• Ben tavan arasındayım sevgilim!” diye bağırdı delikten aşağı doğru. “Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara.” Son sözlerimi duydu mu? “Orası çok karanlıktır; dur, sana bir fener vereyim.” İyi. Durgun bir gün. Bütün hayatım boyunca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana. Gülümsediğimi gösteren bir ayna olsaydı; biraz da ışık. “Bir yerini kırarsın karanlıkta.” Delikten yukarı doğru bir el feneri uzandı. Fenerli elin ucundaki ışık, rastgele önemsiz bir köşeyi aydınlattı; bu eli okşadı. El kayboldu. Ne düşünüyor acaba? Gülümsedi: Yine mi düşünüyor?

    Yıllardır bu tozlu, örümcekli karanlığa çıkmamıştı. Işığı gören bazı böcekler kaçıştılar. Korku; fakat yararlı olacağını düşünmek kuvvetlendirdi onu. Belki de hiçbir şey söylemeden başarmalıydım bu işi. Benden bir karşılık beklemiyor. Ona yardım etmek mi bu? Bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; özellikle, başımda uğultular olduğu zamanlar. Onun gibi düşünmeyi bilmek isterdim. Bana belli etmemeye çalışarak izliyor beni. Çekiniyor. Acele etmeliyim öyleyse. Feneri yakın bir yere tuttu; annesiyle babasının resimleri. Aralarında eski bir ayakkabı torbası, kırık birkaç lamba. Neden hiç sevmediler birbirlerini? Ölecekler diye öylesine korkmuştum ki. Torbayı karıştırdı: Tuvaletle gittiğim ilk baloda giymiştim bunları. Her gece biriyle dışarı çıkardım, dans etmek için. Aman Allahım! Nasıl yapmışım bunu? Ellerinin tozunu elbisenin üstüne sildi. Mor ayakkabılarına baktı: Buruşmuşlar, küflenmişler. Sol ayağına giydi birini: Ölçülerin hiç değişmemiş. Utandı, yine de çıkaramadı ayağından. Topallayarak bir iki adım attı. Sonra resimlere yaklaştı, diz çöktü, yan yana getirdi onları. Dirseğiyle tozlarını sildi biraz. Beni de kendilerini de anlamadılar. Ne kadar ağlamıştım. Aşağıda onlara bir yer bulabilir miyim? Koridorda sandık odasında… Saçmalıyorum. Onları unutmadım, onları unutmadım. Babasının yüzünde gururlu bi somurtkanlık vardı. Aynı duvara asamam onları. Evin düzenini hızla gözünün önünden geçirdi. Yan yana olmak istemezlerdi; mezarda bile. Resimlerden birini aldı; feneri yere bırakmıştı, hangi resmi aldığını bilemedi. Yüksekçe bir yere koydu onu. Biraz telaşlanmıştı; dizini bir tahtaya çarptı. Sendeledi, yere düştü; hafif bir düşüş. Kalkmaya cesaret edemedi; emekleyerek fenerin yanına gitti. Bir torba daha. Boşalttı: Eski fotograflar! Amacından uzaklaşıyordu. Bana baskı yaptığını düşünmemeliyim. Yüzüne karşı söylesem bile, içimden geçrimemeliyim bunu. Acdeleyle resimleri yere yaydı, el fenerini dolaştırdı tozlu karartılar üzerinde. Başka bir eve çıkmış olabilirdim, bir daha hiç görmeyeceğim birine bırakmış olabilirdim bütün bunları. Resimleri karıştırdı: Ne kadar çok resim çektirmişim yarabbi! Çoğu da iyi çıkmamış. Gülümsedi: O zamanlar ne kadar uzunmuş etekler! Çirkin bir uzunluk. Duruşlar da gülünç. Kim bilir hangi filmden? Arkamı dönüp yürüyormuş gibi yapmışım da birden başımı çevirmişim. Kime bakmışım acaba? Aynı elbiseyle bir resim daha. Yanımda biri var. Resim çok tozlanmıştı. Tozlu da olsa tanıyor insan kendini. Parmağını ıslattı diliyle; tozlar önce çamur oldu, sonra… İlk kocasının gülümseyen yüzünü gördü parmağının ucunda. Aman yarabbi! Bir zamanlar evliydim ben de… Sonra yine evliydim. İnsan bir günde varamıyor bir yere, ne yapalım? Nereye? Tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden ne kadar üzülmüştük. Eğildi, bir avuç resim aldı yerden: Bu resim çekilmeden önce, nasıl hiç yoktan bir mesele çıkarmıştım, sonra da yürüyüp gitmiştim. Sonra ne olmuştu? Sonra… Buradasın ya… Bu evde. Demek sonra hiçbir şey olmadı onunla ilgili. Ne kötü, ne de iyi bir şey: demek ki hiçbir şey. Ama bunu hissetmedim; geçişler öyle sezdirmeden oldu ki… Hayır, düşüncelerin karıştı; basit anlamıyla sözlerin… Bununla ne ilgisi var? Fakat ben… ondan kaçarken, nasıl oldu da birden başımı çevirip bu resmi çektirdim. Hep böyle mi durdum resimlerde? Yüksekçe bir yere oturdu, başını ellerinin arasına alıp düşünmeye başladı. Onun da yüzü kim bilir nasıldı? Herhalde ben suçluyum, resim çekilirken değil… belki o sırada haklıydım, muhakkak haklıydım. Çok daha önce… çok daha önce…
    Bir an önce kitaplara ulaşmak istedi, geriye doğru bu sonsuz yolculuk bitsin istedi. Eski balo ayakkabısını ayağından çıkarmaya çalıştı. Sonra arkası kapalı yumuşak terliklerini bulamadı bir türlü. Sendeleyerek el fenerine doğru yürüdü. İlerdeki köşede olmalıydı kitap sandığı. Fakat orada kitap sandığına benzemeyen karanlık çıkıntılar vardı. Feneri bu garip yığına doğru tuttu. Korkuyla geri çekildi: Biri vardı orda, oturan biri. Feneri alıp bütün gücüyle deliğe kaçmak istedi, kımıldayamadı. Korkusuna rağmen fenerle birlikte, ona yaklaştı. Ne yapmışsa korkusuna rağmen yapmıştı hayatı boyunca. Yoksa çoktan kaybolup gitmişti. Feneri onun yüzüne tuttu: Aman Allahım! Eski sevgilisi yatıyordu yerde. Tozlanmış, örümcek bağlamış; tavan arasındaki her şey gibi. Kitap sandığına ver resim tahtalarına örümcek ağlarıyla tutturulmuş eski bir heykel gibi. Sağ kolu bir masanın kenarına dayalı; parmakları kalem tutar gibi aşağı ayrılmış, boşlukta. Dizleri titredi, dişleri birbirine çarptı, ayağının altından kayıp gitti döşeme; kayarken de ayağına çarpan resim masası devrildi. Kol yine boşlukta kaldı: Örümcek ağlarıyla tavana tutturulmuştu. Bu eliyle ne yapmak istedi? Bir şeyler mi yazmaya çalıştı? Ne yazık, hiçbir zaman bilemeyeceğim. Sol eli yerdeydi, bir tabanca tutuyordu. Ah! Kendini mi öldürdü yoksa? Olamaz! Bir şey yapsaydı ben bilirdim; her şeyi söylerdi bana. Öyle konuşmuştuk. Beni bırakmazdı yalnız başıma.

