• Dedim ki ben "Ağrı Dağıyım yalnız ve ıssız "
    Sende dedin ki"Bende Süphan Dağıyım karlı ve denizli"
    Karlarım seni bekleyişimle eridi
    Gözlerinde bir bulut olayım göz yaşın olayım yarim yarim
    Göz yaşın olayım sözlüm ...

    Mümkün müdür yar ile mutlu olmak
    Bu dünyada yer yüzünde
    Sonbaharim sarsıldı ağaç yapraklarında
    Sarsıldı sabr taşı sarsıldı yarim yarim ...
    Sarsıldı sözlüm..

    Kim diyor dağlar kavuşmaz diye
    Rüzgar gelir yağmur gelir selam getirir
    Kuşların kanadında yarin kokusunu getirir
    Sen varsan ben ölmem sen varsan yarim yarim
    Varsan sözlüm...

    ( Buradaki denizden kastedilen Van Gölüdür. Süphan Dağıyla komşudur.)
  • III

    Madem arkandan ağlamamı bile çok gördün bana
    Al bu taşlar senin olsun… O halde ve bundan böyle
    Bütün davullar vursun, telleri kopsun sazların
    boşluğa bağırsınlar, birlikte;
    Kan kusacağız.
    Kan kusacağız.
    Madem dünya bunca zalim
    Madem yakışmıyor kalbimize.

    Bütün davullar gümlesin
    Boşluktan gelen, boşluğu dolduranı
    Boşluğa böğüreni
    Vursunnnn.

    Bak! nasıl kan kusuyor külde uyuyan
    Dünya görsün.

    IV

    Her kezim ben
    Küle ne öğretebilirse hayat
    Onu öğretti bana da.

    (…)
    Ben külün içinde çok uyumuşum.
    Ben külün içinde çok uyudum.
    Ben külün içinde çok uyudum.

    II

    İçerde tıkanan çığlık dışarda inliyor
    Sabaha karşı
    Uyku kabul etmiyor beni
    Dışardan bir yerden uzuuuuunnnnuzun
    Bir inilti kopuyor.
    İçimde zulmün duvarları.
    Uykuuuuuuuu
    alsana beni koynuna.

    Kalktığımda,
    Banyoya seyirttiğimde gözümden sesler boşanıyor.
    İçerde,
    sonra bu sessizce akan yaşlar senin, diyor. İçimin duvarlarında
    bu taşlar oturuyor,
    çıkaramadığım bir ses var, benden onu çıkarıyor,
    Taşın sessizliğinde:
    Kalın, ilkel, boşluğa doğru, gecenin kovuğundan
    Dışşşşarı doğğğruuuu:

    Seni bu yalan dünyaya saldım sonunda
    acıyor çoooooookkkkkkkkkkkkk,

    VI

    Ben seni hep sevgilim ben seni hep
    yüzünden geçen dalgalardan okudum.
    Gözlerine sevgi okudum ellerine şefkat okudum
    Annen seni inkâr etmişti
    Aldım etime dokudum.

    V

    Yanmamı bekleme benden
    Ben ne çok yandım, biliyorsun.
    Yanamam ben yanamam
    yanamam küllerim uçuyor.
    Rüyamda sapladığın jiletler etimde
    Kanamıyor acımıyor.
    Acımıyor
    Bu dünya buz, bu buz
    zzzzzzzzzzzda
    Hiçbir şey acımıyor.

    Bunlar yalan,
    Yalan söylediklerim
    Yalan söylediklerin
    Bunlar sadece dünyaya yakışıyor.

    Küldüm ben zaten
    Küldüm zaten küldüm zaaaateeeen
    Kalmışsa eğer
    Külün içinde şimdi insanım
    uyanıyor.

    Dünya görsün şimdi.
    Bembeyazzzz
    dünya.
    Yoluna baş koyup buzzzdaaaaaaa
    Kan kusanı.

    I

    Tek tek dururken onlar
    Öbürü henüz yanına gelmemiş olanı çağırıyor:
    O ikisi yan yana, alt alta geldiklerinde
    Dünya böylece daha geniş oluyor.
    Biri ötekine ateş sunuyor
    ve eski kitaptan çıkıp başka bir anlam
    oldukları gibi oluşlarını da beraberlerinde taşıyarak
    çoook eski bir kitapta, ısınsın diye
    masalı tetikliyor
    ama yine de olduklarının ötesine taşan bir başka masal oluyor.
    Öbürü, henüz yanına gelmemiş olanı çağırıyor:
    Masal mıydılar, soruyor…
    Maaaasssssssaaaaallllllllllllllll…

    VII

    Dünya ne ki sevgilim,
    benim sana yaptığım kubbe yanında?
    Düşsün, olsun, bırak,
    içinde yıldızlar patlıyor.
    Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.
    İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda.
    Her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
    Yoluna baş koymak diyoruz
    Biz barbarlar buna.

