• Bazı siyasi çevrelerin algısına göre toprak reformu istemek,vergi reformunu savunmak,dış ticaretin devletleştirilmesini istemek ve Türk Anayasası'nın 130. maddesine dayanarak doğal kaynaklara sahip çıkılmasını istemek komünistlik yapmak anlamına gelmekteydi.Bu algıyı benimseyen siyasiler halk ile aydınlar arasında bir fikir alışverişinin önüne geçip,böyle bir birliği yok etmeye çalışırlardı.Çünkü bu bağ kurulduğu anda halk, kendi ekonomik çıkarlarını düşünen ve halkı düşünmeyenlere oyunu vermeyecekti.
    "Bu nedenle siyasetçiler sahte bir milliyetçilik ülküsü,ortaklaşa kin ve çıkarlar ile faşist bir düzenin temellerini atmaktaydılar" Mumcu'nun ifadesi içerisinde; "
    Faşizmin başlıca dayanağı komünizmin korkusu ve demokratik özgürlük düzenine olan güvensizlik olduğuna göre,bu yönde çalışmaları önlemek,demokratik ilkelere bağlı her yurttaşın ortak görevi olmalıydı."
  • Yazarın görevi korkunç gerçeği anlatmak, yurttaşın görevi de onu bilmektir.
  • Ama Konfiçyus, yurttaşın devletin başındakilerinin buyruklarına uymalarını isterken bunu tek taraflı olarak düşünmemiştir. Tam tersine: Konfiçyus ve öğrencileri sık sık dikkafalı ve mağrur krallarla birlikte oldular ve onlara hiç çekinmeden düşüncelerini söylediler. Zira kralın görevi ilk plânda bütün eski iyi gelenekleri korumak, herkese bir baba sevecenliği ile davranmak, adaleti ve rahatlığı sağlamaktır. Eğer o bu görevlerini yerine getirmiyor ve yurttaşlarını saygısızca eziyorsa o zaman halkın bu adamı tahtından indirmesi çok doğru ve haklı bir iştir diyordu Konfiçyus ile öğrencileri.
  • Sanatsal düşünce alanında belli başlı kimselerin eksikliği özellikle göze çarpmaktadır. Müzik ve resim kesinlikle bozulmuş ve çok sevilir olmaktan çıkmıştır. Politikadaysa sadece önder "yokluğu ile kalınmamış, ruh özelliği ve yurttaşın doğruluk duyguları büyük ölçüde kaybolmuştur. Böyle bir özelliğe dayanan demokratik parlamantcr rejim, bir çok yerlerde sarsılmış, diktatörler doğmuş ve tutunmuşlardır. Çünkü insanların yücelik duygusu ve bireysel haklar artık yeterince köklü değildi. Koyun sürüsü gibi kitleler, iki hafta içinde gazeteler tarafından öylesine bir heyecan ve telâşa düşürülebilirler ki, bu insanlar başta bulunan bu işlerle ilgili bir kaç partinin değersiz amaçları uğruna ölmek ve öldürmek için üniformaları geçiriverirler sırtlarına. Zorunlu askerlik görevi bana bugün uygar insanın yoksun bulunduğu birey saygısının nasıl ortadan kalktığını gösteren en kö tü belirtisi olarak görünüyor. Şüphesiz ki uygarlığımızın söndüğü üstüne kehanetlerde bulunanlar da vardır. Ben bu karamsarlardan değilim; daha iyi günlerin geleceğine inanıyorum.
  • Görev!... Yurttaşın görevi!...
    Düşünüyorum da, bugünün insanı için nasıl da içi boşalmış kavramlar bunlar!
    En azından yakın çevremi, kentimi, ülkemi gözümün önüne getiriyorum.
    Kaç kişi kaldı acaba bizim buralarda, birilerine, özellikle de 'site'ye
    karşı görevleri olduğunu gerçekten düşünen?
    Sokaktaki insandan, yaşamın önünde sürüklenip giden,
    kolay yönlendirilir yığınlardan, Sokrates'in deyimiyle
    'kalabalıktan' söz etmiyorum. Düşünenlerden, okumuş
    yazmışlardan, yine onun deyimiyle 'dediğine bakılması gereken'
    kişilerden söz ediyorum daha çok.
    Onlar arasında 'site'nin bir anlamı, bir önemi kaldı mı diye
    soruyorum kendi kendime.

