• Öfkeli veya korku dolu bir yüz ifadesinin gerçekten de öfke ve korku duygularını güçlendirebileceği fikri, psikolojik araştırmalar tarafından doğrulanmıştır. Sırf, Leonardo'nun "öfke kası"nı ya da "korku kası"nı kasarak daha da fazla öfkelenebilir, daha da çok korkabiliriz.
  • Bu noktada bir ikileme düşmüştü: Kendimizi ifade edebilmek için yüz kaslarımıza ihtiyacımız olduğu halde geleneksel olarak simetrik, ifadesiz yüzleri idealize ediyorduk.
  • Abıru: 1.Yüz suyu. 2.Irz, namus, şeref, haysiyet.
    Acuze: Huysuz, yaşlı kadın
    Adülkahır: (Ödül kahır) Pembe çiçekli, çok yıllık otsu bir bitki
    Agâh: 1.Bilen, bilgili 2.Haberli
    Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül
    Altar: Adak adanan ve kurban kesilen dini yapı, sunak.
    Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah
    Asesbaşı: Yeniçeri Ocağındaki askerî görevinin yanı sıra, başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı
    Aza: Vücut parçası, organ
    Balyemez: Kara ve deniz savaşlarında kullanılan, orta çapta, uzun menzilli, tunçtan top
    Balyos: Osmanlı Devleti'nde Frenk ve özellikle Venedik elçilerine verilen ad
    Bareta: (Baret) Küçük takke, papaz takkesi
    Barka: Büyük sandal
    Başeski: 1. Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi. 2. Saray ahırı erlerinin en kıdemlisi.
    Bayraktar: Osmanlı askerî örgütünde yeniçeri ve öteki kapıkulu ortaları ile sipahilere, beylerbeyi ve daha başka ümeraya bağlı birliklerin bayraklarını taşıyan kimselere verilen san.
    Beher: Her bir
    Beşe: “Baş ağa”dan esinlenme. Büyük erkek evlat, ilk doğan erkek çocuk.
    Bezen: (Bezek) Süs
    Bıcılgan: Kadınların meme uçlarında, çocukların ayaklarında, hayvanların ayak parmaklarıyla bileklerinde ter, pislik, çamur v.s. sebeplerden ileri gelen sulu yara.
    Billur: Kesme cam, kristal
    Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
    Bucurgat: Vinç
    Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka
    Ceriha: Yara
    Cıvalı zar: Bir yüzü ağır olacak biçimde yapılmış, hileli zar
    Cühela: Bilgisizler, cahiller
    Cürmü meşhut: Suçüstü
    Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı
    Çalık: Yüzünde çıban veya yara yeri olan
    Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul
    Çeşmibülbül: Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işi
    Çiftenara: Birbirine bağlı iki küçük dümbelekten oluşan müzik aleti
    Çolak: Eli veya kolu sakat olan (kimse)
    Çorbacı: Yeniçerilerde bir birlik komutanı
    Damla: Kalbe inen inme, felç
    Darbezen: (Darbzen) Osmanlı zamanında kullanılan, ikisi bir ata yüklenebilir top
    Darçın: Tarçın
    Darülfülfül: Beden ısıtıcı ve öksürük kesici olarak kullanılan bir baharat
    Deliler: Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliği
    Demkeş: Keyfçi
    Denk: Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya
    Dirim: Hayat, yaşam
    Diş kirası: Bir kimseye fazladan verilen para, armağan vb.
    Dolama: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş
    Ebcet: Arap alfabesinin her harfi bir rakamı karşılayan ve anlamsız sekiz kelimeden oluşan değişik bir düzeni.
    Ehli dubara: Hilenin ve düzenbazlığın ustası
    Ehli işret: İçki içme erbabı
    Enfiye: Kurutulmuş tütünden yapılan ve burna çekilen keyif verici, aksırtıcı toz, burun otu
    Esvap: Giysi
