• Seyrimde bir şehre vardım
    Gördüm sarayı güldür gül
    Sultanının tâcı tahtı
    Bağı duvarı güldür gül

    Gül alırlar gül satarlar
    Gülden terazi tutarlar
    Gülü gül ile tartarlar
    Çarşı pazar güldür gül

    Toprağı güldür, taşı gül
    Kurusu güldür, yaşı gül
    Has bahçenin içinde
    Servi çınarı güldür gül

    Gülden değirmeni döner
    Onun ile gül öğünür
    Akar suyu döner çarkı
    Bendi pınarı güldür gül

    Al gül ile kırmızı gül
    Çift yetişmiş bin bahçede
    Bakışırlar hâre karşı
    Hârı ezharı güldür gül

    Ümmi Sinan gel vasfeyle
    Gül ile bülbül derdini
    Yine bu garip bülbülün
    Ah u figanı güldür gül



    ÜMMÎ SİNAN
    (ö. 1067/1657)
    Halvetî şeyhi, şair.

    Müellif:
    A. AZMİ BİLGİN
    Antalya Elmalı’da doğdu. Adı Yûsuf, babasının adı İbrâhim’dir. Bazı eserlerde adının Muhammed şeklinde verilmesi (meselâ bk. Ayvansarâyî, vr. 46a; Osmanlı Müellifleri, I, 85) yanlıştır. Şiirlerinde mahlas olarak hem “Ümmî Sinan”ı hem “Sinân-ı Ümmî”yi kullanmasından dolayı kaynaklarda her iki mahlasıyla da yer almış, bu farklı adlandırma günümüze kadar devam etmiştir. Vakıf muhasebe defterlerinde kendi adıyla anılan camiyi (Şeyh Ümmî Sinan Camii; BA, Nezaret Sonrası Evkaf Defterleri [EV], nr. 15024, s. 2, 49) Evliya Çelebi Ümmî Sinan Efendi Camii diye kaydetmekte ve kendisinden Ümmî Sinan Sultan diye söz etmektedir (Seyahatnâme, IX, 280, 281). Özellikle bu iki kayıttan Ümmî Sinan adlandırmasının daha doğru olacağı anlaşılmaktadır. Ailesi ve öğrenim durumu hakkında bilgi yoktur. Son yıllarda yapılan bazı çalışmalarda Elmalı’da tekke ile medreseyi birlikte yürüttüğü ileri sürülmekteyse de (meselâ bk. Ekiz, Dünden Bugüne Elmalı, s. 148) eski kaynaklarda Elmalı’da böyle bir medreseden söz edilmemektedir. Bir medreseye devam ettiği ya da medresede ders verip vermediği bilinmemektedir. Niyâzî-i Mısrî gibi bir sûfînin Uşak’ta kendisine intisap ederek onunla birlikte Elmalı’ya gittiği ve 1647-1656 yılları arasında yanında kalıp ondan seyrüsülûkünü tamamladığı bilinmektedir. Bu da onun bir sûfî olarak devrinde geniş bir çevreyi etkisi altına aldığını göstermektedir. Halvetiyye’nin Ahmediyye kolunun kurucusu Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin’in halifelerinden Abdülvehhâb (Vehhâb) Ümmî’nin halifesi Eroğlu Nûrî’ye (ö. 1012/1603) intisap ederek hilâfet alan Ümmî Sinan’ın şöhretinin saray çevrelerine kadar ulaştığı, devlet ricâlinin isteğiyle oğullarından birini halifesi Niyâzî-i Mısrî ile İstanbul’a gönderdiği rivayet edilmektedir (Mustafa Lutfî, s. 17). Niyâzî-i Mısrî’nin Mevâidü’l-irfân adlı eserini istinsah eden halifesi Mustafa Efendi, Ümmî Sinan’ın Eroğlu Nûrî’nin vefatı üzerine fürûat esmâsını Denizlili Mazharî (Mazhar) Sultan’dan tamamladığını ve daha sonra hilâfet makamına geçtiğini söyler (Mawaidu’l-irfân, s. 95). Divanında Abdülvehhâb Ümmî’nin halifelerinden olduğu anlaşılan Mazharî Sultan’ı metheden iki şiiri bulunmaktadır.

