• Yüzle ilgili çekimlerde Sinemacı ağırlık noktasını onların yüzlerine, dolayısıyla düşüncelerine, iç dünyalarına aktarmış olmaktadır; ruhsal bir çözümlemeye girişmiş demektir. Nitekim baş çekimi, bir insanın düşünce ve duygularını aktaracak biçimde bütün yüzün izleyiciye yansıtılmasını sağlar. Omuz ve göğüs çekimlerinde de, görüntüde tek kişi varsa, yine bunun duygu ve düşünceleri, iç dünyası izleyiciye yansıtılmaya çalışılmış olur. Buna karşılık omuzdan göğüs çekimine doğru gidildikçe baş çekiminde ki yoğunluk gittikçe azalır. Kimileyin omuz ve göğüs çekimlerinde iki üç kişi yer alır; o vakit bunların duygusal
    yönden karşılıklı durumları, tutumları, tepkileri yansıtılır; kişiler arasındaki yakın ilişkiler verilir.
    Nijat Özön
    Sayfa 76 - agora kitaplığı 2008
  • Fotoğrafçılığın etkisini ilk hissettirdiği yer bilim değil portreler­di. Biliminsanları bu yeni kayıt aracının avantajını kullandılar ve stüdyolarda ellerinde kafatasları ya da jeoloji numuneleriyle dimdik durdukları pozlar vererek kendi reklamlarını yaptılar. Daha sonra ise diğer insanların fotoğraflarım çekmeye başladılar. Fotoğraf ma­kinelerinin sözümona tarafsız gözlemci olması gerekiyordu ama fo­ toğrafların bitmiş hali de kendi reklam çekimleri kadar suniydi. Gü­ya yansız veri toplama işi, toplumsal kontrolün yolunu yaptı. Örneğin zihin hastalıkları hastanelerindeki doktorlar, mevcut önyargıları sağlamlaştıran son derece dokunaklı delirme sahneleri çekiyor ve hastalan kilitli tutmalarını bunlarla gerekçelendiriyorlardı. Bilim insanları farklı insan tiplerine dair kataloglar oluşturmaya başladılar;
    fotoğrafik bakışlarının nesnelliğini vurgulamak içinse resmini çek­tikleri kişileri birer numuneye indirgiyorlardı: antropologlar tara­fından bir ölçüm tablosunun önünde çıplak bir halde tutulan sömür­geleştirilmiş denekler; nicel olarak karşılaştırılabilecek tam yüz ve profil çekimlerine indirgenmiş hükümlüler.
  • Bir cinâyet filmi: “12 Eylül…”

    “Our boys have done it production presented…”

    12 Eylül bir cinâyet filmidir…

    Bu filmde rol alan hemen hemen hiçbir karakterin, çekimler boyunca statüsünü bilmediği bir kadro tarafından çekilen ve ortasına kıpkırmızı kan lekelerinin düştüğü siyah beyaz bir cinâyet filmi…

    Yönetmeninden senaristine, finansöründen suflörüne, kostümcüsünden set âmirlerine kadar tüm muvazzaflarının“insanlık suçuyla” yargılanmasını gerektiren bir dönem filmi…

    Filmin çekilen son sahnesinde Kenan Evren isimli bir general, “ülkenin yönetimine el koyduklarını” açıklayan bir konuşma yapmaktadır. “Ülkedeki terörden ve kardeş kavgası”ndan bahisle siyâsetçileri tek sorumlu olarak millete ihbâr eder ve “Son iki yıllık süre içinde terör 5.241 can almış, 14.152 kişinin yaralanmasına veya sakat kalmasına sebep olmuştur. İstiklal Harbinde, Sakarya Savaşındaki şehit miktarı 5.713, yaralı miktarımız 18.480’ir. Bu basit mukayese dahi Türkiye’e hiçbir insanlık duygusuna değer vermeyen bir örtülü harbin uygulandığını açıkça ortaya koymaktadır” der. (Bu sözlerinin aslında bir itiraf olduğu birkaç yıl içinde ortaya çıkacaktır)

    Film biter, yazılar akmağa başlar. Ekranda akan son iki cümle şudur:

    -“Bu bir Kenan Evren ve müesses nizam filmidir”

    -“Our boys have done it prodüksüyon sundu…”.( 12 Eylül Darbesi sırasında dönemin ABD Merkezi Haberalma Ajansı CIATürkiye Masası İstasyon Şefi Paul Henze'nin ABD Başkanı’na ilettiği mesaj )

    Filmde rol alan karakterler yıllar tekrar izlediklerinde okurlar bu iki yazıyı filmin sonunda.

    Bir istidrat hâliyle 12 Eylül’den sonra mâruz kaldıkları hayatın ortasına kıpkırmızı kan renginin düştüğü siyah beyaz karelere dönerler…

    Cezâevlerinin sembolü hâline gelen ve cezâevi kelimesinin müşterek öznesi olan Mamak Askerî Cezâevi, C5 işkenceleri, emniyet müdürlüklerindeki doksan günlük gözaltı süreleri, Filistin askıları, elektrik işkenceleri, sürekli dayak, falaka, hakâret, hepsinin ortak ismi olarak uygun görülen “lan” hitapları, karıştır barıştır uygulamaları, tek tip kıyafetler…

    Cezâevlerinin önünde aileler; anneler, babalar, kardeşler, eşler, çocuklar, beş dakikalık bir muvâsalat için kilometrelerce kat edilen yollar, kahırlı ama sessizce akıtılan gözyaşları ve yüreklerinde kor gibi yanan endişelerle geri dönüşler…

    12 Eylülü’den yalnızca birkaç yıl sonra Kenan Evren’in okul arkadaşı dönemin Harp Akademileri Komutanı Bedrettin Demirel isimli bir general, bir röportajında niçin daha evvel duruma el koymadıkları sorusunu 12 Eylül’ün bütün cinâyetlerini ve hatta bütün kriminal sicilini üstlenen bir itirafnâme olarak şu cevabı verir:

    “Darbenin şartlarını olgunlaşmasını bekledik…”.