    VIII

    Kırdım, evet, o yalan mekânı kırdım
    Çıksın diye ortaya
    Çırrrrrrrrıııllçıpplaaaaaaak:

    Sen benim yuvamsın,
    Yuvanım ben senin.

    IX

    Beni bilmediğim bir dünyaya attı…

    Bir cümlem yok darrrrrğğmadaaaaaaanıım, bundan.

    Bir düşümüz vardı, “birlikte yaşamak” koymuştuk adını,
    çok acıyor, belki bundan. Aşkî bir cümle mi bekliyorsun benden.
    Beklemeeeeeeeee.
    Mutfakta reçel yapan iki kadın. Kırmızı biberleri filan.
    Rüzgâr alan biraz tepe bir yer. Bakınca, iki yandan da
    uffffffffffffuk filan.
    Dünya yuvarlak değil de hafif elipsmiş gibi.
    Kaldı ki iki kadın, dünyanın yuvarlağını zaten anlamayan.
    Böyle. Kendime inandığım gibi inanmıştım ona da.
    Aşk olanın ötesinde bir aşktan söz etmek, aaaaaaah
    Bir inançtı desem.
    Bu kadar dağılmam kendimi şimdi
    bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetmem, bundan.
    Ne söylememi bekliyorsun
    Hava aldıkça sızlayan bir diş var içimde.
    Susmam bundan, konuşmam bundan.
    Ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata.
    İnsan olmuştum ilk o zaman.
    Ya da bozmuşlardı beni yenidoğandan.
    Kendimi acıya teslim ettiğimde hatırladım,
    ölünmüyordu, hatırladım.
    Ölünmüyoooooorrrrrrrrrrdu.

    XI

    Acı çekerken de adil ol, diyor bana.
    Adil ol. Sen değil misin inanan
    hayatın büyük bir kader olduğuna,
    kaderi yönlendirmek bile o büyük Kader’in
    içindedir filllllllllllan.
    O yüzden şimdi adil ol.
    Sus. Söyleme böyle şeyler! Adil ol.

    İnanmıyorsun değil mi?
    Beni bilmediğim bir dünyaya attı,
    diyyyyyyyorum.

    Diyorum ki,
    Sözde kalıyor her şey. Sözzzzzzzzde kalıyor.
    Bir de bana adil ol, diyorsun.

    X

    Ey duymayan insanı,
    Ey hayat dedikleri büyük kusur.


    Ey kimselere değişmediğim
    Ayrılığın neden bunca ağır?

    Hani adalet?
    Bir kasım’dan öteki kasım’a
    Bir yanım kör bir yanım sağır.

    XIII

    Darmadağınım.
    Darmadağğğnıııımmmm ve
    Hepsi burada; Aprın Çor Tigin
    Haşim, Kadı Burhaneddin
    Hepsi burada, kör, topal, haşin
    Bağğğğrrrrıyorlar:
    Bırak soğusun,
    Bırrrak soğusssuuun
    bırak soğusun parçaların
    tekrar bitiştiğinde
    başka bir şey olacaksın.

    XV

    Ben başka bir şey olmak istememmm
    İstemedim başka şey.

    Sabırla sevgilim sabırla
    Acılarımız eşitlensin bu şehirde
    diye diye.
    Bu şehirde etten geçip kalbe erişene
    dek sabırla. Tek, sabırla.

    Kaç kişi var bu şehirde
    Ruhunu sana kubbe,
    kubbeeeeeeeeeeeeeeeee
    etmiş!

    XIV

    Büyük keder içerirmiş, gördüm, anladım
    Etten geçip aşka varanın sevgisi.
    Bunun yanında sevgilim bunun yanında
    etin ihaneti, kısaca
    hiçbir şeydir.

    XII

    Şimdi bir masaldan bir peri
    Sessizce dinlesin beni,
    Alsın yorgun başımı

    Alsın cümlemi
    Usulca kalbine koysun.

    Benim cümle taşıyacak halim
    yooooooğğğğğğğ.

    XXXI

    Katlanan, insanın birbirine yapışan yaralarından
    bir yuva inşa etmektir aşk da, varla yok arasından
    Ve ahşabı kemiren de ahşaba dahildir,
    değil dışarıdan.
    Beyhude insanın yuva arayışı ama
    yine de yuva arar insan.

