Monna Rosa, Hasretinden Prangalar Eskittim'i inceledi.
 16 May 21:54 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Tütün kokulu kitap...


Tütünü bilir misin?
"Kız saçı" demiş zeybekler,
Su içmez her damardan,
Yerini kolay beğenmez,
Üşür
Naz eder,
Darılır,
İki yaprak arasında kıyılmış,
Bir parçası var kalbimin
İncecik, ak kâğıtlara sarılır,
Dar vakit yanar da verir kendini,
Dostun susan dudağına...

Bir yanım Adıyamanlıdır ,yedi sekiz yaşlarındaydım o zamanlar babam çok sigara içerdi ,onun bir çok tütüncü arkadaşı olur ve iyi tütünü bilirdi ,tütün sarmak bir sanattı ona göre üzerine saranıda görmedim zaten .Öyle kolay iş değil tütün sarmak bir kağıdı vardır ki çok naziktir efendim  kolayca incite bilir onu kaba bir el ,usul usul sarcaksın bastan uca öyle yerleştirceksin ki tütünü ne eksik ne fazla olcak ,sabır lazım öyle ha demede sarım bitsin değil  bir nakış ustası nasıl ipi ilmek ilmek örer ya işte buda öyle bişey .O kadar çok severdim ki  hep odama sererdim kuruması için,fıstık ağacının en güzel yaprakları ile harmanladın mı tamamdır.Serin yerde durmalı ki çok kurumamalı ,hafif nemli olmalı yoksa samam alevi gibi bir anda sigara bitermiş,yaprakları koymanın amacıda buya tam kurumaması için,aman bide gözüne kaçmaz mı beterdir acısı,kavurur insanın gözünü açamazsın kıpkırmızı kesilir ,böyle zamanlarda annem imdadıma yetişirdi bir güzel yıkardı yüzümü sonrada üflerdi ancak öyle geçerdi.

Neden mi anlattım o kadar çok tütün den bahsediyor ki sair bana başka çare bırakmadı.Tütün kokulu odaları olan köyde ki evimizi getirdi aklıma .




Hasretinden Prangalar Eskittim.

Bir hasret ,öyküsü gibi okudum kitabı her kelimesi duygu yüklü hemde nasıl .Kafayı koy yastığa al kitabı eline başla okumaya neler nelere rastlamıyorsun ki kelimeler bir ok gibi hafızana kazınmaya başlıyor,"terketmedi sevdan beni ,aç kaldım susuz kaldım"sevda işte bu alındaki yazı gibi terketmez insanı,çevir sayfayı"haberin var mı taş duvar ?Demir kapı kör pencere, yastığım ,ranzam ,zincirim uğruna ölümlere gidip geldiğim,zulamdaki mahzun resim haberin var mı."Bir resim nelere şahit olur neler duyarda söylemez kimseye ketumluğundan.Dilsiz misin be  konuş dersin duyarda kibirinden ses etmez.Hep aynı yerden bakar hep aynı ihtişamla gülümser .
Ama yinede ümit edersin."
Kelimler ile hasreti resim eden Ahmet Arif .
Satır satır özlem kokan, şiirler.
Bazen sert söylemler bazen kadife gibi bir yürek,usandırılmış bıķmış insanların hilelerinden hurdalarından.Kaç defa yenik düştü, kaç defa yanıldı,en güzel yerinde  kim bilir kaç kere kırıldı.Bu yanılsamaları bu yenik düşmelerini serpiştirmiş dizelerine .
Hırsını da öfkesini de,sevgisini de vicadınıda  katmış .Yaşamının derin izlerini en içten en insanca duygularından bahsetmiş şeffaf bir şekilde  şiirlerinde.Ve adam gibi sevmiş fikrimce.Kapıların ardında çokca yanlız kalmış ,karanlığı sevmiş imkansızlık ile mücadele etmiş ve zaman onuda yıpratmış ama o mertliğinden vazgeçmemiş.
Onun şiirlerinde ben bunları gördüm.



Kendi dilinden Ahmed Arif.

Asıl adım Ahmed Önal, Ahmed Arif olarak bilinirim. Yaşamım boyunca hakkı aradım; ezilenin ve güçsüzün yanında durdum. Memleketlilerim sömürülmesin, memleketlilerim kullanılmasın, memleketlilerim ölmesin diye konuştum. Eşitlik için yazdım, eşitlik için söyledim, eşitlik için dayak yedim, eşitlik için sövdüm. O günleri göremeyeceğimi bilsem de birilerine o günleri gösterebilmek için öldüm
Az gelişmiş değil, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuyum.


İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı, kınsız, uyanık,
Ve genç bir mısrâdır
Filinta endam...
Neden, neden alnındaki yıkkınlık,
Bakışlarındaki öldüren buğu?
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri...
Nasıl da almış aklımı,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan,
Dost, düşman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki,yaşamama sebep.


Sevgi ile kalın.


(Kendi dilinden kısmını netten aldım.Kitabı 1K' ya ara vermeden önce okumuştum,bu incelemeyide o zaman yazmıştım lakin kısmet bugüneymiş)

Gizem Özkan, bir alıntı ekledi.
15 May 01:25 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Engellerle dolu yolda topuklarını parçalayan her adım endişeli ruhunu rahatlatan bir damladır, sınırlarını zorlayan her günkü yolculuktan sonra bu yürek birçok bunalımdan kurtulmuş halde yatağına uzanır."

Genç Werther'in Acıları, Johann Wolfgang Von GoetheGenç Werther'in Acıları, Johann Wolfgang Von Goethe
Hasat Zamanı, bir alıntı ekledi.
14 May 21:23 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

"Yaşamak için adım atmak lazım, hep yenilenmek lazım, yeni bir hayat yaşamak için değişmek. Biraz cesaret biraz çaba, birazda yiğitlik lazım. Korkaklar yeni adımlar atamaz, onlar kendilerini korkunun ve utancın paslı zincirlerinden kurtaramazlar. Korkan bir yürek, hiç bir zaman emeline ulaşamaz."

Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık, Mehmed Uzun (Sayfa 303 - Gendaş)Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık, Mehmed Uzun (Sayfa 303 - Gendaş)
HavuçReçeli, bir alıntı ekledi.
13 May 13:16 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Bir zamanlar duyumsamaların bolluğunda yüzen, adım başı bir cennetle karşılaşan, sevgisiyle bütün dünyayı kucaklayabilecek yüreği olan o kişi değil miyim ben artık? Şimdi bu yürek ölü, içinden hiçbir coşku yükselmiyor artık, gözlerim kurudu ve insanı ferahlatan gözyaşlarıyla canlanmayan duyularım, korkuyla alnımın kırışmasına neden oluyor.

Genç Werther'in Acıları, Johann Wolfgang Von Goethe (Sayfa 112 - Can Yayınları - 27.Baskı)Genç Werther'in Acıları, Johann Wolfgang Von Goethe (Sayfa 112 - Can Yayınları - 27.Baskı)
KitapKediKahvePapatya, bir alıntı ekledi.
06 May 12:03

Ömür Hanım' la Güz Konuşmaları
...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
hanım?


Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
olur tükenmek değil de?


Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
tından?


Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
öğrendik böylece.

Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
Ömür hanım?


Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
hangi gözle?


Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
bizi değişmek çirkinleştirir de.


Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
ne yerinde ne yersiz...


Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
bu ezbere yaşamla.


Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
acıların anasıdır, de...


Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
lıplarından. Beni duy ve anla.


Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
kurşuni-külrengi mi yoksa?


Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
değil mi? Kim ne diyebilir ki?


Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?

Bütün Şiirleri 2, Şükrü Erbaş (Sayfa 79 - KırmızıKedi)Bütün Şiirleri 2, Şükrü Erbaş (Sayfa 79 - KırmızıKedi)

Ömür Hanımla Güz Konuşmaları
...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör- meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü- şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut- mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi- diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka- tından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi- lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö- nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va- rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal- gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya- kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü- reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka- ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko- nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko- nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par- çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü- nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy- gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen- cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka- lıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı- maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım? Ankara, Güz/1983

Şükrü Erbaş-ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI .
..Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör- meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü- şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut- mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi- diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka- tından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi- lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö- nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va- rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal- gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya- kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü- reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka- ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko- nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko- nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par- çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü- nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy- gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen- cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka- lıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı- maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?

inci, Suç ve Ceza'yı inceledi.
 15 Nis 10:23

Suç ve Ceza...Dostoyevski'nin basit bir gazete olayından ilham aldığı ,Sibirya Cezaevi dönüşünde kaleme aldığı ,45 yaşında yayınlanan ustalık eseridir.


Suç ve Ceza tartışmasız efsane bir eser.Tolstoy'un insani kucaklayiciliginin,yaşama sevincinin yaninda Dostoyevski'yi değerlendirirken Mario Levi 'nin "Dostoyevski'yi sevmek daha zordur ama bir sevdiniz mi seversiniz" sözüne katılıyorum .Maalesef ilk defa lise yıllarımda okudugum için,üzülerek itiraf ediyorum ki kendimce böyle bir usta eseri sadece "okumuş olmak" için elime almışım.
Dolayisiyla eserin inceliklerine vakif olamadım.Her kitabın da makes bulacağı bir mevsimi varmış .Hoş ,su ara hangi kitabı okumuş olursam olayım bambaşka bir lezzet aldığım muhakkak.Bunda sitenin ve sitedeki nitelikli okurlarin katkısı da var tabiki.Kendilerine teşekkürü bir borç bilirim .Suç ve Ceza muhakkak tekrar tekrar okuyacağım damağımda hoş bir tat bırakan eser olacak .