    Sonra hatırladı: Bir gün tavan arasına çıkmıştı eski sevgilisi, şiddetli bir kavgadan sonra. İkisinin de, artık dayanamıyorum, dediği bir gün. Ayrıntıları bulmaya çalıştı: Belki de büyük bir tartışma olmamıştı. Biraz kavgalıydılar galiba. Gülümsedi. Bu biraz sözüne kızardı. Onu tavan arasında bırakıp sokağa fırlamıştı. Öleceğini hissediyordu. Peki ama neden? Bilmiyordu; duygunun şideeti kalmıştı aklında sadece. Sonra “onu” görmüştü sokakta: Bütün mutsuzluğuna, kendini zayıf hissetmesine, ölmek istemesine rağmen ‘onun’ gözlerindeki ilgiyi, insanı alıp götüren başkalığı fark etmişti nedense. O gün eve yalnız dönmüştü tabii. Ne kadar daha çok gün eve yalnız döndüm ondan sonra da. Şimdi karşımda konuşsaydı. “Ne kadar daha çok” olur mu? deseydi. Titreyen dizlerinin üstüne çöktü, el fenerini tutu onun yüzüne: Gözleri açıktı, canlıydı. Bakamadı, başını karanlığa çevirdi. Sonra baktı yine; onu, ölüm kalım meselelerinde yalnız bırakmayan gücünden yararlandı yine. Hiç bozulmamış; geç kalmasaydım böyle olmazdı belki. Üzüldü. Fakat hiç değişmemiş; son gördüğüm gibi, gözleri bile açık. Yalnız, gözlerin bu canlılığında bir başkalık var: Her şeyi bildiği halde duygulanamayan bir ifade. Görünüşüme bakma, içim öldü artık diye korkuturdu beni. İnanmazdım. Öyle şeyler bulup söylerdi ki öldüğü halde. Belki beni izliyor yine. Yerini değiştirdi. Benimle ilgili değilsin diyerek üzerdim onu. Hayır bakmıyor bana. Belki de düşünüyor. Birden konuşmaya başlardı. Bütün bunları ne zaman düşünüyorsun diye sorardım ona.