    Herkesin kendi kabuğuna, kendi zırhının arkasına çekildiği,
    toplumdan, özellikle de devletten umudu kestiği, herkesin birbirini
    sollamaya çalıştığı ve her şeyden, ama her şeyden önce kendi çıkarını
    kolladığı bir dünyada, dörtnala kalkmış bir iş-ticaret-borsa-dalavere
    dünyasında 'site'nin bir anlamı kaldı mı?

    Devletin işlevini şirketlerin, 'yurttaş'ın yerini 'müşteri'nin almaya
    başladığı bir dünyada, yurttaşlık görevlerinden mi,
    müşteri yükümlülüklerinden mi söz edilebilir artık?
    Platon
    Sayfa 9 - CANCEP 16 - Samih Rifat İstanbul, Aralık 2004
  • 1984 – George Orwell
    .BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN DÖRT

    İngiliz romancısı ve denemecisi George Orwell, 1903 yılında Hindistan’da doğdu. 1922 yılında öğrenimini tamamladıktan sonra Birmanya’ya giderek İmparatorluk Polis Teşkilatı’na girdi. 1928’de teşkilattan istifa etti ve anılarını Burmese Days (1933) adı altında yayınladı. Aynı yıl yazdığı Down and Out in Paris and London adlı kitabında Paris ve Londra’da geçen günlerini anlatı İspanya İç Savaşı üzerine izlenimlerini, Katalonya’ya Selam (1938) adlı kitabında aktardı. Çağdaşlarını modern dünyanın sorunları üzerinde düşündürmek isteyen ve birçok eleştirmenin ‘İngiltere’nin Bilinci” olarak nitelendirdiği Orwell’in Swift tarzında yazdığı Hayvanlar Çiftliği (1945) ve 1949 yılında yayınladığı 1984 adlı romanları gelecek ile ilgili düşüncelerini yansıtan bir çeşit vasiyetname niteliği taşır. George Orwell, 1950 yılında Londra’da öldü.

    ORWELL BÜYÜK BİRADERİMİZ

    1984, Orwell’in sanatının tacıdır ve ku§ku götürmez biçimde, dikenlerden oluşmuş bir taçtır bu.

    George Orwell, edebiyat dünyasına damgasını vururken bir yandan da, çevresindeki mutsuzluğa mahkûm dünyayı düzeltmeye çalışıyordu. Gerçek bir liberal olduğundan, küçük şeyler aracılığıyla düzeltmeye çalışıyordu dünyayı. Programlar Pog-romları getiriyor. O halde, güllerle kurbağalara ya da daha anlamlı olduğunu düşünüyorsanız, sanata ve edebiyata dönün. Alçakgönüllü kurtuluşumuz işte burada, ‘gereksiz olan’da yatıyor.

    Orwell bir makalesinde şöyle diyordu: “Bugün dünyada var olan dev hınç birikimini daha da genişletmek için en iyi yol, Yahudilerle Araplar, Almanlarla Çekoslovaklar vb. arasında, her maçta yüz bin kişilik karışık bir izleyici kitlesinin hazır bulunacağı bir futbol turnuvası düzenlemektir.” Kurallara uyul-masa bile, teke tek oynandığı sürece, oyunlar zararsızdır. Dünyayı yıkmaya katkıda bulunan, uluslararası ölçekteki spordur. Tek kazancı, siyasal prestij ve mali çıkarlardır. Orwell de, milliyetçilik sorununu genelinde ele alır. Birmanya’da devlet görevlisi olarak bulunduğu sırada yüz yüze geldiği ingiliz enperyalizmi kötüdür, ama onu siyaset sahnesinden silen yeni emperyalizm türleri daha da kötüdür. Tüm uluslar iğrençtir, ama bazıları ötekilerden de iğrençtir. Orwell pek de çekici olmayan, bu dolambaçlı yoldan yurtseverliğe varır. Bazılarımız için, bu en temiz yoldur. Güllere, kurbağalara, sanata inanırız ve biliriz ki, kurtuluş, kurtuluşun küçücük bir kırıntısı, ancak bu yolda bulunabilir. Siyasal alanda bulamayız kurtuluşu, aldatılmaya da niyetimiz yoktur, ama seçtiğimiz, kötüler arasında en az kötü olan-