Eserin ana karakteri Raskolnikov .Yoksul,daracık odasında kabuğuna çekilmiş ,hukuk fakultesinden ilisigini kesmiş,Avrupa kaynaklı felsefi akimlarin etkisi altında kalmış başarılı bir öğrenci .Ona göre insanlar bit olarak gördüğü sıradan ve Napolyon misali deha insanlar olmak üzere ikiye ayrılır.Raskolnikov kendince bir teori geliştirerek insanlığın yararı için dehalarin işlediği suçu ,suç olarak kabul etmemektedir.Üstün vasifli insanların kendi ilkelerini gerçekleştirmek için kanunu çiğnemeleri suç değildir .Raskolnikov deneyini uygulamak için borç aldığı tefeci kadını kurban olarak seçer.Onun yanında masum kız kardeşi Lizavetta'yı da baltayla kafasıni yararak öldürür.Bundan sonra Raskolnikov'un uzun,nefes kesen iç istikamet arayışına yani kendi içinde görmüş olduğu mahkemeye bizler de şahit olacağız ...


Petersburg'daki yaşam içler acısı gerçekten .Bir taraftan parayla ,zevk u sefayla ,
meyhanelerde gününü gün ettiğini düşünenler diğer taraftan da yoksullugun tüm siddetiyle hissedildigi ,açlıktan çocukların aglamalarina yürek dayanmadigi,pansiyonlarin tek odalı dar mekanlarinda yaşam mücadelesi verildiği ,sadece tek kıyafete sahip insanların bulunduğu,bir ikincisinin olmadığı ,kirlendiginde akşamına muhakkak yıkanması gerektiği ,kadınların kötü yola düşerek geçimini sağlamaya çalıştığı içimizi sızlatan hayat hikayeleri .



İşte Raskolnikov bu adaletsizlige ,dayanılmaz cileye,yasanilamaz sıkıntılara balta girmesi gerektiğini düşünüyordu .Ancak balta ile kökten cozumcu bir yaklaşımla ilkesini yasatabilecegine inanıyordu.Aslında baltayı kocakarının sahsini yok etmekle kötülüğün tüm mumessillerini ortadan kaldırarak, tüm insanlığın faydasina,mutluluğuna saplamisti.
Böylelikle üstün insan olduğunu kanıtlamış olacaktı .



Eserin olay örgüsü oldukça sade olmasına rağmen eser boyunca heyecaninizi ,korkunuzu,huznunuzu taze tutuyor yazar.Sorgu yargicinin sorgulamalariyla siz de kalp atislarinizin hızına engel olamiyorsunuz,alaycı yaklasimlarina sinir oluyor ,her an yakalanma takip edilme endişesiyle uykulariniz kaçıyor .Istahiniz kesiliyor .Yeri geliyor kadınlara olan bakış açısından dolayı sinirlerinize hakim olamiyorsunuz.Bir o kadar da eserdeki her bir karakter oldukça yoğun işlenmiştir.Sosyal hayatta her bir karakter bir figür olarak yerlerini alıyor .Sonya ve Dunya karakter olarak birbirlerine çok benzerler .Ikisi de başkalarının mutluluğu için yasamlarindan fedakarlık yapmış ,geçim için sürekli çalışıp didinmis,dindar karakter rolünde.Dunya'nin nişanlısı Lujin ise sinir bozucu,cimri ,
iftiraci,kendisine saygısı olmayan,nişanlısını malına mulkune güvenerek elinde tutmaya çalışan ,kendini beğenmişin biri.Dunya'ya hiç layık olmayan bencilin teki .Razumuhin akıllı,saf ,fedakar,yardımsever,dertli sevdiğim bir karakter. Bunun yanında birçok karakter ayyaş Marmeladov ,veremli hasta ,yoksul ,fedakar kadın Katherina
Ivanova,Svidligaylov gibi sade kurgu yoğun karakterlerle taclandirilmis .Raskolnikov bir o kadar da şefkatli bir karakter aslinda.Yangından çocukları kurtarma pahasına kendisini ateşe atan,dul annesinin kendisine gönderdiği paranın tamamını cenaze masraflarina verecek kadar cömert ,sokaktaki kadının başkasının tacizlerinden korunması için yol parasını ödeyecek kadar yardımsever ...