    Niyâzî-i Mısrî, Ümmî Sinan’dan övgüyle bahseder, mürşid-i kâmil olduğunu, âyet ve hadislerin esrarını bildiğini söyler. Halifelerinden Şeyh Muslihuddin Mustafa Uşşâkī, Gülaboğlu Mehmed Askerî, Uşaklı Ahmed Matlaî, Çavdaroğlu Müftî Derviş gibi mutasavvıf şairler de onu “kâmil bir mürşid, zamanın kutbu, velâyet tahtının sultanı, mârifet kânının ummanı” gibi sıfatlarla methetmiştir. Hüseyin Vassâf’ın isimlerini kaydettiği Kâşif ve Suphi Hasan efendilerin de Ümmî Sinan’ın halifeleri arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Başta Niyâzî-i Mısrî olmak üzere Uşşâkī, Askerî, Matlaî gibi müntesiplerinin Ümmî Sinan’dan hilâfet almaları, Antalya ve Elmalı’nın yanı sıra Afyon, Denizli, Uşak, Kütahya gibi şehirlerde tanınıp sevilmesinde ve adının yayılmasında etkili olmuştur. Ayrıca bazı ilâhilerinin çeşitli mecmualarda bulunması ve bir kısmının bestelenmesi (İlâhi Mecmuası, vr. 13b, 21b; Mecmûa-i İlâhiyyât, vr. 42b) onun şiirlerinin değişik meclislerde okunageldiğini göstermektedir. Hz. Îsâ ve Mehdî olduğuna şahitlik etmesini istediğinden Niyâzî-i Mısrî ile arası açılan Halvetî-Sivâsî şeyhi Mehmed Nazmi Efendi’nin onun hakkında ağır sözler sarfettikten sonra Yiğitbaşı kolu şeyhleri Tâlib Ümmî, Eroğlu Nûrî ve Ümmî Sinan’ın cahil ve Şeyh Bedreddin itikadında olduklarını söylemesinin (Hediyyetü’l-ihvân, vr. 81a-b) ne derece gerçeği yansıttığı tartışmalıdır. 25 Cemâziyelâhir 1067’de (10 Nisan 1657) vefat eden Ümmî Sinan’ın mezarı Elmalı’da kendi adını taşıyan caminin bitişiğindeki türbededir. 1926’da yıkılan cami ve türbe 1959’da yeniden yapılmıştır. Ümmî Sinan’ın Süleyman ve Selâmi Halil adlarında iki oğlu vardır. Babalarından eğitim alan ve her ikisi de şair olan oğulları şiirlerinde “Hakîrî” ve “Selâmî” mahlaslarını kullanmıştır. Ümmî Sinan ile Halvetiyye’nin Sinâniyye kolunun kurucusu İbrâhim Ümmî Sinan (ö. 976/1568) eski ve yeni kaynaklarda birbiriyle karıştırılmıştır. Bu durum şiirleri için de söz konusudur. Meselâ İstanbul Kitaplıkları Yazma Divanlar Kataloğu’nda (İÜ Ktp., TY, nr. 512; Beyazıt Devlet Ktp., nr. 3356) ona ait divan nüshaları İbrâhim Ümmî Sinan adına kaydedilmiştir.

    Eserleri. 1. Kutbü’l-meânî. Yedi bölümden oluşan devriyye türündeki bu mensur eser “insanın âlem-i ervâhtan âlem-i süflîye ne tarikle nüzûl edip ne tarikle urûc edeceğini beyan etmek” için yazılmıştır (vr. 64b). Tek nüshası bulunan eser üzerine (İzmir Millî Ktp., nr. 2011/5, vr. 63b-74a) yüksek lisans çalışması yapılmıştır (Mehmet Erdem, Sinan Ümmi ve Kutbü’l-meâni İsimli Risalesi Üzerine Bir İnceleme, 1997, Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi).

