Uluma (Howl)
“Uluma” (Howl) sadece Beat edebiyatının değil, o güne kadar yazılmış tüm lirik edebiyatın en gaddar dille yazılmış ancak bir o kadar da etkileyici, gözlerimizi kimi zaman yuvalarından çıkaran, kimi zaman ise yaşlarla dolduran şiiridir. Uluma terbiyesizce yazılmıştır, bir Columbia Universitesi mezununa hiç yakışmayacak cinsten dizelerle doludur, Ginsberg kendine hakim olamaz ve ikide bir küfür eder, ama nasıl etmesin ki? O günlerin Amerikasının bugünlerin dünyasından pek de bir farkı yoktur elbette. Hala çalan çırpan devler ve sefaletle boğuşan cücelerin, şehir eşkiyalarının, ölüm korkusunun, yoksulluğun, uyuşturucunun, umutsuzluğun ve gerçek olmayan aşkların var olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ginsberg 50’lerin Amerikasını bir parça daha karıştırmak adına, Kerouac, Burroughs, Ferlinghetti, Synder ve Bob Dylan’ı gibi isimleri bir masaya oturtmuştur ve sonra hep beraber bir yolculuğa çıkmışlardır. Aslına bakarsanız bu dönemin şairleri, belki de geçtiğimiz yüzyılın en popüler ve sesleri en yüksek çıkan şairleridir. Ginsberg Dylan’la sahneye çıkıp şarkı bile söylemeyi denemiştir. Aynı zamanda şiirin asla bir arada ulaşamayacağı derecede büyük bir kalabalığa fikirlerini sunma ayrıcalığını da Dylan’la olan dostluğu sayesinde başarmıştır.

( Terbiyem bozulur diyenler aşağıda şiirin bi bölümü var tercih sizin )

I

gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,

zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,

gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,

yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,

Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,

Arkansas ve Blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,

akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,

parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,

apış arasındaki marihuanayla Laredo’dan dönerken New York’da içeri tıkılanlar,

ucuz otellerde ateş yiyenler ya da Paradise Alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,

düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,

ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve Canada ve Paterson’un kutuplarına doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,

geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar, güneş ve ay Brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar külünün laneti ve aklın yüce ışığı,

hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş,

benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek

Battery’den Bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,

gece boyunca Bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız Fugazzi’de bayat bira içerek otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,

yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan Bellevue’ye Belleuve’den müzeye, müzeden Brooklyn Köprüsüne

ayın ötesinde/ki Empire State’in pencere pervazlarından sarkan yangın çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,

olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,

yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,

artlarında Atlantic City Hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp

Zen New Jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler,

kederli Doğunun sıkıntı veren terlemesiyle Tanca’nın kemik gıcırdatanları,

Çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle Newark’ın boktan bir odasında esrarın etkisiyle pelte-k-leşenler,

geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,

eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,

Kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini hissettiklerinde Plotinus Poe St. John üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati, bop ve kabala ile uğraşanlar,

Idoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel Kızılderili meleklerle düşsel Kızılderili melekleri arayanlar,

parıldadığında Baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,

etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun

Oklahoma’nın Çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,

Houston’da aylak ve aç cansıkıntısıyla yalnızlığın jazz seks ya da çorba için takılanlar

Amerika ve Sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak İspanyolların peşinden gidip,

Afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,

artlarınca Chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak Mexico volkanlarında gözden yitenler,

Batı Kıyısı’nda F.B.I’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,

cigaralarını üstlerinde söndürerek Kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,

Staten Island feribotu bastırdığında korkunç sesini Wall’un ve bastırdığında Los Alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak Union Meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar,

beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,

düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polisaraçlarında mest olmuş halde enselerinde dedektifler bitenler,

metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,

bi işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,

meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, Atlantik ve Karayip aşklarını okşayan denizciler,

gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,

durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın & çıplak bir melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir Türk Hamamının odasında mahvolanlar,

aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan,

dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,

doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,

ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin son attırımından sıyrılarak gelenler,

günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar, ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,

sayısız çalıntı gecearabasıyla Colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,

