• Sözünle mukayyettir onurun...
  • .

    Bu günü kuru kuruya, hamasi laflarla kutlamanın bir manası yok. Bugünün varacağı nihai hedef Turan Türk Birliği olmalıdır. Dünya Türklerinin tek seçeneği budur.

    PROF. DR. NURULLAH ÇETİN İLE TURANCILIK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

    Vedat Toruk: Hocam “Turan” kelimesi ne demektir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: “Tur”, “Türk” demektir. “an” eki Farsça çokluk ekidir. Buna göre “Turan”, “Turlar”, yani Türkler demektir. Turan, Türklerin bütün boylarını ve coğrafyalarını içine alan “Büyük Türk Ülkesi” demektir.

    “Turan” kelimesine tarihte 224-651 yılları arasında İran’da hüküm sürmüş olan Sasani İmparatorluğu zamanında rastlıyoruz. O zaman Persler, şimdiki Pakistan’ın Belucistan eyaletinin kuzeydoğu taraflarında yaşayan deve çobanlarının yaşadığı bölgeye Turan diyorlardı. Ayrıca Ceyhun ırmağının ötesinde yaşayan koyun ve at çobanlarına ve onların yaşadıkları yerlere de Turan diyorlardı.

    İranlılara göre Turan, o zamanki emperyalist İran Devletini tanımayan, onlara boyun eğmeyen, savaşlarda yenilmeyen Türk topluluklarının ülkesi demektir. İran efsanesine göre İran hükümdarı Feridun, Turan bölgelerini oğlu Tur’a bağışlamış. Ayrıca Farslara göre Turan, şeytan manasına gelen “Tûrâ”nın ülkesidir. Tabii yenemedikleri Türkleri kendilerince şeytanlaştırmış oluyorlar.

    İranlı Firdevsî, 10. yüzyıl sonlarında eski İran efsanelerinden meydana getirdiği Şehname adlı manzum eserinde İranlılarla Turanlıların mücadelelerinden bahseder. Bu eserde Rüstem ile Efrasiyab arasındaki savaşlara yer verilir. Rüstem İran, Efrasiyab ise Turan hakanıdır. Efrasiyab, asıl tarihî gerçek kişiliği ile Turan kağanı Alper Tunga’dır. Firdevsi, Alper Tunga’ya Efrasiyab ismini vermiş.

    Demek ki 10.yüzyıl sonlarından itibaren Turan kelimesi yazılı kaynaklarda geçiyor. Belki daha önceki kaynaklarda da vardır.

    Vedat Toruk: Turancılık fikri ne zaman ortaya çıktı?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Türklerin bir millet olarak tarih sahnesine çıktığından beri bizde Turancılık fikri hep vardır. Nitekim 732 yılında Kül Tigin atamız şöyle diyor:
    “İleride gün Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına kadar, geride batıda gün batısına ve kuzeyde gece ortasına kadar, bu sınırlar içindeki bütün millet hep bana tâbidir.

    Bunca milleti hep düzene soktum. Tanrı buyurduğu ve verdiği için, kendim de talihli olduğum için, kağan olarak tahta oturdum. Kağan olarak tahta oturup aç, fakir milleti hep derleyip topladım. Fakir milleti zengin yaptım. Az milleti çok yaptım.”
    Demek ki Turancılık, bütün Türk dünyasına siyaseten Türk birliğini hâkim kılmaktır. Hatta dünyaya Türk adaletini hâkim kılmak, Dünya Türklerini belli bir düzene, nizama sokmak, dağınık Türkleri toplamak, bir araya getirmek, aç fakir Türkleri tok ve zengin yapmak, az Türkleri çok yapmak ülküsüdür.
    Turancılık, en eski atalarımızdan Oğuz Kağan’ın:
    “Ben sizlere oldum kağan
    Alalım yay ile kalkan
    Nişan olsun bize uğur
    Bozkurt olsun savaş parolası
    Demir kargı olsun orman,
    Av yerinde yürüsün kulan
    Daha deniz, daha nehir
    Güneş bayrak, gök çadır.”
    Ülküsüdür. “Güneş bayrak, gök çadır” ülküsü, Türk cihan hâkimiyeti ülküsünü ifade eder. Bu ülkü, İslamî dönem Türk tarihinde de hep devam etmiştir.
    Milliyetçilik, Turancılık, Türkçülük fikrini bir devlet felsefesi halinde ifade eden ve kurumsal olarak uygulayan ilk Türk devlet adamı Çi-Çi’dir.

    Vedat Toruk: Turancılık hakkında biraz daha genel bir bilgi verebilir misiniz?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Özellikle 19. yüzyıldan itibaren yeni toplumsal birliktelik yapılaşmalarının ortaya çıktığını görüyoruz. Bu, aslında daha önceki dönemlerde yaygın olarak var olan ve hanedan merkezli imparatorluk yapılanmalarının modernize edilerek millet, din ve coğrafya merkezli yeni siyasi birliklerin ortaya çıkmasıdır.

    Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik devletleri coğrafi birlik esasına dayanmakla birlikte ayını coğrafyada yaşayan insanları ortak değerlerde birleştirerek tek bir toplumsal yapı ortaya çıkarmayı amaçlar. İslam birliği, bütün müslümanları tek bir yapı içinde toplamayı esas alır. Slav birliği, Slav ırkından olan herkesi, Cermen birliği Cermen ırkına mensup olanları bir birlik yapısı içinde tutmayı amaçlar.

    Turancılık ise, coğrafya, ırk ve din değil; millet temelli ve merkezli bir birlik hareketidir. Turan birliğinin temelini oluşturan milletin adı ise Türk milletidir. Bu milleti Türk milleti yapan temel değerler ise Türkçe, tek bir ortak tarih kökü, yani bugün dünyanın her yerine dağılmış olan Türklerin tek bir tarihî kökene bağlanması ve dayanması, ortak kültür ve ortak gelecek tasavvuru ve din birliğidir.

    350 milyonluk Türk milletinin sadece üçbuçuk milyon kadarı Hristiyan, 1200 kadarı da Yahudidir. Bir bölümü paganisttir. Bunların dışındaki nüfusun tamamı Müslümandır. Dolayısıyla hemen hemen tamamı aynı dinden olan tek millet Türklerdir. Araplara bakın neredeyse yüzde otuzu Hristiyan ve başka dindendir. Diğer milletler de öyle. Bir tek Türk mileti, milliyetiyle dinini birleştirmiş gibidir. Bu bakımdan Turan birliği demek, Müslüman Türk birliği demek oluyor. Bu birlik içindeki Hıristiyan ve Yahudi Türkleri de müellefe-i kulub, yani kalpleri İslama ısındırılacak kitle olarak görülür.

    Turan birliğinde ırk birliği yani saf etnik köken aranmaz. Kendisini Türk hisseden ve Türk kabul eden, Türk kültür değerlerini benimsemiş ve içselleştirmiş olan herkes Türk kabul edilir. Yani “Ne mutlu Türk’e” değil, “ne mutlu Türk’üm diyene” ilkesini benimsemiş olan her samimi kişi, Türk milleti mensubudur.
    Turancılıkta vatan ve coğrafya birliği biraz sorunludur. Zira dünyada Türk milleti kadar dünyanın çok farklı yerlerine dağılmış başka bir millet yoktur. Diğer milletler hemen hemen aynı coğrafi bölgede bir arada kalmışken, Türkler tarih boyunca değişik bölgelere dağılmışlardır. Doğu Türkistan’da Batı Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de, İran’da, Rusya sınırları içinde, Balkanlarda, Kafkaslarda, Avrupa’da, Amerika’da her yerde Türk vardır. Almanya’da yaşayan 5 milyon Türk de Turan Türk birliğine dahildir.

    Dolayısıyla şimdilik bütün Türklerin yaşadığı coğrafyaları birleştirmek ve tek vatan yapmak zor olsa da bu Turancılığın uzak hedefi olarak varlığını daima diri tutacaktır. Yakın hedefimiz dil, kültür, din, siyaset birliğini ve Türk milletine mensubiyet şuurunu diri tutmak olacaktır.

    Vedat Toruk: Kaç çeşit Turancılık anlayışı vardır?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Yaygın manada iki çeşit: Dilbilimci ve Millî Turancılık. Bunları kısaca açıklayalım:

    1. Dilbilimci Turancılık: Ural-Altay dil ailesine mensup toplulukların birliğini; özellikle diller arasında bazı yapısal benzerliklerden dolayı savunan bir görüştür. Burada esas olan temel unsur, yapısal anlamda bazı dil özelliklerinin yakınlığıdır. Mesela sondan ek almaları, ünlü uyumu, cümlede özne-nesne-yüklem sıralaması gibi.
    Buna göre Finliler, Macarlar, Estonlar, Rusya içinde bulunan Fin-Ugor kavimleri, Tunguzlar, Moğollar, Türklerin birlikteliklerinden oluşan toplumsal yapıya Turancılık diyenler vardır. Fakat bunun bugün siyasi ve kültürel anlamda bir gerçekliği yoktur. Zira Ural Altay Dil Ailesi, kavramı henüz netleşmedi. Havada kalan soyut bir dil birliği kuramıdır. Bu kurama göre Altay kolu: Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca'dan, Ural kolu da: Macarca, Fince ve Estonca’dan oluşuyor. Şimdi bunları bir araya getirmenin gerçekçi bir boyutu yok.

    2. Millî Turancılık: Aynı kökenden gelen bütün Türk topluluklarını şuurlu ve uyumlu bir millet yapan temel unsurlara dayalı bir Turancılık görüşüdür ki bugün için en gerçekçi Turancılık kuramı budur. Buna göre Millî Turancılık düşüncesinde 2 temel unsur var: 1. Dil, 2. Din. Nitekim Ziya Gökalp’in Türk tarifi de buna uygundur. “Dili dilime, dini dinime uyana Türk denir” der. Kırgız, Uygur, Kazak, Türkmen, Tatar, Özbek gibi adlar kavim ve boy adı, Türk ise bütün bunları içine alan üst toplumsal yapı yani millet adıdır. Dünyada yaşayan bütün Türk topluluklarının en üst kimlik adı “Türk”tür. Türk kelimesi, Kırgız, Özbek, Tatar gibi boy adı değil, bunların toplamının ortak ve genel adıdır.

    Vedat Toruk: Bugün Türk dünyası deyince ne anlıyoruz?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Bugün dünyada 7 bağımsız Türk devleti var: Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.
    Ayrıca çoğu Rusya’nın esareti altında olan Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saka-Yakut Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti, Kırım gibi özerk Türk cumhuriyetleri var.
    Çin esaretinde Doğu Türkistan, Barzani esaretinde Irak Türkmeneli, Suriye’de Türkmeneli, Romanya esaretinde Gagauzlar var.

    Öte yandan başka devletlerin hâkimiyeti altında yaşayan şu tür Türk toplulukları var: Peştun esaretinde Afganistan Türkleri yani Güney Türkistan, Ahıska Türkleri, Almanya Türkleri, Arnavutluk Türkleri, Yunan esaretinde Batı Trakya, Belarus Tatarları, Borçalı Türkleri, Bosna Türkleri, Bulgar esaretindeki Türkler, Girit-Ege Türkleri, Gökçe-Z. Türkleri, Fars esaretinde Güney Azerbaycan Türkleri, Güney Türkmenistan, Halaç Türkleri, Hazar Türkleri, Horasan Türkleri, Hırvatistan Türkleri, Kansu Türkleri, Kaşgay Türkleri, Kosova Türkleri, Kumuk Türkleri, Moğolistan Türkleri, Polonya Türkleri, Romanya Türkleri, Sancak Türkleri, Talas Türkleri, Makedonya Türkleri.
    Bütün bunlar ve başka yerlerde yaşayan Türkler Türk dünyasını oluşturuyor.

    Vedat Toruk: Turancılık düşüncesi, Türkiye’ye ne zaman geldi?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Özellikle 1905 sonrası süreçte ve belirgin olarak da 1908 İkinci Meşrutiyet İnkılâbından sonra Türkiye’de Turancılık fikri yoğun olarak tartışılmaya başladı.
    Bu fikrin öncülerinden Ziya Gökalp, Turan kavramını bir şiirinde şöyle vurgular:

    “Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan;
    Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.”
    Bizde Turancılık düşüncesini yayan ilk eserler başlıcaları ile şunlardır: 1896’da Necip Asım, Fransız tarihçi Léon Cahun’un Asya Tarihine Giriş: Türkler ve Moğollar adlı eserini Türkçeye çevirip yayınladıktan sonra Turan kavramı, Türk aydınları arasında dikkat çekmeye başladı.

    1904’te ise Yusuf Akçura, Osmanlıcılık ve İslamcılık görüşlerinin birer birlik projesi olarak gerçek hayatta karşılığının olmadığını görünce Türkçülük akımının önemini vurgulayan Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserini yayınladı.

    Mehmet Emin Yurdakul’un “Turana Doğru” (1918) başlığı altındaki şiirleri, Ömer Seyfettin’in Yarınki Turan adlı kitapçığı, Fuad Köprülü’nün Turan adlı ilkokul okuma kitabı önemli bir öncü işleve sahip metinlerdir.
    Saffet Atabinen, 1930’da Türklük ve Türkçülük İzleri adında bir eser yazdı.

    Kazan'lı Abdullah Ahsan, 1931'de Finlandiya'da Türkçe ve Fince olarak Yeni Turan adında bir dergi yayınlamaya başladı.
    Zeki Velidi Togan, 1939’da yayınladığı Bugünkü Türkistan ve Yakın Mazisi adlı eserinde Turan ülküsünden bahseder.
    Nihal Atsız, 1931-1932 arasında Atsız Mecmuayı, 1933-1934 ve 1943-1944'te de Orhun: Aylık Türkçü Mecmua'yı yayımladı.
    Reha Oğuz Türkkan, 1939'da Bozkurt dergisini, Fethi Tevetoğlu, 1943'te Samsun'da Kopuz adlı dergiyi yayınladılar.
    Orhan Seyfi Orhon, 1941-1944 yılları arasında Çınaraltı adlı Türkçü dergiyi yayınladı. Ayrıca Gökbörü, Anadolu, Türk Yurdu, Millet, Türk Amacı, Tanrıdağ, Ergenekon gibi başka Türkçü-Turancı dergiler de yayınlandı.

    Turancılık düşüncesine katkı sağlayan başlıca kurumlar ise şunlardır: 1908’de bütün Türk topluluklarını tanımak ve tanıtmak amacıyla İstanbul’da Türk Derneği kuruldu. Bu dernek kurucuları arasında Necip Asım, Yusuf Akçura, Velet Çelebi gibi Türklerin yanında Agop Boyacıyan gibi kendisini Türk hisseden Ermeniler de vardı. Bu kişi, muhtemelen Ermeni olan Gregoryan Kıpçak Türküdür.