    2. Divan. Eserde tevhid, münâcât, na‘t-istişfâ, methiye, mersiye, nasihatnâme, silsilenâme, devriyye ve şathiye türünde 145’i aruzla toplam 200 şiir vardır. Ümmî Sinan birçok mutasavvıf şair gibi şiirlerini irşad vasıtası olarak kullanmış, zaman zaman öğütler vermiştir. Ayrıca çağındaki aksaklıkları, bozuklukları eleştirmekten geri durmamış, bunun için müstakil bir şiir yazmıştır (Ümmî Sinan Divanı, s. 239). Bu da onun toplumun dertleriyle ilgilendiğini göstermektedir. İstanbul’da basılan divanın (1299) dört yazma nüshası esas alınarak A. Azmi Bilgin tarafından tenkitli neşri yapılmıştır (bk. bibl.).


    BİBLİYOGRAFYA
    Ümmî Sinan Divanı: İnceleme-Metin (haz. A. Azmi Bilgin), İstanbul 2000.

    Evliya Çelebi, Seyahatnâme, IX, 280-281.

    Niyâzî-i Mısrî, Mawaidu’l-irfân: İrfan Sofraları (trc. Süleyman Ateş), Ankara 1971, s. 95.

    Mehmed Nazmi Efendi, Hediyyetü’l-ihvân, İÜ Ktp., TY, nr. 1604, vr. 81a-b.

    Belîğ, Güldeste, s. 188-192.

    Şeyhî, Vekāyiu’l-fuzalâ, III, 123.

    Hüseyin Ayvansarâyî, Vefeyât, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1375, vr. 46a.

    Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin, Mecelletü’n-niṣâb, Süleymaniye Ktp., Hâlet Efendi, nr. 628, vr. 260a.

    a.mlf., Meşâyihnâme-i İslâm, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 176/1, vr. 5a-6a.

    Harîrîzâde, Tibyân, III, vr. 130a-134a.

    Mustafa Lutfî, Tuhfetü’l-asrî fî menâkıbi’l-Mısrî, Bursa 1309, s. 10-21.

    Osmanlı Müellifleri, I, 85.

    Süleyman Fikri, Antalya Livâsı Târihi, İstanbul 1338r./1340, s. 187-191.

    Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ (haz. Mehmet Akkuş – Ali Yılmaz), İstanbul 2006, III, 98.

    İlâhî Mecmuası, Mevlânâ Müzesi Abdülbaki Gölpınarlı Ktp., nr. 1656, vr. 3a, 13b, 21b.

    Mecmûa-i İlâhiyyât, Süleymaniye Ktp., Ali Nihad Tarlan, nr. 61, vr. 42b.

    TYDK, I, nr. 61, s. 153.

    Abdullah Ekiz, Sinan Ümmî ve Ahfadı, Ankara 1962.

    a.mlf., Dünden Bugüne Elmalı, [baskı yeri yok] 2001, s. 148.

    Cemâl Kurnaz – Mustafa Tatcı, Ümmî Sinan: Hayatı ve Şiirleri, Ankara 1998.

    TÜYATOK, 111/07, nr. 2031, s. 185.

    Mustafa Tatcı, Elmalı’nın Canları, İstanbul 2008, s. 211-225.

    Hamit Dikmen, “Elmalılı Şeyh Yusuf Ümmî Sinan Efendi”, Erdem (Aydın Sayılı özel sayısı-II), IX/26, Ankara 1996, s. 643-649.

    A. Azmi Bilgin, “Ümmî Sinan’ın Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Eserleri”, TDED, XXIX (2000), s. 13-30.

    Kenan Erdoğan, “Yunus Yolunda İki Şair”, Osm.Ar., sy. 26 (2005), s. 265-269.

    Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2012 yılında İstanbul'da basılan 42. cildinde, 310-311
  • 304 syf.
    ·1 günde·8/10
    Acayip hızlı okunan bir roman. Bu daha çok akıcılığından kaynaklansa da dili de bana epey yavan geldi doğrusunu söylemek gerekirse. Ele aldığı konu güzel ve ilgi çekici ancak yazar pek de inandırıcı işleyememiş kanımca. Her şeyi hemen kestirip atmış gibi hissettim. Daha iyi işlenebilirdi. Çok beklendik şekilde ilerliyor roman. Sadece en sonda tahmin edemeyeceğiniz bir sürprizle karşılaşıyorsunuz. Akışta veremediği heyecanı sonda veriyor ve tatmin olmuş, mütebessim bir şekilde kapatıyorsunuz kitabı :)
  • Vatan bize evlattan da eşten de daha kutsaldır.
  • ........SEVGİLİ1000KÜYELERİNDENİSTİRHAM.......