    Kenan Evren isimli general ve şürekâsı, darbenin şartlarının olgunlaşmasını beklerken, ülkede 5.241 vatandaş canını kaybetmiştir. Darbenin şartlarının olgunlaşmasının bedeli 5.241 vatan evlâdının hayatına mâl olmuştur. Kenan Evren isimli general ve şürekâsı darbenin şartlarının olgunlaşmasını, 5.241 vatandaşın ölümünü sabırla(!) izleyerek beklemişlerdir…

    Şartların olgunlaştığına inandıkları 12 Eylül 1980 günü sabaha karşı, dokuz arkadaşımızın da idam edileceği bir “cinâyet filmi olan 12 Eylül”ün son sahnelerinin çekimleri için “motor” demişlerdir, yönetmen koltuğunda “emâneten” Kenan Evren isimli bir general oturmaktadır.…

    …………..

    Türk Basını bütün darbelerde olduğu gibi, darbe ve darbecilere hürmette kusur etmemiş, yerlere kadar eğilerek tâzîm ve temennâ ile “hoş geldiniz” başlıklarıyla karşılamıştır darbeyi ve darbecileri…

    Halk artık rahattır, huzur ve güvenliği teminât altındadır(!). Özgürlük ve onur yenilebilen, içilebilen, pratik faydaları olan bir şey değildir, yangında ilk kurtarılacaklar listesinde esâmisi okunmaz, halk için muteber bir şey değildir…

    ………….

    12 Eylül’ün cinâyet ve işkence paletlerinin altında “78 nesli” ülkücü ve solcu gençlik paramparça olmuştur. Canları alınmıştır, hayatlarının en güzel yılları alınmıştır, umutları, ideâlleri alınmıştır ... Doksan günlük gözaltı sürelerinde işkenceyle alınan ifâdelerle 12 Eylül mahkemelerinin hâkim kadrosunda muvazzaf cellâtları uzun süren yargılamalarla mahkûmiyet kararları vermişler, idam kararları vermişler, maddî ve manevî işkenceleri görmezden gelmişler, hatta teşvik etmişlerdir…

    12 Eylül cinâyetlerinin üzerine tüğ dikme işi yine 12 Eylül darbesinin 1 numarası Kenan Evren isimli generale düşmüştür;“Ne yâni, asmasaydık da beslese miydik!” sözüyle…

    ……….

    12 Eylül isimli cinâyet filminin tüm karakterleri, “78 nesli”nin ülkücüleri 1987 yılında başlayan tahliyelerle yeni bir hayata başlamışlardı. Kendilerini unuttukları bir hayatın içinde buldular, istedikleri zaman uyanabilecekleri, istediği yere gidebilecekleri, kendilerine isimleriyle hitâb edilen bir hayatın içinde…

    12 Eylül’ün darbeleriyle ezilen bir nesil şimdi bir yandan dehrin cefâsıyla yüz yüze kalıyorlar, diğer yandan ise “nerede kalmıştık?” sorusunun cevabı ve icapları ile meşgul olup icaplarını ifâ etmek gibi bir mesuliyetle karşı karşıyaydılar..

    Derelerin altından çok sular akmıştı. “Bu iş artık bitti” diye düşünen önemli isimler Turgut Özal’ın patronajında politik hayatın risksiz dünyasında akçeli işlerin ve iktidarın hazzını tadıyorlar, mâzilerine “afili reddiyeler” düzüyorlardı… Bu satırların yazarının hafızası el’ân bu “afili reddiyeleri” ve o günlerin “zillet anektotlarını” en ince detaylarına kadar tüm tâzeliğiyle muhafaza etmektedir…

    Bir avuç idealist “nerede kalmıştık?” sorusunun cevabı ile mesâi sarf ederek kolları sıvamışlardı. Aradan geçen yedi sene ve 12 Eylül Darbesinin zihinlerde sebep olduğu kırılmalar, özellikle devlet telâkkîlerini bir “crush” testinden geçirmişti. Testin sonuçları hakkında pek de düşünülmedi aslında, konu üzerinde hiçbir şey yazılmadı, “hayatı ilimle ve felsefeyle” anlayan çocuklar değillerdi onlar, “hayat çelik bileklerle atılan zar” idi onlar için…

    Onlar, kadîm devlet anlayışının tornasından geçmiş, “devlet karşısında İsa gibi diğer yanağını uzatan” bir terbiye ile büyütülmüş, bin yıldır devletten yediği tokatların bin yıllık içtimâî şuur altlarında oluşturduğu ve fark edemedikleri/isimlendiremedikleri/tanımlayamadıkları travmalarını içlerine sindirmiş Anadolu insanının “delikanlı yüzleriydiler”. Bu delikanlı yüzlerini tebârüz ettirdiler hep…

    Oysa 12 Eylül’de devletin tokadı ağır kaçmıştı. “Devletin ahlâksız yüzü”yle tanıştılar. Gözlerinin önünde arkadaşları işkenceyle öldürülmüş, ama devlet intihar raporu tutmuştu ki, arkadaşları demek onlar için her şey demekti…

    Devletin kutsallığı üzerinde eleştiriler geliştirmeğe çalıştıkları o dönemin hemen başında, daha 1987 yılının Ekim ayında 29 Ekim resepsiyonuna dâvet edilen liderleri Alparslan Türkeş’in bu dâvete gitmemesi tabiatın icabı gibiydi onlar için. Gidemezdi. 12 Eylül darbesinin 1 numaralı sanığı olması lâzım gelen Kenan Evren isimli generalin sıfatı cumhurbaşkanı da olsa 12 Eylül paletlerinin altında paramparça edilen bir gençliğin lideri bu dâveti reddederdi, hatta bir red manifestosu ile reddederdi bu dâveti… Dokuz mensubunun idam kararını veren, işkencelerin müsebbîbi, yargısız infazların kâtili, delilsiz mahkûmiyetlerin mimarı bir darbecinin dâvetine tabii ki gitmeyecekti. Aksi mümkün değildi..

