• Ercan İntaş - Ben Deliyim
    Ben deliyim…

    Yorgun ve yalnızım kaldırımlara misafirim…
    Gecenin gözleri üzerimde.
    Denizin ortasında küçük bir
    adayım, yüzme bilmem…
    Emrederim adım gibi,
    Emir benim!

    Yüreğimi bir yere bırakmışım,
    bıraktığım yerden çok uzaklardayım.
    Kapıları kapatmışım üstüme,
    sürgüleri beynime çekmişim.

    Hey… Hey sana diyorum!
    Sabreden derviş!
    Bir koç'um ben,
    Bana da sabretmeyi öğretsene?

    Ben deliyim, ama çok şey bilirim.
    Renkler ve zevkler hiçbir şey ifade etmez bana…
    Sonların başladığı yerden,
    Başlangıçların son bulduğu yere gidiyorum.
    Kara bir tren gibiyim yani, bir istasyondan bir
    istasyona, hep aynı raylar üzerindeyim…

    Ben deliyim…
    Yağmurun yağması benim için romantik değildir,
    ben kurşun yağmurlarını bilirim.
    Benim güneşim batmaz,
    dünyam dönmez,
    Ay'ım hep mehtap halindedir,
    Rüzgârlarım doğudan eser…
    Kadehime doldurduğum hüzünle sarhoş olurum,
    Mezem ise bir dilim umut…
    Ezbere bilirim yaşamayı,
    Yaşarken savaşmayı…

    Ben deliyim…
    Benim mevsimim değişmez sadece bahardır,
    Kuşlardan sadece güvercini bilirim,
    Yüreğim kanatlarıyla beraber çarpar.
    İnsanlardan yalnız çocukları severim,
    Onları da büyüyünceye kadar..

    Ben deliyim…
    Benim tanrım yoktur..
    Bir çift göze, bir güler yüze taparım…

    Bazen en içten gülüşe aşık olurum,
    En güzel kahkahayı “İlah!” ilan ederim,
    Dokunuşunda bir kızıl elmanın,
    Bazen kendim bile çözemem kendimi,
    Bulmacaya benzerim..

    Kimi zaman soldan sağa bir nota,
    Kimi zaman yukardan aşağıya
    eski Mısır'da bir tanrıyım…

    Bağıra bağıra şarkılar söylerim,
    Sessiz sessiz şiirler yazarım.
    Bilmediğim yerlerin,
    Tanımadığım kişilerin resimlerini çizerim…
    Aşık olduğum yüzlere sarkılar bestelerim,
    Ozan olurum, aska aşığımdır,
    Sevdiğimi göklerde yürütürüm de,
    Kendimi cehennemin yedinci katında ağrılarım

    Ben deliyim…
    Kendimle sohbet eder,
    Kendi kendime gülerim.
    Telefon kulübeleriyle kavga ederim.
    Asfaltın siyahında kaybolup,
    Düşüncelere dalarım.
    Çıkmaz sokaklarda kendimi ararım,
    Bir de güzel hayaller kurarım…

    Hayal kurmayı çok severim,
    Biriyle hayal kurmayı daha bir severim ama,
    Siyah bir deri koltukta öperim kadınımı,
    Bir beyaz gömlekli psikoloğumu mesela,
    Bazen vucudunda kaybederim kendimi,
    Sonra hayallerimle beraber suya düşerim.

    Bir düş'tü…
    Suya düştü der, hayıflanırım..

    Ben deliyim…
    Çayım sekiz şekerlidir,
    Sigara üstüne sigara yakarım.
    Sonra hatırıma gelir,
    Sigara içmem ki ben?
    Nargileyi pek severim ama,
    Tophane'de, elmalı olsun!
    Çekin oradan hemen!
    Haydi oglum! Biraz hizli,
    Yetismem gereken bir vapurum var,
    8:15 vapuru,
    Parayı sevmem ama para için çalışırım.
    Çalışırken annemi düşünürüm ağlarım..
    Alnımın teri gözyaşlarıma karışır…
    Babamın otobüsüyle geçmişe yolculuk yaparım…
    Babamı özlerim…

    Ananemin masallarıyla ,
    Annemin radyodan ezberlediği
    Türk sanat müziği şarkılarını hiç bıkmadan defalarca dinlerim..
    Dört yaşında aşık olduğumu,
    Ablamla vardiyalı kullandığımız çadır bezinden çantayla okula başladığımı görürüm..

