• Asılı bir bedenin Janina’yı neden durdurduğunu
    merak ettim. Bu, gördüğü ilk beden değildi. Ölüm bize yaşam kadar tanıdıktı. Hâlâ nefes alan, yürüyen o insanlar bile sanki binlerinin kendilerine ölü olduklarını söylemesini bekliyor gibiydiler.
  • 352 syf.
    ·Puan vermedi
    Yürüyen Kentler uzak bir gelecekte, distopik bir zaman aralığında geçiyor. Altmış Dakika Savaşları denen şiddetli bir çarpışma sonucunda tüm kıtalar yerle bir olmuş, güdümlü atom bombaları ve virüslü özel bombalar Dünya’nın neredeyse bütün kaynaklarını yok etmiştir. Hatta Kuzey Amerika kıtası o kadar kötü durumdadır ki oraya artık ölü topraklar denmektedir. Londra başta olmak üzere Avrupa’daki kentlerse devasa tank paletlerinin ve güçlü motorların yardımıyla hareket eden, mobil şehirlere dönüştürülmüştür. Artık dünyaya “Kentsel Darvincilik” hâkimdir. Başla bir deyişle, büyük şehirler varlıklarını sürdürebilmek ve kaynak elde edebilmek için küçük kentleri yutmakta ve sadece en güçlü olan hayatta kalmaktadır.

    Ama bu “yürüyen kentler” fikrine herkes sıcak bakmaz. Özellikle de Asyalılar… Kendilerine Mobillik Karşıtı Birliği diyen kalabalık bir grup insan, şehirlerin sabit olması gerektiğini savunmakta ve güçlünün güçsüzü yutmasının son derece doğal karşılandığı bu düzene karşı çıkmaktadır. Himalaya Dağları’nın sarp yamaçlarının arkasına sığınan bu insanlar yerleşik hayatın son temsilcileri ve mobil kentlerin en büyük düşmanıdır.

    M. İhsan Tatari

    İncelemenin tamamı: https://kayiprihtim.com/...likle-tanisma-vakti/
  • Ölüm bize yaşam kadar tanıdıktı. Hâlâ nefes alan, yürüyen o insanlar bile sanki binlerinin kendilerine ölü olduklarını söylemesini bekliyor gibiydiler.
  • "Ölü insanlar..." dedi, "Bir kötü insana baktığın zaman pislikten başka bir şey görmezsin. Onlar öteki insanlara baktığı zaman kötüden başka bir şey görmezler. Ağaca baktıkları zaman kereste ve çıkardan başka bir şey görmezler; hiçbir zaman güzellik görmezler. İşte onlar yürüyen ölü insanlardır."
  • 256 syf.
    ·Puan vermedi
    Savaşın pek çok yüzü var bu bilinen bir gerçek. Bu yüzler o kadar çeşitli mekanizmaların hem sonucu hem sebebi ki ne neydi, kim kimdi karıştırmak bir yana; neden sonuç ilişkisini çözmek de çok olanaklı olmuyor elbette. Savaş bir tarafta Benito Mussolini’nin dediği gibi -“milletin enerjisin en iyi alan savaştır.”- itici bir güçtür. Sanayi ve tüm kaynaklar bu noktaya kanalize edilir ve ne yazık ki bugün ki teknolojiyi bu yıkıcı Tanrı’ya borçluyuz. Ateş’in kılıcından beri bir aletsiz silahsız savaş olmaz. Keskin kenarlı bir kılıcı sapından tutarsanız elinizi kesmez; diğer türlü elinizi parçalar. Savaş, kabzası olmayan bir bıçak veya kılıç gibidir; kimin elini keseceğinden çok hangisinin elini kolunu koparacağı önemlidir. İllaki kesilir elin kolu her iki tarafında illaki acı ve kan vardır etrafta. Etrafa saçılan cesetler içinde tüm ahlak değerleri de yerle yeksan olur. Tek gerçeklik yokluk ve açlıktır. Yokluğunu çektiğiniz şey öncelikle huzurdur elbette ama bunun yanına açlığı hastalığı ve ölümü hediye eder savaş. Çıkan sonuç ise tüm değer yargılarının yok olduğu pis kirli bir ortamdır. Artık sınırlar kaybolmuştur. Kim iyi kim kötü, kim gaddar kim değil bilinmez. Aslında dost bile yoktur etrafta, hayatta kalmak için her şeyi göze almış bir sürü yürüyen ölü vardır. Gelecek yıllar ile değil dakikalarla sınırlıdır. Bomba düşer kurşun gelir yangın çıkar, açlık ve soğuk gelir. Hepsi de vahşi doğadan daha vahşidir. Sorgusuz alır canını da dönüp bakmaz arkasına, savaş. Yıkım her şey ve her yerde hüküm sürmektedir.
    Ahlak sınırlarının ortadan kalktığı böyle bir ortamda kimse doğmak istemez. Doğarsan bile yaşamak için bir çok gereği yerine getirmen gerekir. İsminin önemi yoktur ama deri renginin saç renginin çok önemi vardır. Bizden bizden değil kavramı içinde yer alırsın. Çoğu zaman bu iki uç arasında gidip gelirsin. Birçok kişi için bir düşman çok azı içinse dostsundur. Bu çok azıda beslenecek boğaz olarak götür seni. En çok aç kalırsın ve sonra da sürekli dayak yersin. Tutunduğun her kişi ölebilir aniden sen ölmeden. Karakterinin oluşmasını sağlayan en önemli şey savaş ve şartları olur. Mizacınızın içine eder savaş. Ürkek olursun mesela, fırsatçı olursun ve en çok da yalancı olursun:

    “İnsan olmak buyuk bir başarı, onemli bir aşamadır. Herkes, kavgasının içinde taşır. Bunu benimsemek kendi yasalarına gore tek başına kazanmak ya da kaybetmek zorundadır.”