    1911 yılında İstanbul'da Mehmet Emin Yurdakul’un, Yusuf Akçura’nın, Ahmet Ağaoğlu’nun, Hüseyinzade Ali Turan’ın önderliğinde Türk Yurdu Cemiyeti adında bir dernek kuruldu.
    Bunlar, zayıf ve etkisiz derneklerdi. Asıl etkili, büyük ve esaslı dernek, 15 Mayıs 1912’de kurulan bütün dünya Türklüğünün birlikteliğini ve Türklüğün her anlamda korunmasını, kalkındırılıp yükseltilmesini ve geliştirilmesini esas alan ve günümüze kadar devam eden Türk Ocağı’dır. Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale Savaşlarında, Millî Mücadele’de ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda yani kurtuluş ve kuruluşta Türk Ocağı’nın çok büyük yeri vardır. Türk Ocağı 1931’de kapatıldı. Daha sonraki zamanlarda yeniden açıldı ve bugün faaliyetlerine devam ediyor.

    Öbür yandan Macaristan'da da Turancılık çalışmalarına tanık oluyoruz. 1890'lı yıllarda Macarlarda Turancılık düşüncesi yayılmaya başladı. 1910’da Budapeşte’de Macarların önde gelen aydınlarını, bilim adamlarını, siyasetçilerini içine alan Turan Derneği kuruldu.
    Bu derneğin amacı "Avrupa'dan Asya'ya, Dévény'den Tokyo'ya kadar Turan'ı aramak, kardeş milletler arasında, Macarların yönetiminde birliği sağlamak ve Turancı birlik şuurunu yaygınlaştırmak" idi. 1913'ten itibaren Turán adlı bir dergi yayımlamaya başladı. 1920'de dokuz Turancı cemiyet ve birliğin katılımıyla Macaristan Turan Federasyonu (Magyarország Turáni Szövetség) kuruldu. Macar Turan Derneği’nin lideri Kont Pál Teleki 1941’de Macaristan başbakanı oldu. Bugün de Macaristan’da Turancılık fikri kurumsal anlamda çok güçlü bir hale gelmiştir.

    Nitekim 1978 doğumlu Gábor Vona, bir grup arkadaşıyla birlikte Turancı JOBBİK partisini kurdu. Bu partinin genel başkanıdır ve bugün yüzde yirmiye yakın bir oy oranına sahiptir. Macaristan’ın üçüncü partisi durumundadır.
    Turancılığın fiilî teşebbüslerinden bazıları ise şunlardır: Enver Paşa, Aralık 1914’te Sarıkamış harekâtıyla Erzurum’a kadar gelen Rusları geri püskürtmeyi, ondan sonra Kafkasya yoluyla Orta Asya Türkleri ile birleşmeyi amaçlamıştı ama başaramadı. Fakat Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa, 1918 yaz mevsiminde Azerbaycan ve Dağıstan’ı Rus işgalinden kurtardı ve buraları bağımsız ilan etti ama Osmanlı Devleti’nin yenilmesi sonucu bu girişim de sonuçsuz kaldı.

    1944 yılında Türkçü Turancı aydınlar üzerinde büyük bir baskı ve yıldırma faaliyetleri oldu. Millî Şef ilan edilen İsmet İnönü, İngiltere ve Amerika mandacılığını kabul ettikten sonra bu emperyalist Batılı devletlerin keyfi için milliyetçi, Türkçü Turancı aydınları ezmeye, yok etmeye, sindirmeye çalıştı. 9 Mayıs 1944’te Nihal Atsız, Nejdet Sançar, Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkan, Fethi Tevetoğlu gibi önde gelen Turancıları tutukladılar. Bunlara tabutluklarda işkenceler edildi.

    Vedat Toruk: Bugün Turancılık düşüncesinin gerçeklik durumu nedir? Bazıları hayalcilikle itham ediyorlar.

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Arap Birliği, Afrika Birliği ne kadar gerçekse Türk Birliği de o kadar gerçeklik potansiyeline sahiptir. Turancılık eski zamanlarda gerçek bir Türk birliği projesiydi, bugün de olabilir, olmalıdır, olması için bütün Türklerin çalışması gerekir.

    Hz. İsa'nın doğumundan 210 yıl önce Mete Han, Hunlar adı altında bütün Türkleri birleştirdi. Göktürk Devleti bir Türk birliği idi, Selçuklu Devleti ve en önemlisi yakın zamanlarda Osmanlı Devleti, dünyanın en büyük devleti idi ve bir Turan devleti idi. Bugün de bütün Dünya Türkleri birleşirse, akıllarını başlarına alırlarsa kendi birliklerini kurabilirler.

    Vedat Toruk: Turancılığın Türkiye için önemi nedir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Turancılığın ilk şartı, önce Türkiye Türklüğünü sağlama almaktır. Bugün Türkiye Türksüzleştiriliyor, Türk nüfusu azaltılıyor, azalıyor, Türkiye Türkleri hızla fakirleştiriliyor, tasfiye ediliyor, yok ediliyor, devleti, ekonomisi, toprakları, kültürü, dili, dini, tarihi elinden alınıyor. Türkiye Türkleri her anlamda ihmal edilmiş durumdadır.
    Türkiye Türksüzleştirilirse dünyanın diğer yerlerindeki Türkler emperyalistler tarafından kolayca kontrol altında tutulabilir, bütünleşmeleri engellenebilir, ümitleri kırılabilir, bölük pörçük parçalı halleri devam ettirilebilir. Onun için emperyalistler, önce dünya Türklüğünün beyni ve pazusu olan Türkiye Türklüğüne karşı savaş açmışlardır. Türkiye Türklüğünü de içimizden ayarladıkları Türk düşmanı çevreler tarafından tasfiye etmeye çalışıyorlar.

    Haçlı emperyalizminin Türklerin, dünya Müslümanlarının ve bütün insanlığın selametine vesile olacak olan Turancılık fikrinin hayata geçmesini engelleme projelerine karşı bütün Türkleri bilinçlendirmeli, millî benliklerine ve Türk kimliklerine döndürmeliyiz.
    Türkler arasındaki bireyciliği millî şahsiyete çevirmeliyiz. Ferdî hürriyet, istiklal ve refah, millî istiklal ve ittihadla olur. Her Türk, mutlaka ülkü sahibi yapılmalıdır. Emperyalizm, fertleri günlük hazlar peşinde sürüklenen kuru bir kalabalık yaptı, biz ise yüce gayeler peşinde koşan ülkücü yani mefkûreci, ideal sahibi bir millet haline getirmeliyiz.

    Vedat Toruk: Bugün Türk milleti için Turancı, milliyetçi düşünce ve bilinç neden gereklidir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Osmanlının son dönemlerinde Türkler geri plana itilmiş, devlete hâkim olan Türk dışı unsurlar, Türkleri hor görmeye, hakaret etmeye, dışlamaya çalışmışlardır. Devletin yönetim kademesine hâkim olan kadroların çoğu Türk kelimesine “kaba”, “cahil”, “köylü”, “Kızılbaş” manası vermeye başlamışlardı. Devlet Türkleri çiftçi ve asker olarak tutmuş, her türlü angaryayı Türklere yüklemişti ama yine de aşağılıyordu.
    Türklerin sözcüsü, savunucusu, teşkilatı yoktu. Zira Türk, kendi varlığını devletle özdeşleştirmişti, ben demek devlet demek diyordu, beni devlet savunur, diyordu ama bugün olduğu gibi o zamanlar da devleti Türk olmaktan çoktan çıkmıştı. Türk gibi görünen, ama aslında Türklüğün altını oyan, Türklüğü hissettirmeden, sezdirmeden yok eden bir sinsi yapılanma Türk devletini ele geçirmişti.

    Devlet âdeta İstanbul ve taşra diye iki coğrafî bölgeye ayrılmıştı. İstanbul’da yaşayanlar neredeyse tamamına yakını Türk olduğu halde kendilerine Türk yerine “şehrî” yani “şehirli” diyorlardı. Taşra ise Balkanlar, Karadeniz bölgesi, Doğu Anadolu, Orta Anadolu gibi bölgelerden oluşuyordu.
    Balkanların üçte ikisi Türk olduğu halde oralarda yaşayanların tamamına Arnavut, Karadeniz yüzde doksan dokuzu Türk olduğu halde oralarda yaşayanlara Laz, Doğu Anadolu ise üçte ikisi Türk olduğu halde oralarda yaşayanlara da Kürt diyorlardı. Bu adlandırma o kadar yaygınlaşmış ki bu sayılan taşra bölgelerinde yaşayan Türkler bile bir kelime Arnavutça, Lazca, Kürtçe bilmedikleri halde kendilerini Arnavut, Laz ve Kürt saymaya başlamışlardı. Yani Osmanlının son dönemlerinden bugüne kadar Türkler, kimliklerini kaybetmeye, asimile olmaya devam ediyor.

    Ancak 1908 İkinci Meşrutiyet hareketinden sonra Türkler kendilerine gelmeye, teşkilatlanmaya, bilinçlenmeye başladılar, siyasi ve kültürel bilinçlenme sonucu hem Millî Mücadeleyi başarıyla verdiler, hem de tam bağımsız millî Türk devletlerini kurdular.

    Bugün Türk milleti, Türk millî bilincine ve kimliğine sahipse bunu büyük ölçüde Atatürk’e ve Cumhuriyet’e borçludur. Zira Atatürk’ün kurduğu tam bağımsız ve bağlantısız millî Türk Devleti, Türklere Türklüklerini hatırlatan ve Türk kimliğini kurumsal düzeyde devlete hâkim kılan millî bir yapıdır.
    Bugün Türk düşmanları, devleti ele geçirerek bu devletin millî Türk kimliğini yok etmeye çalışıyorlar. İslamcı ve Türk gibi görünen Türk düşmanları, samimi dindar ve saf Türkleri aldatıp kandırarak onların oyuyla devleti ele geçirip Türkleri tasfiye etme, Türkiye’yi Türksüzleştirme, PKK ile işbirliği halinde Türkiye’yi Suriyelileştirme ve Kürdistanlaştırma peşindeler.
    Turancıların asıl önemi ve rolü tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. O da Türklere Türklüklerini hatırlatmaktır. PKK’nın gizli işbirlikçisi ve Kürt ırkçısı bazı adamlar, tarikat ve cemaat kurup Türk çocuklarını İslam’la avlayarak onları mankurtlaştırıyorlar, Türklüklerini unutturuyorlar; hatta onları Türklüğe düşman haline getirip Kürtçülük propagandisti yapıyorlar.

    Gizli PKK zihniyetli bu tür Türk düşmanı tarikat ve cemaatler, saf dindar Türklerin temiz inançlarını istismar ederek paralarını, mallarını mülklerini, zamanlarını, enerjilerini, kızlarını, oylarını, haysiyet ve şereflerini, millî onurlarını ve giderek her şeylerini alarak âdeta köleleştiriyorlar.

    Diğer yandan aşırı solcu ve komünist bir takım yapılar da enternasyonalizm adına bazı Türk çocuklarını PKK paspası halinde kullanmaktadırlar. “Kapitalist sömürüye son” diyecekleri yerde “halklara özgürlük” diyerek aslında PKK propagandası ve Türk düşmanlığı yapıyorlar. Bugün ülkemizde böylesine şeytanca bir oyun tezgâhlanmaktadır. İşte bugün Turancıların birinci görevi, aldatılmış, kandırılmış, paspas niyetine kullanılan saf Türkleri bu tür esaretlerden kurtarmaktır.

    Vedat Toruk: Bugünkü şartlarda sağlıklı bir Türk milleti oluşturabilmenin ve büyük kutlu Turanı kurabilmenin zemini olan kurumsal değer ve yapılar nelerdir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Büyük Turan Türk birliğinin kurulabilmesi için şu kurumsal birliklerin tesis edilmesi gerekiyor:

    1. Siyasi Birlik: Bütün Türk ülkeleri, toplulukları ve akraba topluluklar, bütünüyle yerli ve millî nitelikte, hiçbir emperyalist devlet ve odağa bağımlı olmayan tamamen istiklalci ve özgür ortak bir Turan Meclisi kurmalı ve burada her Türk ülkesinden nüfusları oranında temsilci vekiller olmalıdır.
    Bu milletvekillerinden oluşan Turan Meclisi, Türk devlet geleneği ruhunu, şuurunu ve birikimini esas alarak, zamanımız şartlarına uygun bir şekilde ortak bir Turan anayasası yapmalı, bütün Türk ülkeleri kanunlarını bu anayasaya göre çıkarmalıdır. Ayrıca en üst düzeydeki tam bağımsız bu Turan Meclisi, kendi içinden bir Kağan seçmelidir. Bu Kağan, bütün dünya Türklerinin beyi olmalıdır. Her Türk ülkesinin ve topluluğunun lideri de boy beyi olmalıdır.

    2. Coğrafî Birlik: Bugün Türk yurtları paramparçadır. Değişik emperyalist devletler aynı boyu bile parçalamışlardır. Nitekim Azerbaycan Türkleri ikiye bölünmüş. Yarısı Kuzey Azerbaycan olarak Ruslar tarafından esir alınmış, ama sonra hür olmuşlar. Öbür taraftan Güney Azerbaycan, Fars emperyalizmi tarafından hâlâ esir tutuluyor. Güney ve Kuzey Azerbaycan birleşmeli ve tek Azerbaycan devleti olmalı.
    Irak’ta Barzani esareti altındaki Kerkük merkezli Türkmeneli esirdir. Acilen Türkiye ile birleşmelidir.
    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hemen Türkiye’ye katılması gerekir.

    Suriye Türkmeneli’nin de Türkiye’ye katılması sağlanmalıdır.
    Bugün Rusya Federasyonu altında Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saka-Yakut Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti gibi özerk Türk cumhuriyetleri var. Bunların da Rus esaretinden kurtularak acilen birleşip tam bağımsız bir Türkistan Devleti halinde oraya çıkması lazımdır.
    Afganistan’da 14 milyon kadar Özbek, Türkmen ve diğer boylardan Türkler var. Bunların da birleşip Güney Türkistan Devleti halinde bağımsız bir Türk Devleti olması lazımdır. Dağınık haldeki Türklerin coğrafî birliği, siyasi birlikle perçinlenmelidir.

    Coğrafî birliğin nihaî hedefi, önce Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Afganistan ve Tacikistan Türkleri, Rusya Federasyonuna bağlı özerk Türk devletleri ve Doğu Türkistan’ın birleşerek büyük ve tek bir Türkistan Devletinin kurulmasıdır. Türkiye’nin de Kuzey ve Güney Azerbaycan, Irak Türkmeneli, Suriye Türkmeneli, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birleşerek büyük bir Türkiye Devletinin kurulmasıdır. Yani Dünya Türklüğü, iki büyük Türk Devleti çatısı altında birleşmelidir: Türkistan ve Türkiye Devletleri. Sonra bu iki devlet birleşip tek bir devlet olmalıdır. Bu devletin adı da “Türkeli” olmalıdır.

    3. Askerî Birlik: Bütün Türk ülkeleri, ortak bir Turan ordusu kurmalıdır. Her Türk ülkesinden nüfus oranlarına göre belirlenen sayıda alınacak askerlerle oluşturulacak bu ortak Turan ordusu, Türk dünyasının barış gücünü oluşturacaktır.
    Turan ordusu, bilinen özelliklere sahip resmî bir ordu olacaktır. Ayrıca her zaman, her türlü savaşa hazırlıklı resmî olmayan gizli bir yedek ordusu da olacaktır. Bu yedek ordu, gerektiğinde bir anda harekete geçebilecek kadınıyla erkeğiyle, çoluğu ile çocuğu ile bütün Türklerdir. Biz ordu-millet özelliğimizi korursak ayakta kalabiliriz.