    Ama öyle olmadı…

    Alparslan Türkeş o akşamki resepsiyon için smokinini gardrobundan çıkardı, kuru temizleyiciye yolladı ve resepsiyon saatini beklemeye başladı Libya Caddesi’nde, Genel Merkez Binasındaki odasında… Bu hususta kendisine câmianın kanaatleri iletildi, tepkinin oluşacağı söylendi. Sâkin sâkin dinledi bunları, yine sâkin fakat tok ve kararlı bir sesle, bir cümleyle cevapladı bütün bunları Alparslan Türkeş:

    “Tabii ki gideceğim, devlette küslük olmaz…”

    Ertesi günün gazetelerinde bir fotograf yayınlandı. Alparslan Türkeş resepsiyon salonunda bir berjer koltukta “tek başına” oturuyordu, yanına kimse gitmemişti, kimse cesaret edememişti buna, kimse bir fotograf karesinde beraber görünmek istememişti… Ne, “devlette küslük olmaz…” devlet telâkkîsi ve terbiyesi(!) ne nezâket gösterdiği ve TSK’dan bizzat tanıştığı subaylar ve ne de siyâsî hayatta karşısında el pençe dîvân duranlar bu telâkkî ve terbiyeyi anlamışlardı! Bir tek istisnâsı vardı gecenin, Alparslan Türkeş’in kendi sözleriyle, yalnızca Yaşar Okuyan yanına gelmiş ve “Nasılsınz beğefendi” diyebilmişti. Gecenin sonuna doğru karşılaştığı Kenan Evren isimli general ise, “Oo Beğefendi, cezâevi sizi yıpratmamış, gayet sağlıklı gördüm sizi” demişti kendisine, gülerek… Resepsiyon gecesini yalnız başına geçirmişti…

    Câmia için zillet olan bu durum, Alparslan Türkeş için sıradan bir geceydi. Şüphesiz içinde fırtınalar kopmuştu, dün huzuruna tenezzülen kabul ettiklerinin, o gece yanına gelemeyişlerine öfkelenmişti, bir kenara da yazmıştı şüphesiz o gecenin enstantanelerini. Lakin o vazifesini yapmış ve devletin dâvetine gitmişti, bütün tepkilere kulak tıkayarak. Bu açıdan bir hakkı da teslim etmek gerek, hayatı boyunca da istikrarlı oldu. Kendi dünyasından hiç tâviz vermedi… Kendi inandıklarını yaptı. Yalpalamadı. Petrosyan’la Paris’te “gizlice ama devletin bilgisi dâhilinde” görüşmesi gerektiğinde gitti ve görüştü. “Câmia ne der” diye bir kaygıyı asla taşımadı.

    Hatta o kadar kaygısızdı ki bu hususlarda ve kendisine o kadar inanıyor ve güveniyordu ki, 1993 yılı temmuzunda Mehmet Ali Birand’a, 32. Gün proğramında, gâyet rahatlıkla ve soğukkanlılıkla; “ABD’de Pentagon’da iki yıl anti-Marksist eğitim aldım” dedi…

    (…………………………………………………………………………………………………………..)

    Ülkücü Hareket otuz yıl boyunca 12 Eylül ile hesaplaşmayı hiç düşünmedi kurumsal olarak.

    “Kadîm hükmetme gelenekleri” ve “müesses nizam fikri” icâbı yine “kırılan kol yen içinde kaldı” …

    12 Eylül döneminin bâzı generalleri “ülkücü” partilerde üst düzey görevler aldılar yıllar boyunca.

    Bir takım naif, arabesk, kötü numuneler hâricinde Mamak bile yazılamadı. Akademi dünyasının “ülkücü” müntesipleri bu alana hiç ilgi göstermediler…

    “Ülkücü” hukukçular binlerle ifâde edilen sayılara ulaştı ama (“müphem ve muallak” zaman aşımı maddesine sığınırlar mı bugün bilemem ama) bugüne kadar 12 Eylül darbesi ve darbecileri aleyhinde bir tek dâvâ açılmadı.

    Bir İspanyol avukat Pinochet’yi “insanlık suçundan” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde mahkûm ettirdi ama otuz yılda bir ülkücü hukukçu çıkmadı dâvâ açacak!...

    ……

    Şimdi bir referandum tartışmasının içinde “evet” ve “hayır” arasında savruluyor “ülkücüler”. Önemli isimler “evet”veya “hayır” tercihlerini beyân ediyorlar, kendilerine göre bir takım gerekçelerle…

    “Ülkücü” iki partiden MHP yine Başbakanın ekmeğine yağ sürüyor, gerilimi tırmandırıyor, bağırıp çağırıyor, gürültü yapıyor, bir yandan bünyesindeki ülkücüleri tasfiye ediyor, diğer yandan referandumla ilgili, “ismin ne demiş, Mülâyim, sert olsan ne yazar” kabadayılığı yapıyor…

    Bendeniz için artık hakkında yazı yazmak bir tenezzül meselesi hâline gelmeğe başlayan “mevcut BBP” ise, iktidâra minik bir payanda olabilmek için, hatta payanda bile değil bir “eli böğründe” olabilmek için zavallıca çırpınıyor. Bendenize ait olmayan aktüel bir ifâde ile, “Gökten düşecek elmaların” yolunu gözlüyorlar, “acaba benim kafama düşer mi?” diye.. Başbakanın çok güçlü bir lider olduğunu söylüyorlar; vâ-esefâ… “Mevcut BBP” ancak“mükellefiyetler bahsi”nde değerlendirilebilir artık, bundan gayrısı abestir…

    Hemen hemen her meselede olduğu gibi “ülkücüler” homojen değiller. Birlikte tepki veremiyorlar. Fikir birliktelikleri yok. Alabildiğine çatışıyorlar… Televizyon ekranları yeni-eski “ülkücü”leri ağırlıyorlar… Kimisi “evet” diye bağırıyor, kimisi“hayır” diye… Herkesin gerekçesi kendine…

    -12 Eylül katillerinin cezâevinde öldürdüğü Hüseyin Kurumahmutoğlu’nın kardeşi Hasan Kurumahmutoğlu; “Asılsaydı, kurşuna dizilseydi belki o kadar etkilenmezdik. Ama işkence sonucu ölmesi bize büyük acı yaşattı. Bizler 12 Eylül’ün zayi olmuş gençliğiyiz. Ağabeyimi göz göre göre öldürdüler. Yıllardır sandığa gitmem. Ancak bu sefer gidip ‘beyaz oy’ atacağım. 12 Eylül’de 12 Eylül’ü asacağız” dedi...

    -Ülkücü şehit Mustafa Pehlivanoğlu'nun babası Necmi Pehlivanoğlu, kendisine ulaşan gazetecilere, "Biz MHP'liyiz. 12 Eylül'de oyumuz ‘Hayır' olacak" dedi.