    Sonra babamın
    Başımı hiç dayamadığım omuzlarında uykuya dalarım..
    Rüyalar görürüm uyandığımda hiçbirini hatırlayamadığım…

    Ben deliyim…
    Güzel bir yaşam benim için anlam taşımaz,
    Ben köyleri ve yürekleri yakılmış insanlar görürüm.
    Kimsenin düşmanı değilim kimseye dost olmadım..

    Ben yabancıyım bana..
    Söyleyemediğim düşüncelerim vardır..
    her akşam ayrı bir meydanda
    Atatürk heykelinin karşısında,
    Olmayan aklımı darağacına asar, ipini çekerim….
    Deniz gibi…
    Bir özgürlük türküsüne kurban ederim kendimi,
    Her gece bitmeden!
    Deniz'im ben!
    Devrimin bekçisiyim!

    Ben deliyim..
    Ben buralara ait değilim.
    Dağları sırt sırta vermiş bir ülkem,
    Surlarla çevrili bir şehrim,
    On ikiden sonra volta attığım caddelerim
    Kızıl sakallı bir dayım bir de kara saçlı yarim var benim..
    Koyu kahve gözleri var bir de,
    Neyse ki konumuz bu değil…

    Ben deliyim…
    Çizilmiş sınırları reddetmişim.
    Ben Hakkaride düşen çığ,
    Şırnak'ta kömür yatağıyım,
    Eskişehir'de tabut hücre
    Nevşehir'de pari bacalarıyım..

    Maraş'ta katliam
    Marmaris'te orman yangınıyım.
    Tunceli'de ozanların sazı
    Erzurum yaylasında çoban kavalıyım
    Diyarbakırlı yedi kardeş burcu
    Akhisar'daki o zeytin ağacıyım,
    Şekerini yediğin…

    Almanya'da yıkılmış bir duvar
    Amerika'da bağımsızlık heykeliyim
    Fransa'da yıllanmış bir şarap
    İngiltere'de özgürlük meydanıyım
    Somali'de aç bir çocuk
    Hollanda'da bir gram kokainim,
    Irak'ta mülteci kampı
    İran'da rejim muhalifi bir demokratım,

    Brezilya'da görkemli bir festival,
    Kadınların dolgun kalçalarıyım,
    Suriye ile Lübnan arasında Beka vadisiyim
    Bir Kürdüm ben teslim ol çağrılarına ateşle karşılık veren
    Bir militanım sırtımdan vurulmuşum bedenim dört parça..
    Direniş koltuk değneğim..

    Alnımdaki üç renkli bayrağı göğsümün kafesinde
    özgürlük türküsü öten yaralı kuşla dalgalandırırım..
    Ölüm kurşun olup yağar üstüme,
    binlerce kez öldürülmüş ama ölmemişim.
    ben sıratın cambazı,
    doğal bir felaket,
    Sosyal bir belayım..

    Ben deliyim.
    Duygularım hep sansüre uğramış,
    Bir fahişenin hayatı gibi yalancıdır gözyaşlarım…

    İplerim inceldiği yerden koptu kopacak
    Ve ufacık bir bakış boğazımı düğümlendiririr.
    Kimi özlediğimi bilmeden hasretin en yoğun halini yaşarım.
    Ahh içimden dağıtmak gelir,
    dağıtamam ya,
    Kendimi dağıtırım.

    Gözlerimin kahverengisi gitgide koyulaşır,
    insanlarınki kankırmızılaşır.
    Bakamam kimsenin yüzüne,
    sevgiye muhtaç bir yavruya dönerim
    Kalbim titrer..

    Ben deliyim..
    Susturucu takılmış bir silah,
    Saati durmuş bir bombayım..
    Haykırırım ama duyuramam sesimi…

    Yine de sardığım tütünde,
    Yaktığım cigarada bulurum
    Mutluluğu…
    Sonra yine hatırıma gelir,
    Yahu ben sigara içmem ki!?
    Dumanı şehrimin üstüne iner efkarım ağlamamaya yemin etmiş gözlerim,

    Ben deliyim..
    Unutulmuş bir hatıra
    Sonu dramla biten üç bölümlük bir komedi dizisiyim
    Çorbama kinimi doğrar,
    öfkemi kaşıklarım.
    Zehir kokan bir gül biter dudaklarımın arasından,
    Başımı göğe kaldırırıp bakışlarımı çivileyip gökyüzüne seni seyrederim,
    Sonra bir bidon gök kuşağı döküp üstüne yakarım seni
    Külünle birlikte zamana savrulurum.