    Turan ordusu, hem Türk ülkelerinde ortaya çıkacak kargaşalığı, hem de bir Türk ülkesine dışarıdan gelecek bir saldırıyı önlemede etkin biçimde devreye girecektir. Turan ordusu, bütün Türklerin barış ve güvenlik içinde yaşamasını garanti edecek ortak bir güvenlik gücü işlevi görecektir. Mesela Türkiye’de ortaya çıkan PKK eşkiyalığını Turan ordusu, bir günde yok edecektir. Bir tane bile eşkıya bırakmamacasına tamamen temizleyecektir.

    Kırım’ı Ruslar işgalinden Turan ordusunu kurtaracaktır. Güney Azerbaycan, Kuzey Azerbaycan’la birleşmek istediğinde İran engel olmaya kalkarsa karşısında Turan ordusunu bulacaktır.
    Irak’ta Barzani çapulcubaşısı, Türkmeneli Türklüğünü katliama tabi tutmaya kalkıştığında Turan ordusu devreye girip bütün peşmergeleriyle birlikte Barzani’yi Saddam’ın yanına gönderecektir. Doğu Türkistan’ı Çin esaretinden Turan ordusu kurtaracaktır.

    4. Dilde Birlik: Bugün bütün dünya Türklüğü hem farklı coğrafyalarda dağınık halde olduğundan hem de yüzyıllar süren uzun ayrılık ve kopukluk yüzünden Türkçenin farklı lehçelerini kullanmaktadırlar. Köken birliğine sahip ortak tek Türkçe, zamanla birçok lehçelere ayrılmış ve bu lehçeler âdeta büyük ölçüde birbirini anlayamaz hale gelmiştir.

    Turan Türk birliğinin kurulabilmesi için ortak bir iletişim dili olan bir Türkçe’yi bütün Türk dünyasına hâkim kılmalıyız. Esperanto gibi yapma bir Türkçe oluşturamayacağımıza göre, en büyük ve en yaygın lehçe olan Türkiye Türkçesini bütün Türklerin öğrenmesi gerekiyor ve Türkiye Türkçesinin ortak Turan iletişim dili olması, âdeta bir zorunluluktur.

    Türkiye Türklerinin de diğer Türk lehçelerini öğrenmesi gerekir. Bütün lehçelerde kullanılan ortak söz varlıklarını temel alıp bunları yaygınlaştırarak, ortak kelime kadrosunu çoğaltarak, söyleyiş birliği ve harf birliği sağlayarak, bütün lehçeleri bütün Türk dünyası okullarında zorunlu ders yaparak dil birliğini sağlayabiliriz. Bütün Türk ülke ve topluluklarının Latin harflerine geçmesi gerekiyor.

    5. Basın-Yayın Birliği: Bütün Türk dünyasını ilgilendiren haberleri toplayan, üreten ve yayan ortak bir Turan haber ajansı kurulmalı, bütün Türk ülkelerindeki basın yayın organları, bu haber ajansından aldığı haberleri kendi yerel basın yayın organlarında yaymalı ve değerlendirmelidir. Zira Türk dünyası, haberleri hep yabancı emperyalist haber ajanslarından, özellikle de Yahudi haber kaynaklarından almakta ve yanlış bilgilenmektedir.

    Turan Türk birliğinin sağlıklı bir şekilde kurulabilmesi için sağlam ve doğru kaynaklardan haber ve bilgi almaya ihtiyaç vardır. Bunun yolu da kendi haber kaynağımızı ve kurumumuzu kendimizin oluşturmasıdır. Ayrıca bütün Türk dünyasında izlenecek çok kaliteli, üst düzeyde bir televizyon kanalı ve bir gazete kurulmalıdır. Böylece Türk millet bilinci gelişecektir.

    6. Dinde Birlik: Dünyada milliyetiyle dini birleşmiş tek millet biziz. Yani Türk milletinin neredeyse tamamı müslümandır. Hristiyan ve Yahudi Türk çok çok azdır. Türk milletini millet yapan temel kurumlardan biri de İslamiyet’tir. Türkler İslamiyet’le millet olarak varlıklarını ve millî kimliklerini korudular ve yükselttiler. İslamî dönem Türk tarihinde Türk ile Müslüman aynı anlamda kullanılmıştır. Özellikle Batılılar Türk’le müslümanı bir saymış, tarihlerine böyle kaydetmişlerdir.

    Müslüman olmayan Türkler Avrupa’da asimile oldu, eridi gitti yani Türklüklerini de kaybettiler. Bugün potansiyel olarak Türk milleti Müslüman olmakla birlikte İslamiyet’i asıl kaynaklarına bağlı olarak sağlıklı bir şekilde bilmemektedir. Müslüman Türkler dinlerini yeterince bilmiyor, öğretilmiyor.
    Bu boşluktan yararlanan uyduruk tarikat ve cemaatler, Türklere kendi saçma sapan hurafelerini din diye yutturuyor. Turan Türk birliğinin temel kurumlarından biri olan İslamiyet, Kur’an ve Hadis kaynaklarına ve sahih İslam âlimlerine bağlı olarak doğru biçimde öğretilmeli ve yayılmalıdır.

    Müslüman Türk milleti, şu cemaati bu cemaati diye bölük pörçük olmamalı; bütün dünya Türkleri tek bir cemaat mensubu olmalıdır, yani sadece cami cemaati olmalıdır. Bu yapıyı bir an önce hayata geçirmek lazımdır.
    Zira emperyalist devlet ve odaklar, Türkleri paramparça edip kolayca güdümlerine ve kontrollerine alabilmek için uyduruk tarikat ve cemaatleri kullanmaktadırlar. Bu cemaat ve tarikatlerin çoğu Amerika’ya, Avrupa’ya, İsrail’e, Rusya’ya, İran’a, Barzani’ye bağlıdırlar.

    En tehlikelileri de Amerika’ya bağlı Haşhaşiler ve Barzani’ye bağlı Adıyaman merkezli yapılardır. Bunlar Turancılığın önünde bir ayak bağıdır. Tamamı tasfiye edilip yerlerine Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi yerli, millî nitelikli Türk tarikatleri çıkartılıp teşvik edilmelidir ve Türkler arasında bu millî tarikatler yayılmalıdır.

    Çuvaşlar ve Gagavuzlar gibi Hristiyan Türkler ve diğer bazı Yahudi ve paganist Türkler de müellefetülkulûb kabul edilip sağlam bilgi ve bilinç sahibi Türk âlimleri tarafından usulünce İslamiyet’e davet edilmelidir.

    7. İktisadî İstiklâl: Türklerin dünyanın değişik bölgelerine yayılmalarının bir avantajı vardır, o da çok değişik yer altı ve yer üstü kaynaklara sahip olmalarıdır. Bir ülkede bir maden, öbür ülkede başka bir maden, bir ülkede bir meyve, öbüründe başka bir meyve, bir ülkede şu ürün, öbüründe başka bir ürün, birinde deniz öbüründe dağ var, ova var.
    Ayrıca beyin ve kol gücü bakımından da çeşitlilik var. Şu Türk ülkesinde şu meslek ve bilim dalı daha önde iken, öbür Türk ülkesinde başka bir meslek, bilim ve teknoloji daha önde.
    Bütün bu yer altı ve yer üstü maddi kaynakları, beyin ve kol güçlerini birleştirirsek hiç kimseye muhtaç olmadan yaşayabiliriz. İşte Turan Türk birliği, Türklerin iktisadi kaynaklarını birleştirerek, harmanlayarak, zenginliklerimizi yabancılara, emperyalistlere yağmalatmadan, peşkeş çekmeden, tamamını Türk milletinin hizmetine ve istifadesine sunarak rahatça yaşayabileceği bir sistem kuracaktır.

    8. Meslekte Birlik: Bütün Türk devletlerindeki ve topluluklarındaki meslektaşların muhakkak surette bir araya gelerek ortak meslekî kurumlar oluşturması ve meslekî ilişkilerini ve dayanışmalarını en ileri noktaya taşımaları kaçınılmaz bir zorunluluktur. Zira Turan Türk birliğinin temel kurumlarından biri, meslekli bir Türk milleti oluşturmaktır.

    Mesleksiz insanlardan oluşan millet yaşayamaz, bağımsız bir millet olarak var olamaz. Onun için bütün Türklerin yaratılışlarına, kabiliyetlerine, ilgilerine ve meraklarına göre değişik mesleklere yönlendirilmesi ve o dalda en iyi şekilde yetiştirilmesi ve mesleğini icra edebilmesi için gerekli olan şart, imkân ve zeminlerin oluşturulması gerekiyor. Bunun için de tamamen millî bir Türk iradesinin hâkim olduğu Türk devletleri, bilim ve teknolojiye çok üst düzeyde yer vermelidir.

    9. Sanatta Birlik: Dünya Türklüğü, kendi bölgelerinde kendi anlayış ve geleneklerine göre çok zengin bir sanat, edebiyat geleneğine sahiptir. Sanat ve edebiyat, milleti millet yapan, millet mensupları arasında ruh, şuur, duygu, heyecan ve amaç birliği sağlayan temel kurumlardan biridir.
    Türkçe duyuş, Türkçe düşünüş, Türkçe bakış, Türkçe tavır alış ancak ortak bir sanatsal ve edebî duyarlılıkla mümkündür. O bakımdan Turan Türk birliğini sağlamanın yollarından biri, resimden sinemaya, mimarlıktan edebiyata kadar bütün sanat ve edebiyat dallarında ortak millî bir sanat birikimi ortaya koymaktır.
    Batılıların Nobel ödülüne benzer şekilde sanatın her dalı için büyük bir Turan Ödülü konmalı. Her sene bütün Türk dünyasında ortaya çıkan en iyi ve en özgün sanatçılara bu ödül verilmelidir.

    10. Bilimde Birlik: Bugün modern zamanlarda milletler, kendi bilim ve teknolojilerini kurmadan yaşayamazlar. Dünya Türklüğü de bilim ve teknolojinin her dalındaki beyinleri bir havuzda toplayıp ya da ortak işbirliği mekanizmaları ve kurumları geliştirip Türk milletini yükseltecek, koruyacak ve yaşatacak en ileri düzeyde bilim ve teknoloji üretip uygulamaya koymalıdır. Bütün Türk ülke ve toplulukları bir araya gelip millî Türk bilim ve teknoloji projeleri üreterek hayata geçirmelidir. Üniversitelerarası bilgi paylaşımına dayalı birlik projesi işlevsel kılınmalıdır.
    Bütün Türk dünyasından seçilen en zeki çocukların okuyacağı prestijli bir Turan Bilim Yurdu (üniversitesi) kurulmalıdır.
    Nobel ödülüne benzer şekilde bilimin her dalı için Turan Bilim Ödülü konmalı.

    11. Eğitimde Birlik: Eğitimin amacı, kişileri hem pratik bilgilerle hayat şartlarına hazırlamak, hayatı ve dünyayı tanıtmak, meslek sahibi etmek hem de ortak millî değerleri öğreterek bilinçli bir millet yapmaktır. Türk dünyası, ortak Türk millî değerlerini bir öncelikli değerler skalası halinde düzenleyip bütün Türk çocuklarına aynı millete mensubiyet şuuru verecek millî bir eğitim politikası uygulamalıdır.
    Ortak Türk tarihi, ortak Türk edebiyatı, ortak Türk kültürü, ortak Türk gelecek tasavvuru gibi konularda muhakkak surette tamamen Türklüğe göre bir eğitim sistemi geliştirilmeli ve hemen uygulamaya konmalıdır. Türk çocuklarına bağımsız millî Türk eğitimi verilmeden Turan Türk birliği kurulamaz.
    Rus, Çin, Amerika, Fars, Arap emperyalizmine göre kurgulanmış eğitim sistemleri çarklarından geçen Türk çocuklarının millî şahsiyetleri oluşmaz. Her türlü dış emperyalist dayatmadan uzak yerli, millî ve İslamî nitelikte bir Türk eğitim sistemi kurulmalı ve hayata geçirilmelidir. Türk ülkelerinde ortak bir eğitim sistemi kurulmalı ve diplomalar, her Türk ülkesinde denklik sahibi olmalıdır.
    Bütün Türk dünyasında karşılıklı öğrenci ve hoca değişimi programları uygulanmalıdır. Üniversite öğrencileri belirli sürelerle değişik Türk devletlerinde öğrenim görmeli, hocalar da yine belirli sürelerle değişik Türk üniversitelerinde ders vermelidir.

    12. Turizmde Birlik: Türk ülkeleri ve toplulukları arasında gidip gelmelerin, seyahatlerin, turistik faaliyetlerin artması lazım. Türk dünyasını birbirine bağlayan tarihî İpek Yolu modern şartlarda yeniden ihya edilmeli ve işler hale getirilmelidir. Ortak turizm potansiyeli dünya Türklüğünün birbirini tanımasına, kaynaşmasına, değerler paylaşımına hizmet etmelidir.
    Yoğun ortak turistik faaliyetler Turan Türk birliğinin kurulmasında büyük bir itici güç olacaktır. Türk devletleri ve toplulukları arasında Turizm İşbirliği Protokolü imzalanmalı ve içi yoğun uygulamalarla doldurulmalıdır. Dünya Türkleri, karşılıklı gidip gelmelerle birbirlerini biraz da turizm yoluyla tanıyıp kaynaşacaktır.
    Yaz tatillerinde gruplar halinde Türk gençleri değişik Türk devletlerinde tatil kampları düzenlemeli, böylece Türk dünyası gençleri biribirlerini tanımalı ve kaynaşmalıdır.

    13. Turan Şölenleri: Her yıl bir Türk ülkesinde bütün dünya Türklerinin katılımını sağlayan çok büyük çapta bir Turan Şöleni düzenlenmelidir. Burada Türk dünyasının önde gelen aydınları, fikir ve edebiyat adamları, müzikçileri, folklorcüleri, sporcuları, sinemacıları, değişik sahalardaki öne çıkan isimleri bir araya gelmeli, gösterilerini, beceri, birikim ve marifetlerini sergilemelidir.
    Bu şölenlerde dünya Türkleri, hem eğlenmeli, hem bilgilenmeli, hem dayanışma içinde birlik beraberlik ruhu kazanmalıdır. Milyonlarca kişinin katılacağı bu büyük Turan şölenleri büyük Turan Türk birliğini kurmada ve devam ettirmede çok işlevsel bir role sahip olacaktır.

