşık olunca hayatın anlamına yaklaştığımızı zannederek mantığın sınırlarından dışarı çıkarız. Mantıksız kafa, mesnetsiz umutlarla dolup taşar. En büyük sevinçler, 24 ayar yanılgılardan doğar. Aşkın en büyük hediyesi fiyaskoyla sonuçlanan hayal kırıklıklarıdır. Aşk, kişinin kendini aldatmasıyla başlar ve başkalarını aldatmasıyla sona erer. Aşktan kaçış varsa bile kurtuluş yoktur…”

    En son Eros’un okuyla gafil avlandığı zamanı hatırladı. 3 Kasım'da, yani Leonardo Da Vinci'ye Lisa Gherardini'nin tablosu-Mona Lisa’nın ısmarlandığı günün 511. yıldönümünde tanışmıştı, Leyla’yla… 1,92’lik Bay D, bir öğle üzeri Aşiyan’da uzay gemisine benzeyen bulutlara bakarak yürürken önüne dikkat etmemiş, o sırada karşı yönden gelmekte olan ‘nomophobia’dan hallice ve ‘smombie’ce hareketlerle instasına story yükleme telaşındaki 1,82’lik yeşil gözlü kızıl bir dilberle çarpışmış, akabinde kıza çarpılmış hatta çarpanlarına ayrılmıştı. “Pardon, affedersiniz…”le başlayan özrüne karşılık “Önüne baksana ayı!…” karşılığını alınca “Teveccühünüz, iltifat buyurdunuz”la yoluna devam etmişti…
    Bu tarihten sadece birkaç gün sonra o kızıl afetin kendi öz kuzeninin kankasının eltisinin yoga hocasının teyzesinin kızı olduğunu öğrenecek ve hemen akabinde aralarındaki samimiyetin tesisi ve münasebetin temini için tanıdıklar vasıtasıyla irtibata geçecekti.
    Bildiği bir şey varsa o da “Kadınlarla kedilerin asla çağrılınca gelmediklerini, ancak ilgi göstermedikçe geldikleri gerçeğiydi…” (Carmen, 2003)
    https://www.youtube.com/watch?v=CjbOfsG71Zw

    Ve daha bir hafta dolmadan eşi benzeri görülmemiş taktikler sayesinde ona sevgilim diye hitap etme şansına erişecekti. Ne var ki, aradan geçen iki aylık zaman zarfında Leyla’sına olan Mecnunluk hali miadını doldurmuş, hissettiği tüm duygular yerle yeksan olmuştu…
    Sonrasında olanlar olmuş, fırtınalar kopmuş ve beklenen o meşum son “ayrılık” vuku bulmuştu…

    Bay D yoğun geçen bir günün ardından akşam üstü katıldığı bir sohbet meclisinde bir süreliğine “laf olsun, torba dolsun” kabilinden hasbıhal ettikten sonra evinin yolunu tuttu, eve varınca da uzun zamandan beri fırsat bulup izlemediği “L’avventura” filmini izlemeye koyuldu.
    https://unutulmazfilmler.pw/avventura-l-seruven.html
    Bu filmi izleyen hemen hemen herkesin (şayet filmin son karesine kadar tahammül edip de, nihayete erdirebilmişse eğer) filmin yönetmenine en okkalısından bir küfür savurması son derece doğal bir durumdu. Nitekim, filmin yönetmeni Michelangelo Antonioni’nin de arzu ettiği etki belki de buydu…
    Yönetmenin “L’avventura” yani “Macera” diye adlandırdığı (ismi bile izleyici otomatikman beklentiye soksun diye konmuştu) bu filmdeki amacı, heyecan uyandırmak değil, tam tersine izleyenlerin canını sıkmak ve bunu yaparken de finale dair tüm beklentileri boşa çıkararak dalga geçercesine bile isteye seyircilere nanik yapmaktı.
    Bu filmle ödül alan Antonioni’ye göre “Hayat, yaşadığımız şey değildi; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydi. Yani, aslında herkes gerçekleri yadsıyarak kendini kandırıyordu. O da bu film vasıtasıyla, iki buçuk saat boyunca seyircilerin merakını esir alıp kandırmıştı, çünkü, hayat bir kandırmacaydı…”

