• 552 syf.
    ·Puan vermedi
    Robert Musil, 1880-1942 yılları arasında yaşamış Avusturyalı bir yazardır. Musil askeri lisede okur, üniversite eğitimi mühendislik üstünedir, sonrasında ise psikoloji üstünde yüksek lisans yapar. 1921 yılında yayımlamaya başladığı Niteliksiz Adam romanına hayatını adamıştır.
    Eserin orijinalı 4 cilt ve 2159 sayfadır. Musil'in başyapıtı olan Niteliksiz Adam eseri yarım kalmasına rağmen James Joyce'nin ''Ulysses'', Marcel Proust'un ''Geçmiş Zaman Peşinde'' romanlarıyla birlikte 20.yy'ın modern romanın zirvesini oluşturur.
    Türkçeye ise Yapı Kredi Yayınları basımıyla Ahmet Cemal tarafından yaklaşık 900 sayfası çevrilmiştir. Ahmet Cemal çok yavaş bir şekilde bu romanı Türkçeye çeviriyor diyebiliriz. Fakat 2018 yılınnın muhtemelen ekim kasım aylarında [ben şuan (21.12.2018, 21:27) bunu farkettim] Aylak Adam yayınevinin basımıyla M. Sami Türk tarafından tamamıyla çevrildiğini görüyorum. Ama burada ben Ahmet Cemal'e yavaş çevirmesine hak veriyorum çünkü kitap baya ağır, öyle boş bir kitap değil ve benim incelemem de pek profesyoneldir diyemeyeceğim.

    Eserin ismi ile kitap doğru orantılıdır. Nitelik TDK imla kılavuzunda:
    1.Nitelik yönünden kusuru olan, herhangi bir üstün yönü olmayan, özelliği olmayan, degersiz
    2.Ayırt edici bir özelliği olmayan
    anlamlarına gelir.
    Başkişi olan Ulrich ise bize Niteliksiz Adam olarak verilir.

    Musil bu romanı ile bize İmpkralya ülkesinin çöküş nedenlerini anlatır. Başkişisi Ulrich öncelikli olmak üzere karakterler üzerinden çöküş bize anlatılır. Kitabın en başında bize bunun sinyaleri verilir. 2 kişi bir trafik kazasını görür, 2'sinin de önce içleri parçalanır bu duruma ve üzülürler. Fakat yaşlı adam, yaşlı teyzeye istatistikler aracılığıyla bunun çokça meydana geldiğini belirtir ve içleri direkt olarak rahatlar. Bu olayla birlikte olayların içine daha girilir.
    Romanda tek nitelikli kişi Ulrich'in babasıdır. Ulrich'in babası fakir bir hayat sürmesine rağmen eldeki eğitimden en iyi şekilde yararlanarak en üst zümrenin içine kadar girer ve saygı görür. Yazar İlahi bakış açışı ile bize tüm bunları verir.
    Ulrich'e baktığımızda aslında çok yetenekli, bilgili, yürüyen bir deha olduğunu görüyoruz. Askerlikle ilgilenmiş, matematik alanında ise ileri derece bilgisi vardır tüm bu bilgilerine rağmen yozlaşmış kişi olarak verilir bize. Ulrich'in bize böyle gösterilmesinin nedeni Musil'in kendi fikrini benimsetmesidir diyebiliriz. Böyle nitelikli gibi görünen insanlar bile aslında işe yaramaz, bir işte tutunamayan, ahlaksızlıklar içinde boğulan birer kişilerdir vurgusunu yapar ve bunu bize diğer tüm karakterler üstünden gösterir.

    Ulrich'in sevgililerine baktığımız zaman Leona bir fahişedir, Ulrichle sevgili olmasına rağmen başkalarıyla ilişkiye giren. açgözlü ve bu açgözlülüğü pekiştirmek için fiziksel özelliği şişman olarak bize verilir.
    Bonadea'ya bakıldığı zaman evli olmasına rağmen Ulrich'le ilişikisi vardır. Duygusal boşluğunu Ulrich ile doldurmaya çalışır.