    Pogrom: Yahudi kırımı.

    dır. Böylece, yüreklerimizi ve beyinlerimizi zedelemeden yurtsever oluruz.

    Pek huzurlu bir çözüm değildir bu, ama huzur arıyorsak, Orwell’i izleyemeyiz. Kitaplarına yaslanmak isteriz, iğne gibi battıklarını fark ederiz. OrwelPin kitapları, bizden sonraki kuşaklar için bile, her şeyin çözümlendiği bir geleceğin rahatlatıcı umudunu taşımaz. Mistik bir bakış açısı bile getirmez. Or-well’in tek getirdiği, yakınımızdaki küçük şeylere, iyiliğe, barışa ve doğruluğa olan inançtır.

    Orwell, dilin, yazının duruluğu konusunda, tutkuya varan bir titizlik gösterirdi. Tehlikeli olmakla birlikte, gerekli bir oyundu oynadığı. Gerekliydi, çünkü dilin gerilemesi, düşüncenin de gerilemesidir ve bu, iletişimin zedelenmesi anlamına gelir. OrwelPe göre özgürlük, yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, kötü yazarlar; anlamın, bütün anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar. Her yurttaşın, özellikle de gazetecilerin görevi, bu tür cümle ve sözcükleri yakalayıp bunlara karşı savaşmaktır. Bu kaba, kısır dile karşı savaşımında Orwell tek başına değildir, ama büyük çoğunluk, soruna estetik açıdan, alayla yaklaşır. OrwelPi başkalarından ayıran, konuya sonsuz bir ciddiyetle eğilmesi ve dille özgürlük arasında doğrudan bağlantı kurmasıdır.
    http://www.turkceogren.com/1984-george-orwell-pdf/
  • Kişi ve Toplum