    Ne zaman düşündüğünü bir türlü göremiyorum. Hayır, gerçekten ölmedi; çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. Bunu biliyordu. Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum ama sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim. Nasıl olursan ol, var olduğunu bilmek bana yeter demiştim. Bunu kavgadan çok önce söylemiştim ama çalışmamızın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu. Sonra onu bir süre görmek istemediğim halde, onun orada olduğunu bildiğim halde, tavan arasına bir türlü çıkamadığım halde onu düşündüğümü, onsuz yaşayamayacağımı biliyordu. Sonra neden aramadım? Bür türlü fırsat olmadı; her an onu düşündüğüm halde hep bir engel çıktı. Aşağıda yeni sesler, yeni gürültüler duyduğu için inmedi bir süre herhalde. Oysa biliyordu: Aramızda, hiçbir yeni varlığın önemi yoktu; konuşmuştuk bütün bunları. Ben de onun inmesini beklemiş olmalıyım. Beni üzmek için inmediğini düşündüm önceleri. Sonra… Bir türlü olmadı işte. Çıkamadım: Gelenler, gidenler, geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği ‘onun’ bakımı (çocuk gibiydi, kendisine bakmasını bilmiyordu), babamla annemin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, önümde hep yapılması gereken işlerin yığılması. Orada tavan arasında olduğunu unuttum sonunda. (Onu unutmadım tabii). Ne bileyim, daha mutsuz insanlar vardı; onlarla uğraştım. Tavan arasında bu kadar kalacağını da düşünemedim herhalde. Bir yolunu bulup gitmiştir diye düşündüm. Başka nasıl düşünebilirdim? Yaşamam için, onun her an var olması gerekliydi. Başka türlü hissetseydim, ölmüştüm şimdi. Ayrıca, kaç kere tavan arasına çıkmayı içimden geçirdim. Hele kendini öldürdüğünü duysaydım, muhakkak çıkardım. Dargın olduğumuza filan bakmazdım.
    Duydum mu yoksa? Bir keresinde yukarıda bir gürültü olmuştu galiba, rüzgar bir kapıyı çarptı sanmıştım. Fakat nasıl olur? Onun tavan arasına çıkmasından günlerce sonra duymuştum bu sesi. Ve ben günlerce bir köşeye büzülüp kalmıştım. Hiçbir yere çıkamamıştım. Ateş etmişti demek. Yoksa kalbine… Titreyerek eğildi: Kalbine bakmalıyım. Elbisesinin sol yanı çürümüştü; elinin hafif bir dokunuşuyla dağıldı. İçinden bir sürü hamamböceği çıkarak ortalığa yayıldı. Onun bakımıyla ilgilenmedim, elbiselerini hiç gözden geçirmedim; belki de dikmediğim bir sökükten yemeye başladılar hamamböcekleri onu. Deliği büyüttüler sonunda. Eliyle elbisenin altını yokladı. Neyse iç çamaşırlarından öteye geçememişler. Derisi olduğu gibi duruyor. Teni çok sıcak sayılmaz ama kalbi yerindedir herhalde. Korkarak göğsünün sol yanına dokundu: İşte orada biliyorum. Başka türlü yaşayamazdım çünkü. (Çünkü’yü cümlenin başında söylemeliydim, şimdi kızacak. Evet, her an onun sözlerini düşünürek yaşadım, şimdi acaba ne der diye düşündüm.) Yalnız bu kadarı çürümüş. İyi. Şimdi onu nasıl inandırabilirim bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? Onun unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme?Anlamaz, görünüşe kapılır, anlamaz. Başkasına rastladığım için, bu yeni ilişkinin her şeyi unutturduğunu düşünür.Oysa her şeyi hatırlıyorum; tavan arasına çıktığı gün bu elbiseyi giydiğini bile. El fenerini ölünün üzerinde dolaştırdı: Örümcek ağlarının gerisinde sesli bir görünüşü var.

