• "Bu dünya iğrenç,” diye söylendi. "Tanrım, elinle tutuyorsun bu dünyayı; neden bırakmıyorsun elinden bırak da bin parçaya ayrılsin. Çamura dönüşsün de, daha iyisini yarat. Rahim olan sen değil misin, en güçlü sen değil misin? Açlık çeken ve toprak yiyen şu çocuğu görmüyor musun?”
    Utanç içinde başını öne eğdi, yoluna yürüdü. “Suç benim,” diye mırıldanıyordu; “bu çocuk toprak yiyorsa suç insanların. Hayır Tanrım, senin, Mea Culpa"
    Eski bir anıyı geçirdi kafasından. Yüreği ezildi. Günün birinde, yeni patriğe saygılarını sunmak üzere İstanbul’a gitmişti. Dostu olan bir haham, sakınca görmezse Yahudi mahallesindeki evine uğramasını istemişti. Yeni yılı kutluyorlardı. Birkaç Yahudi sanatçısı, bu büyük bayram günüyle ilgili bir oyun oynayacaktı. Haham, bilgi vermek için yanına oturdu. Yahudilerle birlikte geçirdiği o gece görüp işittiklerinden özellikle birkaçı, bıçak gibi belleğine saplanıp kalmıştı. Anısı o günden beri kanayıp duruyordu. Hahamın yatak odasında uydurma bir sahne hazırlanmıştı. Soluk, iskeleti andıran bir adam, küçük bir çocuğun elinden tutup perdenin önüne geldi. Perdenin ardından şarkılar ve kahkahalar duyuluyordu; yeni yıl onuruna masalar donatılmıştı, herkes yiyor, içiyor, eğleniyordu. Sahnenin gerisine de, koca göbekli birkaç zengin Yahudi çökmüştü. “Masalar kuruldu,” dediler, "yemeğe gidelim."
    Yerlerinden kalktılar, solgun benizli adam çocuğuyla yalnız kaldı.
    “Eve dönelim, baba,” diye yalvarıyordu küçük. “Niçin oğlum? Ne yapacağız evde?"
    “Karnım acıktı, eve dönelim, yemek yiyelim.”
    “Evet evet... Ama beni dinle David, evde yiyecek bir şeyimiz yok!”
    “Bir lokma ekmek yeter.”
    “Ekmeğin kırıntısı bile yok, David.”
    Çocuk sustu. Babası başını okşadı.
    "David, bugün ne bayramının kutlandığını biliyor musun?"
    “Evet.”
    “Söyle bakalım, bugün başka ne yaptık?”
    "Dua ettik baba!"
    “Evet. Şükürler olsun Tanrı'ya. O ne yaptı?” “Günahlarımızı bağışladı.” ^
    “Peki David, Tanrı günahlarımızı bağışladığına gore
    sevinçli olmalıyız, değil mi?”
    Çocuk susuyordu.
    “Hatırlıyor musun David, geçen yıl annen hayattayken masada yeni bir şarkı söylemiştik, güzel bir ezgiydi, hatırlıyor musun?”
    “Hayır.” . „
    “Hatırlatacağım sana, ama benimle söyleyeceksin. Ve adam, yürek paralayan sesiyle kederli bir şarkıya başladı. Çocuk da hem ağlıyor, hem onunla birlikte söylüyordu...
    Peder Yannaros gözlerini sildi, kendisini gören olup olmadığına baktı. Yıllar sonra o şarkı, hâlâ yüreğini parçalıyordu. Sanki insanoğlunun içini kaplayan, günlük tasalardan, küçük ödlekliklerimizden oluşan ince kabuk çatlıyor da, birden kurtulan bu dayanılmaz ezgi fışkırıveriyordu. Kendinde duyduğu bütün korkunç şeyleri, içinin derinliklerinde gizleyip bakmak üzere gün ışığına çıkarmaya cesaret edemediklerini bu ezgi orta yere saçıveriyordu, ve Peder Yannaros, yılgıya kapılarak kendi içinden fışkıranları, dünyanın içinden fışkıranları seyrediyordu.
    Geri döndü, çocuğun elini tuttu.
    “Eve gidelim küçüğüm,” dedi, “sana verecek bir lokma ekmeğim var.”
    Çocuk elini çekti. “Aç değilim dedik ya, yemek yedim..." Derken ağlamaya koyuldu.
    Öfke içinde kalan Peder Yannaros kiliseye dondu.
    “Yeryüzünü Tanrı’ya ihbar edeceğim" diye homurdandı.
  • -“Eski halk türkülerini söylediğinde büyüksün, Küçük Adam, bir akordeonun ezgilerine uyarak hoplaya zıplaya dansederken büyüksün, halk türküleri sıcaktır, insanın yüreğini okşar çünkü ve onlar, bütün dünyada aynıdır; evrenseldir halk ezgileri.”
  • Eski halk türkülerini söylediğinde büyüksün, Küçük Adam, bir akordeonun ezgilerine uyarak hoplaya zıplaya dansederken büyüksün, halk türküleri sıcaktır, insanın yüreğini okşar çünkü ve onlar, bütün dünyada aynıdır; evrenseldir halk ezgileri.
  • Önemli olan tek bir şey vardır. Sakıngan ve korkak kimselerin yürüdüğü yoldan başka bir yönü gösterse, seni sürüden ayırsa bile, içinden ta yüreğinin derinliklerinden gelen sesi dinle.