    Dışarısı sevgilim, dışarısı senin
    kendini sürekli kaçak kılacağın yollardan başka nedir?
    Yollar ki hep gider, hep yatay.
    Ah ben bu kubbe fikrine o yüzden
    takılmışım; kubbe ki yüzseksen derece bir şey,
    büyük bir arzuyla mümkün.
    Gayret’in bildiğimiz ve unuttuğumuz anlamıyla örülen.

    XVI

    İn ordan, in ordan
    İnnnnnnnnn, diyor bana
    Zamanın ensesinden.

    Ey Adalet’ten söz eden zalim
    Şimdi bi dur, düşün:
    Ev ki, en büyük mahremiyetti
    Kimdi vuran, kimi, en mahreminden?

    XVIII

    En acısını sevgilim en acısını
    tadayım istedin:

    En acısı buydu.

    XVII

    Omurgamı aldın benim.
    Omurgamı aldın.
    Omurgamı aldın.
    Omurgamı.

    Niye?

    XIX

    Varla yok arasındayım
    Varla yok arasındayım
    Hep, varla yok arasındaydım.
    Zaten.
    Ben bilmedim ki
    Niye teyelliyim, niye?

    Varla yok arasında
    Varla yok arasında
    Elimde bir kırık testi

    Elimde bir kırık testi
    Nereye bırakayım!

    XX

    Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
    Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
    Ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.

    Bilemem, belki bu yüzden
    Ben sana yanlış bir yerden edilmiş
    bir büyük yemin gibiydim.
    Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
    Yine de döneyim döneyim istedim.

    XXI

    Ah benim sesimle
    Söylesem de, inanmazlar
    Benzemiyor çünkü bir dile.

    Döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
    Döndüğüm bu semâ sensin. Dönnnnnnnnn
    düğüm.

    Sen benim kara ömrüme vuran
    Suyumu harelendiren sevincimdin.

    XXXV

    Onu, sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
    Titreme daha fazla kalbim.

    Bağışla kendini artık onu da
    Bırak gitsin.
    Bırak gitsin.

    O senin ezel gününden kaderin
    Sen onu nasılsa bin kere daha
    Seveceksin.

    XXII

    Günler öylece kendi kendine geçsin diye
    Bir camın arkasında durdum
    Bana dokunmasın hiçbir şey
    Hiçbir şey yarama merhem olmasın
    İyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye
    Bir camın arkasında durup
    Akan hayata ve zamana baktım.

    Bilirdim, biliyordum, biliyorum,
    Bittiğinde, geçtiğinde,
    Azaldığında sızı, iyileştiğimde,
    O saman tadıyla karıştığında;
    Her şey daha acı olacak.

    XXXIII

    Ne sanıyorsun?
    Ne sanıyorsun?
    Benim olan artın
    Senin de kaderin:

    Dağbaşı,
    Oradaki yaralı ıssızlık.

    XXIII

    Biz iyileşemeyiz diyor İlhan
    Biz iyileşemeyiz bunu bil, diyor,
    Biliyordum: ağırdı
    Biliyordum: çok ağrıdı
    Biliyordum: adım adım


    Ben seninle sevgilim
    Mutsuz ama bahtiyardım.

    XXIV

    Bir masal
    bir taş ağırlığında olabilir mi?
    Olurmuş meğer

    Birlikte bir masala inanmak istedim
    Ben seninle, sadece bu.
    Sen beni tek
    Tek
    Tek
    Bıraktın.

    Benim artık taş taşıyacak,
    Taş kaldıracak, taş atacak
    halim mi var!

    XXV

    Evet kara bir ömür bu benimki.
    Kara bir toprak.
    Gerçekle değil, hakikatle değil,
    Kalbimin aklıyla kurduğum
    Kara bir ömür.

    Yalnız değilim, biliyorum
    Binlercesi var, onbinlercesi vardı.
    Kara bir ömürle buradan geçen.

    Sen bundan böyle
    Gerçeğin yan yana getirilmiş
    yamalarıyla yaşayacaksın.
    Ben çoktan çıvdırılmış bir şeydim
    Sevgilim.

    XXVII

    Gözlerimde bir çita oturuyor birazdan deppppp
    parrrrrrrrrrrrrrrrrr.

    İçimdeki çilekeş Fuji’yi tırmanıyor sana
    Eski bir mektuptan gözlerime yağma
    Dünyanın bütün neonları yanıyor sönüyor
    Ve bir fotoğraf iki jiletle paramparça.

    Bir su aygırı kadar yaralıyım dünyadan
    Anlıyor musun?
    İçimde uzağa bakan bir zürafa var
    Hayat orda burda her yerde kaynıyor.

    Birazdan öleceğim, içeceğim su nerde?

