• Böyle durumlarda genç adam yüzünü ellerine gömer, insan kalbinde ne az insancıllık olduğunu, eğitimli, herkesin iyi ve yüce saydığı insanlarda bile ne çok kabalık ve acımasızlık bulunduğunu düşünürdü.
  • Aşk, bir yerlerden hep yüzünü gösterir,
    Sevmesini bilene...
  • 240 syf.
    Doğa dostu bir insan...
    Doğadaki İnsan: Serdar Kılıç.

    İnsanın doğa ile atalarından beri süregelen bir bağı var. Çok yakın dönemde bu bağ koptu ve onarılması şart hale geldi. Bu kopan bağları onarmaya çalışan Serdar Kılıç, bu kitapta :
    -insan ile doğa arasındaki ilişkilerin eskisi gibi olmasının gerekliliğini,
    -sahte medeniyetten saf doğaya dönüşün insanın ruhsal devrimi için bir gereklilik olduğunu,
    -insanın içindeki özbenliğin ancak doğada geçirilen zamanlarda bulunabilineceğini vurgulamış.

    Yazar "doğa insansız insan da doğasız yapamaz." felsefesiyle doğada nesli tükenen en önemli canlının insan olduğunu dile getiriyor.
    Yer yer ataszölerine, vecizelere, kültürümüzdeki ozanlardan alıntılamalar yaparak doğanın eşsiz güzelliğini bizlere hissettirmeye çalışıyor.

    Şu soru gelebilir akıllara : Neden şehirden, medeniyetten kaçmalıyız? Cevabı yazarımız şöyle cevaplıyor :
    "Düşünsenize şehirde ihtiyacımız olan her şeyi kolayca elde edebilecek koşullar altındayız ama mutlu değiliz. Ne diyetisyenlerden, ne psikologlardan, ne de hastanelerden kurtulabiiyoruz bir türlü."(sayfa 20)
    Doğada yaşayanlar diyet yapma gereksinimi hissetmez, diyetisyene gerek duymaz.Çünkü tabiat bizim sürekli hareket halinde devirdaim olmamızı sağlar. Depresyon yaşama riski de çok azdır doğada yaşayanların; bu sebepledir ki psikologlara ihtiyaç duymazlar. Çünkü bilir ki, doğa bizimle her an konuşur ve en iyi psikologdur. Aynı şekilde hastanelere de gerek yoktur doğada (ölüm riski olan rahatsızlıklar bunun dışında) çünkü doğada sürekli hareket halinde olan biri kolay kolay ufak rahatsızlıklar yaşamaz.

    .

    Dünyamız 4 defa buzul çağı yaşadı. Bunun ilk üçünü tüm dünya yaşarken dördüncüsünü Anadolu ve Mezopotamyanın bir kısmı yaşamamış.Bu demektir ki ; o kadar verimli toprakalar üzerinde yaşıyoruz . Yani üç yüz bin yıl buzulun altında uyumamış bir toprak söz konusu. Bu toprak her bahar gün yüzünü görmüş. Yağmuru, karı, doluyu, rüzgarı, güneşi görmüş.Sonra ana rahmi dediğimiz toprağa, tohum yeniden güzün düşmüş.Sonra tekrar kışın uyumuş o güzel kar yorganının altında. Her bahar yine yeniden çıkmış. Dünyamızın diğer coğrafyasındaki bitkiler, tohumlar, canlılar uyurken burası(Anadolu) uyumamış.
    Bütün medeniyetlerin gözü bu toptaktaydı. Bizim atalarımızda bu toprakları bize emanet etti.Öyle bir toprak ki bu toprak üzerinde yaşadığımızın kıymetini çok iyi bilmemiz lazım, buraya sahip çıkmamız için. Birbirimizle didişmek yerine bize bu toprağın neler verdiğini anlarsak geleceğe daha sağlam adımlar atabileceğiz.