    Eşkinci: Savaşa giden eyalet askeri.
    Eyyamıbahur: 31 Temmuz ile 7 Ağustos arasında, sıcaklıkların maksimum seviyeye çıktığı, yılın en sıcak günlerinin yaşandığı dönem
    Fiili livata:
    Filinta: Namlusu kısa, kurşun atan bir çeşit küçük tüfek
    Filuri: Eski Ceneviz para birimi
    Flok: Geminin cıvadrasına çekilen üçgen yelken
    Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse
    Gadir: 1. Haksızlık etme, zarar verme. 2. Acımasızlık, merhametsizlik, kıygı.
    Göztaşı: Boya ve tarım ilacı olarak kullanılan mavi bakır sülfatın halk dilindeki adı.
    Güderi: 1.Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin 2.Bu meşinden yapılmış
    Gülam: Kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askeri birlik.
    Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
    Halep çıbanı: Kaşıntılı bir sivilce gibi başlayıp yangılı yaralar olarak genişleyen ve en az bir yıl süren deri hastalığı; şark çıbanı.
    Hasen: Güzel, hüsün, güzellik
    Havacıva: Sığırdiligillerden, Akdeniz bölgesinde yetişen ve köklerinden kırmızı boya elde edilen, çok yıllık otsu bir bitki
    Hayreti mucip: Hayreti icap ettiren, hayreti gerektiren
    Hercümerc: Altüst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak
    Hıyarcık: Kasık lenf bezlerinin iltihaplanması.
    Hilye-i şerif: Hz. Muhammed’in sıfatlarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazılar, kitaplar ve tablolar
    Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir tür bomba, kumbara
    Huruç hareketi: Kale kuşatıldığında kuşatma kuvvetlerine yapılan kontra-atak saldırı
    Husye: Er bezi, testis.
    Hüsnü kabul göstermek: İyi karşılamak, güler yüz göstermek
    Hüsnühal: İyi hâl.
    Irlamak: Türkü, şarkı söylemek, yırlamak
    İncitmebeni: Kanser.
    İptila: Düşkünlük, tiryakilik
    İstihare: Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak için abdest alıp dua okuyarak uyuma.
    İtdirseği: Arpacık
    İtikat: 1. İnanma, inan. 2. İnanç
    Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
    Kadit: 1. Güneşte veya hafif alevde kurutulmuş et. 2. İskelet. 3. Çok zayıf
    Kakule: Zencefilgillerden, sıcak iklimlerde yetişen güzel kokulu bir bitki
    Kalafatçı: . 1. Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse. 2. Kalafat yapan veya satan kimse.
    Karina: 1.Gemi omurgası 2.Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü
    Karakullukçu: Yeniçeri ocağı bölük ve ortalarında odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, yemek kaplarını yıkamak ve benzeri işler görmekle yükümlü er.
    Kebabe: Karabibergiller familyasına dahil bir bitki türü
    Kefere: Müslüman olmayanlar, kâfirler
    Kethüda: Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya
    Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula.
    Kırba: Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap, su kabı, matara
    Kolomborne: Demir gülle atan bir top türü.
    Kubur: Tuvalet deliğinden lağıma inen boru
    Kulampara: Oğlancı
    Küfi: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik
    Lisan-ı erazil: Rezil, aşağılık kimselerin dili, argo
    Lisan-ı hal: Hal dili; meramını durum ve görünümüyle anlatma
    Livata: Oğlancılık
    Mağrip: Batı
    Maiyet: Üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler.
    Manivela: 1.Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç.