N.C, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, Denver’ın Adonis’i, yemek vakti arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik; sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı sıyırarak & bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik” yapanlar & memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş sinemalarında, düşlerini değişenler, ansızın Manhattan’da uyananlar ve kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz Macar şarabının tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,

Tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla yürüyüp, East River’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,

Hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar & başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,

Düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da Bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,
sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,

Bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavanaralarında klavsenle orgazm olanlar,

Teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış Harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,

Gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,

Salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça pancar çorbası ve Meksika pizzası pişirenler,

bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,

saatlarını çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler & sonraki on yıl boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,
art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,

kurşuni dizelerin patlamaları & cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen safsataları & reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları & zeki editörlerin fesatlığının zehirli gazında Madison Avenue’da uyduruk elbiseleri içinde yanarak tükenenler, ya da Mutlak Gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,

Brooklyn Bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla yürüyenler Çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler

yol boyu çorba & yangın kamyonları, beleş bira yok,

umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından fırlayanlar, pislik Passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler, 1930′ların Avrupasının nostaljik tükenmiş Alman jazz fonograf kayıtlarını paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.

geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini Golgotha’ya taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya Birming- ham jazzın vücut buluşu,
sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmişiki saatte katedenler,
Denver’a yola çıkanlar, Denver’da ölenler, Denver’a geri dönenler & boşyere bekleyenler, Denver’ı bekleyenler & kuluçkaya yatanlar & Denver’da yalnız kalanlar ve sonunda Zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler & şimdi Denver bu kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,
Ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,
parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı cezaevinde imkansız suçlar için beklerken Alcatraz’a tatlı blueslar düzenler,
bir alışkanlığı yetiştirmek için Mexico’ya ya da Rocky Dağlarına Buddha’yı yumuşatmaya ya da oğlanlar için Tanca’ya ya da kara lokomotif için Güney Pasifik Hattı’na ya da Narkissos için Harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri için Woodlawn’a çekilenler,
radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,
New York Şehir Kolejinde Dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akılhastanesinin granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,

ve bunun yerine kendilerine İnsülin ve Metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi & hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,
katatoni içinde kısasüreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,
yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, Doğunun kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik içerisinde parmakla(n)mak,

Pilgrim State’in Rockland’in ve Greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay denli ağır taşa dönenler,
nihayetinde anayla******, ve ucuz apartman dairesinin penceresinden fırlatılmış son fantastik kitap, ve sabahın 4ünde kapatılmış son kapı, ve cevaben şiddetle duvara çarpılmış son telefon, ve zihinsel mobilyası son parçasına dek boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir gül, ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işte-
ah, Carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim, ve şimdi sen gerçekten zamanın tüm pisliğinin içindesin-

ve bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,

hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış geçitler açanlar ve 2 görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip Pater Omnipotens Aeterne Deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,

yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,

Zamandaki kaçık serseri, ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,

Ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve Amerika’nın çıplak zihninin aşk için çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler saksafonu
parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl afiyetle yenir.

II

Alüminyum ve çimentodan nasıl bir sfenkstir ki kafataslarını açıp parçalamış beyinleri ve imgeleri yiyip bitirmiş?

Molok! Yalnızlık! Pislik! Çirkinlik! Külkovaları ve elde edilemez dolarlar! Merdiven diplerinde çocuk çığlıkları! ordularda hıçkırarak ağlayan oğlançocukları! Parklarda gözüyaşlı ihtiyar adamlar!

Molok! Molok! Kabus Molok! sevgisiz Molok! Zihinsel Molok! Molok ezici yargıcı insanların!

Molok akıl almaz zindan! Molok kurukafa bayrağı çekilmiş ruhsuz hapishane ve elemlerin kurultayı! Yapıları yargı olan Molok! Savaşın sayısız taştan abidesi Molok! sersemlemiş hükümetler Molok!

zihni salt bir makine olan Molok! damarlarında kan yerine para dolaşan Molok! parmakları on ordu olan Molok! göğsü kendi cinsinin etini tüketen bir dinamo olan Molok! kenarlarından dumanlar tüten bir gömüt olan Molok!