    Paralel Eylemi başlatan Kont Leinsdorf'ta tüm karakterler gibi yozlaşmış bir kişidir. Bu eylemi başlatır fakat içerikten yoksun ve nelere sebep olacağını dahi düşünmez. Musil bu karakter ile de bize ''Kont gibi bir rütbede, belli bir kapasiteye sahip olsa bile bir işe yaramadığını bize gösterir.''
    Paralel Eylem'de büyük ve önemli görevleri varmış gibi görünen Dr. Arnheim ve General Stumm ise çıkarcı kişilerdir. Dr. Arnheim sanayisi için petrol alabilmek uğruna bu paralel eyleme katılır, General Stumm'un amacı ise orduya destek cıkabilecek para almaktır. Avusturya için önemli görünen sanat ve bilim hareketi olan Paralel Eylem'de bulunuş amaçları sadece budur.
    Diotima ise Ulrich'in kuzinidir. Evli olmasına rağmen Dr.Arnheim'e karşı duygular besler. Tuzzi ile evlenmesinin nedeni saygıdeğer bir rütbeye ulaşmaktı ve evlerini bu eyleme açma nedeni tarihe adını yazdırmaktır. Böyle huyları olmasına rağmen devlet işlerinde yetkili kişilerin ondan akıl olduğu görülür.

    Kitapta pek çok karakter vardır fakat hepsinden söz edemeyeceğim fakat bu romanda iyi gösterilen tek karakter Ulrich'in Babasıdır. Onun dışında olan herkes yozlaşmış birer kişidir ve İmpkralya'nın çöküşü onlar yüzündendir. ''Bir insanın rütbesi veya bilgisi olsa bile bunu kullanmadıklarında ya da kullanamadıklarında birer niteliksiz kişi olur, bu bilgili ama niteliksiz olan kişiler kendisini geliştiremezse ise bir devlet bile sona ulaşır'' fikrini bize aşılar.

    Musil kısaca bize bu romandaki karakterler gibi olmayın der.
  • Türkiye Türkçesinde en sık kullanılan harf %11,92'yle "a" harfiymiş. En az kullanılan harfimiz ise %0,034'le "j" imiş.
  • Yazar: NigRa
    Hikaye Adı : Ödünç Zaman
    Link: #31909913
    Müzik Parçası : Primavera

    Caddeyi koşar adım geçiyorum, zaten arabalar da bir türlü yol vermek bilmedi, üstelik de yaya geçidinde beklediğim halde geçiş önceliği tanımadılar. Önceliğin benim olması gerekiyor, yaya geçidi orası... Sinirleniyorum. Her gün defalarca aynı krizi yaşayıp yine de söyleniyorum, boş veremiyorum. Küstah subaya omuz atabilmek için günlerce ince ince plan yapıp kendini yiyip bitiren yeraltı kahramanı gibiyim. Arabalar benden bir haber ben her gün arabalara karşı öncelik savaşı veriyorum bu cadde kenarında.

    Caddenin kenarında beklerken gökyüzü storysi atma dürtüsü geliyor birden, hava kapalı, bulutlar toplanmış güzel bir fotoğraf karesi için koşullar elverişli... Bir de afili söz yapıştırırım altına, şiir falan acayip seviyormuşum, ilgi duyuyormuşum gibi olur. Şimdi herkes şair zaten, o da olmadı yazar. Zaten bir ben kaldım kitap çıkarmayan.

    Çalan uzun, sinirli bir korna ile gökyüzünden yeryüzüne iniyorum. Söylenerek hızlıca karşıya geçiyorum. Aslında sonucu çoktan belli olan, fırsat yakalamışken yolun karşısına geçmek mi yoksa resim çekip yol kenarında biraz daha zaman kaybetmek mi seçenekleri arasındaki tercihimi yapıyorum böylece.

    Bunlar hep zamanımdan çalıyor, benim acele etmem lazım.

    Saate bakmak için telefonu cebimden çıkarıyorum, tuş kilidi desenini çizip ekranı açıyorum. Al işte iki dakika geçmiş bile. Hep şu arabalar yüzünden!

    Yine kim ne yazmış Whatsapptan! Offff bir durmuyorlar ki, neyse sonra dönerim şimdi onunla vakit kaybetmeyeyim, Instagram, Twitter... parmağımı soldan sağa kaydırıp uygulama bildirimlerini ekrandan siliyorum. Whatsapp mesajını okusam şimdi mavi tik olacak, sonra cevap verdin vermedin tantanası, bunlar küçük şeyler gibi geliyor ama her gün zorla dayatılan küçük şeylerin çıldırtıcı bir tarafı var anlamıyorsunuz sanırım. Belki de siz takmıyorsunuzdur böyle şeyleri. Ben ayrı yazılmayan -de, -dalara bile takıyorum. Yok TDK ile bir alakam yok.