    Günümüzde Macaristan’da 2010 yılından beri her iki yılda bir büyük bir Turan Kurultayı düzenlenmektedir. Macar Soylar Toplantısı-Kurultay, eski Macar-Hun ve Türk kültürlerinin ayrıca doğudaki bozkır atlı göçebe kültürlerinin en büyük tanıtım organizasyonu ve şölenleridir. Bütün Türk boyları, kendi gelenek yaşatıcılarıyla, eski göçebe giyim kuşam tarzlarıyla, göçebe çadırlarıyla, atlarıyla, göçebe savaş oyunları, at yarışları, okçuluk yarışları ve müzik konserleri ile bu şölende yerini almaktadır. Kurultayın 300.000’e yakın katılımcısı olmaktadır.

    14. Aile Kurumunu Sağlamlaştırmak: Modernleşme, batılılaşma ile birlikte Türk aile kurumu büyük ölçüde yara aldı. Çok çocuk yapma geleneği ortadan kalktı. Çocukların aile içinde geleneksel Türk kültürü ile yetişmesi geleneği yok oldu. Büyüklere saygı küçüklere sevgi geleneği zedelendi. Bütün bunları hızla tamir ederek yeniden güçlü, sağlam Türk aile kurumunu inşa etmeliyiz. Zira Turan’ın temeli Türk aile kurumudur.

    Nurullah Çetin

    .
  • Buket Uzuner'in, bir dörtleme olacağını ve "Hava", "Toprak"la sürüp, "Ateş"le noktalanacağını söylediği "Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları"nın ilk cildi olan "Su" romanı yayımlandı. Mesaj verme kaygısında olduğunu zaman zaman hissettiren, ama polisiye kurgusuyla yazıldığı için rahat okunulan romanın ana konusuna kısaca değinelim:
    Roman, gazeteci Defne Kaman'ın kaybolmasını öğrenmemizle başlar. "Gazeteci Defne Kaman ... yüzyılın bu en sıcak yazının ortasında çok sıcak bir salı gecesi, Kadıköy'den 20:45'te kalkan Barış Manço Vapuru'na biner[...]..." (s.14), bir daha da inmez. Kamera kayıtlarında yoktur vapurdan iniş görüntüsü. Şâhitler de görmemişlerdir vapurdan indiğini. Defne'nin annesi Ayten Bayülgen, ablası Aysu Bayülgen Peker ve anneannesi Umay Otacı Bayülgen, kayboluşundan otuz dokuz saat sonra, Kadıköy Karakolu'na kayıp müracaatında bulunurlar. Karakolun komiserlerinden Ümit Kaman (evet, onun da soyadı Kaman'dır), o gün yıllık iznine ayrılıp, memleketi olan Kaman'a gitmek ve orada şırıl şırıl akan derenin kenarına hamak kurup, dinlenmek hayâllerindedir. Bu kayıp vaka ile mesai bitimine kadar ilgilenip, nihâyet izine ayrılacaktır; ama işler öyle olmaz. Bu olay ile ilgilenmeye başlar. Neden? Kendisi de bilmez bunu ("Bilmiyorum, belki de onu bulmak benim birine karşı -kime?- gönül borcumdur?" s.134); kendisi bilmeyince, okur nerden bilsin? Bu, romanın aksayan, havada kalan birkaç hususundan yalnızca biridir.
         
    Komiser Ümit Kaman, Defne Kaman'ı bulmasında yardım etmesi için, Sahaf Semahat’tan yardım isteyecektir. Sahaf Semahat, Kadıköy'deki "Kutlu Bilgi" sahaf dükkânını işleten ve orada yatıp kalkan bir kadındır. Kitap okumaya meraklıdır. Komiser Ümit'le, Ümit'in sevgilisi Tasvir'le "Kutlu Bilgi" adlı mekânına geldiklerinde tanışır...
         
    Evet, bir de Tasvir vardır. Ümit'in âşık olduğu bir kızdır. Tasvir de Ümit'e âşıktır. Ne ki, aralarında büyük bir engel vardır: Ümit Alevî, Tasvir ise Sünnî'dir. İki tarafın ailesi de, bu evliliğe karşıdır...
         
    Karakterleri incelemeye birazdan gireceğim için, ayrıntıları es geçip, romanın konusunu kabaca tamamlamak istiyorum: Komiser Ümit Kaman, Sahaf Semahat ve onların hep yanında olan anneanne Umay Bayülgen, Defne'yi bulmak için epey çaba sarf ederler. Bu yolculuklarında, karşılarına kadın cinayetleriyle, hayvan ve doğa katliamları çıkar. Defne'nin çalıştığı gazeteden iş arkadaşı Attilâ Güntekin de, olayın çözülmesinde yardımcı olur. Ha, unutmadan; bir de defter vardır, bu olayı aydınlatan: Defne'nin yazdığı "Su Kitabı". Yâni, Defne Kaman da yardımcı olmuştur kendisinin bulunmasına. (Defne, ayrıca, birkaç kez Ümit Kaman'a görünür, Kutadgu Bilig'den sözler yazılı olan kâğıtlar verir ve Ümit de Sahaf Semahat’a, bu şifreli kâğıtları götürür. Semahat, kedilerinin ismi olan Kutlu ve Bilgi'den de anlaşılacağı gibi, Kutadgu Bilig kitabını okumuştur. Hiç zorlanmadan, bu mesajların o kitaptaki sözler olduğunu anlar.) Defne'nin nerede olduğunu öğreniriz: Suda!... Kadın cinayetlerini (Defne, "erkek cinayetleri" der) araştırdığı bir yazı-dizisinde röportaj yaptığı mağdurelerden olan Sakine Neşeli'nin kocasından kaçmıştır. Bu röportaja sinirlenen dayakçı koca Savaş Neşeli, önce karısını öldürüp bahçeye gömer, ardından da Defne'nin peşine düşer. Peki, Defne bu esnada nerede saklanır: Suda! Evet, evet, suda... (s.291) [Umay Bayülgen de, torunu Defne'nin, tıpkı Yunus Peygamber gibi suda olduğunu düşünür. (s.201) ] (Romanda yaralı bir hâlde Kadıköy sahiline vurmuş/gelmiş bir yunus da vardır. Bu yunusu, Savaş Neşeli yaralamıştır. Nedeni de, gözlerinin Defne Kaman'a benzemesidir!) Nihâyet, kayboluşunun üçüncü gününde, Kadıköy meydanında, ıslak vaziyette Komiser Ümit tarafından bulunur Defne Kaman; daha doğrusu, Defne'yi bulamamanın üzüntüsüyle son bir kez orada, olay mahallinde dolaşan Ümit'e el sallar Defne ve yanına koşan Ümit'in kucağına bayılarak düşer. (s.312) Defne'yi, hemen Kalamış'taki evlerine götürür Ümit. Uzun bir uyku çektikten sonra, kendisini sevenlerin (ki, annesi ve ablası, kesinlikle bu sevenlerin içerisinde değildir: "Annem ve ablam Aysu, onları sevmem için bana şans vermiyorlar." s.80) arasına döner. (s.310) Sevinç gözyaşları dökülür; ama doğru düzgün dinlenmeden, patronu Cemâl Dokuzoğlu'nun, iş arkadaşı Attilâ Güntekin'le kendisine verdiği yeni görev için yola hazırlanır ve roman biter.

    Bunun dışında, romanın diğer baş konusu ise Şamanlıktır (Kamanlık).
    Şimdi, karakterleri tanıyalım:

    DEFNE KAMAN
         
    Kadın cinayetleri, çocuk gelinler, hayvan ve doğa haklarına duyarlı bir gazeteci. Otuz altı yaşında. "Orta boylu, uzun kızıl saçlı, çilli, yeşil gözlü, boşanmış, çocuksuz..." (s.4) [Defne'nin boşandığı kocasının adı Dağhan'dır. Bu olaydan (Defne'nin kaybolması olayından) iki yıl önce evi terk edip, "Budistlere karışır". (s.7-8). Esasen, Defne'nin Dağhan'la evlenme kararı alması da ilginçtir: Onunla, şeftali çekirdeğinin 'anlamını' bildiği için evlenir Defne. 'Anlamını' bilseydi, çocukluk arkadaşı Timur'la evlenecekti. (s.241). Nedir 'mânâsı: "Şeftali, hayatı öğreten bir meyvedir." Çekirdeği de, "bir meyvenin, özellikle bir şeftalinin 'annesi' olma potansiyelini taşı[r]. (s236-237) İlginçtir, Dağhan daha sonra evlenip Bursa'ya yerleşir. (s.241) Eğer bu da, romandaki gereksiz sembollerden biri değilse, Dağhan'ın şeftali aşkından olsa gerektir.] Kitabın adında da verildiği gibi, "uyumsuz" bir kadındır Defne Kaman. Özel yaşamında da, mesleğinde de... Eyvallahı yoktur. "Sivri dilli ve hükûmetin dikine giden biridir" örneğin. (s.137) "Uyumsuz" olacağı, isminin konulma öyküsünden de bellidir: Ninesi Umay'ın dilinden naklediyorum: "...Kızım Ayten, hamileliğinin son ayındayken rüyamda Defne ile Apollon'u gördüm. ... Yunan mitolojisinde Defne, kendisine tecavüz etmeye çalışan yarı-tanrı Apollon'dan kaçabilmek için ağaca dönüşür ya, benim rüyamdaki Defne, tam tersine kendini kovalayan Apollon'u ağaca dönüştürüyor ve sonra kendisi ormanda özgürce mutlu yaşıyordu!" (s.193)

    UMAY OTACI BAYÜLGEN
         
    Defne'nin anneannesidir. Defne, "Umay Nine" der. Çok-bilmiş, gıcık bir kadındır bana göre. Romanda da sıkça geçtiği gibi, hep bir "kraliçe edası" içindedir. "... ak saçlarını küçük kızlar gibi başının iki yanından sarkan iki saç örgüsü yap[an], uçlarını boncuklarla bağla[yan]" (s.2) bu kadının, romanın meselelerinden biri olan Şamanlıktaki Kam'ları çağrıştırdığı, kitabın ilerleyen sayfalarında da görülen bazı 'metafizik' (ya da başka bir okumayla, 'hastalıklı') hâllerinde de fark edilir. Nedir bu 'metafizik' güçler: Örneğin, Defne'nin kaybolduğunu ihbar etmek üzere karakoldayken, Komiser Ümit Kaman'ın telefonu çalar ve onu arayan kişinin, Ümit'in annesi olduğunu bilir. (s.12) [Ümit de bu duruma şaşırır elbette. (s.18).] Karşısındakinin düşüncesini okuyup, o sormadan cevabını verir. (s.189). Ara sıra, cezbeye kapılırcasına, yabancı bir sesle konuşur bu 'metafizik teyze.' (s.300) Bu kadın diğer fâniler gibi değildir meselâ: Rüyaya "yatar" (İslâm'daki "İstihâre"). Sonra, rüya görmez, ona "rüya gelir"; hatta gaipten haber verir, falan... (s.205). Yalnızca bir yerde, sahaf Semahat’la Yunus peygamber kıssâsı üzerine yaptıkları sohbette, Semahat’ın bir anlık duraksamasından, "kıssâ"nın ne olduğunu bilmediğini düşünür ve açıklama yapar (s.201); oysa Semahat, çok okuyan ve mitolojiyle dinlere meraklı biri olarak, elbette biliyordur "kıssâ" kavramını. Ama bu bile, inandırıcı kılmaz "Umay Nine"yi. Bana göre, fazla zorlama bir "süper-woman" karakter olmuş... Kültürlü bir kadındır Umay Bayülgen. [Umay'ın kendi soyadı "Otacı"dır. Otacı=Eczacı. (s.17) İleride de değineceğim gibi, roman bunun gibi simgeler ve göndermelerle doludur.] Eczacılık mezunudur. Ölmüş kocası Korkut da doktordur. (Korkut=Dede Korkut. Al sana bir gönderme daha!) Hangi dine mensup olduğu açık değildir. Kuvvetle muhtemel, Şaman'dır. Müslüman olmadığı ise açıktır: Sütkardeşlerin evlenmesinde, kendisi açısından "sakınca yoktur" çünkü. (s.240)


    ÜMİT HAYDAR KAMAN
         
    Bunalınca, Atatürk portresine bakan bir komiserdir. (s.6) İkinci isminden de anlaşılacağı üzere, Alevî'dir. Annesi "Haydar" der zaten. (s.226) Kitabın arka kapağında, isminin "Ali Ümit" olduğu belirtilmiş ama romanda buna dair bilgi yok. Buket Uzuner, Ümit'in Alevî olduğunu âdeta gözümüze sokar: Ümit, herkese "Can" diye hitap eder örneğin. Ümit'in annesi de, her seferinde "Can Ümit'im" der, keza. (s.70, 83, 140, 149) Yeminini de "Allah'ın, Ali'nin aşkına" yapar. (s.242. 246, 256). "Erenler"i anar (s164, 221), "Alevî selâmı" verir (s.258), falan... Velhâsıl, parodi bir tip gibidir Ümit. Robotlaşmıştır âdeta; Alevî olduğu için, hep böyle konuşmak zorundadır, diye düşünmüş yazar sanki.

    Ailesiyle, Koşuyolu'ndaki bir sitede oturan (s.27) Ümit Kaman, on bir yıllık polistir (s.69). Tasvir adlı kızı sevmiştir ama "ailesi gençlerin evlenmelerini dini nedenlerle kabul etmemiş[tir]." (s.27) (Ümit Alevî, Tasvir Sünnî'dir çünkü.) Tasvir'in abisi Yunus, askerlik arkadaşıdır Ümit'in. O da karşı çıkar evlenmelerine. İki aile ve iki mezhep de bağnazdır bu hususta; "sabır ve hoşgörüyü hayat felsefesi yapmış bir gelenek" (s.27) olarak tanımlanan Alevîlik de, zannederim romana göre böyle bir iddiası olmayan Sünnilik de... Tabii burada insan sormadan edemiyor: İyi de kardeşim, biri komiser, diğeri de yüksekokul mezunu kız. Bunlar ne demeye ailesine bağımlılar ki hâlâ? Dinlemeyiversinler... Bu da romanın aksayan, havada kalan hususlarından biridir. Romanda buna iki yerde değiniliyor; biri 133, diğeri de, Sahaf Semahat’ın Ümit'e bu hususu hatırlattığı 157. sayfada; ama değinmekle kalınıyor. Tatmin edici bir açıklama yapılmadan, geçiştiriliyor. Büyük eksiklik... Bunun üzerine Ümit de, ailesini cezalandırmak için onlarla oturmaya karar verir. (s.70) Cezalandırması şu: O evde otel müşterisi gibidir; ailesiyle konuşmaz, selâmı bile zar zor verir, gelir gelmez odasına kapanır. Ailesini bu çocukça yöntemle cezalandıracağına, karşı çıkıp savunsa ya kararını/aşkını! Romanın ilerleyen sayfalarında dendiği gibi olmalıydı Ümit'in tutumu: "Baskıya karşı direnmek ve hayatını kurmak için mücadele etmektir" aslolan. (s.226) Sonra, şu da var: Defne, kendisini bulması için Ümit'ten yardım ister. Ara sıra sudan çıkar ve Ümit'in eline ıslanmış kâğıt tutuşturur. Kutadgu Bilig'den öğütler vardır bu kâğıtlarda/şifrelerde. Ümit düşünür (biz de): "Aynı karakolda kendisinden çok daha kıdemli, deneyimli ve daha cesur komiserler varken neden kendisini seçmiştir?" (s.70) Sorar ama yine havada kalan bir sorudur bu. Cevabı verilmez romanda. Hayır, elbette ki "Neden bu karakter?" diye sormayız; romancı istediğini yaratır ama bu soru romana konulmuşsa, tatmin edici gerekçesi de yaratılmalıdır. Okur tahminde bulunabilir bu soru üzerine; işte Alevidir, Alevîlikle Şamanlık arasında bağ kurulmaya da çalışılmıştır (s.60), soyadı da benzer (Kaman)... diye. Ama o sorunun havada kalırlığı, romana zarar vermeye devam edecektir...
         