Molok gözleri binlerce kör pencere! uzun sokaklarında ebedi Yahovalar gibi gökdelenler dikilen Molok! sis içindeki fabrikalarında düş kurup cavlağı çeken Molok! devasa bacaları ve antenleriyle kentleri taçlandıran Molok!

Sevdası sonsuz petrol ve taş olan Molok! ruhu elektrik akımı ve bankalar olan Molok! yoksunluğu dehanın sureti olan Molok! yazgısı cinsiyetsiz bir hidrojen bulutu olan Molok! Molok adı us olan!

Molok içinde yapayalnız oturduğum! Kendinde melekleri düşlediğim Molok! Molok Delirdiğim! Sikemiciyim Molok’ta! Aşksız ve erkeksizim Molok’ta!

Molok ruhuma çok önceleri giren! Molok içinde gövdesiz bir bilincim ben! Molok beni doğal esrikliğimden korkutan! Kendimden geçtiğim Molok! Uyandığım Molok! Gökyüzünden boşalan ışık!

Molok! Molok! Robot apartmanlar! görünmez banliyöler! hazine çatıkları! kör sermayeler! şeytansı endüstriler! hayaletimsi uluslar! mağlup edilemez tımarhaneler! granit yaraklar! canavarca bombalar!

Onlar Cennete kaldırırken Molok’u parçaladılar sırtlarını! Kaldırım taşları, ağaçlar, radyolar, daha bir dünya şey! zaten varolan ve hep içinde olduğumuz şehri Cennete kaldıranlar!

Vizyonlar! kehanetler! halüsinasyonlar! mucizeler! esrimeler! Amerikan nehrinde batıp gitti!

Düşler! tapınmalar! aydınlanmalar! dinler! bir gemi yükü duygu zırvası!

Kirişikırmalar! nehrin diğer tarafına! evirip çevirmeler ve çarmıha germeler! tufana kapılıp gitti! Yükselmeler! Anlık tanrı görümleri! Umutsuzluklar! On yılın hayvani çığlıkları ve intiharlar! Bellekler! Yeni aşklar! Kaçık nesil! Zamanın kayalıklarından aşağı!

Gerçek kutsal kahkaha nehirde! Gördüler her bir şeyi! vahşi gözler! kutsal haykırışlar! Çekip gittiler eyvallah deyip! Atladılar çatıdan! ıssızlığa! el sallayarak! yanlarında çiçeklerle! Nehre doğru! sokağa!

III

Carl Solomon! Seninleyim Rockland’da

benden daha kaçık olduğun

Seninleyim Rockland’da

fazlasıyla tuhaf hissettiğin

Seninleyim Rockland’da

annemin gölgesine öykündüğün

Seninleyim Rockland’da

on iki sekreterini öldürmüş olduğun

Seninleyim Rockland’da

o görünmez nüktedanlığınla güldüğün

Seninleyim Rockland’da

aynı korkunç daktiloda büyük yazarlar olduğumuz

Seninleyim Rockland’da

vaziyetin ciddileştiği radyodan bildirilen

Seninleyim Rockland’da

kafatasındaki melekelerin zeka asalaklarını artık içeri sokmadığı

Seninleyim Rockland’da

Utika’nın evlenmemiş kadınlarının göğüslerinden karnını doyurduğun

Seninleyim Rockland’da

Bronx’un kartal bedenli kadınlarının vücutlarında kelime oyunlarıyla eyleştiğin

Seninleyim Rockland’da

Cehennemin dipsiz kuyularında asıllı bir pingpong maçını kaybettiğinden deligömleği içinde feryatlar ettiğin

Seninleyim Rockland’da

katatonik bir halde takıldığın piyanonun başında ruhun masum ve ölümsüz olduğunu donanımlı bir tımarhanede asla imansız ölmemesi gerektiğini söylediğin

Seninleyim Rockland’da

elliden fazla elektroşokla ruhunun hac yolunda gerildiği çarmıhtan bedenine asla yeniden dönmeyeceği