    Ben deliyim…
    Zülfüm her gece ihanetler rıhtımında ciğerinin üzerinde sevdasını kurşuna dizer..
    Geceyi ikiye bölerim bir parçasına gece yarısı derim
    Öbür parçasına yürek yarısı..
    Şafaktansa bir parça aydınlık koparıp ekmeğime sürer.
    Üstüne demli bir kuş cıvıltısı içerim..
    Sonra hayatın adını yalan koyarım…
    Ben yüreklerde ünlem,
    Kafalarda soru işaretiyim.

    Ben deliyim…
    Bağrı taşlarla dolu bir toprak parçasıyım.
    Bir uçtan bir uca kurumuşum.
    Karınca yuvaları ve ayak izleriyle süslüdür tenim…

    Kar yağar üşür,
    güneş vurur kavrulurum.
    Kimisi tükürür, kimisi öper;
    Tükürene mezar, öpene lalezâr olurum..
    Ben nehirlerin yatağı,
    Dağların mekanı,
    Şeytanın babasıyım..

    Ben deliyim…
    Mutluluğu uzaktan seyrederken,
    cebimde küçük umutlar biriktiririm,
    gözlerimin kapının eşiğine
    Duvardaki fotoğraflara takıldığı saatlerde
    Kendimi param parça olmuşluğun,
    tükenmişliğin koynunda bulurum.
    İşte o zaman hayat acı kahve tadı verir,
    Hep içime atarım,
    Amma!
    Kendimi içine atacak yer bulamam.
    Anlamayana az gelirim,
    anlayana çok…

    Ne yarınlar bir şey bekler benden,
    Ne de ben bir şey beklerim yarınlardan
  • Gül desem gocunur musun, her gördüğüm çiçeğe.
    Her dikeni gül saysam... Böyle kıraçlar varmış,
    dinledim: Gül diye adlandırırmış her rengi,
    Ve gül kokarmış ortalık. Sonra sevdanın
    ulaşmadığı kuytularda, karasevda olmuş her
    tanışıklık.

    Ah, dilini anlamadığım kalabalık...

    Suçludur erken açan ve erken geçen çiçek
    Rüzgâra sinen koku. Yaban diye adlanır
    utangaçlık. Hırsızlık yasak ama yağma helâl.
    Kirletilmiş düşler, parçalanmış yürek...
    Gülün morardığında menekşe sayıldığı...
    Gülün tanınmadığı gerçek...

    Ah, sesime sağır yalnızlık...

    Güzle ballanacak dikenleri tanı. Dil buran
    meyvelerden sakın... Ağuludur terle, kanla
    sulanmayan ürün. El değmemiş bahçe,
    görülmemiş düş hayretmez.

    Ey adım uydurduğum koşu... Yorulmaz aşk...
    Yetinmez aşkınlık.

    Sennur Sezer/Kirlenmiş Kağıtlar
  • https://youtu.be/vpaZNmNOh-o

    Nerdesin Azapay, kara yerde misin, mavi gökte misin, yerle gök arasında bir kızıl çilede misin? Ulu yurdumuzun dağlarında çiçekler yirmi iki kez ölüp yirmi iki kez dirildi. Ve birkaç yüz yıllık ölüm uykusundan bir daha ölmemecesine dirildik. Hani bir er gelip; ‘’ÇIK EY YÜZBİN MIZRAĞIMIZ’’ demişti ya. Ne yüzbin mızrağı; beş yüz bin sine de cümle pusatlardan güçlü beş yüz bin yürek vuruyor şimdi. Yıl 1951 değil Azapay. Sen iyi bilirsin ki; bir yerde bir gök bayrak düşse, başka bir yerde bir albayrak kalkar. Ha al bayrak, ha gök bayrak. Yâni kıyamet kopana dek bizim bayraklarımız inmez.

    Kusura bakma Azapay, ben o gün çok küçüktüm. O buzlu yerde atın sürçmüştü ya… Irkımın en soylu düşlerini ipe vermiştiler ya… Ben o zaman çok küçüktüm. Zayıftım. Gök bayrağı kaldırmaya gelemedim. Büyüklerim de ne tuhaftı bilsen? Küçücük aklım, küçücük bedenim el verse de sana gelecek olsam, iyi biliyorum ki beni kollarımdan tutarak geriye savuracaklar, ‘’ Nene gerek otur oturduğun yerde’’ diyeceklerdi.