    XXX

    Kar şiddetle rüzgârla büyük bir kırgınlıkla
    vardı gece yarısı dağlarına. Gelemem artık yanına.
    Ben kaybettiğime ağlayayım sen kaybettiğine ağla.

    XXVIII

    Ömrümü adadımdı.
    Elimden aldığın ve parçaladığın şey bu!
    Adaletin adını neden anmıyorsun burada da?
    O yüzden büyük yaram
    O yüzden büyük öfkem
    O yüzden dinmiyor
    İçimde hepsi, hıncahınç.

    Hıncahıııııııııııınnnnnnç.

    XXVI

    O kadar uzun yol geldik ki seninle
    Şimdi, sen ayrı ben ayrı olan o yolu
    Nasıl yürüyeceğiz?

    (Biz seninle yoldayken
    yanımızdan ovalar, ağaçlar; titreşen
    rüzgârlar akmıştı. Bir yolumuz olduğunu,
    yol kazılarını, yol yorgunluğunu
    o zamanlar biliyor muyduk?)

    XXXII

    Ömrü gurbette geçenler gibiydim senin yanında
    Duymadın mı, çok söyledim?
    O uzun gurbette,
    Ben senin “adalet” diye diye nasıl unufak olduğunu
    gördüm.
    Göre göre, duya duya
    yine de bigâne olarak her şeye.

    Bilmedin ki; ben senin gurbetinde delirmemek için
    Kalbimin aklıyla ördüğüm bir yıldızlı kubbede yaşadım.

    Tecellinin içinde ecel durur sevgilim, görmedin mi?

    Adaletin içinde bir zalim oturur.

    XXIX

    Sonra, çoook sonra, bu parçaların sonunda
    Sen beni kızını çok seven
    Bir anne olarak hatırla.

    Ben ki hiç kavuşamamıştım sana.

    XXXXII

    Ve huzurla, içerde bir yumuşak ışık
    Dışarda dağların etrafını saran kızıllık vardı.
    Durmak için dünyanın dışında iyi bir sebep
    Ve bir ana enstrüman;
    İncecik bir müzikle piyanonun tuşlarına vuran.
    Yüzünde yeryüzünü gördüğüme duyduğum bir şükran.
    Her şeyin sertliğini gömen ve uyutan bir kış,
    San ki, de ki Grand Teton’a kar yağdı.
    O karın ortasında önümüzden bir nehir
    karla karışık akardı.

    Sarartma beni.
    Sarartma beniiiiiiiiiiiii.. sarartma.

    XXXXIII

    Fazla insansın sen sevgilim fazla insan
    Bir barbarım ben oysa, bir hayvan
    Dilim bağışlamaktan söz eder benim
    Seninki adalet ve intikam.

    Söylemeye gerek var mı sevgilim
    Söylemeye gerek var mı şimdi
    Yetiştirdiğim en iyi nişancı vurdu beni
    Klimanjaro’nun karları sevgilim
    Klimanjaro’nun karları
    İnnnnniiiiiiyor aşağı.

    XXXIV

    Birini seviyorsan onu öldürme! demek kolay
    Oysa her âşık önce kendine sonra yanındakine cellat.
    Ve aşkta ölümün bir anlamı vardır, görklü kılınan
    Bozulsun diye im
    Her ateş önce kendi yanını yoklar sevgilim.

    Bundan böyle ne vakit bir yangından artakalan
    İsle kararmış bir şair gölgesi görsen
    Başıboş, duran, susan, içinden yanan:
    Ya da bir kızkardeş, ağlayan kekliğine,
    Uzak ve göğsünde klarnet sesiyle dolaşan.

    XXXVI

    Bunca zaman sonra, neden ona dokunmadığımı
    Neden çekmediğimi silahlarımı kınından
    Olanı biteni kalbime koyup kendimi çektiğimi
    soruyorsan…

    Dokunmadıysam tek bir sebepledir…

    Bir barbar ancak eşitine dokunur.

    XXXVII

    Akan sokaklarda yan yatmış otlara benziyorum
    Rüzgârla yana savrulan dallara.
    Aşk için ihanetle vuran aşk aşkm’ôla?
    Ah ciğerimin köşesi, kavrula kavrula
    Kopuyor gönülbağım, sen bağla.

    XXXXI

    Bir nefeslik can kalsaydı sana üflerdim canımdan
    Diyecekler; çok yüksekti ondaki zindan
    Görmeli, eline almalı, sıvazlamalıydın, öğretemeden
    Yazgına kanat ol kol ol diyemeden ayrı düştüysem senden.
    Buna yanarım çok, en çok buna yanarım inan.
    Onaramazdım kırdığım yerleri
    Onaramazdın kırdığın yerleri.