Seninleyim Rockland’da

doktorlarını akıl hastalığıyla itham edip ulusalcı faşist Golgotha’ya karşı sosyalist İbrani devrimi entrikaları çevirdiğin

Seninleyim Rockland’da

Long Islang göğünü yarıp insanüstü kabrinden çıkararak yeniden dirilteceğin kendi yaşayan insan İsa’nı

Seninleyim Rockland’da

yirmi-beş-bin çılgın yoldaşla hep bir ağızdan Enternasyonel’in son kıtasını söylediğimiz

Seninleyim Rockland’da

Birleşik Devletleri öpüp sarmaladığımız çarşaflarımız altında o Birleşik Devletlerin alışkanlık yaptığı öksürüğüyle gece boyu bizi uyutmayacağı

Seninleyim Rockland’da

Seninleyim Rockland’da

rüyalarımda üzerinde bir deniz yolculuğunun damlalarıyla yürüdüğün Amerika’da bir Batı gecesinde gözyaşlarınla otoyol kavşağındaki kulübemin kapısına vardığın

San Francisco 1955–56

HOWL’A DİPNOT

Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal!

Dünya kutsaldır! Ruh kutsal! Ten kutsaldır! Burun kutsal! Dil, sik ve el ve götdeliği kutsal!

Her şey kutsaldır! Herkes kutsal! Her yer kutsaldır! Her gün sonsuzluk! Her adam melek!

Kaçık olduğu sürece dört büyük melek kutsal! Sen ve ruhum delinin kutsallığı kadar kutsal!

Daktilo kutsal şiir kutsal ses kutsal dinleyenler kutsal esrime kutsal!

Kutsal Peter kutsal Allen kutsal Solomon kutsal Lucien kutsal Kerouac kutsal Huncke kutsal Burroughs kutsal Cassady kutsal gizli hayvan sikiciler ve ıstırap içindeki dilenciler ve iğrenç insan melekler kutsal!

Kutsal tımarhanedeki annem! Kansas’taki atalarımın siki de kutsal!

İnleyen saksafon kutsal! Kutsal mahşerî bop! Cazcılar ot hipsterler barış & junk & sarma kutsal!

Kutsal gökdelen ve kaldırımların ıssızlığı! Milyonlarla dolan kafeteryalar kutsal! Sokakların aşağısındaki gizemli gözyaşı nehirleri kutsal!

Doyumsuz yalnızlık kutsal! Orta sınıfın büyük kuzusu, isyanın çılgın çobanı kutsal! Kim Los Angeles’ ı Los Angeles yapan!

Kutsal New York Kutsal San Francisco Kutsal Peoria & Seattle Kutsal Paris Kutsal Tanca Kutsal Moskova Kutsal İstanbul!

Kutsal zamanın sonsuzluğu kutsal sonsuzluğun zamanı kutsal boşluktaki saatler kutsal dördüncü boyut kutsal beşinci enternasyonel kutsal melekteki Molok!

Kutsal deniz kutsal çöl kutsal demiryolu kutsal tren kutsal görüler kutsal halüsinasyonlar kutsal mucizeler kutsal gözçukuru kutsal cehennem!

Kutsal bağışlama! Merhamet! İyilik! İman! Kutsal! Bizler! Bedenler! Kederli! Yüce!

Kutsal ruhun doğaüstü çokça gözalıcı yetenekli şefkati.

Berkeley ‘55


Allen Ginsberg

siyal, bir alıntı ekledi.
25 Kas 2017 · Kitabı okudu

İnsana başka hiçbir şey gerekmez, ona başka bir şey teklif etmeyin. İhtiyacı yoktur. Ekmek ve gösteri yeter! Yirminci yüzyılın en büyük buluşu bu. Bütün büyük hümanistlere yanıt. Kremlin hayalperestlerine.