    Nerdesin Azapay! Ben beş yüz bin yürekten biriyim ki; damarlarımda deli ırmaklar akar, parmaklarımda pulat kalkanlar ezilir. Bana bir yerden ses ver Azapay!

    Seni hiç görmedim. Varsın ‘’Divâne’’ desinler ama, görsem bu kadar tanıyamazdım. Nasıl tanıyamam? Çok defa seni teneffüs ettim.

    Senin yağmuruna çamuruna, tozuna toprağına karıldığın yer benim yaşama sebebimdir. Bir güzeldin ki, Azapay, belki Tanrı seni hiçbir ere lâyık görmedi.

    Nerdesin Azapay! Bir kızım oldu, ona adını verdim. Seni unutanlara, seni bilmeyenlere inat, günde dokuz kez seni anlatıyorum. Bir kızgınım, bir üzgünüm ki sorma… Yaban illerden yaban yeller esti Azapay. Bir çok çaşıt ağızlar, bir çok yabana sözler ettiler. Ayağının tozunu düşünmek için bile ‘’Yasak’’ dediler. Gönlümüzce yaşamaya bir adım atamadık. Sen olmasan ne olurduk? Nasıl bir mağlupsun ki yedi iklimde hükmün geçer. Nasıl bir galipsin ki, havaya suya ekmeğe toprağa sinmişsin.

    Sonra uyandık Azapay. Herkes ekvatorun gâfil sıcağında güneşe taparken, bizim aklımıza rahmet yağdı. O eski değeri yitmiş sanılan canım küheylanlarla bize ulaklar yolladın.

    Nerdesin Azapay! Sesime ses ver. Özledim yüzünü göster. Biz her gün seni çağıracağız.

    Çağrımız ebedîdir. Ve bir gün geleceksin Azapay. Şimdi tutsaklara yılda bir kez ‘Konuş’ diyorlar. Tutsaklığın yılı, ayı, haftası mı olurmuş? Tutsağın derya gibi gönlünü kim sıkıştırdı haftaya. Biz, her saniyede altmış bin kez seni çağırıyoruz. İşte onun için geleceksin.

    NERDESİN AZAPAY! NERDESİN!
    (Azapay: Doğu Türkistanlı bağımsızlık kahramanı Osman Batur'un kızı) Dilaver Cebeci
  • 434 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    —Nedir mutluluk
    Çam ağacındaki yürek gibi
    Köpüklü sakız kokusu gibi
    Dallardan yapraklardaki kılcal damarlara giden
    Ve damarlardan koskoca bir ormanı öpen
    İnsandan insanlığa doğru
    Olsun ki usul usul
    Mutluluk, bizden.


    MASA DA MASAYMIŞ HA 
    Adam yaşama sevinci içinde 
    Masaya anahtarlarını koydu 
    Bakır kaseye çiçekleri koydu 
    Sütünü yumurtasını koydu 
    Pencereden gelen ışığı koydu 
    Bisiklet sesini çıkrık sesini 
    Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu  Adam masaya 
    Aklında olup bitenleri koydu 
    Ne yapmak istiyordu hayatta  
    İşte onu koydu 
    Kimi seviyordu kimi sevmiyordu 
    Adam masaya onları da koydu 
    Üç kere üç dokuz ederdi 
    Adam koydu masaya dokuzu 
    Pencere yanındaydı gökyüzü yanında 
    Uzandı masaya sonsuzu koydu 
    Bir bira içmek istiyordu kaç gündür 
    Masaya biranın dökülüşünü koydu 
    Uykusunu koydu uyanıklığını koydu  Tokluğunu açlığını koydu. 
    Masa da masaymış ha 
    Bana mısın demedi bu kadar yüke 
    Bir iki sallandı durdu 
    Adam ha babam koyuyordu.

    Masada masaymış ha her Cansever dendiğinde ya da kitabını okuduğumda paylaşırım ve isyerimde ki duvarda cerceveliyip astırdığım bir efsane siir beni Edip Cansever ile bu siir tanıştırdı.
    Büyük şaire gelirsek
    Cemal Sureya'nin tabiri ile
    Her şeyin fazlası zararlıdır ya,
    Fazla şiirden öldü Edip Cansever.