    Mano: Kumar oynatan kişinin kazançtan aldığı pay
    Mapamundi: Dünya haritası
    Martaloz: 1.Eskiden saraylarda çalışan garsonlara verilen ad. 2.Çift cinsiyetli
    Mayna: Yelken indirme, fora karşıtı.
    Mazbata: Tutanak.
    Mebun: Erkekleri baştan çıkarıp, paralarını alan erkeklere verilen ad
    Metruk: Bırakılmış, terk edilmiş
    Meyyus: Kederli; üzgün
    Minelaşk: “Aşktan” demektir. (Ah Minelaşk: Hat sanatında kahreden aşk anlamına gelen ağlayan iki göz ve bir eliften oluşan çizim.)
    Minelgaraib: “Gariplikten” demektir.
    Muallim: Öğretmen
    Muhasara: 1. Kuşatma 2. Çevirme
    Muhkem: Sağlam, sağlamlaştırılmış
    Muhteva: İçerik
    Mukadderat: Yazgı
    Mumcu: Yeniçeri Ocağında çavuşlardan sonra gelen, yeniçeri ağasına bağlı on iki subaydan her biri.
    Murassa: Değerli taşlarla bezenmiş, cevahirle süslenmiş
    Murdar: 1.Kirli, pis 2.Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse) 3.Dinî kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan)
    Mutemet: 1.Dairelerde, iş yerlerinde bazı para işlerine bakan görevli. 2. Kendisine inanılıp güvenilen kimse.
    Mutrip: Çingene
    Mürdesenk: Doğal kurşun oksit
    Müreşebbis: Girişimci
    Mütalaa: 1.Etüt 2. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı düşünme ile oluşan görüş ve yorum
    Nekkarezen: Nakkare çalan kimse
    Odabaşı: 1.Hanlarda çalışan uşakların başı 2.Yeniçeri kuruluşunda görevi alaylarda selam törenlerini düzenlemek ve yönetmek olan subay
    Okka: 1,282 kilogram veya 400 dirhemlik ağırlık ölçüsü birimi, kıyye
    Otlakiye: Osmanlı döneminde, devlet malı otlaklarda yayılan hayvanlardan alınan vergi.
    Öküz zar: Cıvalı zar
    Palanka: Ağaç ve toprakla yapılmış, hendekle çevrilmiş küçük hisar
    Paluze: Zerdeçal kullanılarak hazırlanan, jöle kıvamında bir tatlı
    Payanda: Bir duvarı tutmak, yıkılmasını önlemek için yanlamasına dayatılan destek.
    Pazubent: 1. Belli bir amaçla kola geçirilen enli kuşak, kolçak. 2. Kol muskası.
    Piştov: Osmanlı ordusunda bir süre kullanılan, paçavrayla sıkıştırılmış barutu horozunda bulunan çakmak taşı ile ateşleyip kurşun bilyeyi atan, kısa namlulu, tek atış yapılabilen bir tür tabanca
    Rahle: Üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen alçak, küçük masa
    Rivayet: 1.Söylenti 2. Bir olay, bir haber veya sözü nakletme
    Rubu tahtası: Çeyrek daire şeklinde, yıldızların ufuksal açıklık ve yükseklik olarak koordinatlarını saptamaya yarayan astronomi aleti
    Sabık: Geçen, önceki, eski
    Saka: Evlere, çeşmeden su taşımayı iş edinmiş olan kimse
    Saksoncubaşı: Saksonlar, Osmanlı padişahlarının av maiyetinde bulunan ve av köpeği yetiştirmekle görevli bulunan yeniçeri koludur. Başlarında saksoncubaşı bulunur.
    Sanduka: Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tabut büyüklüğünde tahta veya mermer sandık
    Sefaret: Elçilik
    Serbaz: Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse)
    Serdengeçti: Fedai
    Serpuş: Başlık
    Seyyare: Gezegen.
    Sipahi: Osmanlılarda tımar sahibi bir sınıf atlı asker
    Sorguç: Bazı kuşların tepelerinde bulunan uzunca tüy, tuğ
    Sökün etmek: Birdenbire görünüp arkası kesilmeden gelmek
    Subaşı: 1. Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı. 2. Acemi ocaklarında küçük aşamalı subay. 3. Osmanlılarda kapıkulu süvarileri arasından, savaş zamanı güvenlik işlerine bakmak, barış zamanı da vergi toplamak işleri için ayrılan kimse.