    Yalnız ağların arasından elimi, onun kalbine götürdüğüm yer biraz karanlık. Rüya gibi bir resim. Birlikte hiç resim çektirmemiştik. Bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense; bir türlü olmadı. Bir koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma… Neden koşuyorduk, acelemiz neydi? Tavan arasına çıktığı güne kadar, bir şeyin arkasından hep başka bir şey yaptık, hiç durmadık, hiç tekrarlamadık. Sonra köşemde kaldım günlerce; ne yedim ne düşündüm. Sigara içtim durmadan. Evi yaşanmaz bir duruma getirdim sonunda. Bir savaş sonu kargaşalığı sardı her yanı. Düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde, dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık içinde çırpındım. Belki de böylece kendimi cezalandırmış oldum. Sokağa fırlamak, ‘ona’ gitmek için, öldürücü bi ümitsizliğe düşmek istedim. Kim bilir? Belki de, kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum bunları. Fakat senin öleceğini, kendini öldüreceğini hiç düşünmedim. Uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte sakin bir yaşantı içinde olacağını hayal ettim senin.

    Işığın altından kaçmaya çabalyan bir hamamböceği takıldı gözüne, kendine geldi. El feneriyle izledi böceği: Çirkin yaratık, yukarı çıkmaya çalışıyordu ağlara takılarak. Böceğin ayakları, elbiseyi parçalar diye korktu. Yıllar geçmişti, küçük bir dokunuşa dayanamazdı, kim bilir? İşte, boynundan yukarı doğru çıkıyor, yanağında biraz sendeledi: Sakalı biraz uzamış da ondan; zaten her gün tıraş olmayı sevmezdi. Yanaktan yukarı çıkan böcek, şakağa doğru gözden kayboldu. El fenerini oraya tutsam mı? Hayır. Korktu; fakat yarı karanlıkta kurşunun deliğini gördü. Titreyerek geri çekildiği sırada, aynı delikten çıktı hamamböceği: Bacaklarının arasında küçük, pürüzlü bir parça taşıyordu. Dehşete kapılarak feneri deliğin içine tuttu: Işınlar, kafatasının iç duvarlarında yansıdı. Eyvah! Böcekler beynini yemişlerdi, en yumuşak tarafını. Belki de hamamböceği son parçayı taşıyordu. Kendini tutamadı: “Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?” dedi. Aşağıdan, başka bir deliğin içinden sevgilisinin sesini duydu.

    “Bir şey mi söyledin canım?”

    Elini telaşla kitap sandığına soktu. “Hiç” diye karşılık verdi aceleyle. “Kendi kendime konuşuyordum.”

    KORKUYU BEKLERKEN// OĞUZ ATAY
  • "yıldızlar tarafından bahtına hükmedilen kişi-hükümdar demektir. biraz astrolojik bir olaydır.
    yaşadığımız her ana hükmeden gökte bazı yıldızlar vardır. sahipkıran da bununla alakalı bir olaydır. o an gökteki kutlu yıldızın güneş ile yaptığı belirli bir açı vardır, bu açı yer yüzünde belirli bir bölgeye düşer. bu bölgede yaşayan canlılar için iki netice vardır, ya bu kıran zamanında iyi bir şeyler olacaktır ya da kötü sonuçlar ortaya çıkacaktır. halk arasında genellikle kötü olarak anılır, 'kıran girdi' sözü de bununla alakalıdır. fakat kıran zamanı özellikle hükümdarlar ve müneccimler için önemli bir zamandır.

    genellikle şark medeniyetlerinde rastlasak da garp medeniyetlerinde de benzer örnekleri mevcuttur. eski medeniyetler de kıran zamanı doğan kişinin bir cihangir olacağına ve dünyaya hükmedeceğine inanılır. büyük hükümdarlara atfedilir, cengiz han ve timur bunlara örnektir. bu yüzden çoğu hükümdar kendisinin kıran zamanında doğduğuna inanılmasını ister. kendi biyografisini yazan tarihçilerden birazda yağcılık bekleyerek kitaplarında bunun belirtilmesini bekler hatta rüşvet bile verir. osmanlı padişahları da aynı zamanda 'sahipkıran-ı beni âdem' unvanını kullanmışlardır. rivayete göre ııı. mustafa oğlu ııı. selimin doğumunun sahip kıran zamanına denk gelmesi için çok uğraşmış fakat olmamıştır. ııı. selim!in doğumu sahip kıran zamanına denk gelmeyince de saray müneccimleri takvime değiştirmişlerdir.