    Son bir nefesle sana sarıldımdı.
    En acısı buydu.
    En acısı buydu.

    XXXIX

    Aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir
    Ben bir Divan şairi değilim ki sevgilim
    Sana bercesteler düzeyim
    Yine de giderayak, gözlerine, ellerine, ayaklarına
    Tutulmuşluğumu herkes bilsin isterim.
    Ben bu çıldırmış vaktin, ben bu yılan zamanının
    Paramparça edilmiş şairiyim. Ne diyeyim!
    Yine de içimde, çok eskiden kalma bir
    Ya leyl… ya leyyyllllllllllllle.
    Bir çöl gecesine ismini bırakayım.

    XXXVIII

    Bir dalda iki kiraz gibi
    aşk ile öfke arasında
    yanayana.
    Dursun bu aşk. Aşk, mola!
    Ey yaban!
    ayaklanacağım
    ayaklanacağım!

    Dizlerimin bağını bağla.

    XXXX

    Sözde kalır sevgilim
    Sözde kalır bütün sözler
    Aşk çünkü, aşk çünkü kendine
    Bir yol, bir ideoloji ister.

    Bilirim, çöl rüzgârında çalıdır bazı yaşlar.
    Sen sevgilim ilerde, biraz daha ilerde
    Bir tarihe başlayacaksın, orası işte
    Benim tarihimle başlar.

    Ve say, geriye doğru, tek tek
    Sende kalsın şimdi al bu taşlar.

    BİRHAN KESKİN
  • Bu dünya yüzünde sevgimiz için rahat bir yer yok, ne köyde ne de başka yerde, onun için kafamda bir mezar canlandırırım, derin ve dar bir mezar, içinde bir kıskaç gibi kucaklarız birbirimizi, ben yüzümü sende, sen yüzünü bende gizlersin. Bizi kimse göremez artık. Franz Kafka
  • Saat gece üç sularına yaklaşıyordu. Kar, beyaz bir örtü gibi şehrin üstündeydi. Bütün şiddetini artırmış bir şekilde yağıyordu. Havada dondurucu bir soğuk vardı. Hikmet ise bu soğukluğa aldırış etmeden sokaklarda yine aynı sıradanlıkla dolaşıp durmuş, paltosu iyice ıslanmıştı. Kurulanmak ve biraz ısınmak için bir yer arıyordu. Karşı kaldırımda açık olan bir kahve gördü. Sabahçı kahvesiydi burası. Hemen koşar adım kahveye doğru yöneldi.

    Kahveye girdikten sonra içeride onu elli beş, altmış yaşlarında olduğunu tahmin ettiği hafif kır saçlı biraz da kilolu bir adam karşıladı. Kahvenin sahibi olsa gerek diye düşündü. Başıyla selam verip sobanın hemen yanındaki masaya oturdu. Kahvenin sahibi de ocağın başına geçerek raftan iki bardak alıp, yeni demlediği çayı bardaklara doldurdu. Hikmet sırılsıklam olan paltosunu çıkarıp, sobanın askılığına astı.

    Kahvenin sahibi, saatin hem geç olmasından hem de sıkıntısını giderebilmek için Hikmet’in yanına oturdu. Çayları masaya koydu. Gömleğinin iç cebinden sigara paketini çıkardı. “İçer misin?” diye sordu. Hayatında daha önce hiç sigara içmemiş olan Hikmet, paketten bir dal sigara aldı. Kahvenin sahibi çakmağını çıkarıp önce Hikmet'in sonra da kendi sigarasını yaktı.

    Kahvenin sahibi sigarasından derin bir nefes aldıktan sonra anlatmaya başladı, “Geceleri insanlar evlerinde olup yataklarında mışıl mışıl uyurken ben buradayım işte. Sabah altı gibi kapatırım burayı sonra saat on gibi de geri açarım. Uyuyor musun diye soracak olursan, bazen. O da benim ufak oğlan gelip açarsa işte. Okuyor. Bu sene dördüncü sınıfa geçti. Büyüyünce doktor olacağım, sizi kurtaracağım bu sefaletten diyor. Bir de bunun abisi var, çok okutmak istedim hergeleyi ama bana mısın demedi. Ben okumayacağım diye inat etti. Gel kahvenin başına geç dedim, ona da yanaşmadı. Şimdi aylak aylak geziyor sokaklarda.”