    Tekrar saati kontrol ediyorum tuşları kilitlemeden önce, hala yeteri kadar zamanım var.

    "Hayatın hızına yetişemezken, her şey fazlasıyla hızlıyken daha da hızlı olmaya uğraşıyoruz." cümlesi geliyor aklıma yürüyen merdivenleri koşarak çıkarken. Nerede okumuştum bunu hatırlayamıyorum. Doğru bir söz olabilir ama gerçekler böyle değil. Bazen zamanın kontrolü bizde değil. O yüzden başkası tarafından lütfedilen zamanı iyi değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Nihayetinde modern köleleriz. Saate bakıyorum bir dakika daha geride kaldı. Hızlanıyorum.

    Her sabah aynı alarma uyan, rutin işlemleri yap, işe yetişmek için acele et, kahvaltıdan aldığın bir lokmayı çiğnerken, göz kalemini çekmeye çalış. Bir telaş hazırlanırken çalan telefona cevap ver.

    -Ben geldim sayılır..
    +İki dakikaya hazır sayılırım!! İniyorum...

    Rutin günaydınlar, ezberlenmiş sohbetler, alışıldık kahkahalar... Bazen sabahtan daha yoruluyorum. Derdimi anlatacak bir Olric de yok ki yanımda, kendi içime kapanıyorum öyle. Otomatik cevaplar, öğrenilmiş tepkiler veriyorum, bugün hiç sizi çekecek havamda değilim. Zaten bakın çok işim var, müşteri de çok sorunlu canım, firmadaki görevli çocuğa da bunu kaç kez anlattım halbuki. İnsan insanın sınavı, bir gün cinnet geçirirsem saçma sapan birisi derdimi anlamadığı için geçireceğim. Neyse çok işim var, zaman kaybettirmeyin bana. Bak işte uğraşırken vakit de ne çabuk geçivermiş hiç de anlayamadık.

    Komik olmayan esprilere, hep aynı havadislere doydum diyemiyorum da benim eve gitmem lazım diyorum. Siz takılın başka bir gün otururuz yine.

    "Ne varsa evde sen dee!"

    Evde de bir numara yok bakmayın işte... Orada da aynı sorular, sıradan günlük sorunlar, bazen gelenler oluyor eğleniyor gibi yapıyorum aslında bir an önce gitsinler de kendi kendime kalayım istiyorum.

    Sıkılıyorum işte ben zorlamayın beni, sizi de sıkarım ben size ayak uyduramıyorum. Örneğin sen o aynı yerde beşinci selfie denemeni yaparken ben seni izlerken daha yorulmuş oluyorum, sonra "resim" çekinmek istemeyince bir tuhaf sıfatını alıyorum. Tuhaf bence de bir anlamı yok ki. Güzel bir an bile değil fotoğraf ile ölümsüzleştirmek istenen.

    Neyse daldım yine, bak insanlar ayak uydurmuşlar, herkes en şık, en tarzz... Herkes herkesle dostmuş gibi güle söyleye takılıp gidiyorlar. Ablan star bebeyim !! Bir de kahkaha patlat arkasından tastamam.

    Ben vitrinlere öylece bakıp yürümeye devam ediyorum. Aa burada ne vardı kapanmış, yerinde ne vardı hatırlayamadım şimdi, bu mağaza ne satıyor markanın adını ilk kez görüyorum. Vaktim olduğu bir ara gelip bakayım aslında güzel şeyler var gibi. Şuan hiç vaktim yok.

    Hmm neydi o bir dakika önce düşündüğüm. Zamanın başkası tarafından yönetiliyor olması... Olmaz öyle şey demeyin bana hiç, yakalarınızın beyazlığı ele veriyor sizi. Ben şimdi bana ayrılan süre zarfında o lanet caddeyi geçip, bu binaya girmek, o sözde güvenlik için konulmuş olan x-ray kuyruğunu aşmak, işimi hızlıca halledip geri dönmek zorundayım. Nihayet rengarenk rafların görüntüsünü hafızama işleyerek, kokuları çekerek ilerliyorum. Süre on beş dakika... Çalan şarkı güzelmiş, kimin acaba? Bu kadar dar zamana sıkıştırmasam daha iyi olurdu evet ama ihtiyaç duydum adeta. Sınırlı dakikalarla da olsa mekan değiştirmek istedim, farklı bir kaç yüz göreyim.