İkinci El Zaman, Svetlana Aleksiyeviç (Sayfa 174)İkinci El Zaman, Svetlana Aleksiyeviç (Sayfa 174)

Radyum Kızları
“Hepimiz çok gençtik, boyanın ne olduğu hakkında hiç bir fikrimiz yoktu….”
— Mae Keane

Genç Mae, yeni işinden memnun değildi. Arkadaşları, saat kadranını en dikkatli ve muntazam şekilde boyamak için uğraşıyor, boyaya daldırdıkları fırçanın ucunu dudakları yardımıyla sivrileştirip rakamları öyle boyuyorlardı. Oysa Mae, boyanın tadını acı, kıvamını pütürlü ve iğrenç bulduğu için fırçayı ağzına sokarak sivrileştirmek istemiyor, bu da boyadığı saatlerin muntazamlığını bozuyor, boyama hızını azaltıyordu. Arkadaşları mesai sonrasında ellerinde kalan fazla boyayı parlaması için dişlerine, saçlarına sürüyor, tırnaklarını ışıltılı bir manikür için bu boyayla boyuyor, hatta pahalı parfümerilerde satılan radyumlu mucizevi güzellik kremlerine, toniklere paraları yetmediği için yüz ve boyunlarına bu boyaları sürüyorlardı. Oysa Mae boyayı ne tatmak ne de ona dokunmak istiyordu. Birkaç hafta sonra, ustabaşı günde ancak 8 kadran boyayabilen Mae’yi yanına çağırarak başka bir iş bulmasını önerdi, zira diğer işçiler neredeyse 100 saat kadranını bir günde bitirebiliyorlardı. Zaten yaptığı işi sevmemiş olan Mae, bu fırsatı kullanarak kadran boyama işinden istifa ederek aynı şirketin idari ofislerinden birinde memurluk yapmaya başladı.
Mae işten ayrıldıktan kısa bir süre sonra iş arkadaşları birer birer gizemli hastalıklara yakalanmaya başladı. Ağızlarında yaralar açılıyor, dişleri dökülüyor, çene kemikleri eriyor, pek çoğunda tedaviye yanıt vermeyen derin bir kansızlık baş gösteriyordu. Beş yıldır fabrikada saat boyayan Frances Splettstocher, ağrıyan dişi ve çenesi nedeniyle dişçiye gitmiş, çürükten şüphelenen dişçi, ağrıyan dişi çekerken Frances’in çene kemiği kopmuş ve yanağında kapanmayan bir yara açılmıştı. Pek çok başka mesai arkadaşı da benzer dertlerden muzdaripti; çene kemikleri veya diğer kemikleri eriyor, durduk yerde kırılıyor, parçalanıyor veya tümöre dönüşüyordu. 1924 yılı sonunda, fabrika işçilerinin yedisi bu gizemli hastalık nedeniyle ölmüştü bile. Artan ölüm ve hastalık vakaları dikkatleri çekmesine rağmen, kimse 19. yüzyılın mucizevi buluşu olan radyoaktif radyumun bu gizemli hastalıkların nedeni olduğuna inanmıyordu.

Radyum kızları teker teker hastalanmaya başladıklarında doktorların aklına radyumun bu hastalıkların nedeni olabileceği en başta gelmedi. Çoğu doktor hastalanan kızlara dişeti iltahabı, ülser hatta cinsel yolla bulaşan bir hastalık olan frengi teşhisi koyuyordu. Ancak vaka sayısı artmaya başlayınca US Radium, Harvard Üniversitesi’deki bir grup biliminsanına bu esrarengiz hastalığın nedenini araştırma görevi verdi. Yapılan analizlerde fabrikada çalışan kızların ciltlerinde, saçlarında çok yüksek oranda radyum saptandı. Hatta soluk verdiklerinde akciğerlerinden gene radyoaktif bir madde olan radon gazı çıktığı bulundu.
Araştırmayı yapan doktorlardan biri olan Dr. Harrison Martland bir adım daha ileri giderek daha önce fabrikada çalışmış ve esrarengiz hastalık sonucu beş yıl önce ölmüş olan bir genç kızın kemiklerini mezardan çıkartarak incelemeye gönderdi. Sonuç beklediği gibi çıkmıştı, beş yıldır gömülü olmasına rağmen kemikler yüksek oranda radyasyon yayıyordu.