    Elbette günümüz şatları düşünülecek olursa doğada hayatınımızı devam ettirmek oldukça zor. Fakat şunu yapabiriz, doğaya sırtımızı dönmeyip eğlence mekanlarında boşa geçen zamanlarımızı doğada geçirilen zamanalarla takas edebilecek cesareti kendimizde görebilirsek emin olun doğa size daha fazla heyecan ve haz verecektir.
    Biz insanlar doğa aracılığıyla bireyin ötesinde süregelen varlıkların ve anlamların aşkınlığıyla tanışır ve doğadaki deneyimlerimizle manevi yolculuğumuza uyanırız.
    Kendinizi doğayla yeniden buluşturduğunuzda gerçekleştirmeyi planladığınız diğer bütün hayallerin peşinden gidecek gücü kendinizde bulacaksınız.
    NE OLUR BUNU ERTELEMEYİN !
  • 377 syf.
    ·17 günde·Puan vermedi
    Evet, Sanat nedir?.. Sanat'ın ne olduğunu öğrenebilmek adına okumaya başladığım bu kitabı, ân itibariyle bitirmiş bulunmaktayım. Başlar başlamaz da sayfaların arasına toplanan böylesine zengin zekâlı insanların birbirleriyle olabildiğince eğlendikleri... Birbirlerinin yüzlerine bakarak alttan alttan gülümsedikleri... Zengin oldukları için asil görünmeğe çalıştıkları... Ve bazen de daha önce ismini bile duymadığım yazarların ve şairlerin söz ve şiirlerinden nutuklar attıkları; tanımadığım bir sürü ünlü ressamların 'el emeği göz nuru' eserlerine, tablolarına bakarak fikirlerini bildirdikleri bir ortamda olabildiğine fakirlik içinde kıvranan zekâmın 'ezik' duruma düştüğünü farkettim. Ama ilerleyen saatlerde o eziklik hissi kaybolmaya başladı yavaş yavaş. Doğrusu biraz rahatladım...

    Tolstoy durumumu farketmiş olmalı ki; uzaktan bana bakarak işaret diliyle bir şeyler söylemeğe çalıştı; ben ise -tam olarak ne dediğini anlamasam da- başımı ileri geri hareket ettirerek "Tamam" diye onayladıktan sonra; Tolstoy, şeytanvâri bir tebessüm eşliğinde göz kırparak yüzünü yanındaki fransıza döndü. Sanırım,  "hiç canını sıkma. Gez, toz, dolan.. eğlenmene bak.. bir köşeye yapışıp kalma. Ortama ayak uydurmaya çalış." demek istiyordu. Göz kırpma ve tebessüm ise "bakma bunların zengin görünmelerine. Ben şimdi onlara gününü gösteririm." anlamına geliyordu. :))

    İşte ondan sonra aynen öyle yaptım. Ortama ayak uydurmaya başladım. Uydurabildim mi peki?.. Evet... Hem de nasıl!.. Bir sürü insanla tanıştım. Tanıştığım insanlara ise -bir iki hal hatır kelamı ettikten sonra- ünvanladığım iki soru oluyordu: Ne iş yapıyor sunuz ve hangi ülkeden geldiniz? Ve çoğunluğun Fransız, Rus ve İngiliz yazar ve şairler olduğunu öğreniyordum. Nadiren de olsa diğer avrupa ülkelerinden şairler, yazarlar ve müzisyenler çıkıyordu karşıma. Konuşulanları olanca dikkatle dinlemeye çalışıyordum. Diyecek bir sözüm olduğu zaman da susuyordum veya çok az konuşmaya çalışıyordum. Ağzımdan çıkan her kelimeye dikkat etmeğe çalışıyordum. Çünkü; neredeyse her sözden farklı farklı anlamlar çıkıyordu ortalığa... "Bu sözle ne demek istedin.?" şeklindeki başlar hep bana taraf yöneliyordu nedense. :)) Sayfalar arasındaki ziyafetin ilerleyen saatlerinde, Tolstoy, gelen konuklara "Sanat Nedir?" diye bir şeyler soruyor, fikirlerini ve düşüncelerini öğreniyor; sonra ise konu hakkında kendi düşüncelerini de belirterek son noktayı koyuyordu. Son nokta dediysem, öyle böyle değil... Tolstoy sözünü söyledi mi kimseye söz söyleyecek boş bir yer bırakmıyordu neredeyse... Hattâ bir ara "Bilim" hakkında da bir şeyler konuşulduğunu duyar gibi oldum. Ama esas konu Sanat üzerine olduğu için fazla sürmedi bu konuşmalar. Çok iyi* bir ziyafetti gerçekten... Vedalaşırken de üzerinde birkaç yazar, şair, müzisyen ve ressam isimleri bulunan bir not bıraktı Tolstoy bana... "Belki ileride bir işine yarar" diyerekten...