    Sülyen: Kurşun asıllı, parlak kırmızı renkli toz halinde bir boyarmadde
    Sümün: XVII. yüzyıl ortalarında bir süre Osmanlı ülkelerinde kullanılan ve kuruşun sekizde biri (beş para) değerinde bir yabancı para.
    Sürünceme: Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü.
    Şahidarbezen:
    Şarkiyat: Doğu bilimi, oryantalizm
    Şayia: Yayılmış haber, yaygın söylenti, duyultu
    Şehla: Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı (göz)
    Şirpençe: Deri altı hücre dokusunun ve yağ bezlerinin iltihaplanmasından oluşan, genişlediğinde çok tehlikeli olabilen, stafilokokların sebep olduğu bir kan çıbanı, kızılyara, aslanpençesi
    Tahnit: Bozulmaması için ölüyü ilaçlama.
    Tamburi: Tambur çalan kimse
    Tarraka: Gümbürtü
    Tebaa: Uyruk
    Tebliğ: 1. Bildirme 2. Haber verme
    Temriye: Deride yer yer küme durumundaki birtakım kabartılarla kendini gösteren hastalık.
    Terennüm: 1.Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme. 2. Kuş şakıma, ötme. 3.Anlatma, ifade etme.
    Teres: 1.Aşağılık anlamına sövgü sözü 2. Pezevenk
    Teşrih: 1.Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına kadar gözden geçirerek anlatma, açımlama. 2.Anatomi
    Tezkire: Divan şairlerinin hayatını ve şiirlerini genellikle subjektif bir bakış açısıyla değerlendiren eser.
    Tıyniyet: (Tıynet) Yaradılış, huy, maya
    Tizap:
    Tramola: (Tremolo) Bir enstrümanda tek bir tonun hızlı tekrarlarla çalınmasına verilen isim
    Ulah: Romanya'nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere Osmanlı Türklerinin verdiği ad
    Ulema: 1. Bilginler 2.Sarıklı din bilginleri
    Ulufe: Osmanlılarda kapıkulu askerlerine, saray ve devlet kuruluşlarındaki bazı görevlilere üç ayda bir verilen ücret.
    Upir: Vampir kelimesinin kökeni olduğu düşünülen, aynı anlama gelen kelime
    Usturlap: Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç
    Vakanüvis: Osmanlı Devleti'nde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi
    Vect: Sevgi veya heyecandan doğan coşkunluk, kendinden geçme, esrime
    Vekilharç: Kesedar.
    Yalım: Alev
    Yatağan: Namlusu kavisli, iki yanı da kesici, bir tür uzun savaş bıçağı
    Yecüc ve Mecüc: Kıyamete yakın, ortaya çıkıp insan ırkını ortadan kaldırmaya çalışacak ve büyük zararlar verecek olduğu söylenen yaratık cinsi.
    Yedmek: 1.Çekerek peşinden götürmek, yedeğinde götürmek. 2.Yanında, beraberinde götürmek
    Yekün: Toplam
    Yenirce: 1. Kemik ve diş dokusunun harap olması durumu. 2. Frengi
    Zaç yağı: Sülfürik asit.
    Zagon: Metot
    Zağarcıbaşı: Osmanlı Devleti'nde padişahın av köpeklerine bakan görevli.
    Zangoç: Kilise hizmetini gören ve çan çalan kimse
    Zeker: Erkeklik organı.
    Zemberekçi: Yeniçerilerin zemberek kullananı.
    Zıbık: Erkek üreme organına benzetilen nesne.
    Zincifre: Kırmızı renkli doğal cıva sülfür
    Zolota: Polonya parasına benzeyen bir Osmanlı gümüş parası.
    Zurnazen: Zurnacı
    Kitapta geçmiyor olsa da merak edenler için:
    Gezegenler
    Müşteri: Jupiter
    Zühal: Satürn
    Utarid: Merkür
    Burçlar
    Koç:Hamel
    Boğa:Sevr
    İkizler:Cevza
    Yengeç:Seretân
    Aslan:Esed
    Başa:Sümbüle
    Terazi:Mizan
    Akrep:Akreb
    Yay:Kavs
    Oğlak:Cedi
    Kova:Devi
    Balık:Hut