    İkinci Yeni içinde en çok ve en uzun süre şiir yazan sanatçıdır. Çok değişik şiirler kaleme alıp, her şeyi denemesine rağmen bütün şiirlerinde ortak bir başarı yakalayamamış, bu nedenle “çok arayıp az bulan şair” olarak nitelendirilmiştir. İlk gençlik şiirlerini 1947 yılında İkindi Üstü adlı kitabında toplayan şair; bu şiirlerinde varlıklı, her şeye yaşama sevinci ile bakan bir gencin avareliklerini, duygularını anlatmıştır.1954 yılında yayınladığı ikinci kitabı Dirlik Düzenlik’te ise kendine özgü bir şiir dili oluşturmuş; toplum eleştirisi için mizahı kullanan, düşünceyi dili içinde eritmiş bir üslupla okuyucusuna seslenmiştir. 1955 yılından itibaren kapalı, tamamıyla soyut bir şiir anlayışına yönelmiş; 1963 yılından itibaren ise toplumcu, maddeci ve açık bir şiir ortaya koymuştur. “Şiiri akılla okumak” gerektiğini belirten şair uzun yıllar anlamsız şiirin karşısında olmuştur. Her döneminde değişik bir üslup arayışına giren şair “Dize işlevini yitirdi.” diyerek çeşitli tartışmalara sebep olmuştur.


    SONRASI KALIR
     
    On kalır benden geriye, dokuzdan önceki on
    Dokuz değil on kalır
    On çiçek, on güneş, on haziran
    On eylül, on haziran
    On adam kalır benden, onu da
    Bal gibi parlayan, kekik gibi bunalan
    On adam kalır.
    Ne kalır ne kalır
    Tuz gibi susayan, nane gibi yayılan
    Dokuzu unutulmuş on yüz mü kalır
    Onu da unutulmuş bir şiir belki kalır
    On çizik, on çizik, on dudak izi
    Bir çay bardağında on dudak izi
    Aşklardan sevgilerden
    Suya yeni indirilmiş bir kayık gibi
    Akıp geçmişsem, gidip gelmişsem
    Bir de bu kalır.
    Ne kalır benden geriye, benden sonrası kalır
    Asıl bu kalır.
    On yerde adım geçse geçmese
    Dağlardan tepelerden inen bir düzlüktüm, anlaşılır.
    Akşam olur bir günden dibe çökerim
    Su içer dibe çökerim
    İyimser bir duvarcıyım her gün bir tuğla düşürürüm elimden
    Bu yüzden gecikirim
    Size bu sıkıntı kalır.

    Ne kalır
    Kahvelerde kalın kalın kayısı vakti
    Dişleri kesmeyenin en az kayısı vakti
    Dişleri hiç kesmeyenden
    Gün geçer kendi kalır
    Kahvelerde kayısı.
    Gezginim, açık denizlerden yanayım
    Biraz da Akdenizliyim, bu işte böyle kalır
    Akdenizli herkes konuşur duyarlığını
    Başka ne kalır
    Biz ki bir konuşuruz geriye on şey kalır.
    Benim göğüm gövdemin böyle yuvarlak vakti
    Kolları açılmış kalır.
    Ben buyum, dersin, arkadaş
    Sevgilim ben buyum
    Yüreğim vurgun, dişlerim altın
    Ceketim sol omuzumda
    Vakit vakit incelen vakit
  • Dünyanın uzak bir ucunda, çok eski zamanlarda bir halk yaşardı. Bu halkın yaşadığı toprakların bir yanı büyük bir bozkırlık diğer yanı ise geçit vermez ormanlarla kuşatılmıştı. Bu insanlar neşeli, güçlü, yürekli kişilerdi. Fakat günlerden bir gün her şey değişti, zor günler başladı. Nereden geldikleri belli olmayan yabancı insanlar, yerli halkı ormanlara sürüp çıkardılar.
    Asırlık orman oldukça yaşlı ve eskiydi, içi bataklıklarla doluydu, çok karanlıktı. Gökyüzünden bakıldığında orman, ağaç dallarının birbirlerine dolanmaları yüzünden görülemezdi. Güneş ışınları ağaç dalları ve yaprakları arasından geçemezdi, geçip bataklıklara ulaştığında ise çok pis kokular oluşurdu. Ormana gelmek zorunda kalan yerli halk bu kokuya dayanamaz, birbiri ardına ölürlerdi. Kadınlar, çocuklar kan ağlar, babalar kederden sürekli düşünürlerdi.