    Yaşantılarımıza, çabalarımıza bakarsak, neredeyse bütün davranışlarımızın, isteklerimizin, başka insanların varlığıyla bağlı olduğunu görürüz. Bütün tabiatımızın, toplumsal hayvanlara benzediğini anlarız. Başkalarının yetiştirdiğini yiyip, başkalarının diktiğini giyip, başkalarının yaptığı evlerde oturuyoruz. Bilgimizin ve inançlarımızın büyük bir kısmı, bize başkalarının yarattığı bir dil aracılığıyla gene başkaları tarafından verilmiştir. Dil olmasaydı, akıl gücümüz, gelişmiş hayvanlarla kıyaslandığında çok düşük kalırdı; bu yüzden şunu kabul edelim ki, hayvanlara karşı üstünlüğümüzü bir toplum içinde yaşamamıza borçluyuz. Birey doğumundan beri tekbaşına bırakılırsa, duyularında ve duygularında aklımızın alamayacağı kadar ilkel ve hayvanımsı kalır. Birey ne ise odur, varlığından gelme büyük bir erdemliği yoktur onun, besbelli. Maddi ve mânevi varlığı beşikten mezara giden büyük bir insan toplumunun bir parçasıdır o.
    Bir insanın topluluktaki başlıca değeri, düşünce, duygu ve davranışlarını, arkadaşlarının çıkarları yolunda yönetmesinin derecesine bağlıdır; ona bu alandaki tutumuna göre iyi, ya da kötü denir. Bir insanı tanımlamamız, ilk bakışta, sanki onun sadece toplumsal özelliklerine dayanır gibidir. Belki böyle bir davranış yanlış olabilir. Toplumdan aldığımız maddî, mânevi, ahlâki bütün değerlerin, sayısız kuşaklar gerisindeki belli yaratıcı kişilerden geçerek bize geldiği pek açıktır. Ateşin kullanılması, yediğimiz bitkilerin yetiştirilmesi, buhar makinası, hep tek kişilerin buluşlarıdır.
    Sadece birey düşünebilir ve bu yüzden de toplum için yeni değerler yaratır, üstelik toplumun uyduğu yeni yeni ahlâk kuralları da getirir. Nasıl toplumun besleyici toprağı olmadan kişilerin gelişmesi düşünülmezse, yaratıcı, geniş düşünceli, yargılayıcı, onu ortaya çıkaran bireylerin sıkı bir politika birliğine dayandığı kadar, kişi olarak onların bağımsızlıklarına da bağlıdır. Ortaçağ Avrupasını durgunluktan kurtaran İtalyan Rönesansı sırasında, özellikle en parlak yemişlerini veren Grek-Avrupa-Amerikan kültürü, bütünü ile bireyin özgürlüğüne ve tek başınalığına dayanır.
    Şimtli içinde yaşadığımız çağı düşünelim. Toplum ne yolda, birey ne yolda? Uygar ülkelerin nüfusu, eskisi ile ölçülecek olursa, çok artmıştır. Bugün Avrupa'da yüzyıl öncesinin üç katı insan yaşamaktadır. Ama büyük adamların sayısı ölçülemeyecek kadar azalmıştır. Kitleler, yaratıcı çabalarından ötürü, sadece bir kaç kişiyi kişilik saymaktadır. Örgütçülük, özellikle teknik alanda ve bilim alanında, bir dereceye kadar, büyük adamın yerini almıştır.Sanatsal düşünce alanında belli başlı kimselerin eksikliği özellikle göze çarpmaktadır. Müzik ve resim kesinlikle bozulmuş ve çok sevilir olmaktan çıkmıştır. Politikadaysa sadece önder "yokluğu ile kalınmamış, ruh özelliği ve yurttaşın doğruluk duyguları büyük ölçüde kaybolmuştur. Böyle bir özelliğe dayanan demokratik parlamantcr rejim, bir çok yerlerde sarsılmış, diktatörler doğmuş ve tutunmuşlardır. Çünkü insanların yücelik duygusu ve bireysel haklar artık yeterince köklü değildi. Koyun sürüsü gibi kitleler, iki hafta içinde gazeteler tarafından öylesine bir heyecan ve telâşa düşürülebilirler ki, bu insanlar başta bulunan bu işlerle ilgili bir kaç partinin değersiz amaçları uğruna ölmek ve öldürmek için üniformaları geçiriverirler sırtlarına. Zorunlu askerlik görevi bana bugün uygar insanın yoksun bulunduğu birey saygısının nasıl ortadan kalktığını gösteren en kö tü belirtisi olarak görünüyor. Şüphesiz ki uygarlığımızın söndüğü üstüne kehanetlerde bulunanlar da vardır. Ben bu karamsarlardan değilim; daha iyi günlerin geleceğine inanıyorum. Bu güvenimin nedenlerini kısaca açıklıyayım:
    Bence bugünkü çöküntü, yozlaşma belirtileri, gelişen endüstrinin ve makineleşmenin, bireysel gelişme özgürlüğünde büyük yaralar açılmasına varan görülmemiş ölçüde büyük bir varolma savaşı olgusuyla açıklanabilir. Ama makinenin gelişmesi, toplum gereklerini yerine getirebilmek için bireyden gittikçe daha az iş istenmesi demektir. Plânlı bir işbölümü, gittikçe artan bir ihtiyaç olmaktadır; bu işbölümü bireyi maddi güvene götürecektir. Bu güven, boş zaman ve bireyin el attığında bulacağı enerji onu daha geliştirecektir. Toplum bu yolla yeniden kazanabilir sağlığını. Umarız ki gelecekteki tarihçiler, günümüz toplumunun bozukluklarını, uygarlığın büyük bir hızla ilerlemesinden ötürü gözü ileride olan bir insanlığın çocukluk hastalıkları diye anlatacaklardır.