    Bu vahşi ortamda savaşın kıyısına atılmış bir çocuk. Yalnız tek başına ve ürkek korkma yetisi geliştirmiş. Herkes ve her şey düşman. Vahşi bir var olma isteği çevrelemiş etrafını ve ne olduğunu bilmiyor aslında hayvan mı insan mı yoksa satılması için boyadıkları kuş mu? Hayvan ve insan arasında bir yerde hissediyor kendini makyaj yapılmış bir kuş:

    “Yuvasız kuşlar gibi, bomboş gökyüzünde uçuşuyor muydu dualanm? Umutsuzca kaçmaya çalışan bu dualar, yitirdiğim sesimle birlikte gizli bir yere mi kapatıldı mı yoksa?”

    Sığınacak hiçbir yer yok aslında yuvasız bir boyalı kuşun dileği de elbette başka bambaşkadır:

    “Kadınların çocukların paylaşılacağı dogruysa her çocugun birçok babası, birçok anası, sayısız kardeşleri olacak demekti. Çok güzel geliyordu bu bana. Herkesin olmak! Nereye git­sem babalar güven verici elleriyle saçlarımı okşayacak, anneler beni göğüslerine sıkacak; ağabeyler beni köpeklerden koruyacak; ben de kız kardeşlerime göz kulak olacaktım. Köylülerin neden korktuklanna akıl erdiremiyordum doğrusu.”

    Bir karakter ve mizaç gelişimini savaş kadar derinden etkileyecek çok az şey vardır. Bu pek çok şeyin sınırını ortadan kaldırır. Düşünün doğuştan kör bir insana renkleri anlatmanın zorluğunu. Bu noktada savaşın ortasında ahlakı ve insan olmayı nasıl öğretebilirsiniz ki? İnsanlar bile insan değilken tek gerçek ne olursa olsun hayatta kalmak olmuşken. Hayat insanlar nedeniyle garip elbette, ve biz çocukları kendimiz ile kirletiyoruz.
    İkinci dünya savaşını bir de çocuk gözüyle görmek için okunmalı bu kitap. Basit ama muhteşem çıkarımları ile asla geri gelmeyen değer yargı kaybı ile birlikte. Savaş insanları kaybettiği gibi insan olmanın tüm yollarını da yıkar. Bir çorak çöldür geride kalan hem coğrafya üzerinde hem de insanlığın kalbinde.
    Keyifli okumalar!
  • ’’Telgrafın tellerini kurşunlamalı’’
    Öyle değildi bu türkü bilirim
    Bir de içime
    -Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
    Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
    Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
    Haberler bilirim mektuplar bilirim.Gamdan dağlar kurmalıyım
    Kayaları kelimeler olan
    Kırk ikindi saymalıyım
    Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
    Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
    Baştan ayağa ıslanmalıyım
    Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.İçimde kaynayan bir mahşer var
    Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
    Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
    Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
    Birden alıverirler kara haberini
    Okul dönüşü bir trafik kazasında
    Can veren oğullarının.Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
    Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
    Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
    Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
    Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
    Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
    Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
    İsyanın kapkara sularına dalan.Nice akşamlar bilirim ki
    Karanlığını
    Bir millet hastanesinde
    Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
    Başını kalorifer borularına gömmüş
    Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
    Haber sormaya korkan
    Genç kızların yüreğinden almıştır.Bir de baharlar bilirim
    Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
    Anadolu bozkırlarında
    İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru
    Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
    Cesur otobüs pencerelerinden
    Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen
    Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
    Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
    Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
    Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.Yazlar bilirim memleketime özgü
    Yiğit köy delikanlılarının
    İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
    Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
    Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
    Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
    Mavzerinin demirini alnına dayamış
    Yüreği susuzluktan bunalan
    İçinden mahpushane çeşmeleri akan
    Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
    Apansız silahına davranan
    Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
    Yazlar bilirim memleketime özgüGüzler bilirim ülkeme dair
    Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir
    Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
    Kalbim gibi
    Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
    Titreyen kenar mahalle çocukları
    Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için
    Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.Kadınlar bilirim ülkeme ait
    Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
    Göğüsleri Çukurova gibi münbit
    Dağ gibi otururlar evlerinde
    Limanlar gemileri nasıl beklerse
    Öyle beklerler erkeklerini
    Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.İsyan şiirleri bilirim sonra
    Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
    Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
    Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
    Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
    Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.Müslüman yürekler bilirim daha
    Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet
    Eller bilirim haşin hoyrat mert
    Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
    Her kırışığı sorulacak bir hesabı
    Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.Bütün bunların üstüne
    Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
    Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
    Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
    Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
    Can kuşum, umudum, canım sevgilim.