    Peki niçin fikir birliktelikleri yok “ülkücülerin?”. Aynı vatana sevdâlı, müşterek bir mâzinin yol arkadaşları, 12 Eylül’ün altında ezilen dâvâ arkadaşları, hatta cezâêvinde dipçiklerle öldürülmüş Hüseyin Kurumahmutoğlu’nun kardeşi ile idam edilmiş Mustafa Pehlivanoğlu’nun babası niçin aynı şeyleri hissetmiyorlar, aynı okumaları yapamıyorlar referandumla ilgili?

    Bunu üzerinde durmak, düşünmek isteyen olacağını sanmıyorum…

    ……….

    Ortasına kan kırmızısının düştüğü siyah-beyaz bir cinâyet filmi olan 12 Eylül’le ilgili kendi içimizde bir değerlendirme yapmadan, kendimizle esaslı bir şekilde yüzleşmeden, kendi iç muhasebelerimizin kayıtlarını tutmadan referandumun etrafındaki fırtına çok anlamsızdır. “Evet” de “hayır” da alabildiğine anlamsızdır. “12 Eylül’le bir hesaplaşma” zemini değildir bu referandum ülkücüler için. 12 Eylül’le hesaplaşacak olan ülkücüler bunun bir yolunu bulacak birikime"potansiyel olarak" sâhiptirler. Binlerle ifâde edilecek sayıda hukukçuları vardır. Yüzlerce, binlerce dâva açabilirler. Darbecilerin “insanlık suçuyla” yargılanmasını sağlayabiliriler. Mamak Askerî Cezâevi Komutanı Raci Tetik için açılacak ilk dâvâyı açacak olan avukat olmayı hangi “ülkücü avukat” istemez?!!

    Roosevelt, “Ah şu anayasayı anayasa mahkemesinden kurtarabilsek” diyor.

    Türkiye’de demokrasinin stop noktası ve bariyeri vazifesini gören Anayasa mahkemesini tamamen ortadan kaldıracak, demokrasinin ve parlamentonun üzerinde bir “supremum” azınlık olarak demoklesin kılıcı gibi sallanmasına son verecek, 27 Mayıs’ın gayrı meşrû çocuğu olan Anayasayı tamamen değiştirecek bir radikal demokratik değişiklik ancak Türkiye için bir sıçrama tahtası olabilecektir.

    Mevcut referandumun bahse konu bu değişikliği sağlayacağını ya da bu değişikliğin ilk adımı olacağını düşünenlerin argümanları zayıftır.

    Bütün bunlara rağmen, son söz olarak “kırk katır mı kırk satır mı” tercihine zorlandığımız, 12 Eylül öncesi ve sonrası hâtıralarının hücumuyla vicdânen bile bile lâdes demeye zorlandığımız bir konjonktürü yaşıyoruz…. Hâtıralarımızın sesini dinlemenin ya da reelpolitiğin şüpheleriyle tercih yapmanın arasındayız….

    Hülasa; “Biz Ülkücüler romantik çocuklarızdır”…
    Adnan İslamoğulları
  • Mide beyinden akıllıdır çünkü mide kusmayı bilir, beyin her pisliği yutar....
    Cengiz Aytmatov Beyaz Gemi,
    Saygıyla ve Sevgiyle anıyoruz. Türk yazar Cengiz Aytmatov,🙏🌹🌹🌹🇹🇷🇹🇷🇹🇷

    Eserleri yüz elliden fazla dile çevrilen büyük Türk yazar Cengiz Aytmatov, 12 Aralık 1928 yılında Talas eyaletinin Şeker adlı köyünde dünyaya geldi. Bu köy, Çin sınırının yakınlarındaki Tanrı Dağları’nın eteklerinde bulunur.

    Aytmatov’un babası Kırgız Türk' ü; annesi ise Tatar Türk'ü. Yazar, çocukluğunda halk geleneklerini ve göçebe bir kavim olmanın ne anlama geldiğini biliyordu.

    2008 yılında, Gün Olur Asra Bedel romanının film çekimleri için Rusya'da iken rahatsızlandı ve böbrek yetmezliği teşhisi kondu. Tedavi için Almanya'ya getirildi. Burada Klinikum Nord'da tedavi gören Cengiz Aytmatov, 10 Haziran 2008'de hayatını kaybetti.

    ESERLERİ

    Dağlar Devrildiğinde
    Darağacı
    Gün Olur Asra Bedel
    Fuji-Yama
    Beyaz Gemi
    Selvi Boylum Al Yazmalım
    Elveda, Gülsarı!
    Dağlar ve Steplerden Masallar
    İlk Öğretmenim
    Cemile
    Yüzyüze
    Zorlu Geçit
    Toprak Ana
    Cengiz Han'a Küsen Bulut
    Çocukluğum
    Kızıl Elma
    Hiroşimalar Olmasın
    İlk Turnalar
    Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek
    Sultan Murat
    Dişi Kurdun Rüyaları
    Kassandra Damgası
  • 304 syf.
    ''Secundus, Minutus, Hora''
    Mitoloji Hora'lar gibi pek çok üçlemeyle doludur.
    Eunomia, Dike, Eirene (Horalar/Düzenin Sağlayıcıları)
    Alekto, Tisiphone, Megaira (Erinyeler/İntikam Tanrıları)
    Klatho, Lakhesis, Atrapos (Moiralar/Fatalar/Kader Tanrıları)
    Aglaie, Euphrosyne, Thalia (Kharitler/Güzellik,Neşe,Sevinç)
    Erinyeler vicdan azabı, Moiralar yaşam paylarının dağıtıcısı, Horalar denge ve huzurun temel taşları'dır.
    Zamanın (ömrün) kontrolü Moiralardadır. Klatho doğumumuzla zaman ipimizi eğitir, Lakhesis eğirilmişleri çatalın ucuna dolar da dolar, Atrapos kaçınılmaz ve geri dönüşü olmayan bir kesik atar ipe ve ömrümüz tükenir. Zeus bile müdehale edemez Moiralara.
    Kronos, babası Uranus'un testislerini kesti ve toprağa düşen kandan Erinyeler doğdu. Yasaların adaletinden kaçan suçluları vicdanlarının azabıyla perişan olmadan bırakmadılar.
    Kharis, pırıltı anlamına gelmekteyken, Horalar ellerinde çiçek tutan bakirelerle simgelenmektedir.
    Leto, Apollon, Artemis (Ana, Oğul, Bakire Kız)
    Baba-Oğul-Kutsal Ruh.
    Replikalarla dolu bir mitoloji.
    Kronos(Satürn) zamansa, Hora Usta sadece bir memursa, Momo bir peygamber midir?
    Hepimizin kalbine çiçekler bir mi açar? Her açan çiçek birbirinden farklı renklerle bezenmiştir. Hiçbir çiçek bir daha açamamak üzere ölür. Zaman göreceli bir oktur. Eylem ve eylemsizlik için zaman gereklidir. O, tek yönlü ok bir kaidedir.
    Bu zamanın/ömrün kontrolü ne kadar bizim kontrolümüz altındadır? Keyif alacağımız bir kitabı neden bir vakte sıkıştırıp, bunu bitirmeliyim diye uğraşırız? Bir adım-bir nefes-bir süpürge. İşin sırrı bu! Bir zen işidir yaşamak. Keyif alınmadıkça neye yarar sekiz saat uyumak. Acele edince dumandan boğulur çiçeklerimiz. Nefes(Pneumo/Spiro/Ruh) gerekir yaşamaya.
    Hayat bir bilmeceden ibarettir. Her zaman şimdiyi yaşar, geleceği arzular, geçmişi unutamayız. Sabırsız canlılarız. Yalancı baharda açan çiçek donar, dökülür; ancak bizler güçlü canlılarız. Milyonlarca yılda yükselmiş dağlara tırmanacak kadar da cüretkarız. Bir nefes için birbirimizle boğuşur. Son nefesimizde fark ederiz koca gökyüzünü. Sonrasında duman olur yok oluruz. Vardan hiç olan bir tek bizleriz. Termodinamiğin üçüncü yasasına sadece biz meydan okuruz. Öyle de günahkarız. Kaç yaşımıza geliriz; bazen derslerimizi çocuk yaşlarında değil, çocuk raflarında alırız. Öyle de akıl almaz canlılarız.