    Hmm yeni bir Kafka gelmiş, daha Dava incelemesi yazacağım, söz verdim bir kere. Yazacağım da ha deyince olmuyor ki, zaten diyorum ya vaktim de yok pek. Neyse bırak şimdi Kafka'yı Milena'yı vakit dar, hedefine odaklan al ve çık!

    Vakit hepten daraldığı için telaşla ilerliyorum. Bir taraftan sürekli saati kontrol ediyorum.

    "1000kitap hikayede bu ay : Post apokaliptik bilim kurgu ! Enceladus."

    Dergiyi alıp kasaya ilerliyorum, bayılıyorum bunlara çok heyecanlı yazıyorlar. Yüzümde bir tebessüm, aklım dergide gülümseyerek parayı ödeyip mağazadan ayrılıyorum. Şimdi aklım kurgu dünyada, acaba insanlığa ne olduğunu bu sayıda öğrenebilecek miyiz!?

    Tekrar telefonu çıkarıyorum, öğle molamın bitmesine on bir dakika kalmış. Adımlarımı iyiden iyiye hızlandırıyorum, otomatik kapıdan çıkıyorum, yine caddenin kenarında bu kez de ters yönde yaya geçidinin ucunda yaya araç önceliği krizini yaşıyorum. Bu sefer bilinçli bir sürücü yol veriyor neyse ki daha az zamanımı yedi. İki dakika kazançlıyım. Artık vakit doldu dolacak, bir gözüm telefonun saatinde aceleyle geçiyorum sol taraftaki hastanenin acil girişini. Köşeyi dönüp en kestirme yol olan yangın merdivenini koşarak çıkıp ofise adımımı atıyorum. Cidden yangın olacak olsa epey bir self tatbikat yaptım aslında, sorunsuz atlatırım.

    Tam vaktinde! Ohh be! Biraz koşturdum ama yetiştim.

    "Yine kitap mı aldın, inanmıyorum sana yok artık!"

    ".... Hmm dergi aldım öyle...." neden suçlu gibi hissettim ki kendimi öyle, ağzımda geveledim. Hafiften kızıyorum, "Sanane! Ben senin maaşının yarısını kozmetikte bırakmanı yadırgıyor muyum?" diye geçiriyorum içimden, başka cevap vermeden masama geçiyorum. Ne çok seviyorlar laf olsun diye eleştirmeyi. Sanki kitap değil, kokain alıp gelmişim gibi bir muamele!

    Gün böyle gereksiz bir sürü muhabbetle devam ederken, ben kulaklığımı takıp soyutluyorum kendimi. Hiç değilse duyup da sinir olmayayım, aa bak vakit de gelmiş, herkesin acelesi var telaşla toplanıyor her biri.

    "Başka akşam otururuz eve gitmem lazım bu akşam. Otobüsü kaçırmadan çıkayım, giderse 1 saat sonra bir sonraki... Çok beklerim.". İyi akşamlar seslenişleri arasında hızla çıkıyorum ofisten, acelem var otobüs kaçmadan yakalamam gerekiyor. Bu çıkışta da atlattım şükür darısı önümüzdeki maçlara. Küçük mutluluklarla avunmayı iyi biliyorum. Hah işte otobüste geliyor tam zamanında vardım durağa, itiş kakış biniyorum otobüse hızla, mazallah şoför basar gider sonra. Onun da acelesi var trafikte yeterince zaman kaybetti zaten, bir sonraki tura geç kalacak.

    "Arkalara doğru ilerleyelim!" diye bağırıp duruyor, biz ilerlemedikçe yeni binen yolcuların binişi tamamlanamıyor, zaman kaybediyoruz, şoför sinirleniyor. Keşke şu klimaları da açsaydı.

    Yemeğe geç kalmamak için eve yine aceleyle yürüyorum. Sanırım zaten artık vaktim olsa bile hızlı yürüyorum, alışkanlık oldu bende. Aklıma o Kızılderili geliyor,çok bilmiş Kızılderili, ezbere konuşmak kolay tabi, bu düzeni ben ya da bu yazıyı okuyan sen kurmadık, bu düzenin içine doğduk ve çıkış yolunu bilmiyoruz. Beyaz adam atalarının mirasını yüklendi ve her geçen gün hep daha fazla acele etmesi gerekiyor. Kızılderili de 21. yüzyılda yaşasa öyle sakin oturamazdı. Otobüsten inip eve gidene kadar bunun gibi saçma düşünceler geçiyor zihnimden.