Raskolnikov'un suçu isledikten sonra o daracık odasındaki halisunasyonlarini ,sıtma misali titreyislerini,korkusunu ,daginikligini,kistirilmisligini ,derbederligini siz de aynı şekilde hissediyorsunuz .Bu olabildiğince sade yaşamında,yalnizliginda bir o kadar da kalabalık kafası ...Kendisini sürekli yargılar,sorgular,savunur vaziyette .Kalbiniz sıkışıyor adeta.



Ne olursa olsun pişmanlık duymadığını belirtir her defasında Raskolnikov ...Cinayeti işlerken ne depresyondadir ,ne delidir ne de geçici travma geçirmiştir .Cinayeti bile isteye ,adım adım gerçekleştirmiştir.Lakin hakikat ona yaptığı eylemin yanlisligindan dolayı sürekli acı vermektedir .Kendi içindeki adalet ve ahlak terazisi gram gram ruhunu ezmeye ,nefesini kesmeye başlamıştır çoktan .Iç sesinin ikazlari kendisinin diş sesini çoktan bastırmaya başlamış ,hislerinin vermiş olduğu ızdırap ,fırtınadan sonra sığındığı küçücük odasındaki yatağında bile rahatsız etmeye başlamıştır .Ruhunda tarumar eden şiddetli fırtınalar esmesine sebep olmuştur .Ama ne olursa olsun suçunu itiraf etmesine rağmen kendisini suclamiyor.Ne anneme yardım etmek için ,ne eğitimim icin ne de iktidara kavuşmak için öldürdüm .Sadece kendim için öldürmek istedim,diyecek kadar kendinden geçmiş.Içinizden eyleminin gerekçesi ne olursa olsun pişmanlık duymasını bekliyorsunuz,zerre taviz vermiyor bu konuda Raskolnikov.Delilleri ne kadar kuvvetli olursa olsun kendisini savunan yanı, teslim olmaya başlayacaktır .Sonya'nin ayaklarına kapanıp eteklerini öpüp sen ve senin gibi tüm insanlığın acilarinin önünde eğiliyorum der.Bu sahne çok etkiledi nedense beni .
Ne olurdu da bitseydi şu insanlığın acıları değil mi ...Orada istemsizce gözlerimden yaş aktı.Raskolnikov her ne kadar yaptığı eylemini tasvip etmesemde çekmiş olduğu varolussal sancısı ,çilesi ,arayislari gözümde üstün insan vasfina ulastirmistir kendisini .Bu tamamen benim fikrim.Elbette ki eylemini onaylıyorum anlamına gelmemeli bu fikrim.Kendisi de neticede üstün insan kavramının herhangi bir suçu aklayamacagini ders alacaktır .


Vee iç ve dış mahkeme kendisi hakkındaki hükmünü verecektir .Iç mahkemenin vermis olduğu ruhsal ızdırap bedenini mahkum edecektir.Sibirya'da 8 yıl kürek cezası ...Hala hiçbir pişmanlık yoktur Raskolnikov 'da .Tüm sıkıntılarına göğüs geren ,nereye gitse peşinden giden Sonya'ya cektirmedigi kalmamıştır. Sibirya'da her şeyin bittiğini düşündüğü sırada Sonya'nin İkinci kez okuyacagi İncil ile manen diriliş başlayacaktır .Her sıkıntı bir kolayliga gebedir,lakin haml muddetine sabretmek gerekir .Raskolnikov için Sibirya hem can yakan hem de tedavi eden cilehaneye donusecektir.


Faust'u okuduğum için oradaki karakterle Raskolnikov 'un arayislarini ,manevi ağrısını en sonunda yakaladığı mutluluğu birbirine çok benzettim. Dr Faust bir şehri sular altında kalmaktan kurtardığı yerde mutluluk duymaya başlar.Raskolnikov'u da iyi kalpli Sonya'ya olan aşkı diriltecektir .Birinin yüreği öteki için sonsuz hayat kaynağı olmuştur .
Raskolnikov en sonunda "Artık onun inançları benim de inançlarım olamaz mı? Hiç değilse onun duyguları,hevesleri,gönülakışları?.."
ifadesinde sevgiyle,fedakarlikla her şeyin asilabilecegini göstermiştir bize.Aynı şehirde olmalarına rağmen çok az görüşmeleri ,
Sonya'nin onu görmek için çırpınışları ,Rodya'nin ilk zamanlar nefretle bakması kalbimde kocaman bir burukluk oluşturdu .Sonya'nin hissettiği duyguların aynısını ben de hissettim .


Hani bir söz var "Acı çekmek ruhun fiyakasıdir " diye acı çekerek ,sıkıntıyla ,cileyle ,vurgun yedikçe ruhumuz guzellesecektir .


Keyifli okumalar ...