    http://ebediyenedebiyat.blogspot.com/...hsan-oktay-anar.html
    YUKARIDAKİ ADRESTEN YARARLANILMIŞTIR.
  • Sen gittin ya; uykusuzluk baş gösterdi gecelerimde. Şehrin karanlığını aydınlatan ışıklar, hiç yabancı gelmiyor artık. Bazen balkonuma yansıyan perçinlenmiş ışıkları sayıyorum. Biliyor musun? En son saydığım birlikteliğimizin tam yılına denk geliyordu. Unutamadığım, ve hatırlamak istemediğim, geçirdiğimiz en güzel yıllar, aylar, günler ve saaatlerin sayısına. Sahi hatırlıyor musun o günleri? yoksa hayatındaki şahıs unutturabilir mi?. Sanmıyorum; ama bilmiyorum işte. Sevdaya küsmüş gönlüm yeni bir aşka gidemiyor artık. Aşka yürüyen bedenim felç oldu. Seninle geçirdiğimiz zaman ise unutulmaya yüz tutmuş en vefasız mutluluğum oldu.
  • Senai Demirci

    https://youtu.be/tdLhQNFbbVA

    ŞİMDİ BİR ADAM GELSE ŞEHRE, uğrasa loş odalarına bir evin.
    Bir çocuğun hayret bakışlarını indirse gözlerimize
    Sönmeden ateşli hayretleri.
    Yılmadan delici bakışları.
    Bizi kendimize bin sürpriz diye tanıtsa.
    Bebeğin çığlıkla başladığı başlamaların sırrını fısıldasa bize.
    Dese ki:
    “Dokunduğun her şey O’nun adına.
    “Damağının suya değmesi, suyun damağına gelmesi O’nun rahmetiyle.
    “Dudağının dudağına değmesi O’nun ismiyle…”
    Halimiz bir inci sözün elçiliğinde “bismillah” dese.
    Başlamaların hepsine Allah adına bir devrim diye başlasak.
    Bir dağda bir kardelenin çıkışını devrim bilsek.
    Bir daldan bir yaprağın düşüşünü devrim görsek.
    Bir dudağa bir hecenin tutunuşuna devrim desek.
    Bir nefese bir sesin dolanışını devrim diye haykırsak.
    Her şeyin her defasında hiçten yoktan sebepsiz başladığına tanık olsak.
    Hep başlasak,hep başlasak…
    Hep başlamalarda olduğumuzu bilsek.
    Yeni baştan taşınsak “Bismillah”ın eşiğine.
    Biz dahi başta ona başlasak…

    Şimdi bir adam gelse şehre, yeniden baksa kutlu bakışlara susamış sokaklara.
    Ölüler ağırlayan mezarlar.
    Unutturduklarıyla utanan soğuk taşlar.
    Ayaklar altında ezilmiş tohumlar.
    Toz olmuş kemikler gibi ağaçlar…
    Kuru dal uçlarına sürgün edilmiş ümitler…
    Kara toprağa uzatılmış taze tenler.
    Ayrılık uçurumlarına savrulup solmuş gül yüzlüler.
    Yarım kalmış sevdalar.
    Kırık dökük hecelerde saklı aşklar.
    O adamın Sözler’iyle…
    Bin diriliş türküsü oluverse, bir haşir sözüne dönüşüverse.
    Dal uçlarında tomurcuklar gibi patlasa sonsuz özlemlerin.
    Gelincikler gibi yüzü kanlansa paslı kederlerin.
    Kan kırmızı mahcupluklar bulaşsa yüzüne ölü kızların.
    Bir daha bir daha seyretsek İbrahim’in [as] kuşlarının yaprak yaprak geri dönüşünü.
    Bir daha, bir daha dirilmeye bin bahar kadar emin olsak, İbrahim’ce mutmain olsa yaralı kalplerimiz.
    Dal uçlarına çiçek çiçektebessüm asılıverse.
    Baharı giyinen yeryüzü bir Duha ayetini seslendirse:
    Rabbin seni terk etmedi, etmeyecek
    Rabbin sana darılmadı, darılmayacak
    Bundan sonra ne gelirse başına, bundan öncekilerden güzel olacak.