    Kesinlikle bu kitap okunulmalı diye düşünüyorum. Bu kitabı okumayan pişman olmaz belki ama okuyan biri, "okumayan pişman olur" diye geçirir içinden... İncelemede saçmaladığımın farkındayım. Derdini anlatamayan insanın en sonunda sükûnete dalması gibi; susmasını bilmeyen insan da çoğu zaman saçmalamaya başlar benim gibi!.. :))

    Şaka bir yana da, kitap hakikaten bol bol bilgi barındırıyor. Aklınıza takılan bir sürü sorunun cevabını bulabileceksiniz şübhesiz.

    Sanat nedir, ne değildir?
    Sanatçı kimdir veya kimlere sanatçı denir?
    Sanatçının başlıca özellikleri nelerdir?
    Gerçek sanat ve taklidi sanatı birbirinden ayıran özellik nedir?
    Bilim nedir?
    Bilimin amacı nedir, ne olmalıdır veya ne olmamalıdır?
    Bilimin faydaları ve zararları nelerdir?
    Bilim faydalı mıdır, değil midir, neden faydalıdır veya neden faydalı değildir? ve saire.. ve saire.. gibi tüm bu soruların cevabı bu kitapta... Gönül rahatlığıyla yediden yetmişe herkese tavsiye edilir türden bir eser. Başlarda biraz zorlanabilirsiniz belki ama, ilerleyen sayfalarda çok kolay anlaşılıyor anlatılmak istenen her şey...

    Bir de kitabın sonlarında, Şekspir'in yazmış olduğu bir oyunun uzunca bir incelemesini yazıyor Tolstoy. O oyun ki, hakkında ne medhiyyeler yapılmıştır... "İşte gerçek sanat budur!.." dedikleri... Öve öve bitirilemeyen bir oyunun aslında ne mene bir şey olduğunu anlatıyor Tolstoy bizlere. Bunun için Tolstoy'a, sanki "ne kadar bedbaht(!) bir insansın. Shakespeare'i eleştirmek ne mümkün.(!) Zavallı!.." diyenler -bakışlarıyla- bile olmuştur. Fazla detaylara girmeden incelemeyi burada sonlandırıyorum. Hoşça kalın...

    Bol istifadeli okumalarınızın olması dileyiğle...


     (*), Burada, belki alışılmış bir kelime olan "güzel" kelimesini kullanmam gerekirdi ama Tolstoy; "güzel" ve "iyi" kavramlarını öylesine iyi bir şekilde açıkladı ki, "güzel bir ziyafet" yerine "iyi bir ziyafet" yazmamın daha doğru olacağını düşündüm. :)

    Not: Herkesin düşüncesi kendisine hastır. Sizlerin bu kitap hakkındaki düşünceleriniz; burada yazılanlarla örtüşmeye bilir.
  • Camsız pencerelerde bir kürek mâhkumunun ya da bir delinin solgun yüzünü yasladığı iç içe geçmiş kalın demir çubuklar görülür. Bu hayatın yakından görünüşüdür.
  • Ben ne zaman bu hale geldim ? Nasıl bu kadar tanımadığım birine dönüştüm , bilemiyorum ama ben bu yeni tanıştığım kirli adamı sevmiyorum. Adam bile değilim. Hatta insanlığından vazgeçmiş bir yaratık gibi hissediyorum kendimi. Senin yüzünü acıtırken kendimi acıttım ben. Kendime derin yaralar açtım. Kavurdum bir öfke aleviyle tertemiz geçmiş anı defterini.
    Rıdvan Keskin
    Sayfa 21 - Dokuz Yayıncılık
  • Yaklaştır kuşlarını uçurmuş yüzünü, 
    Tut yüzüme ve avuçlarıma uzan ki, 
    Ey kısır ayna, yalnızlığımın benzeri, 
    Büyüsün memelerine kurduğum yapı!
    Oktay Rifat
    Sayfa 59 - Yapı kredi