    Bay D filmin mesajını almış bir şekilde yatak odasına geçip yatağına oturdu, uykuya dalmadan önce mutlaka bir şeyler okurdu. Başucundaki kitaplardan birini aldı, son zamanlarda adından çokça söz edilen, hatta dizisi bile çekilen bir üçlemenin ilkiydi, bu… Kitabı oldukça vasat buldu, bu kadar rağbet görmesi hiç şüphesiz bir PR mucizesinin sonucuydu…
    Özellikle kitabın mesleğine atıfta bulunduğu yere geldiğinde yazılanlar onu derin bir tefekküre sevkedip kafasında muhtelif hezeyanlar oluşturdu:
    “Reklamlar yasaklansa dünya daha verimli bir yer olur muydu?*
    Yalan söylemekten para kazanan bir grup insan reklamcılık yapamayınca, politikada şanslarını denerse, (bilindiği üzere reklamcılık sahtekârlar için bir mıknatıs ve her varoluş kendi içinde bir nedene sahip) yani bir sürü aptal politikacının yerine, kafaları iyi çalışan yaratıcı sahtekârların geçmesi bu gezegeni ne hale sokar, bir düşünün... Sonuçta, Hitler propagandayı kullanan ilk politikacı değil miydi? Hitler’in hitabet gücünün arkasındaki isim, tüm konuşmaları yazan, propagandaları organize eden Joseph Goebbels üniversitede edebiyat okumuş, gazetecilik yapmış, aslında sadece reklamcı olması gerekirken politikaya atılmış biriydi. Hitler’in Propaganda Bakanı bu adam, yaklaşık 17 milyon insanın ölmesine ve 20 milyon insanın da ölümcül yaralanmasında büyük payı olan bir reklam dehasıydı.
    *Böyle bir ihtimalin düşüncesi bile korkunç...”

    Siyasetten nefret ediyordu, reklamcı olmasaydı başka hangi mesleği seçerdi diye düşündü, Bay D. Siyasetin haricinde de insanları kandırmakla ilgili legalleşen bir sürü meslek vardı, nihayetinde… Yine de hangi meslek olursa olsun, ona tüm düşlerini gerçekleştirme ya da bütün gerçeklerini bir düşe dönüştürme imkanı sunsa bile, içindeki boşluk hep var olacak, her şeyin üstesinden gelse bile ruhunu kemiren tatminsizlik duygusuyla hep boğuşmak zorunda kalacaktı.

    Kitabın kapağını kapattı. Yatağına uzandı, gözlerini kapadı ve reklamsız bir rüyaya daldı.
  • 112 syf.
    ·9/10
    Birinci dünya savaşı sonrası, savaşa yedek subay olarak katılan kahramanımız Thedore Lohse üzerinden, savaş sonrası Almanyasına bir bakış ve yükselen faşizmin ayak sesleri işleniyor. Savaşta pek başarı kaydedememiş Thedore, kendini birden Nazi öncülerinin kucağında, ajanlık yaparken, kitabın da anlattığı gibi, bir örümcek ağında buluyor. Düzenli akan bir olay örgüsü yok, karakterler ve onların arasındaki ilişkiler üzerinden anlatılıyor bazı durumlar. Bu durum bence yazarın edebiyatını olumlu anlamda öne çıkarıyor. Yazarın öngörüsel yönünün güçlü oluşuna hayran kaldığımı belirtmeliyim. Şuan Everest Yayınlarından çıkan yeni bir baskısı mevcut kitabın, muhakkak incelenmesi gereken bir yazar olduğuna inanıyorum.
  • ••
    Ey kalbim!
    Ey suları usul usul yükselen gizli deniz.
    İsmet Özel