    Eve varınca da acele etmem gerekiyor zaten, yoksa kendime ayıracağım zamandan çalmış oluyorum. Bir yerlerden ödünç zaman bulsam ne iyi olur.

    Aceleyle yemeğimi yiyorum, üzerimi değiştiriyorum ve günün en acelesiz vaktindeyim nihayet. Artık yetişmem gereken bir yer yok. Kendime ait zamanımdayım, benim zamanım olduğuna göre de nasıl istersem öyle harcama lüksüne sahibim. Öğlende bir telaş koşup aldığım dergiyi alıyorum, açıyorum ve okumaya başlıyorum :

    "Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı."
  • https://www.youtube.com/watch?v=qYEooPeyz5M

    Caddeyi koşar adım geçiyorum, zaten arabalar da bir türlü yol vermek bilmedi, üstelik de yaya geçidinde beklediğim halde geçiş önceliği tanımadılar. Önceliğin benim olması gerekiyor, yaya geçidi orası... Sinirleniyorum. Her gün defalarca aynı krizi yaşayıp yine de söyleniyorum, boş veremiyorum. Küstah subaya omuz atabilmek için günlerce ince ince plan yapıp kendini yiyip bitiren yeraltı kahramanı gibiyim. Arabalar benden bir haber ben her gün arabalara karşı öncelik savaşı veriyorum bu cadde kenarında.

    Caddenin kenarında beklerken gökyüzü storysi atma dürtüsü geliyor birden, hava kapalı, bulutlar toplanmış güzel bir fotoğraf karesi için koşullar elverişli... Bir de afili söz yapıştırırım altına, şiir falan acayip seviyormuşum, ilgi duyuyormuşum gibi olur. Şimdi herkes şair zaten, o da olmadı yazar. Zaten bir ben kaldım kitap çıkarmayan.

    Çalan uzun, sinirli bir korna ile gökyüzünden yeryüzüne iniyorum.  Söylenerek hızlıca karşıya geçiyorum. Aslında sonucu çoktan belli olan, fırsat yakalamışken yolun karşısına geçmek mi yoksa resim çekip yol kenarında biraz daha zaman kaybetmek mi seçenekleri arasındaki tercihimi yapıyorum böylece.

    Bunlar hep zamanımdan çalıyor, benim acele etmem lazım.

    Saate bakmak için telefonu cebimden çıkarıyorum, tuş kilidi desenini çizip ekranı açıyorum. Al işte iki dakika geçmiş bile. Hep şu arabalar yüzünden!

    Yine kim ne yazmış Whatsapptan! Offff bir durmuyorlar ki, neyse sonra dönerim şimdi onunla vakit kaybetmeyeyim, Instagram, Twitter... parmağımı soldan sağa kaydırıp uygulama bildirimlerini ekrandan siliyorum. Whatsapp mesajını okusam şimdi mavi tik olacak, sonra cevap verdin vermedin tantanası, bunlar küçük şeyler gibi geliyor ama her gün zorla dayatılan küçük şeylerin çıldırtıcı bir tarafı var anlamıyorsunuz sanırım. Belki de siz takmıyorsunuzdur böyle şeyleri. Ben ayrı yazılmayan -de, -dalara bile takıyorum. Yok TDK ile bir alakam yok.

    Tekrar saati kontrol ediyorum tuşları kilitlemeden önce, hala yeteri kadar zamanım var.

    "Hayatın hızına yetişemezken, her şey fazlasıyla hızlıyken daha da hızlı olmaya uğraşıyoruz." cümlesi geliyor aklıma yürüyen merdivenleri koşarak çıkarken. Nerede okumuştum bunu hatırlayamıyorum. Doğru bir söz olabilir ama gerçekler böyle değil. Bazen zamanın kontrolü bizde değil. O yüzden başkası tarafından lütfedilen zamanı iyi değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Nihayetinde modern köleleriz. Saate bakıyorum bir dakika daha geride kaldı. Hızlanıyorum.

    Her sabah aynı alarma uyan, rutin işlemleri yap, işe yetişmek için acele et, kahvaltıdan aldığın bir lokmayı çiğnerken, göz kalemini çekmeye çalış. Bir telaş hazırlanırken çalan telefona cevap ver.

