• 112 syf.
    ·Puan vermedi
    Nobel ödüllü Albert Camus’ un en çok bilinen ve en çok dile çevrilen kitabıdır. 1942 yılında yılında yayınlananmasına rağmen kitap halen en çok satılan eserlerden biridir.
    Dostoyevski ve Kafka ile karşılaştırılması ya da benzetilmesi Camus’ un felsefi olduğu kadar edebi dünyada da var olması anlamına gelir.
    Depresyon hastası olan Camus diğer tüm yazdığı kitaplarda olduğu gibi depresyonundan kurtaracak çareler aramaktansa depresyonunu devam ettireceği karakterler oluşturmuştur. Ketum, sert ve duygusuz karakteri içimizdeki yolculuğun susturduğumuz taraflarına dokunuyor.
    Roman içerisinde Meursault karakterinde tercihli yalnızlığı görüyoruz. Yani Meursault yalnızlığından, insanlardan izole yaşamından, ütopyasından memnun. Kendi içinde devamlı bir yüzleşme yaşayan karakter başka bir muhakeme durumunda etkilenmiyor. Aynı durum bir cinayet sonrası yargılanmasında bile devam etmektedir. Katil olduğu ve idam kararının çıktığı dönemde onu kutsamaya kalkan rahibi dövmesi de bunu gösterir. Hatta annesinin cenazesinde uykuyu düşünmektedir. Onun için sadece bir andan başka bir ana geçişi kolaylaşmıştır.
  • 607 syf.
    ·8 günde
    Yazarın kitapları içinde edebi değeri en yüksek olanı diye. Düşünüyorum.Kurgu. çok güzel olmuş.oldukça sürükleyici .Hayatla,hayatjn can yakan gerçekleriyle cesurca yüzleşme.
  • 288 syf.
    ·10/10
    Bundan önce Kemal Sayar’ın Merhamet adlı kitabını okumuş ve çokça istifade etmiştim. Sonrasında yazarın üç kitabını daha edinmiş, bunlardan “Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez” kitabı da yaklaşık bir aydır elimdeydi. Bugün tamamlamak nasip oldu.

    Kemal Sayar, “Biraz yağmur Kimseyi İncitmez’le hayatı bir buluşma, bir karşılaşma, yaşadıklarımızdan bir şeyler öğrenme yeri olarak kurmamızı" öneriyor. Benim de önerim hayata, kalbe dokunan bu deneme yazılarını herkesin okumasıdır. İşte bu kitaptan altını çizdiğim satırlardan ilki.