    sahipkıran olmak için kıran zamanında doğmak gerekse de yine bazı kriterleri vardır.
    bunlardan birincisi doğum esnasında sağ avucunda bir kan pıhtısı ile doğmaktır. pıhtının aşık kemiği şeklinde olması daha makul ve önemlidir. aşık kemiğinin önemi ise şamanist gelenekte bir dananın kürek kemiği ve aşık kemiği ile bakılan, geleceği öğrenmeye yarayan bir faldan gelmektedir. bebeğin sağ avucunda kan pıhtısı ile doğması sahib-ul seyf olacağına delalettir. sahib-ul seyf kılıç sahibi demektir, yani kişinin ileride kılıç ve kalem sahibi olup yüksek devlet mertebelerine ulaşacağına delalettir. bir diğer emare ise doğan çocuğun gözleri yumuk, dudakları ileri doğru olacak şekilde emreder tarzda doğmasıdır. bu da ileride emirler verip insanları yöneteceğine delalettir. bunlara örnek olarak cengiz han ve timur'un doğumlarını örnek gösterebiliriz. tabi timur'un doğum tarihi kıran zamanına gelip gelmediği biraz şaibelidir. daha sonradan değiştirilmiş olma ihtimali yüksektir. tarihçiler tarafından hala tartışmalı bir konudur."

    https://eksisozluk.com/entry/66452945
  • Ben bir Seyyid’im..(Peygamber torunu) Yani bu demektir ki Türk değilim. Ama yer yüzünde bütün Türkler silinse, üç Türk kalsa biri ben olurdum. İki Türk kalsa, gene biri ben olurdum. Son Türk kalsa da, o gene ben olurdum. Çünkü Türkler olmasa bugünkü manâda İslamiyet de olmazdı..”
    ~Seyyid Abdulhakim Arvasi
  • Atatürk'ün Türk toplumunu yüceltme çabaları doğrultusunda, gelenekçi tutumu ortadan kaldırarak yenileşme arayışı içinde, çağın gereğine uygun kurumları, örgütleri yerleştirmek çabasıyla yaptığı inkılaplar, yeni neslin bu çizgide yetişmesi amacını taşıyordu. Bu nesil Türkiye Cumhuriyetini geleceğe taşıyacaktı. Nitekim Atatürk yeni neslin yetişmesi ve eğitiminde birincil rol oynayan Türk toplumunun temeli kabul ettiği aileye ve ailenin de direği olarak gördüğü Türk kadınına çok büyük önem vermiştir. Özellikle hukuk alanında kadınlara geniş haklar tanımıştır. Atatürk, 1923 yılında "...şuna inanmak lazımdır ki dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir" ya da ''...toplumun başarısızlığının asıl sebebi kadınlara karşı olan bilgisizlikten ileri gelir, bir toplumun bir organı faaliyette iken diğer bir organı işlemez ise o toplum felç olur" derken bu yaklaşımını dile getirmektedir. Bu hedef için önemli bir başlangıç olarak 1924 yılında yürürlüğe konulan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim merkezileştirilmiş, aynı zamanda kızlarımıza ilkokul, ortaokul ve yüksekokul öğreniminin kapıları açılmıştır. Bunun anlamı cinsiyet ayrımı gözetilmeden eğitimde eşitlik olanağının yaratılmasıdır. 

    Avrupa Kadınından Önce Türk Kadını

    5 Aralık 1934 tarihinde de Türk kadını seçme ve seçilme hakkına sahip olmuştur. Anayasada bu madde yer alırken Atatürk, kadınların haklarını salahiyet ve liyakatle kullanmaları gerektiğini de vurgulamıştır. Türk kadınları pek çok Avrupa kadınından çok önce bu hakka sahip olmuştur. 5 Aralık 1934 günü dünyada kadınların yasal olarak milletvekili seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu ülke sayısı 28, bu hakkın kullanıldığı ülke sayısı ise sadece 17 idi. Kadınlar seçme/seçilme hakkına Fransa'da 1944, İtalya'da 1945, Yunanistan'da 1952, Belçika'da 1960 ve İsviçre'de 1971 yılında kavuştular.