    Hikmet, kahvecinin her şeyi hiç beklemediği bir zamanda cümleleri art arda sıralayıp anlatmasına oldukça şaşırmıştı ancak bir taraftan da onu dikkatli bir şekilde dinliyordu. Kahvecinin gözlerinde çaresizlik görüyordu. Bunu bazı anlar da kendi de yaşamıştı. Hatta bunun bir benzerini annesinin onca şey yaşamasına rağmen bazı şeylere katlanır gözyaşlarında da görmüştü. Bir şeyler söylemek istedi ancak dili lâl olmuştu.

    O esnada kahveci devam ediyordu konuşmaya...

    “Dün doktora gittim. Ağır hastaymışım, yaşayacağım sayılı günler kalmış. Ömür de biçmişler bana. Sigara içme, tatil yap, iyi değerlendir diyor doktor. Bundan sonra değerlendirsem ne yapacağım? Biliyor musun kimse de bilmiyor bunu. Söyleyemedim. Söylesem ne olacak, ne değişecek? Ölene kadar sürdüreceğim bu yalanı ve hayatı. Çünkü bize biçilmiş rol bu. Aklıma en çok da ufaklıklar geliyor, onlar ne yapacak diyorum? Kücük bir şekilde kurtarır da hayatını ya büyük? Kahveyi de satar, çeker, gider. Bir yerlere sıkışmış bir hayatımız var bizim. Çıkamıyoruz oradan bir türlü. Debelenip duruyoruz. Dertlerimle seni de boğdum evlat farkındayım. Kusuruma bakma. Malum geceleri insan biraz hüzünlü oluyor ömrü de azalmışsa daha da…”

    Hikmet lafa girdi,

    “Yok, hayır. Hepimiz bir gün öleceğiz zaten ha şimdi ha sonra ne fark eder ki? Doğamız, misyonumuz bu. Bize bir sınır çizmişler, orada tüm yaşayacaklarımızı yaşamıyor, konuşacağımız şeyler olduğu zaman da susuyoruz. Önce konuşmayı öğrettiler bize şimdi de susmayı. Ne garip değil mi? Anlayamıyoruz birbirimizi. Anlamadan anlaşmaya çabalıyoruz ve söyledin ya debeleniyoruz diye. Evet, bir bataklığın içinde her gün biraz daha batarak…”
    Kahvenin sahibi “Birer bardak daha çay içer miyiz evlat?” diye sordu Hikmet’e. Hikmet bardağındaki son yudumu da içip, gülümseyerek “İçeriz ağabey. Gece uzun nasıl olsa,” dedi

    Kahvenin sahibi çayları tazeleyip masaya getirmişti. Hikmet’in omzuna elini attı ve sordu “Bir şeyler var senin yüzünde. Acıya çalınmış bir yüz görüyorum. İnsan kanser illetine yakalanınca bundan sonra yaşayacağı her şeyi daha net görebiliyor. Başlayan ve biten şeyleri gördükçe ölümün de var olduğunu, sanki birden apansız hiçbir şeye yetişemeyecekmişim, kolum uzanamayacakmış gibi bana ölüm var ve sen de öleceksin koca İhsan diyor. Sen de öleceksin.”

    Hikmet, kafasını kaşıdı, sonra eliyle sigara paketini gösterdi “Alabilir miyim?” diye sordu. Kahveci İhsan kafasını salladı. Hikmet anlatmaya başladı...

    “Son günlerde pek iyi şeyler yaşamadım İhsan ağabey. Kimi sevsem kime bağlansam bir bir gittiler yanımdan. Hep bir başıma bıraktılar beni. Mutsuzsun, düzel dediler. Ama sebebini sormadı kimse. Mutsuzluğun bulaşıcı olduğunu herkese bulaştıracağımı söylediler. Ama sormadı işte kimse.”

    Kahveci İhsan’da paketten bir sigara çıkarıp yaktı. “Öyledir evlat. Sebebini sormaz kimse. Sadece bir çemberin içinde olup olmadığına bakarlar. Yoksan işte kapı şurada derler.”

    İkisi de bir süre sustu. Birbirlerine bakmadan dışarıda yağmurun yağışını seyrettiler. Yağmur iyice hızlanmıştı. İhsan suskunluğu birden bozdu.

    “Anlat bakalım, ne işle meşgulsün?” diye sordu. “En son tıp okuyordum. Ondan sonrasını bilmiyorum çünkü yarıda bıraktım,” dedi. “İlginç gerçekten, neden bıraktın peki?” diye sordu İhsan.
    Hikmet tebessüm ederek anlatmaya başladı.
    “Bir kadavrayı kesip, biçiyorduk. İlk neşteri vurur vurmaz midem bulandı. Dışarı çıktım hava almak için. O esnada tam kapının önünde beklerken dersin hocası geldi. Doktorun midesi bulanır mıymış, sen ne biçim doktor adayısın diye beni baya bir azarladı. Halbuki benim midem ceset gördüğüm için bulanmamıştı. İnsanın içinde duygular adına bir şey kalmadığını gördüğümde bulanmıştı. Ürkmüştüm. İnsanların içini görmek o kadar ürkütücü ki hep kaçtım o günden sonra.