    Dostum, şimdi sen sessiz bir uyanıklıkla hayatı fark et. Herhangi bir şeyin olmasını bekleme. Olması gereken zaten bin yıllardır olup duruyor. Güneş doğuyor, rüzgâr esiyor, insan seviyor. Sular dağlardan kopup gelerek ırmaklara dönüşüyor. Sus ve içine dön. Nefes alıp veriyorsun ya şimdi, bunu hisset. Her anında hayatın, “kıymetini bil her şeyin!”
    *
    Mutluluk, siz onu hiç aramadığınız bir anda omuzlarınıza konan bir kelebektir.
    *
    Hayat bir hikmet şöleni. Istıraplarımızdan öğrenmeye başladığımız gün, olgunluk yolculuğunda bir durağı geride bırakmışız demektir.
    *
    O halde, geldiğinde bize çok şeyler öğretecek olan acıya, hoş geldin, diyebilmeyi başarmamız gerekecek.
    *
    Istırap anlayışı keskinleştirir ve kalbi yumuşatır. Istırap merhametin kalbinizde kök salmasına yardım eder.
    *
    Bir mutlu hayat olacaksa eğer, o biraz kendi ıstırabımızla yüzleşme, onu yaşama ve ondan öğrenme çabamızdan kaynaklanacak.
    *
    Kendine yardım kitapları hayatın getirdiği sorunlar üzerine düşünme fırsatı bulamayan ama sorunları da kolay yoldan defetmek isteyen insanlar için biçilmiş kaftandır.
    *
    Romantizim endüstrisi bizi aşk satarak uyuşturuyor, kozmetik endüstrisi beden satarak.
    *
    Gerçeğin acı ilacı insanı ayakta tutar. Pozitif yalanlar sahte cennetlerde gezinmek yerine, gerçeğin kolunda bir dünyaya yaslanmak yeğdir.
    *
    Ayrılıklar “biz” duygusunun kaybedilmesiyle başlıyor, kişiler “biz” duygusundan yararsız ve kendilerini korumaya dönük “ben” duygusuna döndükçe, evlilik içinde iki yalnız insan ortaya çıkıyor.
    *
    Yola çıktın çünkü dünya senin için yerleşmeye değmez. Çünkü uzakların fısıltısı başını döndürüyor. Yaraların sadece yolda olmakla şifa buluyor. İçindeki boşluğu sadece yol onarıyor. Yola çıktın çünkü bir yaran var. Doğduğun günden beri ruhun sızlıyor.
    *
    Yolculuk insanın kendi içinde doğru yürümesidir.
    *
    Yola çıkan kişi, menzil-i maksuduna vardığında aynı kişi değildir artı. O, yolla pişmiş, yoldan öğrenmiş, yola katılıp yol olmuş kişidir.
    *
    İnsanı biricik ve müstesna kılan tarafı, onun başkalarına olan benzerliği değil, onlardan ayrışan, farklılaşan taraflarıdır.
    *
    Ömrümüz azaldığında, kaybedecek ne de çok şeyimiz oluyor! Teslimiyetimiz artması gerektiği yerde azalıyor, oysa güzellik ancak tam bir teslimiyetle tecrübe edilebiliyor.
    *
    İnsan her türlü karşılaşmadan çok şey öğreniyor. Yeter ki kalbimizi açmaya hazır bekleyelim, yolumuza çıkar her insanın bize bir hikmet taşıyabileceğini, onun yolumuza çıkmasının bir tesadüf olmadığını bilerek bekleyelim.
    *
    Benim merhamet eğitimiyle ilgili çok pratik bir önerim var: Çocuklarımızın ellerinden tutalım ve onları hayatın kırılganlığının çok cisimleştiği, kendini çok gösterdiği yerlere götürelim. Mesela çocuklarımızı kanser koğuşlarına götürelim, hayatın nasıl bir şey olduğunu anlasınlar. Çocuklarımızı mezarlıklara götürelim, hayatın bir sonu olduğunu fark etsinler. Çocuklarımızı darül acezelere, akıl hastanelerine götürelim, aklın da bir sınırı olduğunu fark etsinler. Yoksul insanlara yardım faaliyetlerinde çocuklarımıza şimdiden sorumluluklar görevler verelim.
    *
    Bir çocuk ağlamaya başladığında diğerleri o ağlayışla cevap verirler. İnsan bir başkasının ıstırabını hissetmeye ayarlı bir varlıktır.
    *
    Merhamet, senin mutluluğun olmazsa, benim de mutluluğumun olmayacağımın bilgisidir.
    *
    Kim ki bir başkasının ıstırabını dindirmek için yola çıkmıştır, o bu çağın soylusudur. Kim ki kardeşinin iniltisiyle sıcak yatağından fırlamıştır, o bir iman şövalyesidir.
    *
    Kalbini açmayana şifa yoktur. Dinlemeyi bilmeyen de şifa bulamaz.
    *
    Duygu atına binmiş her kelime, sizi yerinize çiviler. Yürekten adeta koparak yeryüzüne fırlayan her söz, söylendiği anı belleğinize nakşeder. Kelimeler ruhun sahillerine ancak duygunun yelkenleriyle intisap edebilir.
    *
    Herkesin konuşacak tonlarca şeyi olduğu bir dünyada, en çok işitebilen kulaklara ihtiyaç var. Hissedebilen kalplere de.
  • 581 syf.
    ·39 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Aslında savaşın içinde doğmamış biri olarak bu kitabı yorumlamak vazifem değil, biliyorum. Fakat, söylemeliyim ki bu kitapta anlatılan her his sizin hisleriniz, artan heyecan içinizde büyüyen adrenalin oluyor. Hemingway, sade bir dille savaşı, duyguları, halkı, insanları çok başarılı anlatmış. Bahsi geçen İspanyol halkı üzerinden bütün insanlığın ortak duygularını yazıya dökmüş ve bizlere sunmuş. Kitapta, olayların anlatımı, diyalogların yanı sıra insanların kendi iç konuşmalarına da yer verilmiş ve bu gerçekten sarsıcı bir etki bırakıyor. İnsanın sakin anlarında kendi düşüncelerini nasıl duyduğunu veya zor, sıkışık anlarında kendi düşünceleriyle nasıl boğuştuğunu karakterler üzerinden bize anlatıyor. Hepimizin özellikle yastığa başını koyduğu zaman yaşadığı bu iç yüzleşme, bazen insanın söyleyemediği şeyleri açık ediyor bazense en koyu kini besliyor. İncelememi kitaptan bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Bu alıntı aslında düşünülmesi gereken bir soru: acaba insan hiç durmadan bilgisini arttırabilir mi, yoksa her insanın anlayabileceği şeyler belirli bir miktarla sınırlanmış mıdır?
  • 256 syf.
    ·Puan vermedi
    'Güneşin ya da ölümün yüzüne doğrudan bakamazsınız.'
    Alıntıyla başlayan ve kitaba ismini veren bu cümle, aslında düşündükçe anlamları genişleyen, farkında olmadan her an bizimle birlikte olan ölümün yüzleşmesini hatırlatan bir olgu.
    Yalom kendisinin de herkes gibi ölümden korktuğunu ve bununla yüzleşilmesi gerektiğini belirtir. Yalom' un terapi yaptığı kişilerle birlikte kendisinin de ölümle yüzleşme düşüncelerini aktarıyor.
    Tüm insanlarda ortak olan ölüm korkusunun, kaçınılmaz olan sonun ve hayatı nasıl da bu olgunun değiştirip yön verdiğini anlıyoruz.
    Epiküros, Schopenhaure, Freud, Zenon, Cicero, Marcus Aurelius, Nietzsche gibi felsefe ve psikoloji temellerinin fikir sahiplerini okuduğumuz gibi, Ingmar Bergman -Çığlıklar ve Fısıltılar- filmi, Tolstoy -Savaş ve Barış- İvan İlyiç' in Ölümü- kitapları , Charles Dickens -Bir Noel Şarkısı, gibi pek çok alandan bilgelikleri, deneyimleri, sözcüklerin sadece sözcük olmadıklarını, sözcüklerle yüzleşmeye çalışıyoruz ölüm gibi sadece net olan bir kavramla.
    Seçimlerle geçen yaşantımız, her seçimle yaptığımız vazgeçişler, her vazgeçtiğimiz şeyin yarattığı sınırlar, sınırlar geçiciliğimizin farkına varmamızı sağlar.
    Zaman tükeniyor.
  • 159 syf.
    ·Puan vermedi
    "Aslında kitabın adını “yüzleşme” koysam daha isabetli olurdu. Gerçi sanrılar da on ikiden vurdu ya… Her ne kadar öyle görünse de bu bir aşk romanı değil. Olay örgüsü başka türlü de gelişebilirdi. Sıklıkla kitap önerisi yaptığımız halde bir kitabın nasıl okunması gerektiğini bilmiyoruz. Bakın bu çıkarımda son derece ciddiyim.

