işte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
işte şu begonya, işte yalnızlık
işte su damlacıkları, alnımda kollarımda
işte yok oluşumdan doğan kent
hiçbir yere taşmıyorum, kendime sızıyorum yalnız
ben dediğim koskocaman bir oyuk
koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
bir oyuk!..
deniz de öldü sonra, martı da
suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi
günler -seni anımsadığım zaman-
ne diyordum? yağmurlar, evet
üşümüyorum ürperiyorum sadece
Dar vakitlerde gelen iyi haberlere benziyordu, insana tüm çektiklerini unutturan. Her hareketinde, Ferhat’ın suyu getirdiği anda yaşadığı kendini aşmış bir aşkın doyumu vardı. Şenlik ateşleri gibi gülümsüyordu. Rüzgâr öyle gezerdi buğday tarlalarında. Saçlarındaki dalgalanmaya bakarsan bir öğrenci yürüyüşünden geliyor olmalıydı. Teri özgürlük kokuyordu ve sesinde bir halkın kalbi atıyordu. Deniz çocuğu olduğu kesindi, yoksa neden durmadan gökyüzüne baksındı, cebinde bir tutam yosunla. Hapislerin rüyaları kadar yakıcı, gerçek ve zengindi. Büyük ve önemli şeylerin değil de küçük ve değerli şeylerin altına çizgiler çeken bir görme ustasıydı.