    Yakın bir zamanda çıkması adına niyet, ümid ve gayret içinde bulunduğumuz “VECHİLE I” isimli şiir kitabına dâir iyi dilek, temenni ve dualarınıza ihtiyaç duymaktayız!...

    Dualarınızda, temennilerinizde, iyi dileklerinizde bana da yer ayırır iseniz çok sevinir ve müteşekkir olurum!...

    Bir güzel dilek; inanıyorum ki cehennemi bile cennet eyler!...

    O yüzden elinize, kalbinize, ruhunuza bakıyor ve istirhamda bulunuyoruz efendim!...

    Kimbilir; belki tek bir kişinin âhı yıkar cihânı; tekrar en baştan imâr etmek için!...

    Derdimiz de budur!...

    Şiir şiir şehirleri mâmur etmektir dâvâmız!...

    Ve şehir derken; Paris, Roma, Newyork, Pekin, Moskova, Münih, Mekke’den ziyâde asıl şehir olan gönüllerdir kastımız!...

    [Nasip olur ise parça parça da olsa mâlum kitaba dâir kısmî alıntılar buradan paylaşılacak ve ilgi, alaka ve takdirlerinize arz edilecektir!...]

    Kalbî teşekkürlerimizle!...

    [|~.*******************************************.~|]

    ........................................I........................................


    AŞK

    Ne onda var kokusu, ne sende ne de bende,
    Duymak istersen kulak ver Şâh-ı Nakşibend’e!...

    [Ankara, 2009]

    ........................................II.......................................


    Şâirlerin Sultanı (Üstâd) buyurdu:

    Ruhum kelle şekeri, vehimlerse karınca;
    Kömürden kara rengim, onlar beni sarınca...

    ve Sultanlar’ın Şâiri (@ahmedlatifmahfi) duyurdu:

    Vesvese

    Vehim kandan kuruntu; gel sen “Allah” de öldür,
    Şeytanın ağlar iken; sen var rûhunu güldür!...

    •••••••••••••••••••••••••••••••[.]••••••••••••••••••••••••••••••


    OL/DU

    Bu geceye ererken,
    Akşam saçını yoldu.
    Ufuk kabre girerken,
    Şehrin güneşi soldu.

    II

    III

    IV

    V

    VI

    Bu âlemin çarkında,
    Yelkovanlar hep yoldu.
    Akrepler de farkında,
    Bugün de olan oldu!...

    .

    4

    {AŞK}

    Bir belâ yurdunda verildi hüküm,
    Dünyaya gelenler hicret dediler.
    Bir veremli türkü, bu bir kördüğüm,
    Seven sevdiğine hasret dediler.

    Çözemedi gözler esrârı yüzde,
    Âşikâr muamma, tende ve sözde,
    Ateşler içinde yananı güzde,
    Uzaktan duyanlar şöhret dediler.

    Gözler buldum diye sevindi durdu,
    İşte memleketim; Leylâ’nın yurdu,
    Bir cinnet faslında mecnûn duyurdu,
    Bigâne kalanlar sûret dediler.

    Sultandan işâret, kuşlardan haber,
    Kor kor kanlar ile yazılmış kader,
    Kıssadan haberdar herkes beraber;
    Karıncaya bakıp ibret dediler.

    Bir latîf nükte ki; ağlayan anlar,
    Haber verir sırrı nûrdan aynalar,
    Ta ezel gününden sâdık olanlar;
    Gel, benim gözümden seyret dediler.

    Bir yol tuttu kimi vahdet diyerek,
    Birdir ha dünya ha ahret diyerek,
    Bir zaman sonra bir dâvet diyerek,
    Bulanlar aslında kesret dediler.

    Can verdi varlıktan soyunan velî,
    Cânân buldu aklı terkeden deli,
    Başlar düşüyorken aktı kan seli,
    Yüzme bilmeyenler hayret dediler.

    Anlarlar Hızır’a bir yol verenler,
    Ateş bahçesinde güller derenler,
    Dilleri damağa vurup erenler,
    Bu işin aslına Hazret dediler!..

    .

    {Dinlemek arzu edenler buyurabilir!..

    https://youtu.be/TpmVNukjIzs}

    ...