    1986 yılı, bir Alman-İtalyan yapımı Momo uyarlaması 101 dakika olup, başrolünde Radost Bokel (https://www.stylebook.de/...1228830-1040x690.jpg) oynamıştır. Stüdyo çekimleri de olsa düşünülen yılda çok başarılı sayılabilir bir yapımdır. Efektleri yüz güldürse de aura çok tatlı bir şekilde hissettirilmiş. İzlemenizi tavsiye ederim.

    Vakit nakit değil, vakit yakıttır. Yakıtımız biterse kalbimizin çiçeği solar ve kalbimiz atmaz olur. Bir akarsu değildir zaman, bir barajda depo edemeyiz; bir deniz gibidir zaman, ancak içerisinde macera gemimizde define adalarına maceralar düzenleyebiliriz.
  • Ingmar Bergman'dan müthiş bir başyapıt! Ne zamandır erteleyip durduğum Persona'yı sonunda izledim ve uzun zamandır izlediğim en acayip, en beyin gıcıklayıcı film olduğunu söylemeliyim. Çekimler mükemmel, sembolik biçimler çarpıcı. Siyah beyaz olmasına rağmen hiç sırıtmaması gerçek sanatın ölümsüz olduğu savını destekliyor, 1966 yahu 52 yıl önce!
    Jung'un analitik kuramı başta olmak üzere psikoloji ve modern anlatı konusunda bilgi sahibi olunması elzem bir film. Gölge arketipi ve personaya dair çok sağlam bölümler var.
    (Uyarı:Filmin başında birkaç rahatsızlık verici olabilen sahne var.)
    Merak edenler için akıcı olduğu kadar da dopdolu müthiş bir film analizini de aşağıya bırakayım.

    #
    "Sinema tarihinin en iyi filmleri arasında gösterilen ve birçok yönetmenin filmlerinde etkileri görülen, Ingmar Bergman’ın başyapıtı Persona’ya başından geçen bir hastalığın ilham verdiğini biliyor muydunuz?

    Hikaye şöyle, 1965’te bir iç kulak enfeksiyonu geçiren Bergman, sürekli olarak, hatta uyurken bile baş dönmesi yaşar. Başında bir bantla haftalarca yatağa bağlanan Bergman, doktorunun tavana boyadığı bir noktaya bakarak baş dönmesini önlemeye çalışır. Ama her bakışta oda fırıldak gibi dönüyormuş hissine kapılır. Bergman tavandaki noktaya konsantre olarak iki yüzün birbirine karıştığını hayal etmeye çalışır ve bu ona biraz olsun yardımcı olur. İyileştikten sonra pencereden dışarı bakar ve bankta oturan hemşire ve hastayı görür. Bergman’ın başyapıtı Persona işte bu hasta-hemşire ikiliği ve birbirine karışan yüzler üzerinde temellenir.

    Filmin öyküsünü özetleyecek olursak, ünlü bir oyuncu olan Elisabeth, Elektra adlı oyunu sahnelerken aniden susar. Doktoru fiziksel ya da ruhsal bir rahatsızlığı olmadığını, suskunluğunun bilinçli bir tercih olduğunu söyler ve onunla ilgilenmesi için hemşire Alma’yı görevlendirir. Tedavi süreci yani filmin geri kalanı doktorun deniz kenarındaki yazlığında geçer. İki kadın herkesten izole bir biçimde yazlıkta zaman geçirirken Alma Elisabeth’in kışkırtan sessizliği karşısında bütün sırlarını açık eder ve Elisabeth’in benliği karşısında kendi benliğini yitirme tehdidiyle burun buruna gelir.

    Bergman sineması nevrozların sinemasıdır. Filmleri baskıya dayalı, travmatik çocukluğu ve II. Dünya Savaşı sonrası İsveç’in bunalımından izler taşır. O nedenle filmlerinin çoğunun psikolojik analizle okunmaya açık olduğunu görüyoruz. Persona, Jung’un Arketipler Kuramıyla okunmaya açık bir film. Dolayısıyla filmden bahsetmeden önce Jung’un Arketipler Kuramından bahsetmemizde fayda var.