    Her kitabın bir ana teması vardır ve olaylar o temanın etrafında gerçekleşir. Tabii ki yazarın bundan haberi varsa. Okuduğunuz yapıtın faydasını görmek istiyorsanız ana temaya odaklanmalısınız. Bu kitabın meramı nedir? Çoğu kitap bu bilgiden habersiz olan okuyucuların elinde amacına ulaşamadan yüzeysel bir okumayla tozlu raflara gömülüyor.

    “Sanrılar” yüzleşmenin romanıdır. Taylan, en temel güdülerinin baskıcı arzularından habersiz bir halde ağır bir aşk acısı çekerken, o duyguyu tanımlamakta zorlanır. Nedir aşk? İlahi bir duygu mudur o? Kutsal mıdır? Çektiği acı bu kadar yoğunken neden bir başka kadını da pekâlâ arzulayabilmektedir? Yoksa insan özünde çok eşli bir canlı mıdır? Ya kadın? Erkeğin güdüleri güdüdür de kadının ki patates püresi midir? İşte Sanrılar’ın aradığı yanıt da tam olarak budur.

    Bazı yorumlar aldım kitaba dair. Taylan ve Asya'nın seçimleri hakkında yorumlar. Bu iki karakter sadakat konusunda beceriksiz oldukları için öfkelenmişlerdi. Aslında öfkeleri kendilerineydi. Çünkü ben hayali bir karakter yaratmadım. İnsana baktım ve ne gördüysem onu yazdım. Sadakatsiz bir karaktere sövmek en çok sadakatli insanların işi olmalı. Tabii ki kimseyi yaftalamıyorum ama romanın adı bu yüzden “yüzleşme” olmalıydı diyorum. Yüzleşme! Ben size kendi doğanızı sundum. Okuyun ve size ait olan parçayı bulun."

    Günay Aktürk
  • 191 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    "On küçük Zenci yemeğe gitti, Birinin lokması boğazına tıkandı. Kaldı
    dokuz.
    Dokuz küçük Zenci geç yattı, Sabah biri uyanmadı. Kaldı sekiz.
    Sekiz
    küçük Zenci Devon'u gezdi, Biri geri dönmedi. Kaldı yedi.
    Yedi küçük Zenci
    odun yardı, Biri baltayı kendine vurdu. Kaldı altı.
    Altı küçük Zenci bal aradı,
    Birini arı soktu. Kaldı beş. Beş küçük Zenci mahkemeye gitti, Biri idama
    mahkûm oldu. Kaldı dört.
    Dört küçük Zenci yüzmeye gitti, Birini balık
    yuttu. Kaldı üç.
    Üç küçük Zenci ormana gitti, Birini ayı kaptı. Kaldı iki.
    İki
    küçük Zenci güneşte oturdu, Birini güneş çarptı. Kaldı bir Zenci.
    Bir küçük
    Zenci yapayalnız kaldı. Gidip kendini astı. Kimse kalmadı."

    Evet aynen böyle gelişti olaylar. Okurken sanki herşeyi biliyor hissine kapılıyor insan ve okumaya devam ediyorsun. Ancak olaylar geliştikçe fark ediyorsun ki aslinda hic birşey bilmiyorsun. Çok güzel bir polisiye kitap. Sürükleyici bir o kadar da şaşırtıcı okunmaya değer bir kitap. Adalet vurgusuna çok sık değinilen ve birçok alıntı yapilacak bir kitap. Insan yargı sisteminden kurtulsa bile vicdanı asla peşini bırakmıyor. Bazen ölümün kaçınılmaz olduğunu hissettiginde insanlar daha cesur olabilir ve geçmişiyle daha rahat yüzleşme imkanına sahip olur. Bu durumda tanımadığın insanlara bile geçmişin günahlarını ve hatalarını itiraf ediyor.