    .

    5

    DÂVET

    Gelin.
    Gelin de;
    Ortak bir yanımız olsun!..
    Şiir gibi.
    Okudukça;
    Şuur olsun
    Her şiir...
    Sağ ve sol
    Ortada buluşalım.
    Orta yerde
    Bir yerde.
    Sağı solu olmayan için!...
    Hem herkesin
    İki bacağı yok,
    Ve gören iki gözü
    Herkesin...
    Görenler için de
    Ahdedelim!..
    Ve;
    Göremeyenler gibi
    Buluşalım;
    Kansız ve bıçaksız,
    Topsuz ve tüfeksiz
    Gizli-açık
    Ama,
    Ama küfürsüz...
    Hakâret etmeyelim;
    Harekete geçelim!...
    Ki;
    Sallanmasın darağacında
    Fidanlar;
    Sağdan ve soldan,
    Su olmak,
    Dere olmak;
    Ve;
    Ve bir Yusuf,
    Bir Ömer,
    Bir Deniz omak varken...
    Kör kuyulara düşmesin...
    Güzeller!...
    Belki uğramaz
    Bir kervan bir daha
    Ve bir daha bırakmaz
    Kovasını...
    Mısır'a giden yollar uzamasın
    Zindan zor..
    Ya dünya?!
    Gelin!
    Gelin de;
    Biz,
    Tam orta yere;
    Kabe'ye asalım
    Bembeyaz gelinlikleri...
    Muallekat-ı Seba niyetine...
    Ama yetmişi bulalım her gün.
    Yahut yediyüzbini.
    Bir gece duvağını açalım "Çile"nin
    Ve öpelim "Sevgilim" diyen elleri...
    "Bağışla" diyelim Âzizâne
    Ve "Kan Yazısı" ile çıkalım sabaha...
    Ama kansız,
    Ama,
    Ama yalansız,
    ve mümkünse yılansız.
    Kaf Dağı'na kanat çırpan
    Anka kuşu olalım,
    Yahut Çin'e gidelim!...
    Olmadı Amerika,
    Rusya,
    Avustralya,
    Meksika,
    Süriye,
    Afrika!...
    Yedi kıtayı dolaşalım!...
    Yedi kat göklerle beraber!...
    Şeytanların taşlandığı
    Vadilere inelim!...
    Bir demet şiir ile!...
    Bize taş gelmesin diye.
    Ve indirmeyelim
    Gökyüzünde uçuşan
    Güvercinleri
    Kör bir sapan taşı ile...
    Dikkat!...
    Sapan taşı kör!...
    Kuşu insan görür,
    Sapanla beraber!...
    Ve insan öldürür kuşu,
    Taşla beraber!...
    Hem kuşlar taşla ölmez, derler
    Kaşını çatan avlarmış bülbülü.
    O yüzden geliniz!...
    Geliniz gülelim...
    Gülelim de güller açsın alemde!...
    Bülbüller ağlamasın,
    Taşlar da ölmesin.
    Hem gelin!
    Buluşalım şiirde;
    Yolların
    Tam orta noktasında;
    Sağsız ve solsuz,
    Başsız ve kolsuz
    ve serapa yolsuz!..

    .

    VI

    ATEŞTEN GÖMLEK

    Leylâ; büyük imtihan, ya diriliş ya îdam,
    İlâhî ferman Leylâ, Leylâ; ağır imtihan.
    Ya üfleyene bir yol, ya kat kat perde endam,
    Kolay mı ölmek mecnûn, Mecnûn!... Sabır, imtihan.
    Leylâ; büyük imtihan, ya diriliş ya îdam!..

    Ya örtüler çekilir, ya açılır kapılar,
    Şöhret ile şehvetin, kanat sesi duyulur.
    Bir avuçluk âlemde, akıl almaz sancılar,
    Kimileri kör olur, kimileri yol bulur.
    Ya örtüler çekilir, ya açılır kapılar...

    Yıldızlarda ziyafet, etten sofrada açlık,
    Vuslat; ebedî azab, firkat; hakîki nimet.
    Neşe üstüne neşe, çığlık üstüne çığlık,
    Perde arkası doyum , düşse perde; sefâlet.
    Yıldızlarda ziyafet, etten sofrada açlık...