    Romanın başında Ümit'i "su, su" diye yanarken görürüz. Susamış değildir elbette; istediği, bir an evvel yıllık iznine çıkıp, memleketi Kaman'a, dere kenarına gitmektir. (s.34) Romancının Ümit'e bu kadar "su" sayıklatması, romanın adının" SU" olması olabilir.

    Kendisine aldığı tek bir model -o da gerçek değil, kurgudur; bir roman kahramanıdır-, New Yorklu dedektif Matt Scudder; devamlı, "Şimdi o olsaydı bu durumda ne yapardı?" diye düşünen, çocuk gibi bir adamdır Ümit Kaman (s.262). Lâf aramızda, fazlasıyla da gıcıktır. Sevemedim onu. Samimi ve sıcak değil, yapay buldum. Romanda, ona yazılan diyaloglar da kötüdür. En az on defa, 'metafizik teyze' Umay Otacı Bayülgen için "Var bu Umay Nine'de bir sihir efsun." diyor. (Bir örneği, 266. sayfada). Tıpkı, sevgilisi Tasvir için, en az yirmi defa, "Memleketin en güzel esmeri" demesi gibi. Anladık be adam!.. Yazarı da sevmemiş olabilir Ümit'i. Sevilecek gibi değildir.
         
    Sonunda Tasvir'le kavuşurlar birbirlerine. (s.320)


    SAHAF SEMAHAT
         
    Adı üzerinde, sahaftır. "Kutlu Bilgi" (Kutadgu Bilig -sp) adlı dükkânı, Moda'dadır. (s.54) Kitabevinin adı, Kutlu ile Bilge adlı kedilerinden mütevellittir. ["Kitap ve hayvan sevmeyen insana güvenmem" (s.43) diyerek, gönlümü fethetti.] Nevşehirlidir. Hikâyesini bu romanda öğrenemeyiz ama. Hep parça parçadır bilgiler: Örneğin, "geçmişinde sır olarak sakladığı uğursuz olayı" vardır Semahat’ın. (s.65) Tasvir'in intihar mektubunu okuyup (ölmez ama Tasvir, kurtulur) ağlayan Ümit'e, "... benim için... bütün ayrılanlar için... ağla" der (s.219); ama bu "kişisel nedenlerle kimliğini ve geçmişini saklamak zorunda kal[an]" (s.225) ve asıl adı Sema olan (s.171) kadının, tabir-i câizse, bir türlü öğrenemeyiz karın ağrısını. Dörtleme olacağından, diğer ciltlere saklamış olmalı Buket Uzuner, Sahaf Semahat’ın öyküsünü. Ama şöyle bir sorun var: Uzuner, bu romanla alâkalı, 10.3.2012'de, Sabah gazetesinden Figen Yanık'a verdiği ve Sabah'n "Cumartesi" ekinde "Kadınlar Birlik Olursa, Kadına Şiddet Kalmaz" başlığıyla çıkan röportajda, "İsteyen Defne dizisini birbirinden bağımsız da okuyabilecek, beğenmezse bırakabilecek yani..." diyor. Eğer öyleyse, Sahaf Semahat’ın, bir iki yerde dillendirilen geçmişine dair kötü hikâyesini okur öğrenemeyecek demektir; yâni -Çehov'dan alıntı yaparsak-, sahnedeki silâh patlamamış olacaktır. Böylesine "havada kalmışlarla" dolu romanın da, beğeneni az olacaktır hâliyle. Oysa ben, bir okur olarak, "İnsanlara güvensizlikten, yoğurdu üflemeye bile yanaşmayıp, yoğurttan vazgeçen" (s.172); "kedileri dışında ne bir bekleyeni, ne de sevincini paylaşacak bir yakını" olan (s.187) bu kadını tanımak ve "başına gelenler[i]" (s.317) öğrenmek; "... içindeki Eros'u bastırıp, kadınlığını unutan ve unutturan" (s.154, 170) kötü olayları bilip, belki de Semahat ile bir okur-kurgu karakteri saflığıyla dertleşmek isterdim. Bence romanın en inandırıcı ya da sıcak karakteridir Sahaf Semahat. 

    ROMANDAKİ (GEREKSİZ) SEMBOL/SİMGE BOLLUĞU
         
    Bu romanı okurken, şunu da düşünmedim değil: Yazar, sanki yalnızca Şamanizm’i (Kamanlığı) anlatmak istemiş, romanı da buna vâsıta kılmış. Bunu bana düşündüren nedenler, Şamanlık hakkında verilen bilgilerin fazlalığı ve zorlama olan simge/sembol bolluğu. Bu kadar da gönderme olmaz, dedim okurken. Örneklere geçmeden, şunu yazayım: Romanda, Türkiye insanının bugünkü alışkanlıkları ve/veya âdetleriyle, Şamanlık arasında bağ kurulup, o geleneğin devam ettiği vurgulanmak istenmiş: Doğa/canlı sevgisi, ağaçlara çaput bağlama, nazar boncuğu takma... gibi. Okurken düşündüm: Bu türden âdetler, yalnızca Şamanizm’de yok. Sümer'de de var; hattâ belki de Sümer'den daha fazla âdet/inanç miras kalmıştır bize... Kültürlerin birbirlerinden etkilenmesi doğaldır sanırım... Şimdi örneklere geçelim:

    Üç, dokuz, kırk gibi sayıların önemi, Şamanlıkta da vardır. Defne'nin Umay Nine'siyle oturdukları evlerinin kapı numarası 40'tır örneğin. (s.255) Üç bacaklı kedileri vardır Defne'lerin. İsmi, bacaklarının sayısıdır: Üç. (s.272) "Su Kitabı'nda üçlü sayfaları aramalısın" der Umay, Semahat'a. (s.207) Defne'nin, paragöz, kötü bir patronu vardır. Büyük bir gazetenin yöneticisi olan bu adamın adı Cemal Dokuzoğlu'dur. Tuhaf bir soy ismidir Dokuzoğlu. Meğer yazar boşuna koymamış bunu. Bunun da romandaki simge bolluğunda yeri varmış: Dokuz, Şamanlıkta kötü bir sayıdır. Erlik Han'ın olduğu Cehennem dokuz kattır. (s.300). Böylece, Cemal Dokuzoğlu'nun, eylemlerinden zaten sezdiğimiz kötülüğü, Şamanlıkla "garanti altına" alınmış olur sanki. Yazar, bununla da yetinmez üstelik Kutadgu Bilig'den de kanıt gösterip, kötülüğünü vurgular Cemal Dokuzoğlu'nun: Defne'nin Ümit'e verdiği son şifrelerde, Kutadgu Bilig'den şu beyitler ('şifreler') vardır: "Her işte hiddet gösterenler/İçkiye düşkünler veya çalıp çırpanlar..." (s.278). Aa, ne tesadüf, birkaç sayfa sonra öğreniriz ki, Cemal Dokuzoğlu alkoliktir de! (s.283) Son olarak şu örneği vereyim: Defne Kaman'ın 'kaybolmadan' (doğrusu, saklanmadan) önceki araştırması olan kadın cinayetleri üzerine yaptığı röportajlardan biri, kocasının daha sonradan kesip bahçeye gömdüğü ve (öldürmek kastıyla Defne'nin peşine düştüğü) Sakine Neşeli'dir. Kadının soyadıyla yaşamındaki ironiyi bir tarafa bırakıp, şiddet düşkünü bir hasta olan kocasının ismine bakalım: Savaş. İşte yine sembol!.. Anlıyorum, Buket Uzuner, toplumun içindeki -belki de fark etmediğimiz- sindirilmiş şiddete dikkat çekip, çocuğunun ismini "Savaş" koyan (bana göre de) sakat zihniyeti ortaya seriyor ve çok da iyi yapıyor; ama gel gör ki bunu da tadında bırakmayıp, kör kör parmağım gözüne misali yapınca, işin ciddiyeti kalmıyor. İş bence, adamın adını "Savaş" olarak koymakla bitmeliydi, ârif olan anlayacaktı çünkü; ama hızını alamayıp, Sakine ve Savaş çiftinin çocuklarına "Savaş, Cenk, Öcal, Hıncal, Cihat" (s.290) adlarını verdirtince, istenen mesaj verilmediği gibi, okurun zekâsında da hakaret ediliyor, bana kalırsa...


    ROMANDAKİ HATALAR
         
    Bu romanda, bir yazara, hele hele, Buket Uzuner gibi usta bir yazara yakışmayacak dikkatsizlikler gördüm. (Bu yakışıksızlıkta, iyi bir yayınevi olan Everest'in de payı var kuşkusuz.). Yukarıda da birkaçını belirttiğim hatalara, biraz ayrıntılı bakalım:

    "Yakası açılmadık küfürler" deyimi, olmuş, "eteği açılmadık küfürler." (s.35) Birleşik yazılması gereken "Yâhu" ünlemi, romanda geçtiği belki yüzlerce yerin (Ümit Kaman, neredeyse her cümlesine nokta yerine kullanır bu ünlemi.) hepsinde, "ya hu" diye ayrı yazılmış nedense? Benim de ara sıra kullandığım bir ünlem olan "yâhu"nun, Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde de, "Kubbealtı Lûgatı" da denilen üç ciltlik "Misalli Büyük Türkçe Sözlük"te de, bugüne kadar okuduğum kitaplarda da, Uzuner'in "Su" romanında olduğu gibi, "ya hu" diye ayrı yazılmış 'versiyonuna' rastlamadım. Yine bunun gibi, sözlüklerde görmediğim bir yazım şekli: "Ân". Uzuner, "ânı", "ânında", "ân-ı vâhit (bir an)" gibi, "an" kelimesinin ek aldığı örnekler dışında; yani, tek başına yazıldığı durumlarda konulmaması gereken 'şapka'yı, nedense, istisnasız her "an" kelimesine koymuş. (129. sayfadaki "... acı çektiği ânlar." söz öbeğindeki "an"da da var 'şapka' imi.) Oysa tek başına söylendiğinde, bir uzatma ya da inceltme olayı olmadığından, 'şapka'ya gerek yoktur. "Dersaadet"in, "Der-i Saadet" biçiminde yazıldığını bilmiyordum. (s.66). Benim baktığım sözlüklerde de bulamadım bu tamlamayı. Belki, çok eskiden böyle yazılıyordur? "Basireti bağlanmak" deyimi, TDK'nın sözlüğüne göre "İyi düşünemez, gerçeği göremez bir duruma düşmek" demektir. Kubbealtı Lûgatı da, birisinin, ancak "gaflete düşmekle" basiretinin bağlanacağını söyler. Romanda, Sahaf Semahat, Umay Bayülgen'le ilk karşılaşmasında fazla konuşmak istemez, oturdukları kafeden kalkmak ister; ama Umay Bayülgen, konuşmasıyla âdeta büyülemiştir Semahat’ı. "Basireti bağlanmıştı, gidemedi" der anlatıcı. (s.187) Basiretin bağlanması, gaflete düşmekle ilintili olduğuna ve Umay Bayülgen'le -zorla olsa da- konuşmak kötü bir şey olmadığına göre, bu deyimin buraya uyup uymadığı konusunda kararsızım. Üstelik iki sayfa sonra, Umay Bayülgen'in ağzından bu deyim yorumlanmış da. (s.189) "Siyah jöleli saçlı" denilmiş. (s.190). Eğer kastedilen (var mı bilmiyorum ama) siyah jöle değilse, "jöleli, siyah saçlı" olmalıydı. Buna benzer bir hata da şu: "Uzaktan, baba tarafından kuzenim" cümlesi. (s.150) Sanki uzak olan baba gibi olmuş; "Baba tarafından, uzaktan", meseleyi hâlleder. Garson konuşurken "şarz" diyor. (s.191) Garsonun o kelimeyi yanlış telâffuz ettiği vurgulanmak istendiyse, hata yok. Türkçe sözlüklerde ve Sevan Nişanyan'ın "Sözlerin Soyağacı/Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü"nde öyle olmadığı yazsa da, "cemre" sözcüğünün, Altayca bir kelime olduğu söylenen "imre"den geldiğini öğrendim. (s. 194) Hata mı değil mi bilemedim; ama nedense, romanın ilk cümlesi, 15. Bölüm'e de ilk cümle olmuş. (s.105) Kur'ân-ı Kerim'in surelerinden olan Nîsâ'nın anlamı "Kadın" olarak verilmiş (s.201); oysa bu kelimenin anlamı "kadın" değil "kadınlar"dır. Tekili ise, (kuraldışı bir biçimdir bu) "imrâ"dır. (Nişanyan) Yine, Kur'ân-ı Kerim surelerinden olan "Saffât"ın 143. ayetinde "Biz onu (Hz. Yunus'u -sp) yüz bin insana peygamber olarak yolladık." diye yazdığı söylenmiş. (s.201) Hâlbuki bu âyetin numarası 143 değil, 147'dir. Bir de, "El-Ankâf Suresi’nden bahsedilmiş (s.202), ancak böyle bir sure yoktur; belli ki "El- Ahkâf Suresini’nden” denmek istenmiştir. "Amerikan bar", "emerikan bar" diye yazılmış. (s.259) "New York'lu" yazılmış (s.262). Malum, yapım eki olan "-li", "-lu" ayrı değil, birleşik yazılır. Ümit Haydar Kaman "Allah, Muhammet, Ali aşkına!" diye bağırır. (s.268) Bu isimde olan başka biri, tercihine göre isminin sonundaki harfi "t" yapabilir ama İslâm Peygamberi Hz. Muhammed'in isminde, doğal olarak, "t" harfi olamaz. Bu kadar hatanın içerisinde "yetenekrlerine" (s.280) önemsiz kaçar ama olsun; olmaması gerekirdi. Tıpkı, "hayvanların dizisi" (s.60) değil, "dişisi" olduğu gibi. (s.133) ["Genç kadınınsa" yerine "genç kadınsına" (s.130), "şıkır şıkırsu" ve "Ben onları algıladığımda sırada" (s.231) gibi yazım hatalarına değinmiyorum bile.] Son zamanlarda kullanılan, ancak sözlüklere zannederim girmeyen bir birleşik sıfat olan "Sevgideğer", bu romanda yanlış olarak "Sevgi değer" diye ayrılmış. (s.329) Bu memlekette "Arapça da olsa" (s. 74 -Evet, aynen bu ifade yazıyor!) "vuslat" kelimesine ihtiyaç duyuluyormuş. Oysa bize ne kadar uzak bir dil Arapça. Romancı/anlatıcı, bu yüzden yadırgıyor olmalı. Hâlbuki Fransızca "Union" falan dense, daha bir bizden olurdu. Defne Kaman, kaybolduğu (saklandığı) gün, Kadıköy'den Beşiktaş vapuruna bindiğinden, doğal olarak, Beşiktaş'tır vapurun varış durağı; oysa sayfa 107'de, Karaköy denmiş. Bir yerde de, "-de" bağlacının birleşik yazıldığını gördüm: "Birde baktım ki..." (s.111). Bunların dışında, bir gereksiz virgül (s.271), yine gereksiz noktalı virgül (s.75); olması gereken iki noktanın (s.123), noktalı virgülün (s.238) ve konuşma tırnağının (s.304) eksikliğini, bilmem söylemeye gerek var mı? (Ben, romanı, "Mart 2012" tarihli ilk baskısından okudum.)