    Bergman’ın başyapıtıyla aynı ismi taşıyan Persona kavramı, Carl Gustav Jung’un en temel teorilerindendir. Buna göre, dünyaya gösterdiğimiz dış yüzler, başkalarının görmesine izin verdiğimiz kendimizin parçası personamızdır. Yunan oyuncuların taktığı maskelere gönderme yapan persona, başkalarına gösterdiğimiz kişiliklerimizin maskesidir. Toplum tarafından tepki görmemek için gizlediğimiz yanımızı örten kostümdür. Böylece kendimizi tehlikelere karşı korur, çıkarlarımızı güvence altına alırız.

    Bazı durumlarda birey, taktığı personanın aslında kendisi olduğuna inanır, personasıyla özdeşleşen birey böylece kendisine yabancılaşır. Bu durumu Jung şişme (inflation) olarak tanımlar. Bu bireyler, rollerine kendilerini fazlasıyla kaptırmış, personalarının egemenliği altında kaybolmuşlar, kendi gerçekliklerinden kopmuşlardır. Filmde Elisabeth’in başına gelen de budur. Elisabeth personasıyla özdeşleşmiş, kendi gerçekliğini kaybetmiştir. Bu yüzden bilinçli olarak susmayı tercih etmiştir, çünkü böylece rol yapmayacak, yalan söylemeyecektir.

    Diğer bir kavram gölgedir. Gölge, personanın karşıtı olan güçtür. Başka bir deyişle kişinin yüzleşmekten kaçındığı, toplumdan gizlediği, hoş karşılanmayan istek ve fikirleridir. Bu her zaman bizimle olan ama çoğu kez fark edilmeyen karanlık yan, öteki bendir(alterego).

    Bergman filmlerinde seyircinin algısını kıracak teknikler kullanır. Bunun nedeni seyirciye bir film karşısında olduğunu hatırlatmaktır. Böylece seyirci filmle özdeşleşme içine girmez, filme yabancılaşır ve dışarıdan bakar. Örneğin Persona’da filmin girişinde görüntünün seyirci üzerindeki güçlü etkisini kanıtlayan peş peşe tek çekimlik görüntülerden oluşan bir gösteri izleriz. Film bir projeksiyon arkı ve film şeridinin görüntüsüyle başlar, sırasıyla bir örümcek, kesilen bir koyun başı, dışarı çıkarılan işkembe, çivi çakılan bir el, erekte olmuş bir penis, morgdaki ölüler ve son olarak morgda boylu boyunca yatan bir çocuk görüntüsüyle şoke ediliriz.

    Çocuk bir türlü üzerini örtemez ve yüzüstü uzanıp Lermontov’un “Çağımızın Bir Kahramanı” romanını okur. Bu ana kadar bizim bakışımızdan çocuk bizim dışımızdadır. Ardından bakışımız bir anda yer değiştirir ve seyirci olarak oturduğumuz yerde Elisabeth ve Alma’nın yüzlerinin olduğu görüntünün yerini alırız. O anda çocukla aynı odadayızdır ve içeriden dışarıya bakarız. Daha film başlamadan kafamızda bir sürü soru oluşmuştur bile. Bergman bu görüntülerle seyircinin algısını kırmayı hedeflemektedir. Bu sahnenin devamında çocuk bir telefon sesiyle doğrulur ve eliyle ekrana dokunur.

    Daha sonra Bibi Andersson (Alma, hemşire) ve Liv Ullmann’ın(Elisabeth, aktris) oynadığı karakterler seyirciye tanıtılır. Elektra oyununu sahnelerken aniden susan ünlü oyuncu Elisabeth hastaneye yatırılmıştır. Hemşire Alma onunla ilgilenmek üzere görevlendirilmiştir.

    Bergman daha filmin başında seyirciye filmin devamında göreceklerimizle ilgili ipuçlarını vermeye başlar. Elisabeth’in ünlü bir oyuncu olması ya da Elektra isimli oyunu sahnelerken susması rastlantısal değildir.

    Şöyle ki: Fiziksel düzeyde oyuncuların kendileri personalardır.Yüzleri sahnede canlandırdıkları kahramanların kişiliklerini ve öykülerini aktarırlar. Bu bağlamda Elisabeth filmde personayı temsil eden karakterimizdir. Elisabeth’in oynadığı Elektra karakteri ise mitolojide babasına ihanet eden annesini, “annelik bağı”na rağmen öldürtmüştür. Elisabeth hastanedeyken kocasının gönderdiği mektubun içinden çıkan oğlunun fotoğrafını yırtar. “Annelik bağı”nı inkar mı etmektedir? Nitekim filmin sonuna doğru Alma ile Elisabeth’in yüzleştiği sahnede seyircinin bu sorusunu yanıtlar Bergman.

    Elisabeth hastanedeyken Alma’nın radyodaki merhamet temalı piyesi açması üzerine rahatsız olur ve tıpkı sahnede olduğu gibi gülerek tepki verir. Dış dünya gerçekliklerine ise korkuyla yaklaşır. Hastane odasındaki televizyonda budist bir rahibin Vietnam’da olanlara tepki olarak kendini yakmasını dehşet içinde izler. Gerçeklik onu rahatsız eder.

    Ayrıca doktorun Elisabeth’e söyledikleri, Elisabeth’in durumunu ve filmin temasını özetler gibidir.

    “Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denilen o umutsuz düşü… Olur gibi görünmek değil, var olmak. Her an bilinçli, tetikte… Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma… Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık… Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek… Her kelime yalan… Her jest sahte… Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi… İntihar etmek? Hayır. Fazlasıyla iğrenç… İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir, susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip, içine dönebilir. O zaman rol yapmaya gerek kalmaz, bir kaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan. Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağın yeterince sağlam değil. Her tarafından yaşam parçaları sızıyor ve tepki vermeye zorlanıyorsun. Kimse gerçek mi yoksa sahte mi diye sorgulamıyor. Kimse sen gerçek misin yoksa yalan mısın demiyor. Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elisabeth, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın. Anlıyor ve hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın. Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.”

    Hastane sekansının ardından film doktorun yazlığında devam eder. Susan(Elisabeth) ve susmayan(Alma) iki kadın bir araya getirilir. Film monolog üzerine kuruludur, Alma sürekli konuşur, Elisabeth ise susar. Ünlü bir oyuncu olan Elisabet zaten özdeşleşmeyi tetikleyen bir konumdadır. İlaveten kışkırtıcı konumdaki suskunluğu Alma’yı daha çok cesaretlendirir ve onunla en mahrem sırlarını paylaşmasına neden olur. Böylece iki kadının rolleri değişir. Alma hasta konumuna düşer, Elisabeth de sabırla onu dinleyen ve sorunlarını dile getirmesi için onu cesaretlendiren ‘klinik gözlemci’ konumuna yükselir.