    Saat beş buçuk gibi, Hikmet kalkmak istediğini söyledi. Montunu sobanın askılığından aldı. Kurumuştu montu. Kahveci İhsan öksürdü, uzun uzun baktı Hikmet’e. “Evlat, bir gün yine gel ölmez ve sağ kalırsam yine konuşalım olur mu? Hem ben de röntgenimi getireyim. İçimizi dışımızı bir görelim ama değil mi?"

    Hikmet başıyla onayladı. Gülümsedi. Sonra montunu giydi ve çıktı.
    Hikmet, işlerin yoğunluğundan bir türlü uğrayamadı. O süre zarfında yarıda bıraktığı okulla ilişiğini tümden kesti. İnşaatlarda kum taşıdı. Bir sürü yükün altına girdi. Elleri su topladı. Ama hep aklında tek bir şey vardı. Yazmak. Her ne olursa olsun yazmak. Onun için her şeye katlanılırdı. Yine çok yorgun olduğu bir gece aklına düştü kahveci İhsan. Aynı kaldırımlarda yürüdü. Dükkanı buldu. El yordamıyla cebinden cep telefonunu çıkarıp fenerini açtı. Camda asılı olan yazıyı okudu..

    “Cenaze Dolayısıyla Kapalıyız.”
  • Neler yapmam gerektiğini sıralamıştım. İlk olarak bir araba almak,geniş bagajlı. Servet halen bana borçluydu,arabayı ondan temin edebilirdim,bana olan borcu karşılığında. Son görüşmemiz pek iyi geçmemişti ama bu bir araba almama engel olamazdı. Servet gibi adamlara hergün defalarca silah çekiliyordu ve bunlar arasında en acemi olan da bendim. Otelin önünden bir taksi çevirip "Akalın'a" dedim,bu mesafe taksi şoförünün yüzünde gülümsemeye yer açmıştı. Bir zamanlar bana ait bir evin olduğu sokağı tarif ederek;taksinin burnunu o yöne,küle dönmüş evimin yoluna çevirdim.

    Evimi gördüğüm an,şoföre yavaş sürmesini söyledim. Annemi küllerin altında gördüm,babam duman olup uçmuştu çoktan,dedem ayakta kalan kirişe sırtını dayamıştı,ben yaşıyordum.

    Sanki orada bir ev hiç olmamış,yokmuş gibi davranıyordu;orada yaşayanlar,oradan geçenler. Bir tek ben görebiliyordum;evi,annemi,dumanları,külleri... O an kusacak gibi oldum,camı açtım,annemin küllerinin kokusu burnuma geldi,son defa esen rüzgarın eşliğinde annem yüzüme dokunup,bana vedasını etti. Babam dokunacaktı ki,camı kapattım..
  • Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yer yüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık.
  • Sonbaharda kalabalık oluyor Çanakkale, otellerde yer olmuyor. Bursa dönüşü Lâpseki’yi geçtikten sonra telefon rehberime kayıtlı olan numaraları sıra ile aramaya başlıyorum. Üçüncüsünde yer var, onun da tek odası kalmış.
    Keşişlerin kaldığı odalara benzer küçük bir oda veriyorlar bana, tek kişilik bir yatak, aynalı bir dolap, televizyon, odanın bir penceresi limana, bir penceresi ara sokağa bakıyor, pencerenin önüne bırakılmış berjere oturup limanı değil de ara sokaktan geçenleri izliyorum, turistler, öğrenciler…
    Bir kahve yapıyor valizden Andre Gide’nin Dar Kapı adlı romanını çıkarıyorum, yarısını Mudanya’da okumuştum bitirmek istiyorum.

    Sait Faik okurmuş Andre Gide’yi, hikâyelerini defalarca okuduğum yazarın hayranı olduğu yazar, hüzünlü, kırık bir aşk hikâyesi yazmış.
    Kitabın son sayfasını çevirdikten sonra ağzımda kalan buruk tatla berjerde oturmaya devam ediyor, mümkün olmadığını bile bile olayın kadın kahramanı Alissa’yı anlamaya çalışıyorum.

    Lodos’a kadar yürümek niyetindeyim, sahildeki nefes alıp veren kalabalığın arasına karışmak keyif veriyor. Akşama Galatasaray’ın maçı var, gençler toplanmış Galatasaray marşları söylüyorlar, Galatasaray’ın bir sıfır yenileceğini bilmiyorlar henüz, ben de bilmiyorum.