    Halkın kurtulmak için iki yolu vardı. Birinci yol arkalarındaydı, orada kötü ve güçlü düşmanlar vardı. İkinci yol ise önlerinde bulunan her tarafı bataklık ve kökleri çamura saplanmış dev ağaçları olan ormandan geçip gitmekti. Gece gündüz karanlığın, sessizliğin yayıldığı, rüzgâr estiğinde boğuk uğultuların yankılandığı orman, geniş ve aydınlık bozkırlara alışmış olan yerli halkı bunaltıyor, bezdiriyor ve ümitsizliğe düşürüyordu her geçen gün.

    Her şeye rağmen güçlü insanlardı bunlar. Bir zamanlar topraklarına zorla girerek kendilerini yenmiş olanlara karşı ölüm kalım savaşına girebilirlerdi. Fakat savaşta ölmek istemiyorlardı. Kendilerine bir şeyler vasiyet edilmişti. Ölürlerse vasiyetleri de kendileriyle birlikte yok olup gidecekti. Sabırla beklerlerdi. Sürekli düşünürler, düşünmekten yorulurlar, içlerindeki ümitsizlik korkularını büyütür ve ruhlarını ele geçirirdi. Pis kokulara dayanamayıp ölenlerin ardından yakılan korku dolu ağıtlar yükselirdi. Kimse gidip özgürlüklerini düşmana teslim etmek, köle olmak istemiyordu.

    Bu sırada Danko adında biri çıktı ortaya ve herkesi tek başına kurtardı. İnsanlara şöyle dedi:

    “Arkadaşlar. Düşünüp durmakla yoldaki kayalar yerinden oynatılamaz. Hiçbir şey yapmayan, hiçbir şey elde edemez, hiçbir yere ulaşamaz. Ne diye bütün gücümüzü, düşünmekle, üzülmekle boşu boşuna harcıyoruz. Haydi, kalkın ayağa. Gidelim. Şu aşılmaz ormanı yarıp geçelim. Dünyada her şeyin bir sonu vardır. Gidelim arkadaşlar. Haydi!”

    Danko’ya baktılar. Danko’nun iyi ve yürekli birisi olduğu gördüler. Danko’yu kendilerine yol gösterici seçtiler. Danko’nun ardından yürüdüler, çünkü ona inanmışlardı.

    Yolları zordu, karanlıktı. Bataklıklar insanların bir kısmını yutuyordu. Ağaçlar, ağaç dalları her yeri sarmıştı, ağaç kökleri toprağın üzerinde uzanıyordu. Atılan her adım daha fazla ter, kan ve yorgunluk sebebiydi. Yürüyüş çok uzun sürmüştü. Orman sıklaşıyor, insanlar azalıyordu. Yakınmaya başladılar, deneyimsiz bir gencin ardına düşmelerinden, nereye gittiklerini bilmediklerinden dolayı. Danko ise güçlü ve tükenmez bir inançla önde yürüyordu.

    Gök gürültülerinin ortalığı kapladığı, yıldırımların çaktığı bir anda yorgun insanlar umutsuzca yürüyorlar, Danko’ya karşı öfkeyle söyleniyorlardı. Danko’yu suçlamaya başladılar. Kendilerine zarar veren bir hiç olduğunu, kendisini öldüreceklerini söylediler Danko’ya.

    “Siz kendiniz istediniz, ben de sizi buralara getirdim. Sizlere yol göstereceğime söz verdim. Sözümde de durdum. Ya sizler? Kendi kurtuluşunuz için ne yaptınız? Yalnızca yürüdünüz. Uzun yollar için gücünüzü saklayamadınız. Yalnızca koyun sürüsü gibi yürüdünüz, yürüdünüz.”

    Danko, kurtarmaya çalıştığı, kendisini öldürmek isteyen insanlara baktı, hepsinin birer canavar kesildiğini gördü. Çevresini saran bu insanların yüzlerinde hiçbir soylu görünüşe rastlayamadı. Yüreği öfkeyle kabardı. Fakat insanlara olan sonsuz sevgisi yüzünden öfkesi bir anda yatıştı. İnsanları seviyordu, onları kurtarmak istiyordu. Danko’yu öldürmek isteyen insanlar çevresini sarmaya başladılar. Danko’nun yüreği alevlendi, içini bir hüzün kapladı.