    Filmin bütününe bakıldığında düşün nerde başlayıp gerçeğin nerde bittiği anlaşılmaz. Dolayısıyla klasik anlatı sinemasındaki gibi olaylar kronolojik bir sırayla birbirini izlemez ve seyircinin bu yöndeki beklentisi boşa çıkarılır. Alma Elisabeth’e içini döktükten sonra düşsel bir boyutta Elisabeth (persona)ile Alma (gölge)’nın karşı karşıya geldiklerini görürüz. İki kadının yüzleri birleşir ve birisi diğerine dönüşmeye başlar. Bergman, yakın plan çekimleri en çarpıcı kullanan yönetmenlerden biridir. Bu çarpıcı yakın plan yüz çekimlerinin seyircide uyandırılmak istenen duyguların aktarımında çok etkili olduğunun ve anlatıya ve dramatik yapıya olan katkısının farkında olan Bergman, filmlerinde sık sık yakın plan çekimlere başvurur. Birbirinin yerine geçmeye çalışan iki kadın başlarını birbirlerinin omzuna dayarlar. Alma’nın bedeninde Elisabeth’in başı ve Elisabeth’in bedeninde Alma’nın başı durmaktadır. Elisabeth her şeyden sıyrılıp Alma gibi basit olmayı isterken, Alma da her şeyden sıyrılıp karizmatik, güzel olmayı istemektedir. Elisabeth/persona ve Alma/gölge gece ile gündüz kadar farklıdır ancak garip bir biçimde birbirlerini tamamlar görünürler.

    Elisabeth Alma’ya göndermesi için bir mektup verir. Mektupta yazanları dayanamayıp okuyan Alma, Elisabeth’in onun hakkındaki gerçek fikirerini öğrenir. Kendine dışarıdan bir gözle bakar. Mektubu okuduktan sonra arabasından inip gölün suyundaki aksine bakar.

    İnsanlık tarihindeki ilk ayna sudur. Ayna burada daha sonra karşılaşılacak yıkıcılık ve saldırganlık boyutunu ima ediyor olabilir. Diğer yandan bir sınır, aşılamayan şeyi de temsil ediyor olabilir. Neticede mektupta yazılanları okuyan Alma Elisabeth’e dönüşemeyeceğini anlar.

    Elisabeth Alma’yı her zaman hoşgörülü bir modda dinler ancak Alma ile birlikteyken de maskelerini taktığını unutmamak gerekir. Nitekim kocasına yazdığı mektupta Alma’dan “onu incelemek” eğlenceli diye söz eder. Elisabeth’in narsist kimliği onun mütevazi olmasına izin vermez. Alma’yı kendi toparlanışı için bir araç olarak görür. Alma onunla bir dostluk kurmak niyetiyle sırlarını ifşa etmişken, Elisabeth bu duruma yalnızca suçluluk psikolojisiyle dile getirilmiş sözler gözüyle bakar ve onun işkencesini, hastasını dinleyen terapist edasıyla gözlemler. Onunla Alma’nın ona yaptığı gibi duygusal bir yakınlık içerisine girmez. Elisabeth narsist kişiliği yüzünden ilgisini, sevgisini kimseye yöneltemez ya da diğerlerinin sevgisine karşılık veremez. Dolayısıyla tıpkı kocası ve oğlu gibi Alma da onun umursamaz tutumundan nasibini alır.

    Mektupla birlikte bir kırılma yaşayan Alma için hiçbir şey eskisi gibi değildir. Bergman Alma’nın yaşadığı kırılmayı film içinde film kopuyormuş izlenimi yaratarak seyirciye de geçirir. Alma’nın yüzü merkez alınarak film yanmaya başlar. Bu sahnede yalnızca Alma ile Elisabeth arasındaki bağlantı kopmaz aynı zamanda seyirciyle film arasındaki bağlantı da kopar. Bu andan itibaren filmde bir kırılmanın yaşandığını ve Alma için parçalanma korkusunun söz konusu olduğunu söylemek mümkün. Her şey başa dönmüştür, Alma Elisabeth’le aynı ve tek olamayacağını kavramıştır ve elinde kalanları korumak için direnmeye başlar.

    Filmin yanması bir başka açıdan Elisabeth’in hastane odasında izlediği Budist rahibin yandığı sahneyi anımsatıyor. ‘Rahatsız eden gerçeklik’ bu defa Budist rahibin görüntüsü değil Alma’nın Elisabeth’in bakışıyla görmeye başladığı kendi gerçekliğidir.

    Elisabeth’in sessizliği Alma’yı çileden çıkarmaya başlar ve artık onu konuşmaya zorlar.Alma’nın kriz geçirip Elisabeth’e kaynar suyu serpmek istediği sahnenin devamında eliyle Elisabeth’in yüzünü çekiştirdiğini görüyoruz. Alma aynadaki kendinden rahatsız olmuş ve onu parçalamak istemiştir. Bu sahne Jacques Lacan’ın ayna evresini akla getirir. Çocuk, aynadaki yansımasıyla özdeşleştiğinde iki türlü kayıp yaşar, birincisi, parçalara ayrılmış gerçekliğinin kaybı, diğeri ise özdeşleşme sürecine rağmen hiçbir zaman ulaşamayacağı o yansıyan-kışkırtan imgenin kaybı. Alma özdeşleşme yaşasa da düşsel bir çizgide Elisabeth’le bütünleştiğini, aynı ve tek olduklarını sansa da hiçbir zaman aynadaki sureti olan Elisabeth gibi olamayacağını anlar. Onu sürekli olarak kışkırtan, ele geçiren “ideal ben”i yok ederek, parçalanma korkusunu gidermek ister. Bununla beraber Alma’yı korkutan ve nevrozlara sürükleyen diğer nokta kendi gerçekliğini kaybetmesidir.