    84 yıl önce... ve şimdi...
    Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa...
  • MAZİ

    Asya'nın evi, bir caminin yaklaşık kırk metre yakınında idi. Küçüktü. Annesinin hallerini neden yaptığını anlamadan izlerdi. Çok kez şahit olmuştu. Annesi Canan Hanım, camiden dağılan yaşlı amcaları, balkonlarına oturtur, sohbet ederdi. Onlar için hazırladığı yazın buz gibi ayranı, kışın sıcak tarhana çorbasını eksik etmezdi. 

    Asya'nın hâlâ hafızasındadır ve zaman zaman dualarında yer alır, kulağı ağır işiten Bekir dede ve aksayan Mehmet amca...

    O zamanlar farkına varamadı ama annesinin bir nakış gibi üç kızının da gönlüne işlediği 'misafirperverlik' dersinin ne işe yaradığını şimdilerde anlıyordu. 

    Bunları ona düşündüren elindeki fotoğraf albümüydü. Kaçıp gitmek istediği bir oda gibiydi çocukluğu. Geçmişin izini gördüğü her nesne, onu o odaya götüren bir koridor vazifesi yapardı. Elinde tuttuğu fotoğraflar buram buram mazi kokuyordu.

    Asya, annesinden gelen bir telefonla irkildi. “Alo, kızım,nasılsın, müsait misin?"

    Canan Hanım, 

    “İyiyim.” demesini bile beklemeden devam etti.

    "Baban biraz rahatsız, bizi hastaneye götürebilir misin canım?" 

    "Ne oldu anne, neyi var babamın, çok mu kötü?" diye sordu korku içinde. 

    "Belinden rahatsız yavrum, sebebini bilmiyorum, birden oldu." 

    "Tamam, hemen geliyorum." deyip canhıraş hazırlandı Asya. 

    Annesiyle evinin arasında iki durak kadar mesafe vardı.Yaklaşık sekiz dakika kadar sonra oradaydı. Babasının yüzünde çok fazla acı okunmuyordu ama zor yürüyordu.Arabanın ön koltuğuna güçlükle oturttular. Asya babasını hastaneye hem hızlı hem dikkatli bir şekilde ulaştırdı.Doktorun odasına. Annesiyle babası beraber girdiler. Onları beklerken yanındaki genç bir bayan dikkatini çekti. İnanılmaz güzel bir yüzü vardı. Kınalı, narin parmakları yüzük doluydu.Evleneli bir hafta ya olmuş ya olmamış gibiydi. Hafifçe kınanın kokusu geliyordu. Sahi, kına kaç günde çıkardı ki?Avuç içinde yaklaşık iki haftada silinip giderdi de yüreğe sürülmüş kınalar, kaç yılı satın alırdı acep?

    Kınalı güzel gelin nasıl da seyrediyordu karşısında duran eşini. Öyle hayran bakıyor, öyle aşk kokuyordu ki bakışları Asya'yı yaralıyordu. Gözleri onu bir kamera gibi incelemeye başladı. Nasıl da yakışıklı bir çocuktu. “Rabbim, bunların ne kadar güzel yavruları olur.” diye düşündü. Dili döndüğünce dua etti. Âşıklar hürmetine diyerek nazlandı Rabbine.

    Yakışıklı çocuk hiç kaldırmıyordu başını telefonundan! Bu durum Asya'nın gözünden kaçmadı. Dakikalarca manzara aynıydı. Kız oğlanı seyrediyor, o elindeki telefonu...

    Ve işte olanlar oluyordu. Nasıl bir fırtına kopuyorduyüreğinde. Deyim yerindeyse, fes başından fırlıyordu. Üzüntü,öfke, çaresizlik... Bütün olumsuz duyguları aynı anda yaşıyor,bu kez dönmek istemediği yıllara, eşini hayran hayran izlediği ve bir türlü dikkatini çekemediği zaman dilimine yuvarlanıyordu. Bir uçurumdan düşer gibi başı dönüyor, nefes alamıyordu. İçinde feryat eden bir kadın vardı. Onca çıldırmasına, onca bağırmasına rağmen kimseden tepki gelmiyordu.