         
    Bir de, tuhaf bir durumdan söz etmeliyim: Anlatıcının, Sahaf Semahat’ın iyi bir okur olduğunu vurgulayıp, "derinlikli ve ölümsüz roman karakterlerinden dostları" olduğunu söyleyip sıralanırken (s.147), bu "derinlikli ve ölümsüz" roman ve karakterlerine, bir Buket Uzuner kitabı olan "Kumral Ada Mavi Tuna"yı eklemek (s.148) ne kadar etik? 
    Bu kadar ayrıntıya, ince eleyip sık dokumaya gerek var mıydı, denilebilir. Evet, vardı. Büyük usta Fethi Naci, bu hataları önemser ve eleştirilerinde de "yazarın dikkatsizliği" diyerek yer verirdi. İlköğretimdeki ya da lisedeki kompozisyon derslerinde öğrenciler yapsa epey not kırılacak olan bu yanlışları, deneyimli bir yazarın yapması, bence kabul edilemez bir dikkatsizlikler zinciridir... [Güzel sözdür: Lûgatta pehlivanlık olmaz.]

    SONUÇ
         
    Romanın sonunda, anlatıcı, "... bu kitapta size sadece ve sadece 'hakikati gülerek nakletme'ye, 'gerçek bilgeliğin delilik' ve 'kendini bilge sanmanın da gerçek delilik' olduğunu hatırlatmaya çalıştım." diyor (s.328-329) ama, "bu kitabın iyi yürekli, zarif ve kibar okuru" olarak bendeniz (s.328), romanda bunu göremedim nedense? Benim eksikliğimdir, kuşkusuz.

    Uzuner'in, polisiyenin sıkmayan diliyle yazdığı romanı, Şamanlık hakkında verdiği -roman için- sıkıcı bilgiler ve Defne Kaman'ın "Su Kitabı"ndan aktarılan, okuyucuya köşe yazısı okuyormuş hissi veren (Şiirsel tasvirlerin yapıldığı "Hamam Kubbesinden Suya Yansıyan Işık" bölümü dışında) yazılarına rağmen, merak uyandıran, Kadıköy'ü sevenlerin gönlünü okşayan, hayvanseverleri yaralı yunusla önce üzen, sonrasında iyileşmesiyle sevindiren, hoş vakit geçirtecek bir kitap. Elbette, yukarıda sıraladığım hataları görmeden okuyabilirseniz...
  • 252 syf.
    ·10/10
    Acı, insana dışarıdan dayatılmış, onu kötürüm eden bir olgudur ama gülmek insanın kendisinin yarattığı bir yaşama büyüsüdür." der Şükrü Erbaş Herkese mutlu ve huzurlu hafta sonları diliyorum. Umarım günümüz bir önceki günden daha da huzurlu geçer.. Şükrü Erbaş'ı nasıl sevdiğimi sanırım herkes biliyordur." Bütün Yazılar kısım ll ve Kısım lll birkaç gün önce bitirdim. Tek tek paylaşmak istemediğim için ikisini tek bir karede paylaşmak daha iyi olur diye düşündüm. Fakat serinin ilk kitabı; İnsanın Acısını İnsan Alır'dan aldığım edebiyat lezzetini ikinci ve üçüncü kitaptan alamadım. İkinci kitapta uzun uzun deneme yazıları var gayet akıcı ve güzel. Üçüncü kitap ise; söyleyişidir. Yani Şükrü Bey'den tamamen bağımsızdır. Sürekli altını çizdiğim satırlar ve yeni kelimeler oldu.Veysel Çolak Edebiyat 2003 soruşturmasında şu sözleri dile getirmiş, "Bugünün şair tipi dibine kadar cahildir, denirse en doğru saptama yapılmış olur." 21.yüzyılın şairlerine baktığımız zaman malesef ki, bu söz mutlak doğruluğunu kanıtlar niteliktedir.. Cansever şu sözleri söylemiş, "Yalnızlık sevmesini bilmeyenlerin icadıdır." Şükrü Erbaş da kalabalık bir şair iken hep yalnızlığa çalışmıştır. Ben de kalabalığı oldum olası sevememişimdir. Günlerce hatta haftalarca evden dışarıya çıkmadığım dönemlerim olmuştur. Erkek kardeşim şunu dile getirir sürekli, " sokağın dışına çıkarsan kaybolursun." 22 senelik yaşamımı çürüttüğüm sokaktan bahsediyor.. İşte yalnızlığı sevmek kalabalıktan kaçmakta böyle bir şey.  Yunus'un şu dört dizesi takılıyor peşime" Ben ayımı yerde buldum / Ne ararım gökyüzünde / Bana rahmet yerden yağar / Benim yüzüm yerde gerek.. İşte bu dört satıra hayasızca  düşüyorum. " Öyle bir harften adam ki, sesli harfler bile ağzında birer sessizlik ayinine dönüşüyor. O günden sonra bırakmadım yakasını. Bırakır mıyım, gürültümün vicdanını bulmuşum. Sonrası. İkimizden biri değil, ikimiz de ölülerin dünyasına geçene kadar sürecek onurlu, büyük acıyla da sevinçle de mahçup; güven duygusunun bütün anlamlarıyla menevişli; kendi kendini yere gömen bir mizah duygusuyla,bir virgüllük acıdan gökler kadar büyük trajedi yaratan bir hayat bilgisini, aynı ustalık harmanlayan bir dostluk..
  • DÜNYA NASIL BİR YER
    DÜNYA KELİMESİNİN ETİMOLOJİK İNCELEMESİ

    Asım Gültekin
    Sabah Ülkesi l kültür-sanat ve felsefe dergisi l
    sayı 59
    https://www.sabahulkesi.com/...imolojik-incelemesi/

    “Dünya” Arapça bir kelime. Yakın, alçak gibi lügat anlamlarına sahip. Üzerinde yaşadığımız gezegenin adı.

    Dünya kelimesi Arapça d-n-y “dal-nun-ye” kökünden geliyor. Bu kökten türeyen Arapça kelimeler arasından bazıları Türkçeye geçmiş. Bu geçişler Kur’an ayetleri ve hadis-i şerifler vesilesi ile olmuş daha çok. Bu kelimeleri Rasulü Ekrem Söyledi İşiten Türk Oldu isimli sözlüğünde Muammer Parlar sıralamış:

    Daniye: yakında olan. Denaat: alçaklık. Denaatkâr: deni ve alçak tabiatlı. Müdani: yakın eş, benzer. Tedenni, tedenniyat: aşağı düşme. Mütedenni: bozulan, bayağılaşan. Tedani: yaklaşmak, ilahî kata yaklaşan. İdna: yaklaştırmak. Deni alçak, yakın, garip, zor, zelil. Denie: ayıp, eksik, noksan, nakısa. Edna: çok yakın, pek aşağı. Dünyevi: dünyaya ait. Dünyadar: dünya işleriyle uğraşıp mal mülk sahibi olan.

    Bu sözlükte dünya kelimesinin manası alışık olunandan farklı bir anlamlandırma ile verilmiş: En yakın, yakında olan. Ahirete veya ölüme en yakın.

    Dilimize Arapçadan gelen “âlem” kelimesi de bütün Türk lehçelerine geçmiş. Âlem kelimesinin dünya olarak algılanmasında elbet bir anlam daralması yaşanmış. Allah’ın dışındaki varlık ve olayların tamamına âlem diyoruz. Yer ve gökte yaratılmış olanların tamamı için de kullanılıyor. Bütün insanlar anlamında da kullanılıyor kelime. Mecazen bütün insanlar anlamında kullanılmasını dünya kelimesinin kendisinde de görüyoruz. Tüm dünya karşıma çıksa yine de senden vazgeçmem diyen biri cümlesini “cümle âlem” terkibini kullanarak da kurabiliyor.

    “Cihan” kelimesi için tüm Türklerde genel olarak cihan kelimesi kullanılırken Kırgız, Özbek ve Uygularda “âlem” kelimesinin kullanıldığı tespit edilmiş.

    Dünya kelimesine Türkçede çok ilginç manalar yüklemişiz. Mesela bir işin imkânsızlığını o iş dünyada olmaz diyerek ifade ederken dünyayı onunla gördüm ben dediğimizde sevdiğimiz birisinin vasıtası ile dünyadan lezzet aldım demiş oluyoruz. Dünya kadar yol, dünyanın parası dediğimizde kelimeye çok anlamını katmışız. Dünyaperestler dünyaya kazık çakmaya çalışırken kimisi de dünyaya gözünü kapatır, dünyayı gözü görmez.

    Tarama Sözlüğü’nde dünyacık ve dünyasın değşürmek tabirlerini görüyoruz. Dünyacık dünyalık para pul anlamında kullanılıyor imiş.

    Dünya kelimesinin Türkçesi ne?

    Türkiye Türklerinin dışındaki Türkler dünya için hangi kelimeleri kullanıyor diye Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nden “dünya”, “cihan”, “arz”, “yer” ve “âlem” kelimelerine baktığımızda sözlükteki tüm Türk lehçelerinde yani Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Başkurt, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar, Türkmen, Uygur Türkçelerinin hepsinde dünya kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. “Yer” kelimesi de tüm lehçelerde “yer” şeklinde geçerken Başkurd, Kazan ve Kırgızlarda “orın” kelimesinin kullanıldığını görüyoruz.

    “Orın” (orun) kelimesinin dünya için kullanılan bir kelime olduğu günümüzde unutulmuş durumda. Acaba orın evren kelimesinin yuvarlanmış biçimi olabilir mi diye akla takılabilir ama bu ihtimali çok ciddiye almamak gerekir zira ora, orta, ordu, orman gibi türemiş hâlleri de bulunan “or-” kökünde yer anlamı bulunuyor. Dünya anlamına geldiği kaynaklarda geçen acun kelimesi Caluson’a göre Soğdçadan Türkçeye geçmiş bir kelime imiş.

    “Türklere Arapçadan ‘dünya’ kelimesi gelmeden önce Türkler hangi kelimeleri kullanıyordu dünya için?” diye bir meraka kapıldığımızda verebileceğimiz ilk cevap, aklımıza gelebilecek ilk kelime “yer” kelimesi. Benim kendisinin Akşemseddin olduğuna kanaat getirdiğim, bu konuda yalnız da olmadığım bir Muhammed bin Hamza vardır. 15. yüzyılda, 1426’da Türkçe Kur’an tercümesi hazırlayan bir âlim. Prof. Ahmet Topaloğlu hoca bundan 54 yıl önce bu tercümeyi sözlüğü ile yayına hazırlarken Muhammed bin Hamza’nın Molla Fenârî olabileceğini tahmin ettiğini ifade eder. Akşemseddin’in de Molla Fenârî’nin de ismi Muhammed bin Hamza bin Şemseddin’dir. Muhammed oğlu Hamza oğlu Şemseddin’dir ikisi de. Akşemseddin’in “Ak”ının Şemseddin’inin muhtemelen Molla Fenârî ile ve varsa devrin başka Şemseddinleri ile karıştırılmaması için verildiği anlaşılıyor. Molla Fenârî’nin bilebildiğimiz kadarıyla Türkçe kaleme aldığı bir eser yok ama Akşemseddin’in var. Dil, kullanılan kelime kadrosu açısından Kur’an tercümesine bakıldığında Akşemseddin’in 20’li yaşlarında bu tercümeyi yaptığı hissedilebiliyor. Bu tercümede Kur’ân-ı Kerîm’de dünya anlamına gelen kelimelerin nasıl tercüme edildiğini görmek ilginç gelecektir:

    Yûsuf suresi 9. ayet:
    “Deplen Yusuf’ı, ya bırakun anı bir yire, boş kala size atanuz yüzi”

    28. sure 77. ayet:
    “Dahi isteme fesadı yer yüzinde; bayık Tanrı sevmez müfsidleri”
    “Pes degül ol ikinci ürmek, illa çağurmakdur bir gez, pes ol vakt, anlar yer yüzindedür”

    Bakara suresi 11
    “Dahi kaçan eyidildi anlara: Fesad eylemen yirde, eyittiler: Degülüz, illa biz eyü işleyiciler”

    Bakara suresi 22
    “İy Ademiler! Tapun Çalabunuza… Ol kim kıldı sizin için yiri döşek, dahi göği yapılmış.”

    9 suresi 25. ayet:
    “Bayık arka virdi size Tanrı, çok yirlerde, dahi Huneyn çalışı güni”

    Bakara suresi 71. ayet:
    “Bayık ol bir sığırdur, yavaş olmuş degül, aktara yiri, dahi suvarmaz ekini yani tolap öküzi degül.”

    İslam’la ilk karşılaşılan yüzyıllarında Türkçenin din dilinin nasıl olduğunu görme çabasının kıymetli bir tarafı var. Elbette yüzyıllar içerisinde oluşmuş Kur’an ve hadis kelimelerinden örülü kelime hazinesini kaybetmek gibi bir niyete kapılmadığımızda güzeldir bu. Konunun tam tersi gibi görünen kısmı da önemli: Türkçe ile Allah’a yakarılamayacağı saplantısına kapılmadıkça Kur’an kelimeleri ile, Peygamber Efendimizin fem-i saadetlerinden çıkmış kelimeleri kullanmak güzeldir elbet.

    Bu farklı ve güzel tercümede “yer” kelimesi şu Arapça kelimelerin karşılığı olarak tercih edilmiş: Arz, umm, buk’at, mübevva, meşva, müstekarr, mek’ad, mekam, mekan, mekanet, mevzi, mevtin, berr, serab, racfet yer deprenmek) evy (yer tutmak), tebevvu (yer edinmek, konmak, yerleşmek), sahirat (yeryüzü).

    Yere niçin yer diyoruz?