    Bu sahnenin devamında Alma’nın düşü olduğunu düşündüğümüz sahnede Elisabeth’in kocası yazlığa çıkagelir. Ve Alma’ya Elizabeth’miş gibi davranır. Elisabeth, Alma ve kocasının konuşmalarına ve yakınlıklarına seyirci kalır. Alma ise Elisabeth’in dile getiremediklerini dillendirir.

    Elisabeth nasıl ki Alma’ya ayna tuttuysa, Alma da aynı şeyi Elisabeth’e yapar. Ünlü bir oyuncu olan Elisabeth topluma karşı oynadığı role kendisini fazlasıyla kaptırmış ve bastırdığı tarafını bir yana itmiştir. Gerçekliği yitiren ve personasıyla bütünleşen Elisabeth susarak bu sahteliğin önüne geçmeye çalışsa da Alma ile birlikteyken de rolünü sürdürür. Elisabeth’in maskesini düşüren Alma olur. Elisabeth anne olmak istediği için değil, ünlü bir kadın olarak tek eksiğinin çocuk olduğunu düşündüğü için çocuk sahibi olmuştur. Sürekli toplum tarafından seyredilen Elisabeth, çocuğuna karşı olan nefretini, bu gizli ve bastırılmış duygusunu personası altında gizler. Oynadığı Elektra karakteri babasının intikamını annesini öldürterek alır, annelik bağını yoksayar. Elisabeth’in tam da bu oyunu oynarken susması pek manidardır. Belki de kendisine çocuğuyla arasındaki bağı hatırlattığı için, gerçek onu rahatsız ettiği için susar. Susmak onun bilinçli tercihidir, gerçeklerden bu şekilde kaçar ve sessizliğe sığınır. Hastane odasında televizyonda gördüğü şiddet içerikli sahneleri gördüğünde verdiği tepki çığlıktır. Budist bir rahibin Vietnam protestosu sırasında kendisini yakması ya da Nazi kampında başına silah doğrultulmuş çocuk gerçektir. Elisabeth ise gerçeğe tahammül edemez.

    Bergman’ın aynı sahneyi iki kere tekrar ettiği, 8 dakika açı-karşı açı çekimde önce Bibi Andersson’un Liv Ullman’a bir şey anlattığı esnada, Bibi Anderson’un omuz çekiminden başka bir şey görmeyiz. İkinci çekimde Bibi Andersson aynı olayı tamı tamına aynı kelimelerle tekrar anlatır. Fakat bu kez kamera baştan sona Bibi Andersson’u gösterir. Tamamı Elisabeth’in dinleme planlarından oluşan ilk epizotta, Alma sözleriyle Elisabeth’i yargılayarak ona zulmeder. Elisabeth’in bakışları, Alma’nın sözlerini görsel olarak tamamlar niteliktedir.

    Bu sahne için Bergman: “Anlattığınız hikaye dinlediğiniz hikayeyle aynı değildir” der. Klasik anlatı sinemasında böyle bir sahne klasik açı-karşı açı şeklinde çekilip, şimdiki zaman yanılsaması içinde seyirciye sunulur. Böylece seyirci içerikten kopmadan hikayenin akışına kaptırır kendini. Begman ise aynı sahneyi iki defa tekrarlayarak seyircinin dikkatini filmin çekim, sahne, diyalog gibi unsurlarına kaydırır ve onu içerikten uzaklaştırır. Ona bir film izlediğini sürekli olarak hatırlatır.

    Ayrıca bu sahnedeki başka bir detay, iki karakterin aynı renkte ve biçimde giyinmiş olmalarıdır. Kostümlerdeki aynılık, farklı olanı tek bir semptomda bütünleştirir, Alma ve Elisabeth nasıl ki aynı maskeyi takarak tek bir yüze sahip olmuşlarsa, birebir aynı kostümü giyerek de tek bir beden yaratırlar. Alma her ne kadar istemediği bir çocuğu kürtaj ettirse de Elisabeth’e “Ben senin gibi değilim. Senin gibi hissetmiyorum. Ben hemşire Alma’yım” der.

    Bu sahnenin sonunda Bergman Alma’nın yüzünde iki kadının yüzlerini birleştirir ve tek bir yüz oluşturur. Bunun iki anlamı olabilir, birincisi, iki kadın birbirlerinin tamamlanmamış diğer yarısını temsil etmektedir, ikincisi, iki kadının da benzer bir noktaları var. Filmin prologunda bir çocuğun ekranda birbirine karışmış iki kadın yüzünü, Alma ve Elisabeth’in yüzünü okşadığını görürüz. Bu bağlamda çocuğun iki kadının ortak bir yanını bir diğer ifadeyle “istemedikleri çocuklarını” temsil ettiğini söyleyebiliriz.

    Bergman’ın bütün filmlerinin kendi hayatından kesitler sunduğunu ya da bir diğer deyişle her filmiyle hastalıklarının üzerine gittiğini göz önüne alırsak, filmdeki çocukla ilgili başka bir noktaya sürükleniyoruz. Bergman istenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelir. Dolayısıyla çocuk, Bergman’ın alteregosunu temsil ediyor da olabilir.

    Alma Elisabeth gibi olmadığını ispatlamak ister gibi gidip üniformasını giyer. Geldiğinde Elisabeth’in yüzündeki maskeyi çıkarır gibi yapar ve onunla öyle konuşur. Alma tırnağıyla bileğini kanatır ve Elisabeth de onun kanını emer. Alma artık eskisi gibi personasını takıp sade ve basit yaşantısına devam edemeyeceğini bilir. Elisabeth onun kanını emerek aslında ruhunu içine çeker, böylece Alma Elisabeth’in tesirinden kurtulur. Ya da bu sahnenin devamında olduğu gibi böylece Alma Elisabeth’e hükmedebilecektir. Yine düşsel bir sahnede Alma ve Elisabeth’i hastane odasında görürüz. Alma adeta Elisabeth’e hükmetmektedir, söylediklerini ona tekrar ettirir.

    Bütün gerçekler ortaya konmuştur. Elisabeth her zaman yaptığı gibi gerçeklikten kaçar. En narsistik tarafı olan oyunculuğu ve sinemayı/yanılsama dünyasını seçer. Alma ise hemşire üniformasını giyip gider. Jenerikte olduğu gibi filmin finalinde de filmin koptuğu izlenimi yaratılır ve son yazısını göremeyiz."

    Kaynak:https://filmhafizasi.com/...nin-yuzleri-persona/