    Ormanda gök gürültüsü her yeri sarmıştı, şimşekler çakıyor, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. İnsanlara bağırdı ve birden göğsünü elleri ile yırtarak yüreğini koparıp çıkardı, başının üstüne kaldırdı. Güneşten daha aydınlık bir yürek tutuyordu, göz kamaştıran bir ışık saçıldı ormana. İnsanlar şaşkınlıktan taş kesilmişlerdi. Danko ileriye atıldı, insanlara yürümelerini söyledi. Yürüdüler, yürüdüler…

    Ve birden, orman sona erdi. Güneş insanların yüzlerinde parladı, temiz hava doldu ciğerlerine. Büyük bir bozkıra gelmişlerdi. Akşamüstü, güneşin batan ışınları altında, Danko’nun yırtık yüreği göğsünden akan sıcak kan gibi kırmızı olmuştu.

    Yiğit Danko, karşısındaki geniş bozkıra gururla baktı, özgür toprağa baktı ve gülümsedi. Sonra yere düşüp can verdi.

    İnsanlar sevinç ve umut doluydular. Danko’nun ölümünü bile fark etmediler. Yanında duran yüreğini görmediler. Yalnızca, içlerinden sinsi biri bunu gördü. Bir şeyden korkarak, ayağıyla bastı bu onurlu yüreğin üstüne. Yürek kıvılcımlar saçarak söndü.
  • Gittin...
    Ben arkandan sadece baktım.
    Oysa söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki...
    ’’gidersen, iyiye dair ne varsa içimde yitireceğim hepsini.
    Gidersen, sönecek içimdeki ateş ve bir daha hiç kimse yakamayacak.
    Gidersen, karanlığa mahkum edeceksin günlerimi.
    O karanlıkta yolumu kaybedeceğim...’’ diyecektim sana.
    Konuşamadım...

    Gittin...
    gidişini görmemek için gözlerimi kapattım.
    Öğlesine acıdı ki içim, tutup koparsalardı kolumu,
    bacağımı bu kadar acı duymazdım.
    Acım yaş olup akmalıydı gözümden.
    Ağlayamadım...

    Gittin...
    gidişini önlemek için tutmalıydım ellerinden.
    Ellerim değilmiydi her dokunuşunda seni ürperten? !
    ürperirdin yine biliyorum.
    Bir kez dokunsam, bir kes tutsam ellerini,
    gitmek için biriktirdiğin bütün cesaretin kaybolurdu.
    Tutamadım...

    Gittin...
    bir yıkım gibiydi gidişin.
    Sen adım, adım uzaklaşırken benden çöküp kaldı bedenim olduğu yerde.
    Nice terk edişlere dayanan bu yürek bu kes yenilmişti.
    Bu kadar zayıf değildim ben, kalkmalıydım.
    Kalkamadım...

    Gittin...
    oysa ben geldiğin gün gideceğini biliyordum.
    Hazırdım gidişine.
    Kaçak zamanları yaşıyorduk.
    Zaman bitecek ve sen gidecektin.
    Bense gidişinin ertesi günü hayatıma kaldığım yerden devam edecektim.
    Edemedim...
    Başlayamadım...

    Gittin...
    bir şey söyledin mi giderken?
    ‘KAL’ dememi istedin mi?
    Son bir kez ‘ SENİ SEVİYORUM ’ dedin mi?
    ‘BEKLE BENİ DÖNECEĞİM’ dedin mi?
    Beynim öylesine uğulduyordu ki...
    Duyamadım...

    Gittin...
    Nereye gittiğin önemli değildi.
    Binlerce kilometre uzaklarda dahi olsan,
    iki metre ötemde de fark etmiyordu.
    Artık yoktun ve asıl bu düşünce beni felç ediyordu.
    Kurtulmalıydım senden,
    bu yokluğun duygusundan kurtulmalıydım.
    Kurtulamadım...

    Gittin...
    unutulanların arasına katılmalıydın.
    Anıları bir sandığa koyup hayatı
    bir yerinden yakalamalıydım.
    Bu aşk noktalanmalıydı,
    bu sevdadan vazgeçmeliydim.
    Yapamadım...

    Gittin...
    bir okyanusun ortasında,
    tek küreği kaybolmuş
    sandalda dev dalgalarla boğuşan bir denizciyim artık.
    Bil ki; Sevmekten vazgeçmedim seni,
    bil ki seninle birlikte sevdanıda taşıyacağım yüreğimde.
    Bil ki seni...
    unutamadım...
    Alıntı