    Sahilde sürekli gittiğim bir balık lokantası vardı, ne olduysa kapandı pek severdim. Alıştığım, sevdiğim mekânların kapanmasına veya el değiştirmesine üzülüyorum, sürekli aynı berbere gidenler gibi, aynı yerlere gidip, tanıdık yüzlerle sohbet etmenin, kalanı dönüşte bulmanın keyfi de başka, giderken bırakılanı bulamamanın hüznü de.

    Sonbahar olmasına rağmen yazdan kalma ılık bir gece, kestaneciler, midyeciler, közde mısırcılar, dondurmacının önünde kuyruk, bütün mevsimler birbirinin içine geçmiş gibi, uzun kollu giyen de var, şortla kendini sokağa atanda…
    Akol, Büyük Truva, tek pota basket maçı yapan gençlerle takılıyorum bir süre hani biri yorulup çıksa, gömleği üzerimden atıp aralarına karışacağım, oyuna nasıl bir kendini kaptırıştır o, nasıl bir hayattan, gerçeklikten kopuştur, kahkahalar, dirsekler her basket oluşunda gençlerin yüzünde oluşan geçici mutluluk.
    Gençler hayatları boyunca çıktıkları tüm maçları kazanabilseler keşke diye geçiriyorum içimden sonra kendi düşüncemi saçma buluyorum.
    Mağlubiyetler olmasa galibiyetlerin keyfi olur muymuş hiç!
    Rakibe saygı duymayı da öğrenecekler, yenildikleri zaman tebrik etmeyi de, kimi daha geç öğrenecek, aralarında hiç öğrenemeyecek olanlar da var elbet!
    En zor onların işi, şimdiden Allah kolaylık versin!

    Yürürken beyaz masalı başka bir balık lokantasına rastlıyorum, ismi Şayka!
    Şayka tarihi bir terimmiş, Türklerin, Karadeniz’deki ırmak kıyılarını korumakta, Kazaklarınsa bu kıyılara saldırmakta kullandıkları, altı düz, yayvan, birkaç topu, kırk elli savaşçısı bulunan küçük savaş gemisi anlamına geliyormuş.
    İçerisi kalabalık olunca, dışarıya bir masa çıkarıyorlar, mezeleri seçtikten sonra günün rehaveti ile oturuyorum.
    Sürekli fotoğraf çeken, hangi milletten olduklarını çözemediğim, gürültülü, aynı anda konuşan çekik gözlü bir gurup var.
    Otururken öğrencilik günlerime dönüyorum. O zamanın Çanakkale’si ile bugünün Çanakkale’sini karşılaştırıyorum arada uçurum var, eski okul arkadaşları, gönül kırıklıkları, sislerin ardında kalmış yüzler, gerçekleşmemiş beklentiler, ergen umutlar, hayaller…
    Kendi kendime derinlerden kum çıkarırken, siyah giymiş hafif kilolu güleç şef geliyor masama, bir eksikleri olup olmadığını soruyor, gülümsüyor “yok” diyorum…
    O günlere dönünce ne çok kumpir yediğimiz geliyor aklıma, ucuzmuş demek!

    Kumpir deyince aklıma geldi! Bir sabah Mudanya’da uyandım ağzımda kıymalı börek tadı var! Hani şu bastıra bastıra bıçakla kesilenden. Çorlu’da Cumhuriyet Meydanı’nda bir börekçi vardı(hala var) oraya giderdik. Yanında da kaymağı bol süt içerdik eskiden. Ne kadar eski derseniz ben diyeyim yirmi sene, siz deyin yirmi beş sene. Arkadaş canım nasıl kıymalı börek istiyor, otelden çıktım sahilde börekçi arıyorum, buldum da.
    Tarihi Yaşayanlar Börekçisi, girdim içeriye temiz yüzlü, bıyıklı, kısa boylu bir arkadaş, anlattım durumu güldü, bir tabak kıymalı börek uzattı, yanında da süt istedim… Bir yemek bende, kıtlıktan çıkmış gibi. Dedelerinin börek bıçağını çerçeveletip duvara asmışlar, bıçağın sapı şimşir ağacından, rahmetli bin dokuz yüz yirmi beş ile bin dokuz yüz altmış beş arasında kırk yıl kullanmış bıçağı, sapında parmaklarının izi kalmış.

    Kalkıp Lodos’a doğru yürümeye başlıyorum yeniden, hava ılık, kimi şortla, kimi uzun kollu çıkmış evden, mevsimler birbirine karışmış…

    Ali Gülcü
    09.10.2018
    Çorlu