    -Ben geldim sayılır..
    +İki dakikaya hazır sayılırım!! İniyorum...

    Rutin günaydınlar, ezberlenmiş sohbetler, alışıldık kahkahalar... Bazen sabahtan daha yoruluyorum. Derdimi anlatacak bir Olric de yok ki yanımda, kendi içime kapanıyorum öyle. Otomatik cevaplar, öğrenilmiş tepkiler veriyorum, bugün hiç sizi çekecek havamda değilim. Zaten bakın çok işim var, müşteri de çok sorunlu canım, firmadaki görevli çocuğa da bunu kaç kez anlattım halbuki. İnsan insanın sınavı, bir gün cinnet geçirirsem saçma sapan birisi derdimi anlamadığı için geçireceğim. Neyse çok işim var, zaman kaybettirmeyin bana. Bak işte uğraşırken vakit de ne çabuk geçivermiş hiç de anlayamadık.

    Komik olmayan esprilere, hep aynı havadislere doydum diyemiyorum da benim eve gitmem lazım diyorum. Siz takılın başka bir gün otururuz yine.

    "Ne varsa evde sen dee!"

    Evde de bir numara yok bakmayın işte... Orada da aynı sorular, sıradan günlük sorunlar, bazen gelenler oluyor eğleniyor gibi yapıyorum aslında bir an önce gitsinler de kendi kendime kalayım istiyorum.

    Sıkılıyorum işte ben zorlamayın beni, sizi de sıkarım ben size ayak uyduramıyorum. Örneğin sen o aynı yerde beşinci selfie denemeni yaparken ben seni izlerken daha yorulmuş oluyorum, sonra "resim" çekinmek istemeyince bir tuhaf sıfatını alıyorum. Tuhaf bence de bir anlamı yok ki. Güzel bir an bile değil fotoğraf ile ölümsüzleştirmek istenen.

    Neyse daldım yine, bak insanlar ayak uydurmuşlar, herkes en şık, en tarzz... Herkes herkesle dostmuş gibi güle söyleye takılıp gidiyorlar. Ablan star bebeyim !! Bir de kahkaha patlat arkasından tastamam.

    Ben vitrinlere öylece bakıp yürümeye devam ediyorum. Aa burada ne vardı kapanmış, yerinde ne vardı hatırlayamadım şimdi, bu mağaza ne satıyor markanın adını ilk kez görüyorum. Vaktim olduğu bir ara gelip bakayım aslında güzel şeyler var gibi. Şuan hiç vaktim yok.

    Hmm neydi o bir dakika önce düşündüğüm. Zamanın başkası tarafından yönetiliyor olması... Olmaz öyle şey demeyin bana hiç, yakalarınızın beyazlığı ele veriyor sizi. Ben şimdi bana ayrılan süre zarfında o lanet caddeyi geçip, bu binaya girmek, o sözde güvenlik için konulmuş olan x-ray kuyruğunu aşmak, işimi hızlıca halledip geri dönmek zorundayım. Nihayet rengarenk rafların görüntüsünü hafızama işleyerek, kokuları çekerek ilerliyorum. Süre on beş dakika... Çalan şarkı güzelmiş, kimin acaba? Bu kadar dar zamana sıkıştırmasam daha iyi olurdu evet ama ihtiyaç duydum adeta. Sınırlı dakikalarla da olsa mekan değiştirmek istedim, farklı bir kaç yüz göreyim.

    Hmm yeni bir Kafka gelmiş, daha Dava incelemesi yazacağım, söz verdim bir kere. Yazacağım da ha deyince olmuyor ki, zaten diyorum ya vaktim de yok pek. Neyse bırak şimdi Kafka'yı Milena'yı vakit dar, hedefine odaklan al ve çık!

    Vakit hepten daraldığı için telaşla ilerliyorum. Bir taraftan sürekli saati kontrol ediyorum.

    "1000kitap hikayede bu ay : Post apokaliptik bilim kurgu ! Enceladus."

    Dergiyi alıp kasaya ilerliyorum, bayılıyorum bunlara çok heyecanlı yazıyorlar. Yüzümde bir tebessüm, aklım dergide gülümseyerek parayı ödeyip mağazadan ayrılıyorum. Şimdi aklım kurgu dünyada, acaba insanlığa ne olduğunu bu sayıda öğrenebilecek miyiz!?