Bu bulguların ışığında, genç kızların esrarengiz ve korkunç şekilde ölmelerinin nedeninin radyum içeren boya olduğu yavaş yavaş kabul görmeye başladı. Fabrikada çalışan tüm genç kızlarda çeşitli hastalık belirtileri görülüyor, çene kemiği erimesi, kapanmayan ağız yaraları gibi en vahim semptomlar boyadıkları rakamlar kusursuz olsun diye fırçayı ağzında sivrileştiren kızlarda ortaya çıkıyordu.
Dr. Martland, yapılan incelemelerin sonucunda saat boyayan genç kızların esrarengiz hastalıkların nedeninin radyum olduğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit etmişti. Bulgularını 1925 yılında JAMA (Journal of American Medical Association) dergisinde yayınladı.
Bulguların yayınlanmasını takiben çekişmeli bir hukuk savaşı başladı. Daha önce fabrikada çalışmış, ciddi şekilde hasta olan ve basın tarafından “Radyum Kızları” ismi takılmış olan beş genç kız (Grace Fryer, Quinta McDonald, Albina Larice , Edna Husman ve Katherine Schaub) Waterbury fabrikasını dava ettiler. Kısa bir süre sonra davaya hastalanmış başka eski çalışanlar da katıldı. Davacılar, kişi başına 250.000 dolar tazminat talep ediyorlardı. Ancak fabrikanın arkasındaki politik ve maddi destek çok güçlü idi ve dava uzadıkça uzuyordu. Dava sürerken Quinta’nın iki kalça kemiği de kırıldı, Albina tamamen yatalak hale geldi. Edna artık neredeyse yürüyemez hale gelmişti ve fabrikada çalışmayı bırakalı yıllar olmasına rağmen geceleri hala saçları parıldıyordu. Çene kemiği kopmuş olan Katherine, avukatına “Eğer 250.000 doları kazanırsam cenazeme bir sürü gül alabilirim değil mi?” diye soruyordu.
Dava, çekişmeli bir şekilde üç yıl sürdü, bu sırada davalı genç kızlardan 13 tanesi radyum zehirlemesine bağlı çeşitli nedenlerle hayatını kaybetti. 1928 sonbaharında, dava nihayet sonuca bağlandı ve jüri US Radium firmasının her bir davalıya 10.000 dolar tazminat ödemesine, ölene kadar da 600 dolar aylık bağlamasına ve tüm tıbbi bakım ücretlerini de üstlenmesine karar verdi. İlaveten, radyum boyası kullanımına ilişkin ciddi düzenlemeler getirildi. Undark boyası ise 1960 yılına kadar saatlerde kullanılmaya devam edecekti.
Gelelim radyum boyalı fırçayı yalamaktan nefret ettiği için kendisinden beklenen performansı gösteremediği için işten atılan Mae Kaene’ye…

18 yaşında Waterbury fabrikasında saat boyamaya başlayan Mae, birkaç hafta sonra işten ayrılmış olmasına rağmen 30’lu yaşlara geldiğinde tüm dişlerini kaybetti. İlerleyen yaşlarda meme ve kalın bağırsak kanserine yakalanmasına rağmen 107 yaşına dek yaşadı ve 1 Mayıs 2014 tarihinde hayata gözlerini yumdu.

“Hepimiz çok gençtik, boyanın ne olduğu hakkında hiç bir fikrimiz yoktu….”
— Mae Keane

.. .. .. .. .. .. .. .. .. .. .. .. ..