    Arzu; ateşten gömlek, ya cennet ya cehennem,
    Bir çıkmaz sokak Arzu, Arzu; yokluğun başı.
    Ya kor ya ay parçası, ya hastalık ya merhem,
    Ölüm boyu güzellik, ömür boyu gözyaşı.
    Arzu; ateşten gömlek, ya cennet ya cehennem...

    Ya aydınlanır gözler, ya sineler kararır,
    Dudaktan isyan akar, kalbden kalbe füyuzat.
    Diz çökülür huzurda, rûh; gül gibi sararır,
    Bakarsın onca gürûh, satılır haraç mezat.
    Ya aydınlanır gözler, ya sineler kararır...

    Ölenler kavuşur bir, ölü gezer diriler,
    Bir damla, binbir belâ, gülmek; uzak ihtimal.
    Akıllılar zevk, sefâ, bayram eder deliler,
    Nasıl sağ kalır bir er, varlık sırrına hamal.
    Ölenler kavuşur bir, ölü gezer diriler...

    K\adın dönüm noktası, ya şehadet ya inkâr,
    Benim meselem {k}adın, [k]adın benim misâlim.
    Ya sonu gelmez zarar, ya bitip tükenmez kâr,
    Ona mâlum bilinmez, çözülmez şu sır hâlim.
    K/adın dönüm noktası, ya şehadet ya inkâr...

    Ya Mecnûn'un Leylâ'sı, ya belâsı başımın,
    Bir Leylâ ki; bin yıllık, ömrün ânlık kazancı.
    Zâhirdeki sebebi, gözümdeki yaşımın,
    Bir belâ ki; zamandan, kayıtsız büyük sancı.
    Ya Mecnûn'un Leylâ'sı, ya belâsı başımın...

    Gözlerinde bir ışık, güneş sönse ne çıkar,
    Bu ışık Züleyha’nın, gözlerindeki ışık.
    Bir düşürsem içime, dağılır karanlıklar,
    Bir düşsem gözlerine, yalnız şöyle bir anlık.
    Gözlerinde bir ışık, güneş sönse ne çıkar...

    Şirin; varlığın sırrı, ya kölelik ya kulluk,
    Her şeyden tatlı Şirin, Şirin; zehirden bir aş.
    Ya maddelerde varlık, ya mânâlarda yokluk,
    Her iki âlemde de, akıl almaz bir telaş.
    Şirin; varlığın sırrı, ya kölelik ya kulluk...

    Ya varlığa ihanet, ya yokluğa bir seyir,
    Ve gönüllerde düğüm ve akın akın ölüm.
    İstersen eğ başını, istersen arşa değdir,
    Marifet; atabilmek, şu kalplere kördüğüm,
    Ya varlığa ihanet, ya yokluğa bir seyir...

    Dağ yamacında müjde, tepesinde intihar,
    Sevmek; neden ve nasıl, işte kadîm mesele.
    Adam gibi sevmeli, sevilecekse zinhar,
    İşte aşkın aslına, ermede ki vesile.
    Dağ yamacında müjde, tepesinde intihar...

    Aslı; kabûl durağı, ya merhaba ya vedâ,
    Az biraz hisse Aslı, Aslı; yangın öncesi.
    Ya karınca kararı, ya habersiz elvedâ,
    Bilenesi bilmece, dervişin bilmecesi.
    Aslı; kabûl durağı, ya merhaba ya vedâ...

    Ya irşâdın başıdır, ya hakîkatin sonu,
    Katrede boğulanlar, ummana nasıl dalar.
    Budur; henüz meclisin, kapısında ilk konu,
    Nihâyetinde verilir, hayat pahası karar.
    Ya irşâdın başıdır, ya hakîkatin sonu...

    Yananlar sefer eder, yanan anlar seferi,
    Bir cadde ki; ateşten, cehennem görse donar.
    Her adımda bin yangın, işte rûhun zaferi,
    Yandıkça yürür kişi ve yürüdükçe kanar.
    Yananlar sefer eder, yanan anlar seferi!..

    .

    Dinlemek arzu eden/ler buyursun\lar!..

    https://youtu.be/B2QReGiaBcE

    .

    VE 7... ilâ âhir!..