    Tekrar telefonu çıkarıyorum, öğle molamın bitmesine on bir dakika kalmış. Adımlarımı iyiden iyiye hızlandırıyorum, otomatik kapıdan çıkıyorum, yine caddenin kenarında bu kez de ters yönde yaya geçidinin ucunda yaya araç önceliği krizini yaşıyorum. Bu sefer bilinçli bir sürücü yol veriyor neyse ki daha az zamanımı yedi. İki dakika kazançlıyım. Artık vakit doldu dolacak, bir gözüm telefonun saatinde aceleyle geçiyorum sol taraftaki hastanenin acil girişini. Köşeyi dönüp en kestirme yol olan yangın merdivenini koşarak çıkıp ofise adımımı atıyorum. Cidden yangın olacak olsa epey bir self tatbikat yaptım aslında, sorunsuz atlatırım.

    Tam vaktinde! Ohh be! Biraz koşturdum ama yetiştim.

    "Yine kitap mı aldın, inanmıyorum sana yok artık!"

    ".... Hmm dergi aldım öyle...." neden suçlu gibi hissettim ki kendimi öyle, ağzımda geveledim. Hafiften kızıyorum, "Sanane! Ben senin maaşının yarısını kozmetikte bırakmanı yadırgıyor muyum?" diye geçiriyorum içimden, başka cevap vermeden masama geçiyorum. Ne çok seviyorlar laf olsun diye eleştirmeyi. Sanki kitap değil, kokain alıp gelmişim gibi bir muamele!

    Gün böyle gereksiz bir sürü muhabbetle devam ederken, ben kulaklığımı takıp soyutluyorum kendimi. Hiç değilse duyup da sinir olmayayım, aa bak vakit de gelmiş, herkesin acelesi var telaşla toplanıyor her biri.

    "Başka akşam otururuz eve gitmem lazım bu akşam. Otobüsü kaçırmadan çıkayım, giderse 1 saat sonra bir sonraki... Çok beklerim.". İyi akşamlar seslenişleri arasında hızla çıkıyorum ofisten, acelem var otobüs kaçmadan yakalamam gerekiyor. Bu çıkışta da atlattım şükür darısı önümüzdeki maçlara. Küçük mutluluklarla avunmayı iyi biliyorum. Hah işte otobüste geliyor tam zamanında vardım durağa, itiş kakış biniyorum otobüse hızla, mazallah şoför basar gider sonra. Onun da acelesi var trafikte yeterince zaman kaybetti zaten, bir sonraki tura geç kalacak.

    "Arkalara doğru ilerleyelim!" diye bağırıp duruyor, biz ilerlemedikçe yeni binen yolcuların binişi tamamlanamıyor, zaman kaybediyoruz, şoför sinirleniyor. Keşke şu klimaları da açsaydı.

    Yemeğe geç kalmamak için eve yine aceleyle yürüyorum. Sanırım zaten artık vaktim olsa bile hızlı yürüyorum, alışkanlık oldu bende. Aklıma o Kızılderili geliyor,çok bilmiş Kızılderili, ezbere konuşmak kolay tabi, bu düzeni ben ya da bu yazıyı okuyan sen kurmadık, bu düzenin içine doğduk ve çıkış yolunu bilmiyoruz. Beyaz adam atalarının mirasını yüklendi ve her geçen gün hep daha fazla acele etmesi gerekiyor. Kızılderili de 21. yüzyılda yaşasa öyle sakin oturamazdı. Otobüsten inip eve gidene kadar bunun gibi saçma düşünceler geçiyor zihnimden.

    Eve varınca da acele etmem gerekiyor zaten, yoksa kendime ayıracağım zamandan çalmış oluyorum. Bir yerlerden ödünç zaman bulsam ne iyi olur.

    Aceleyle yemeğimi yiyorum, üzerimi değiştiriyorum ve günün en acelesiz vaktindeyim nihayet. Artık yetişmem gereken bir yer yok. Kendime ait zamanımdayım, benim zamanım olduğuna göre de nasıl istersem öyle harcama lüksüne sahibim. Öğlende bir telaş koşup aldığım dergiyi alıyorum, açıyorum ve okumaya başlıyorum :

    "Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı."
  • Düzeltme işareti (^) kalkmadı.
    "Karını ortağınla paylaşır mısın?"
    "Kârını ortağınla paylaşır mısın?"

    İsterseniz kaldırın.