    Asya'da bir ağlama krizi başladı. Kınalı yeni gelin, şaşkın gözlerle,

    “Geçmiş olsun ablacığım, Allah şifa versin" diyerek eline bir mendil sıkıştırıp sırtını sıvazladı.

    Hastalığı için ağladığını düşünüyordu. Hakikaten kimdi hasta! Bel ağrısından canı yanan babası mı, yüreği acıyla dolu Asya mı? Hangisinin acısı daha büyüktü? Var mıydı Asya'ya da reçete yazabilecek bir usta?

    "Ah güzel kardeşim, keşke hıçkırıklarımı duyduğun gibiiçimdeki serzenişi de duyabilseydin… Bu kadar sevme…Acıtma yüreğini... 'Sevgi de insana acı mı verirmiş!' deme.Değil mi ki sevilmek için sever insan ve sevilme duygusu evliliğin can damarıdır. Bir futbol maçına gitmeyi sevdiği kadar seni sevmeyecek! Sevmeyecek anla! Dokunmayacak bir televizyon kumandasına dokunduğu kadar! Gün gelecek ilgisini çekmek için, "Bak, bakım yaptım kendime!" diyerek sıfıra vurduğun kafandaki yemeniyi açacaksın gecenin üçünde... Sen, beline kadar gelen saçların, tekrar önceki halinialana dek, her aynaya baktığında ağlayacakken; o sana, ertesi gün "Asker arkadaşım" esprisini yapan olacak!"

    İç sesini susturamadı Asya...

    Saatler sonra çok yorgun hissederek kendine geldi.Gözlerini açtığında başucunda babasını gördü. Kendi ağrılarını unutup,

    "Geçti mi babacığım ağrın, sancın ?"diye sordu.

    “Geçecek kızım." diyor gözleri dolu dolu. “Geçecek tüm acılarımız.” derken, alnından öpüyor.

    Etrafında babasından başka kimse yok. Kınalı Gelin kuş olup uçmuş...

    "Geçti babacığım, geçecek sandığım tüm acılarım. Bir şu yüreğimin acısı var canımı acıtan. Ona da bir doktor buluruz kim bilir?" diyor Asya.

    Hemşire gelip biten serumu kolundan çıkarırken Asya saati merak etti. Her saniye üstüne üşüşen geçmişin acısıyla kıvranmış, bir sinir krizi geçirmişti. Meğer çoktan akşam olmuş... Çoktan geçmiş babasının ağrısı!

    Mazi dediğimiz zaman dilimi, her zaman gülerek verilen pozlardan ibaret olmuyordu! Bazen de bir kurşun gibi hissettiriyordu kendisini...

    İnsan muğlak bir şekilde yaşayandı maziyi.

    *

    Elif DEMİRCİ
  • İÇ DÜŞ'ÜM...

    Ben, dedi:

    Kundaginda
    kursunlanan bir cocugun gozlerindeki yediveren huznum. Mufredatlara sigdiramadigim intiharli yazilarla yokluguna kanamaktan yoruldum…

    Sehrin en kalabalik caddesi, cevresinde yuzlerce insan; herkes bir yere yetisme telasinda. Kimse duymadi onu.

    Son bir umutla bir kez daha bagirdi:

    Gunes batidan mi dogdu, kapanan kapilar tovbe kapilari midir ki yuregimin secdeleri kabul gormuyor yar’da! Iki damla gozyasi soyleyeceklerini hapsetti icine.

    Insanlar o kadar umarsizca gelip geciyorlardi ki cevresinden, kacma geregi duymadi. Gorulmuyor, fark edilmiyordu nasilsa…

    Bir ihlamur agacinin altindaki eskimis bir banka oturdu. Puslu bakislari cevresinde gezindi; acilmis lalelere, kir ciceklerine bakti. Kus seslerini dinledi. Icindeki hazana inat, bahar tomurcuk tomurcuk iniyordu dunyaya. Kanli ic savaslarinin tanigi defterini acti ve sonunun nereye gidecegini bilmedigi satirlari dizmeye basladi:

    “Bir maskeli balodayim, kimsenin yuzu gercek degil.Yalan yuzlerle, sahte guluslerle; hicbir seyin sorgulanmadigi hayatlar yasaniyor ve ben bu kadar yalanin icinde “gercegimi” yani “gercegini” ozluyorum. Sen kactikca gulusun buluyor beni ki gulusun bir goncanin gule kanat cirpmasidir guneste. Vurur ucurum diplerine yuregimi yoklugun. Kekre bulasmis bir yalnizlik, kefen biciyor hayata.