    Yer, yerküre, yer gök derken kullandığımız mekân anlamında, zemin anlamında kullandığımız kelimede kök anlam olarak hangi mananın bulunduğunu yokladığımızda gideceğimiz ilk yer “yemek” fiili. Yeryüzünün insanı ve bütün mahlukatı yiyip yutmasını şiirinde işleyen şairimiz az değildir. Sadece ikisini zikredelim:

    “Kısmetindir gezdiren yer yer seni
    Göğe çıksan akıbet yer yer seni”
    Kemal Paşazade

    Firecikli Hadidi Tarihi Ali Osman’ında “yer”in adının boşa yer olmadığını, yerin taht sahibi nice sultanları yediğini söyler:

    “Serir issi nice serverleri yir
    Güzaf olmadı bu yirin adı yir”

    https://1000kitap.com/yazar/Ismet-Zeki-Eyuboglu Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü’nde Türkçedeki yer kelimesi ile Sankritçe “ira” kelimesi arasında bir benzerlik olduğunu ifade eder. Hint Avrupa dil ailesinde içinde “er” sesi geçen kelimeleri sıralar: Grekçede eraz, Latincede terra, İspanyolcada tierra, Fransızcada terre, İtalyanca terre, Almancada erde, Gotçada airtha.

    Eski metinlerimizde yer kelimesinin kimi zaman yir şeklinde geçtiğini kimi zaman da aynı şairin şiirinde hem yer hem yir şeklinde geçtiğini görüyoruz.

    Burada tartışmamız gereken konu şu: Acaba dünya kelimesine Türkçede “yer” denilmesinin sebebi toprağın insanı yutması mı yoksa dünyanın kınanmış, yerilmiş, kötülenmiş bir yer olması mı? Arapçada alçak olmak, düşük olmakla alakalı anlam Türkçede de kullanılmış olabilir. İçimden bir ses yerilmiş anlamında yer denmeyeceği yönünde. Birisi etken diğeri edilgen çünkü. Dünyanın yerilmişliğini yani edilgenliğini vurgulamaksa maksat kelimemiz “yer” değil “yerik” gibi bir şey olurdu diye düşünüyorum.

    Ruşeni hem yermek hem yemek ile beraber kullanmış yer kelimesini:

    “Her ne koyalar önüne yerme yi
    Nan ı cev ü gendüm ü erzen dime”

    Şair Hikmet yeryüzünün yerilmesi gerektiğini savunanlardandır:

    “Şu yeri akıl olan kişi yere
    Ki soka akıbet kimseyi yere”

    Yüzyıllardan beridir Türkçe konuşulan her yerde okunulan, ezberlenen, Anadolu’yu İslam üzere kuran kurucu metinlerimizden Muhammediye’de ise Yazıcıoğlu Mehmed peygamberleri yeryüzünün yemediğini, Allah’ın o mübarekleri toprağa haram kıldığını yazıp yemeye kalkışsa nasıl yiyebilir ki, yiyemez der beytinde:

    “Dedi kim enbiyayı hiç yimez yir
    Haram eyledi Allah nitesin yir”

    Bu manalandırmalar ile şüphesiz insanımızın kulağı dolmuş idi. Ne yazık ki son kırk yılımız Muhammediye’nin okunduğu Cuma gecelerinin televizyon tarafından işgal edilmesine, o güzelliklerin hafızalardan silinmesine yol açtı. Kaybeden Muhammediye olmadı. Kaybeden Yazıcıoğlu Mehmed olmadı, kaybeden biz olduk.

    Yer başka manalarda kullanılmış da o manalar unutulmuş olabilir mi diye Yaşar Çağbayır’ın on ciltlik sözlüğünü elimize bir alalım:

    Yaşar Çağbayır “yer” için 30 mana kaydetmiş. Çağbayır’ın on ciltlik Büyük Türkçe Sözlük’ünde “yer” maddesi dört buçuk sayfa tutmuş. Türeyen kelimelerle 10 sayfayı buluyor “yer” kelimesi.

    Yer’de en uzak nokta ve kuzey anlamları da var imiş. Yer sağrısı kelimesi de yer yüzü kelimesi için kullanılıyormuş. Yer sub ve yertincö kelimeleri de yeryüzü için kullanılan kelimelerimizden imiş. Bahattin Ögel’in belirttiğine göre yer tengri kelimesi yer tanrısı, mukaddes toprak anlamına kullanılıyormuş. Petrole yer yağı ismi de verilmiş. Patatese de yer yumurtası deniliyormuş. Havuç yerebatan, yerekaçan, yeregeçen gibi isimlerle anılıyormuş.

    Kelimelerin ek kök durumunu irdelemek için istifade edilesi kıymetli bir eser olan Tuncer Gülensoy’un Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü “yer” kelimesine 16 mana yüklendiğini tespit etmiş. Macarcadaki “szer” kelimesinin yer ile alakalı olduğunu belirtir Gülensoy Köken Bilgisi Sözlüğü’nde. “Yerincek” kelimesinin ise halk ağzında alçakgönüllü anlamına geldiğini görüyoruz.

    Dünya dillerinde dünya için hangi kelimeler kullanılıyor?

    Aşağıya dünya dillerinde dünya için kelimeleri listeledim. Listelerken birbirine yakın seslere sahip kelimeleri gruplamaya çalıştım:

    World, İngilizce. Werelt, Afrikaanca. Verden, Danca. Wereld, Felemenkçe . Velt, Yidiş. Verden, Norveççe. Welt, Luksemburgca. Värld, İsveççe.

    Mundu, Baskca. Mondo, Esperanto. Mundo, Filipince. Mundo, Galiçyaca. Mond, Haiti Kreyolu. Mondo, İtalyanca. Mundo, İspanyolca. Mondu, Korsikaca. Món, Katalanca. Mundo, Portekizce.

    Svijet, Boşnakça. Svyat, Bulgarca. Svět, Çekçe. Shijie, Çince. Sviet, Belarusça. Svijet, Hırvatça. Swiat, Lehçe Svet, Slovakca. Svet, Slovence. Svetot, Makedonca. Svet, Sırpça. Svit, Ukraynaca.

    Donya, Cava Dili. Dunia, Endonezce. Duniya, Hausa Dili. Duniya, Hintçe. Dinya, Kürtçe. Dinja, Maltaca. Dunia, Malayca. Dunya, Sunda Dili. Dunia, Svahili Dili. Adduunka, Somalice.

    Visva, Guceratca. Biśba, Bengalce. Visvada, Kannada Dili. Visva, Nepalce.

    Leakam, Malayalam Dili. Lokaye, Sinhala Dili. Ulaka, Tamilce. Lok, Tayca. Lalolagi, Samoa Dili.

    Sekai, Caponca. Segye, Korece.
    Maailm, Estonca. Maailma, Fince.
    Pasaule, Letonca. Pasaulis, Litvanca.
    Uwa, İbo Dili. Ao, Maori Dili. Aye, Yorubaca.

    Cihan, kiti, donya, âlem Farsça.

    Le monde, genel anlam için, la terre, toprak parçası için, l’univers de evren manasında Fransızca.

    Erdball (toprak top), Erdkreis (toprak daire), Erdkugel (toprak yuvarlak), Welt (dünya), Planet, Diesseits (bu taraf), Erde (yeryüzü), Weltkugel (dünya yuvarlağı) Almanca.

    Orbis Latince. El orbe, el mundo, La tierra, El suelo İspanyolca.

    Kamharkyee, Birmanca. Kalibutan, Cebuano. Aşkharh, Ermenice. Byd, Galce. Botë, Arnavutça.

    Lefathse, Guney Sotho Dili. Msoplioshi, Gürcüce. Honua, Hawai Dili. Ntiaj Teb No, Hmong Dili Domhan, İrlandaca. T-Soghail, İskoç Galcesi. Heimurinn, İzlandaca. Âlemi, Amharca. Piphoplok, Khmer Dili. Olk, Lao Dili. Izao Tontolo İzao, Malgaşca. Jaga, Marathi Dili. Delkhiin, Moğolca. Dziko, Nyanja. Sasara, Pencapca. Lume, Rumence. Mir, Rusça. Nyika, Shona Dili.

    Prapanca, Telugu Dili. Thegioi, Vietnamca. Kosmos, Yunanca. Umhlaba, Zosa Dili. Emhlabeni, Zuluca. Vilag, Macarca.

    Tasavvufta Dünya/Âlem /Cihan/Yer

    Tasavvufta, dünya çeşitli şekillerde tanımlanmıştır: Seni Allah’tan alıkoyan her şey. İmtihan yeri. Ahiretin tarlası. Geçici, fani yer.

    Dünya ile ilgili olarak dervişler: “Yalan dünya”, “Yalancı dünya”, “Dünya malı dünyada kalır.” demişlerdir. Dünya ayrıca cadı, yılan, zehir ve fahişeye benzetilmiştir.

    “Beş on gün ömr içün girü kaytma
    Bu fânî dünyemün nakşına bakma”
    Yûnus Emre

    “Dünya kelamı” diye bir tabir vardır. Bir sözlüğün bu tabire verdiği ayrıntı ilginç: “Aşk, zevk ve tasavvufi konular dışındaki yeme, giyme, geçim, spor, borsa, sinema vs. gibi hususlarda konuşma.”

    Mahlası ile dikkat çeken bir şairimiz dünya kelamını kararında konuşmak gerektiğini dile getirmiş bir beytinde. Bismillahi mahlası şairimizin. Diyor ki Bismillahi:

    “Dünya kelâmın konuş ber-karâr
    Haddi aşan mutlak bulur zarar”

    “Cihan” dünyanın Farsçası. Ethem Cebecioğlu cihan kelimesini şöyle izah etmiş. Farsça âlem demektir. Cihân-ı halk; Ta’ayyünler (belirmeler) şeklindeki tecelli mertebesi. Cihân-ı emr; İlahî emir âlemi. Cihân-ı reng-âmizi: Renksizlikten kurtulmuş, renk kazanmış âlem, yani etrafımızı kuşatan üç boyutlu maddi dünya. Cihân-ı sübhanî: Lâhût âlemi, en yüce melekût. Cihân-ı tahayyül; Hayal âlemi, kevn ü fesad (olma ve bozulma) âlemi, dünya hayatı ile ilgili olan. Cihân-ı nefs: Nefsani arzular âlemi.

    “Bu muhtasar cihan iki cihanca
    Dükeli bakarısam yüz bin anca”
    Yunus Emre

    Seyyid Mustafa Rasim Efendi Istılahat-ı İnsân-ı Kâmil isimli tasavvuf sözlüğünde Dünya ehli, Dünya ve ahiret kimlere haramdır, Dünya nedir, Dünya mel’un olmak, Dünya neden ibarettir maddelerine yer vermiş. Dünya ehlinden bahsederken şöyle der Mustafa Rasim Efendi: “İblis dünyayı kafirlere arz ettikte, semeni yani bahası nedir dedikte, iblis dahi, terk-i dindir dedi. Onlar dahi kabul edip dini dünyaya verdiler. Ve zahidler bi külliye-yi i’raz eylediler. Ve ragib olanlar din ve dünyanın ikisinden geçmeyip, iblise ‘Dünyadan bize bir mezaka ver, görelim çeşnisi nicedir.’ dediler. İblis dahi bunlardan rehn istedikte sem’lerini ve basarlarını rehn kodular. Onun için ehli dünya ahbar-ı dünyayı istima’ ve ziynetlerini müşahade etmeyi severler.” Dünya ve ahiret kimlere haramdır maddesinde Necmeddîn-i Kübrâ’nın Tasavvufi Hayat eserinden şöyle bir hadis aktarılmış: “Dünya iman ehline, ahiret de dünya ehline haramdır. Velilere her ikisi de haramdır.” Devamında “Burada haram memnu manasınadır.” diye açıklama yapılmış.

    Âlem kelimesi ise şu maddelerle yer alıyor bu kıymetli sözlükte:

    Âlem-i misal-i mutlak, âlem-i misal-i mukayyed, âlem-i emr, âlem-i halk, âlem-i kebir, âlem-i sagir, âlem-i ilm, âlem-i zat, âlem-i sıfat, âlem-i gayb, âlem-i ilah, âlem-i fena, âlem-i beka, âlem-i taayyün, âlem-i la taayyün, âlem-i ama, âlem-i gayb-ı hüviyyet, âlem-i gayb-ı mutlak, âlem-i ıtlak, âlem-i icmal, âlem-i ezeli, âlem-i esma, âlem-i mahiyyat, âlem-i mücerredat, âlem-i cem, âlem-i fark, âlem-i ayan, âlem-i ervah, âlem-i ef’al, âlem-i ma’kulat, âlem-i hayal, âlem-i ulvi, âlem-i tafsil, âlem-i batın, âlem-in nüfus, âlem-ül asar, âlem-i ruhani, âlem-il his, âlem-i nasut, âlem-i anasır, âlem-i eflak ve encüm, âlem-i sufla, âlem-i mevalid, âlem-i şehadet-i mutlaka, âlem-i kevn ü fesad, âlem-i suret, âlemül merbubiye, âlem i kesif, âlem-i mekân, âlem-i la mekân, âlem-i tedvin, âlem-i ayn, âlem-i ma’na, âlem-i tabiat, âlem-i cismani, âlem-i afak, âlem-i enfüs, âlem-i insilah, âlem-i berzah, âlem-i ala, âlem-i kül, âlem-i tehyic, âlem-i ukul.

    Âlemin nihayeti yoktur. Lakin cümlesi dört kısımda münderiçtir ki âlem-i lahut, âlem-i ceberut, âlem-i meleküt, âlem-i şehadettir.

    Yeryüzünün hayat sahibi olması

    Dünyanın bir hayatı bir de ömrü var şüphesiz. Bu hayatı az çok izleyebilir, gözlemleyebiliriz ama dünyanın ömrünü kavramanın imkânı var mıdır, varsa nedir? Bizler için dünyada mekân tutmaya başlamaktan başlıyor hayat. Hayatımız, ömrümüz. Hayat ile ömrün arasında nasıl bir fark var acaba. Her iki kelime de Arapça. Bunu Ebû Hilâl El-Askerî’nin Farklar Sözlüğü isimli çok kıymetli sözlüğünden bakmakta fayda var. Bakıyorum. Hayat ile irtibatlı birçok kelimeyi karşılaştırmış ama ömür ile hayatı karşılaştırmamış. Ömür kelimesinin kökünü ve müştaklarını bilmeden de fark edebileceğimiz özelliği başı ve sonu belli bir hayatiyyeti ifade ediyor olması diyebiliriz. İmar, mamur, mimar, umran, Ümraniye, imaret, tamir kelimeleri ömür ile aynı köktendir.

    El-Askerî’nin sözlüğünde hayat ile nema (gelişme) kelimesi, hayy (diri) ile hayevan (canlı) kelimesi, hayat ile ıyş (yaşamak) kelimesi ve hayat ile ruh kelimeleri arasındaki farklar irdelendikten sonra hayat kelimesinin zıddı kelimeleri yani mevt, katl, zebh, fena, nefad, ihlak, idam, kudret, kahr, galebe, muqit, kavi, şiddet, celed, suubet, metanet münnet, salabet, şehamet, cezalet, şecaat, Necdet kelimeleri arasındaki fark ve benzerlikleri irdelenmiş. Ele aldığı kelimelerin bir kısmı Türkçeye yerleşmiş, Türkçede kullanılan kelimeler değil artık.