    Şimdi bir adam gelse şehre, unutulmuş köşelerine uğrasa evlerin.
    Mahzun ve asil bir kadın.
    Anne.
    Sınanmanın en zoru evladının ölümüyle.
    Kan çanağı gözlerinden ateşli yaşlar düşürürken göğsüne.
    Baldıran zehri çaresizliği yudumlarken kederler içinde.
    Suskun duvarlardan, aldırışsız kahkahalardan, zoraki başsağlıklarından yüreği boş dönerken.
    “vildanunmuhalledûn…” müjdesini fısıldasa adam.
    Cennet saraylarından haber verse.
    Bir teselli yağmuru iniverse ana yüreklerine…

    Şimdi bir adam gelse şehre, tutsa ölüme yürüyen ihtiyarların elinden.
    Gölgelerin gövdeleri aştığı ikindi hüzünlerinden parıltılı ümitler devşirse.
    Yangın yeri ahir zaman akşamlarına sevinç pırıltıları düşürse.
    Yakıp kavuran pişmanlıkların dudağına pınar suyu değdirse.
    “Ah keşke…” lerle felç olmuş ümitleri yeniden yürütse.
    Yüz üstü düşmüş özlemlere gülümsese.
    Hayranlık umdukları gözlerden aşağılanmalar yaşlı kadınların yüreğine su serpse.
    Cam kırığı sözler ağızlarda bekleşirken, sussan acıtır, konuşsan kanatır kederleri bir bir dile gelse.
    “Halık-ı Rahîm” diye başlasa söze…
    Hep Rahman hep Rahim Allah’ın adıyla...
    Sonsuz rahmeti, bitimsiz merhameti ümit nehri gibi avuçlayıp serpse ihtiyarların yüreğine.
    Rahmanî umutlar döşese kabre giden patika yollar üzerine

    Şimdi bir adam gelse şehre, telaşlı koridorları adımlasa.
    Teselli arayan çaresizler.
    “Neden ben, neden ben!” diye hırçın sorular soran devasız gençler.
    Nefesi daralmış, yüreği sıkışmış, güneşi unutmuş dertliler.
    Huzuru her sabah yeniden kanayan, hüznü çıban gibi çoğalan.
    Hastalar, hastalar, hastalar..
    İlaçların kâr etmediği, yoğun bakımların göremediği, operasyonların onaramadığı yaraları varken hastaların.
    Şehre bir adam gelse.
    Bir tatlı kelam etse: “Ey biçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, derman... Ömrün bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zayi olur. Hastalık ömrünün dal uçlarına ebedi meyveler takıyor.”
    Sonra hastalığın hüznü sarı güller gibi pencerelerden sarksa…
    Sonra bitkin tebessümleri dertlilerin serin pınarlar gibi aksa…

    Bir adam gelse şehre, bizi Kitab’la tanıştırsa…
    Terk ettiğimiz, uzak köşelere bıraktığımız, susturduğumuz.
    Tedavülden kalkmış para muamelesi yaptığımız, miadı dolmuş ilaç yerine koyduğumuz,
    Unuttuğumuz Kitab’ı ateşli bir haber gibi sokuverse gündemimize.
    Sözlerin en sıcağına dokundursa dilimizi.
    Yüreğimizi yatırsa vahyin ırmağına.
    Sesten serinliklere daldırsa yüreğimizi.
    Güneş karşısında nazenin yaprakları İbrahim tenini seyredercesine seyrettirse.
    Ateşler içinde serin ve selamette olmanın mucizesine tanık etse dal uçlarını.
    Taş kadar katı, taştan da katı kalplere bir Musa asâsı dokundursa.
    İpek gibi kök ve damarların dokunuşuyla katılığını terk eden taşlardan utandırsa katı kalplerimizi.
    Bir aşk hikayesi okusa taşların yüzünden; taşların da kalbini gösterse kalbimize.
    Dese ki, güya bir âşık gibi taşlar; o lâtif ve güzellerin temasıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor.
    Yüzümüz kızarsa, anlamak için geç kaldığımıza yansak “Biz Uhud’a severiz, Uhud bizi sever” diye taşlara aşk yükleyen Peygamber sözünü.