Çoğu kimse, bu denli yüksek enerji içeren bir maddenin mutlaka müthiş güçleri olacağında hemfikirdi. Hatta Pierre Curie, koluna 10 saat boyunca bir parça radyum bağladıktan sonra kolunda yanık olduğunu fark edince bu maddenin mutlaka kansere iyi geleceğine kanaat getirmişti. Tüm Avrupa ve ardından Amerika’yı bir radyum çılgınlığı sardı. Pek çok firma, el birliği ile güzellik kremlerinden diş macunlarına, çukulatadan boğaz pastillerine kadar radyum içeren ürünler satmaya başladı. Bu firmaların iddiasına göre radyum siyatiğe, lumbagoya, gut hastalığına, romatizmaya, hipertansiyona, kansere, körlüğe…. kısaca aklınıza ne gelirse, tüm hastalıklara iyi geliyordu. Radyum içeren su damacanaları şifa niyetine evlere girdi, kaplıcalarda radyum tuzu kullanılmaya başladı.
Bu radyum çılgınlığı sürerken, bir Alman biliminsanı radyum içeren ve geceleri parlayan bir boya imal etmeyi başardı. Amerika’nın savaşa girmesinden kısa bir süre sonra, önce New Jersey’de bulunan US Radium firması parlak kadranlı saat üretme içine girecek ve savaş sonrası ekonomisinde iş arayan genç kızları “Undark” adını verdiği radyum boyasını saat kadranındaki rakamlara sürmeleri için işe alacaktı.

Karanlıkta parıldayan bu mucizevi boya, çinko bir bileşim karıştırılmış radyoaktif radyum tuzlarından ibaretti. Bu karışımda, radyum atomlarından salınan parçacıklar, çinko atomlarının enerji seviyesini artırarak titreşmelerini sağlıyor, bu da ortama yeşilimsi bir ışık yayılmasını sağlıyordu. Yayılan ışık, çok kuvvetli olmadığından gündüzleri görünmüyor, ancak geceleri parıldayarak saat kadranının görülebilir hale gelmesini sağlıyordu. Düşman tarafından fark edilmeden askerlerin günün hangi saatte olduklarını anlamaya yarayan bu kimyasal karışım, savaşın bitmesiyle lüks evlerde aranan bir dekorasyon malzemesi haline gelmiş, artan talep firmanın hızla büyümesini sağlamıştı.


Curielerin müthiş keşfi: Radyum

Radyum, 1898 yılında Marie Curie ve eşi Pierre Curie tarafından bulunmuştu. O dönemde, çeşitli radyoaktif maddeler üzerinde deneme yapan Curieler, bir uranyum tuzu olan uranit örneği üzerince çalışıyorlardı. Tuzdan uranyumu izole etmelerine rağmen kalan maddenin hala radyoaktif özellikler gösterdiğini fark ettiler, detaylı incelemeler sonunda bunun yeni bir radyoaktif element olduğunu keşfettiler. 26 Aralık 1898’da Fransa Bilim Akademisi’ne bu yeni elementi sundular. Elementin ismi, Latincede ışın anlamına gelen “radius” kelimesinden ilham alarak radyum olarak belirlendi.
Gecenin karanlığında soluk yeşil ışıldayan bu yeni element Curieleri büyülemişti. İçinde radyum bulunan cam kavanozları yatak başında gece lambası olarak kullanıyorlar, radyum dolu tüpleri çekmecelerinde tutuyor, ceplerinde taşıyorlardı. Marie Curie, otobiyografisinde laboratuvarındaki yeşil ışıltılardan bahsediyor:

“En sevdiğimiz şeylerden biri gece çalışma odamıza girmekti, duvar dibindeki masanın üzerinde duran şişelerden yayılan soluk yeşil parıltıyı görmeye bayılıyorduk. Bu, bizim için yepyeni ve müthiş bir şeydi… Sanki karanlıktaki periler gibiydiler.”
Pierre Curie, parıldayan bu şişelerin ışık dışında havayı da elektriklediğini fark etti. İçinde bir elektrometre olan bir kutu imal etmişti ve bu kutuyu parıltılı tüplere yaklaştırdığında, elektrometreden zayıf bir elektrik akımı geçtiğini fark etti. Bu fenomene “radyoaktivite” adını verdiler.

Asiye-Serkan, bir alıntı ekledi.
11 Nis 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Ben bir copum!Yirminci yüzyılın en büyük buluşu benim.Atommuş,hidrojen bombasıymış benim yanımda hiç kalır.Şimdi Demokles'in kılıcının yerine ben geçtim.Hürriyet benim gölgemde uyuklar.Ben onun başında sallanır dururum.

Nutuk Makinesi, Aziz Nesin (Sayfa 26)Nutuk Makinesi, Aziz Nesin (Sayfa 26)