    Arapça kelimeleri irdelemek için elimizin altında mutlaka bulunmasında fayda olan Râgıb El-İsfahânî’nin El-Müfredât’ına müracaat ediyorum. Hadîd suresi 17. ayet ile karşılaşıyorum “h-y-y” maddesinde. Hadîd suresi 17. ayette “Allah Biliniz ki Allah yere öldükten sonra tekrar hayat verir.” buyurur. Ayette geçen arz kelimesinin, yeryüzünün hayat sahibi olduğunu öğretir bize bu ayet. Toprağın canlı olduğunu, tabiatın mevsim be mevsim ölüp ölüp dirildiğini gösterir. Bu kadar canlı bir dünyanın yani Türkçesi ile “yer”in yeme içme işleri ile meşgul olabileceğini aklımızın bir köşesine nakşedelim artık o hâlde.

    Fakat Ankebût suresi 64. ayetinde “Ahiret yurduna gelince, işte asıl yaşamak odur. (le hiyel hayevanu)” geçen “hayevanu” kelimesinin beka (sonsuz hayat) anlamında kullanıldığı kimi âlimlerce söylenilmiştir. İaşe, maişet, maaş gibi kelimelerin türediği “ıyş” kelimesi (Aişe, Ayşe ism-i şerifesi de bu kelimeden türemiştir) yaşamayı sürdürebilme ile alakalı yeme içme gibi unsurları ile hayat için kullanılır. Fakat, Ebû Hilâl El-Askerî “ıyş” kelimesi hiçbir konuda hayatın bizzat kendisi değildir der. Hayat ile kudreti karşılaştırırken de der ki bir canlının hayatı aynı çizgide devam ederken kudreti yavaş yavaş azalabilir.

    Dünya için edilecek dünya kadar söz var lakin biz Bismillahi’nin dediği gibi yapalım:

    “Dünya kelamın konuş ber-karâ
    Haddi aşan mutlak bulur zarar”
  • 432 syf.
    ·44 günde·10/10
    Bazen bir defa okunmak ile muradını alamadığımız defalarca okunması gereken kitaplar vardır.Ansızın elime geçen bir hazine gibiydi, İsmet ÖZEL’İN İrtica Elden Gidiyor kitabı…
    Toplumun ve siyasetin daracık geçitleri avucunun içi kadar iyi biliyormuşçasına uzun uzadıya kılavuzluk ediyor kulakları olup duymayan, gözleri olup görmeyen birbirimizden, kendimizden bihaber olan biz vatandaşlarına. Önce İslam anlayışı bir tehtid değil, hem insanın manevi ve sosyal değerlerini korumak, özüne döndürmek; hem de ülke çıkarına birer teklif olduğunu ileri sürüyor.
    Sahiden yıllar yılı İslam’ı gerek özgürlüğe(!)gerek maddi menfaatlerini bir tehtid olarak gören ve İslam’ın etkisiz hale getirmeye çalışan ülkelerde büyük bir ahlak çöküntüsü yaşandığı ve bazı iç karşılıkların meydana geldiğini görmek mümkün. Bu anlayış bir bizim ülkemizde vardı ve o zaman dinini hakkıyla yaşayan insanlara gerici deniyor bunu savunan insanları iritcayı getirmesi ile suçluyorlardı ve eğer ülke İslam’ın hükümleri ile yönetilecek olursa ülkenin eski kötü günlerin geri döneceğini düşünüyorlardı. Onlara göre Müslüman cahil kimse idi. Bazıları İslam’ın kendileri için ilaç niteliğinde olduğunu biliyordu. Öyleyse ne idi bunca söylemleri? Çünkü ‘‘insanlar hayra davet edildiği zaman, şeytanlar da, şeytani duygular da kendini tehtid altında hissediyordu.’’ Oysa İslam hiçbir maddi veya askeri çıkara dayanmıyor. Sayılarının çokluğuna rağmen birçok savaşta mağlup olanlar da Müslümanlardı oysa. Bu da demek oluyor ki, ‘‘ İslam günümüzde bir fırsattan yararlanma çabası gösterenlerin değil, hayatları hakkında temelli kararlar alma cesaretini gösterenlerin olmaktadır.’’ Ki –Seyyid Kutub’un (Allah davasını aziz eylesin) da değindiği gibi- nübüvvette bile peygamberimiz farklı politikalar ile müşrikleri İslam’a sokabilecek durumda iken, tevhit üzere gelen dini altı senede yalnızca kırk kişi kabul etmiştir. Yine o yıllarda iman edenlerin çoğu kölelerden oluşmaktaydı. Yani İslam, insana para vermez, makam mevki vermez, asker de vermez, gücünü de vermez. Lakin insana insan olma gururunu verir, selamet verir, bir adı olan barışı verir; dizlerine sağlamlık, başına diklik, gönlüne kalkan olur, gözlerine mertliğin sürmesini çeker, insanlar nezdinde olmasa da tün mahlûkat içinde ona mevkilerden bir mevki olan velayet verir, ahretini imar ettirir. Buna rağmen yine ülkemizde, yazarımızın deyişiyle, alkolizmi veya havadan para kazanma yolunun bizi nereye götüreceğini sorarsak ilk halledilmesi gereken mürteci konumuna düşmekteyiz. Çok garip. Bizim gerilememize neden olan şeyleri kaldırmaya çalışınca ülkeye sözde irtifa getirenlerin durumuna düşüyor olmamız. Kendi suçlarını resmen bizim üzerimize yıkarak kendilerinin temize çıkarmaya çalışıyorlar. Tebrik edilecek bir durum. Müslümanları karalamak için ne de güzel bir renk seçmişler irtica diye.
    Türkiye İslam’a muhtaçtır. Bu onun varlık şartıdır. Eğer İslam’ı Türkiye’nin varlık şartı olarak görmez isek bütün değerlerini gölgede bırakmış oluruz.
    Ertuğrul Gazi’nin zamanına göre büyük bir zenginliği yoktu. Askeri gücü pek ala iyiydi ama büyük bir etken değildi tüm İslam âlemini bir bayrak altında toplamaya çalışmasında. Bu İslam’ın topluma kattığı birlik anlayışı bütünleştirici özelliğidir. İslam’ın etkin olduğu toplumda kişilerin iletişimi birbirlerini anlamaya yöneliktir. Malumumuz bu durumun hasara uğradığı toplumlarda insanların ‘günü birlik ayak bağlarıyla’ sarhoş ediyorlar ve bu da bizi birbirimize duyarsız yapıyor ve komşularımızı tanıyamayacak duruma gelmiş bulunuyoruz. Aynı çatı altında yaşayanların birbirleriyle tek iletişiminin bir çift günaydın olması bunu en iyi şekilde açıklamaz mı?

    Gelgelelim bağımsızlığa. Bağımsızlığın değeri, kendi lehine olan noktaları kendi başına tespit etmede ve kendi yürüdüğü yolu kendi başına bulabilmektedir diyor yazımız. Bir beşerin telkinleri altındayken özgürlükten söz etmemiz nasıl mümkün olabilir ki… Özellikle bu beşer velimiz olsa bile fikriyatı başka bir beşerin yansımasıysa dikenli kafeslere kapatıldık demektir, ta ki taklidi iman boyutundan çıkana dek. Biz kuluz ve asla hür olamayız. Bu bir ideolojiye sahip olma meselesi de değildir. Sen hiçbir dine inanmasan bile(modern adıyla ateizm) inanmamalığın kölesi olursun ve bu da seni inanmak konusunda kısıtlar. Öyleyse mademki kul olmaktan kaçamıyorsak iyi bir padişaha kulluk etmemiz gerekir.
    Biz Müslümanlara göre kulluk ancak Allah’adır. Biri İslam’a girince özgür olur. Çünkü kulun üzerindeki tek söz sahibi Allah’tır. O ‘ol’ der ve insan meydana gelir. Niye? Rabbimizin Zariyat suresi 56. Ayette de belirttiği gibi, ona kulluk edelim diye. Şimdi soruyorum. Yaratılış sebebimize kadar kulluğumuzun Allah için olduğu bu kadar belliyken Müslümanlığın özgürlüğü kısıtladığını iddia etmek ne kadar doğru?
    Şunu da belirtmek isterim ki kulluğunun farkında olmayanlar zümresi gayr-i Müslimlerden oluşmuyor. Bunu ise azınlık ve çoğunluk Müslüman olarak ikiye ayırıyor değerli kılavuzumuz. O, bu iki kavramı birbirinden sorumluluk duygusuyla ayırırken ben ayet-i kerimenin diliyle ‘nefsini ilah edinmektir diyorum. Başka bir deyişle (buna bağlı olarak) kulluktan taviz verilmesi dolayısıyla ilah adaylarının artması da olabilir. Çünkü nefis dünyayı arzular. Biz dünyaya bağlandıkça ilah adayları da çoğalır. (Feyzullah Birışık’ın kitabından aldığım ilhamla) Küçük bir örnek ile açıklayayım: Diyelim ki çok sevdiğimiz bir arkadaşımız bizi çarşıya gezmeye davet etti. Ve o sırada öğle nazı vakti geçmek üzere. Eğer bunu bilerekten teklifini kabul ediyorsak bu iş ilahlığa aday olmuş demektir. Bu elbette çoğunluğun yaptığı bir iştir. Azınlıkta olan ise ibadetleri için gerekirse çoğu dünyalıktan mahrum kalır.
    Kitabımıza geri dönersek İslam’ın Einstein ile sokaklarda hurdacılık yapan kör Mehmet’i birbirinden ayırmadığını görebiliriz. Oysa günümüzde mühendislikte doktora yapıp ibadetlerinde sebat gösteren Murat için ‘‘maşallah hem okuyor hem de namaz kılıyor, zekâ dediğin böyle olur, koççum be, hakkım dibine kadar helal olsun’’ denirken; on çocuklu bir babanın günlük ibadetlerinin yanında ağır işlerde çalışma zorunluluğuna girmesi, çocukları doysun diye yıl boyu oruç tutmak zorunda kalması çoğu kez göz ardı edilmekte.
    Bana göre İslam çalışma dini değildir. İslam’a giren çalışmak ile mükellef değildir. Eğer böyle düşünürsen dinimizde yeri olmayan bazı ideolojileri yavaş yavaş kabul ediyor oluruz. Lakin ilmin bize beşikten mezara kadar farz olduğu unutulmamalıdır. Yani bir Müslüman doktor, öğretmen çiftçi olmak zorunda değildir ama ilim öğrenmek zorundadır. Kimisi bunu Allah bilmek (ledün ilmi ) olarak kimi de doğa, felsefede, tarih ilmi olarak seçer. Elbette bu sözümü yargılayanlar olacaktır. Onlara sözüm şudur ki: Yunus Emre’nin hocası olan Taptuk Emre’nin ömrü boyunca evinden çıkmağında dair rivayetler vardır. Peki, böyle bir durumda İslam’ın oturma dini olduğu ileri sürülebilir mi? Asla! Taptuk Emre de boş durmadı. Hocalarından aldığı ilimle Yunus emre gibi büyük bir dervişe mürşit olur. Gönüllerde girdi, şifa tohumları ekti. Yazarımızın deyişiyle`elbette azınlıktaki Müslümanların da uydukları bir dünya ahvali vardır ,onlarda dünyada yaşadıklarını unutup hayal dünyasında yaşamayı seçmiyorlar.`aynı zamanda`Müslümanların yaşadıkları dünya sadece Müslümanların içine alabilecek sınırlara sahip olduğundan diğer kavimlere sadece Müslüman olmak ile ulaşabilecekleri bir mercide bulunuyorlar.
    Düşünüyorum da (ki tek düşünen ben değilim) son bir asırda kendi özümüzden ne kadar da uzaklaşmışız. Birkaç yıl öncesine kadar toplumun bakış açısıyla şimdiki toplumun bakış açısı arasında ne kadar da farklı bu kimilerimizin yorumuna göre cihetle ilgili. Aynı Mevlana’ nın şu sözü gibi “ kimi seversen o olursun” O zaman biz hangi milletin veya hangi düşüncenin etkisi altında isek ki bu etki modern yönetimiyle sosyal medya, izlediklerimiz hatta giyiniş kuşanınımızla bile elde edilmekte yöneldiğimiz şeye yaklaşmakla beraber benliğimizden de uzaklaşmış oluyoruz.Buna rağmen kimilerimiz ısrarla milliyetçiliği savunuyor.Öyleyse buna zorbalıktan başka bir şey denemez.öyle kişinin sözüne bile güvenilmez.Ki özgürlüğümüzü de özümüzü de en iyi şekilde sahip çıkarak elde edebiliriz .Ayrıca `Müslüman oluşumuz İslam kelimesinin zikredildiğini her alanımız içine girmesi zorunlu kılındığında artık boş ve yararsız şeyleri bırakıp şaşkınlıktan kurtulmalıyız.Böylece sağlıklı kararlar almaya başlarız,tavrımız bir zencinin ten rengini saklayamaması gibi ortaya çıkar,ilahi emir ve nehiylerin vermesi ile bazı şeylerden uzaklaşmamız ve bazı şeylere yakınlaşmamız bizi takva sahibi etmesiyle`asil`liğimizi ortaya koymuş oluruz. Asillik itibar getirir.Aynı Zengi Atanın şeyhliği gibi.Bir gün aralarında seyyit bulunan 4 kişilik kafile ona bir şeyh aradıklarını söylemişlerdi.Aradıkları şeyhin kendisi olduğunu söyleyince`biz bir zenciye mi kaldık diye`seyyit ile bir diğeri gülüp geçmiş sonra kıymetini anlayıp ona mürit olmuşlardı.O zenci idi, seyyit de değildi ama takva yönünden diğerlerinden daha üstün olduğundan hepsi ona itibar etti.
    Aksi takdirde özümüzden uzaklaştığımız gibi hakikaten de uzaklaşmış oluruz. Yazarımız hakikat karşısında ürkek ve çekingen kalmamızı materyalist anlayış fıtratımızı bizi meylettirdiği güzel ve doğru düşünüşten uzaklaştırıyor. Böyle insanlar mutluluğu nelerde buluyorlar çok merak ediyorum. Kötü zan kalbin gıybetliymiş. Öyleyse böyle kirli şeyler ile kalbi kirletmeye ne gerek var? Keşke insanların kendi nefisleri için zan besledikleri kadar karşılarındakiler için de besleyebilseler.
    İyi zan, etrafındakilerle muhabbeti arttırdığı gibi hayata karşı motivasyonumuzu da arttırıyor. Lakin bizim etrafımıza bakış açımıza yön veren zan iyi olmasıyla birlikte bizi olayların aslından, hiçbir şeyden habersiz duruma getirmemeli. Zaten büyüklerimizin sözü odur ki şüphesiz yapılan bir işin sağlamlığında şüphe vardır ve şüphesiz yapılan tek şey imandır. Onun da şüphesi teslimiyetten geçer ya…
    Bütün bunlara dayanarak demem odur ki duvar bile meylettiği yöne bile yıkılıyorken, bizlerin yaşamımızda meylettiğimiz yerleri en iyi şekilde tespit etmeli, Behlül Dàna hazretleri gibi benim de meylim hakka doğrudur” diyebilmeli ve her anımızı `Müslümanca` yaşamaya gayret etmeliyiz.