    Bir adam gelse şehre; bize bir Peygamber anlatsa…
    Uzakta kalmış değil, şimdi burada aramızda bir peygamber.
    Soğuk değil sıcak:
    Taze peygamber nefhaları taşısa şehre.
    Yunus’ça yakarışların denizine atsa kalbimizi hemen şimdi.
    Eyyub’ca yaraların tenine taşısa yakarışlarımızı hemen şimdi.
    İbrahim’ce kurtuluşların serinliğine fırlatsa yangınlarımızı hemen şimdi.
    Musa ile Hızır’a yoldaş eylese itirazlarımızın hepsini hemen şimdi.
    Yusuf’ça rüyaların müjdesine sarıverse terk edilmişliklerimizi.
    İsa’ca bir merhametin yüreğinde eritse hoyratlıklarımızı hemen şimdi.

    Gelse adam…
    Gelse ve
    Tutsa elimizden “asr-ı Saadet’e, ceziretülArab”a götürse bizi hemen.
    Onu vazife başında görsek:
    Görsek ki, O’nun bakışıyla matemler sustu, varlık şevke boğuldu.
    Birbirine yabancı ve düşman görünen varlıklarO’nun nuruyla, dost ve kardeş oldu.
    Suskun ve dilsiz taşlar pürneşe söz oldu.
    Korkunç, dipsiz deniz gökler mavi tebessümlere durdu.
    Yetimler gibi boynu bükük dağların yüzü güldü.
    Sevildi, sevilir oldu, sevildiğini bilen oldu.
    Yüzleri soluk, nefesi kesik hastalar gibi yıldızlar şiir olup iniverdi göğümüze.
    Ve böyle böyle…
    Böyle böyle…
    Aramızda bilsek Allah’ın Elçisi’ni.
    Aramızda…
    Bir gül tebessümünce diri.
    Bir yağmur damlasınca duru.
    ReşhaReşha indirse Peygamberce bakışı şehre…
    Can kulağımıza değdirse sözlerini…

    Bir adam gelse şehre…
    Öte yakasından şehrin..
    Sarı çiçeklerle sohbet edecek kadar hisli…
    Bir gülün soluşuna ağlayan.
    Şefkatli.
    Karıncalarla sofra arkadaşı.
    Dağ başlarını, ağaç dallarını mekan tutmuş münzevi.
    Üveyiklerin hatırını soran, sinek kanadı inceliğinden ders alan öğrenci.
    Gelse şehrin bu yakasına…
    Bir delikanlının tereddütlerini ağırlasa avuçlarında.
    Bir genç kızın uçarı hayallerine eğilse bakışlarıyla.
    Dese ki,
    Ey kavmim “Uyun Elçilere...”
    “Sizden ücret istemeyenlere…”
    İlle bizden olacaksın demeden gerçeği anlatanlara..
    Taşlanmayı göze alarak koşsa meydanlara…
    Soğuk mapus duvarlarından sonsuz tefekkür göğünü kucaklayan meyvelerle çıkıp gelse…
    Canına kastedenlere de ebedi canlar sunan tebessümüyle baksa gözlerimizin içine içine…
    Şehrin öte yakasından bir adam gelse…

    Şehrin öte yakasından gelen adam
    Geldi çoktan.
    Dudağında göklü sözlerin iksiriyle…
    Yanında muhabbet kahramanlarının alın teriyle…
    Yüreğinde Mevlana şiiriyle,
    Aklında Geylanî hikmetiyle,
    Şirazlı Sadi’nin Molla Cami’nin aşkıyla,
    Meleklerin “bilmeyiz biz; Sen bilirsin” edebiyle…
    Şehrimize bir adam geldi.
    Şehrin öte yakasından…

    Keşke kavmi bilseydi…