    Bak, yoklugunu firsat bilen maskeli yuzler etrafimi sardi yine. Oysa ben sessizligimin bozulmasini istemiyorum. Sen sususumda sakladigim cennetimsin. Dilsizligimin anaforunda yasarken seni, katil cigliklar cokca intihar sinirlarina goturuyor beni. Bahari perdeliyor cellatlar ve cekilen kiliclar kanimi istiyor. Ustelik yoksun, yani pusatsizim ve omuzlarimda tek basina birakilmisligimin yuku…

    “Hisst! Sessiz olun, intiharlarim uyanmasin, yarin sacindaki tabutumu kimse omzuna almasin.” diyen sesimin aksi duyulmuyor. Delirmeyi istemem yetmiyor delirmeme. Yoklugun intihar oluyor, dusuyor uzerime. Baskin yiyor en Sen’li duslerim. Mutassil ve suskun bir olum buluyor beni ve yazdiklarim; kendi katlimi ihbarimdir yalan yuzlere…”

    Kapadi defterini. Kalemi kagida dokundurdugunda nereye gidecegini bilmedigi satirlar, olumle noktalanmisti. Oturdugu banktan dogruldu, defterini bastirdi yuregine; kararli adimlarla yurumeye basladi. Batmaya yuz tutmus gunesin kizilliginin aydinlattigi gokyuzune nerden geldigi belli olmayan kara bulutlar cokmustu. Oysa ne cok severdi yagmuru. Sert bir ruzgar saclarina degdi, meyveye durmaya hazirlanan agaclarin cicekleri savruldu. Ici usudu bir an…

    Okul formasiyla, onundeki boya sandigiyla, yalvaran gozlerle bakan bir cocugun sesi boldu sessizligini:

    - Boyayim mi agabey?

    Cocuga gunde kac para kazandigini sordu. Sonra cocuga dedi ki:

    - Bugun 8 Mayis, okullarin kapanmasina daha bir ay var. Ayakkabi boyayarak kazanacagin paranin uc katini versem, okullar kapanincaya kadar ayakkabi boyamak yerine guzelce ders calisacagina bana soz verir misin?

    Cocuk sasirdi:

    - Agabey, siz cok mu zenginsiniz?

    Hayata son tebessumu kucuk boyacinin gozlerine degdi. Cocugun saclarini oksadi:

    - Soz verecek misin?

    Cocuk, isil isil gozleriyle verdi sozunu, utanarak aldigi parayi kucucuk avuclarina sikistirip gitti.

    Son noktayi koydugu omrunun son huzunlu tebessumu olmustu bu an. On dakika sonra coktan bu dunyadan ayrilacagini bildigi icin, cocuga adini bile sormamisti.

    Yurudu sonuna, adimlari hizlandi. Idama giden ama suclu olmayan insanlarin onuru vardi yuzunde. Tramvaylarin en hizli gectigi bir noktanin onunde durdu. Defterini acti yine, az once son noktayi koydugu yazisinin altina bir dipnot dustu:

    “Dogum gunum, kutlu olsun.”

    Yagmur damlalari dustu satirlara, zamansiz vedasina ilk aglayan gokyuzu olmustu. Defterini kapatirken, bir tramvayin hizla yaklastigini gordu. Defteri yere birakti. Saatlerdir hicbir arayana cevap vermedigi cep telefonunu cikardi cebinden. Cevapsiz onca cagriyi meraksizca sildi ve ezberinde tuttugu bir numarayi tusladi. Telefonun diger ucundan once sakin gelen “efendim” sesleri ne olacagini sezmiscesine korkuyla buyuyen bir cigi animsatiyordu. Tum sesleri susturan son sozleri dokuldu dilinden: ”Demistim ya, bir atessin ben kadar yer yakabilecek. Al, yak iste!” Telefonun diger ucundaki ses hickiriklara bogulmustu, O ise aldirmadi. Telefonu kapatmadan yapraklari ucusan defterinin yanina birakti ve intihar susu verilen bir cinayete gozunu kirpmadan, yagmur altinda,gul kurusu bir aksam vakti,

    YÜRÜDÜ…

    (Alıntı)
  • Yer yüzünde bir yalan yok ki bir insan kadar yaşasın.