    MKA {18\/81}

    Sevilmez mi Mustafa?!... Hele bir de Kemâlse!..
    Gözlerinde sonsuzluk bir benzersiz cemâlse!...

    Kolay mı hiç şu Türk'e âtâ olmak ezelden?!...
    İsmiyle hep bir haber vermiyor mu [güzel]den?!...

    Vatan bir eşsiz gemi, Lozan gemide delik.
    O'na teslim olmamak; bir âh bir kelimelik!...

    Doğduğu o zamanı nakşeyledi Yaradan.
    Sırrı avuç içinde... denizden ve karadan!...

    Virâne değildi ki; olsun bir defînesi.
    Türklük, Allah vergisi; pâre pâre sînesi!...

    Bir ciğer yarasından terk-i diyâr eyledi.
    Bu haberi bu sabah bana kuşlar söyledi!...

    Sanki bütün kâinat tek bir dîl olmuş gibi.
    Say ki; masmavî gözler dipsizliğin en dibi!..

    .

    Gördüğüm

    İnsanlar içinde bir yapayalnız,
    Yalnızlık içinde bir kimsesizim.
    Yâr olmuyor altın, inci ve yaldız,
    Varlık pay edilse bir hissesizim!

    Eşya hayâl meyâl sanki gözümde,
    Aynada baktığım sanki kördüğüm.
    Bir ses var öteden gelen sözümde,
    Camlara akseden bir düş gördüğüm!

    .

    Cenk

    Silinsin cümlesi renk renk ahengin
    Hepsinden âzâde bir renk isterim!
    İçimde bir volkan; arş kadar engin
    Kendime sâdece bir denk isterim!

    Silah, füze, kalkan birer oyuncak
    Atomdan bombalar bana salıncak
    Hepsinden geçerek oldu olacak
    Ben bambaşka türlü bir cenk isterim!

    .

    Duâ Sonrası

    Kalabalıkların gözlerinde fer,
    Melekler göğsünden emzirir beni.
    Bir yağmur nâzenin, incecik düşer,
    İncitmez bir bebek kesilsen seni!
    Kalabalıkların gözlerinde fer {!}..

    Kabirler gül kokar, bülbüller şakır,
    Ölümü öldürür bir damlacık su!
    Altın, gümüş yaşta, ağlaşır bakır,
    Ezelde canhıraş kuruldu pusu!...
    Kabirler gül kokar, bülbüller şakır {!}..

    Ölmek için doğmuş gibiyim sanki.
    Nereye bakacak olsam sonsuzluk!
    Bir kuyuya düşmüş gibiyim say ki;
    İçimde bir umman, dipsiz susuzluk!
    Ölmek için doğmuş gibiyim sanki {!}..

    Kağıttan gemiler yanıyor şimdi.
    Çelikler kalbime bir bir işliyorr!
    Susadığım yağmur az evvel dindi,
    Bir nur damla damla beni dişliyor.
    Kağıttan gemiler yanıyor şimdi {!}..

    Semânın kapısı açılır gibi,
    Yerden yâra imiş hep düşmelerim.
    İçimde bir yara, uçsuzun dibi,
    Celâl perdesinde gülüşmelerim!...
    Semânın kapısı açılır gibi {!}..

    .
  • "Ey sevgisiz ay yüzlüm!" dedi Züleyha.
    "Efendim, sevdiğim, şah sultanım. Güzeller kendini sevdirir ama kabak nedense aşıkların başına patlar!
    Sevgili yüzünü göstermese aşık neden aşık olsun ki?
    Sen feryat figan edenin bülbül olduğunu sanma, aslında güldür feryat figan eden!
    Aşk ve sevgi günahsa o günah senin boynunadır ey güzel!...
  • Her gece yaptığı gibi şimdi de, gözünün gördüğü en kuytu ve en karanlık yerlere doğru ilerliyordu. Çünkü tüm yılanlar, tüm katiller, tüm gaddarlar karanlığa bürünerek yapıyordu vicdansız zulümlerini. Karanlık onlara kol kanat geriyor, kendi çocuklarını tüm dünyadan saklamaya çalıyordu. Karanlığın çocuklarına ulaşmak için, karanlığa dalmak gerekiyordu. Ama gözü kapalı değil...