• 248 syf.
    Yazar, Mustafa Kemal Atatürk'e yapılan suikast girişiminin perde arkasını ve şüphelilerin hali ruhiyetini aktararak tarihe farklı bir açıdan ayna tutmak istemiş. Birkaç ağır sözcük dışında kitabın dili gayet anlaşılır ve akıcı yazılmış. Tarihi bir olay anlatıldığı için biraz ağır okunuyor yani olayı tam kavramak ve olayın kişilerini ait olduğu özelliklerle eşleştirmek biraz zaman alıyor. Bunalttığı anlar oldu hatta bazı karakterlerden nefret bile ettim ama ona rağmen iyi ki okudum diyorum. Ayrıca kitabın okunma oranını bayağı düşük buldum. Umarım daha fazla okunmasına katkı sağlayabilecek paylaşımlar yapmışımdır.
    Keyifli okumalar, değerli okurlar...
  • 1062 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Ne demektir bu? Birincisi, toplumun Anna'yı yargılamaya hakkı yoktu; ikincisi, Anna'nın da intikam dolu intiharıyla Vronski'yi cezalandırmaya hakkı yoktu.
    V. Nabokov

    Bu kitabı okurken aklıma sürekli Gustave Flaubert'in Madam Bovary eseri geldi konusu ayni. Anlatımda Lev Nikolayeviç Tolstoy ve Gustave Flaubert anlatım farkları olsa bile genel kapsamları birbirine çok benziyor bu sebepten. Iki eserde birbirine yakın yazilmasi ve o devrin kültürünü yansıtıyor. Iki efsane eseri karşılaştırarak uzun bir inceleme yazabilirdim. fakat şuanda yazacağım bölümler hakkında bilgilendirmede uzun olduğu için bu kadar giriyor ve hemen bölümler hakkında bilgiye geçiyorum.
    Bu bilgiler kitabın sonsöz kısmından yardım alınmıştır

    Tolstoy'un büyük romanı Anna Karenin'in yapısını doğru biçimde anlayabilmemize yarayacak anahtar hangisidir acaba? Romanın yapısını açan tek anahtar Anna Karenin'i zaman açısından değerlendirebilmektir. Tolstoy'un amacı ve başarısı belli başlı yedi insan yaşamını alıp bunları eşleştirmek olmuştur; Tolstoy'un sihirbazlığının bizde uyandırdığı hazzı akıl düzeyine çıkarmak istiyorsak bizim de bu eşleştirmeyi izlememiz gerekir.
    İlk yirmi bir parçanın ana konusu Oblonskilerin başına gelen felakettir. Bunlar iki yeni konunun da filizlenmesine yol açar; 1) Kiti-Levin-Vronski üçgeni, 2) Vronski-Anna izleğinin belirmesi. Dikkat ederseniz, erkek kardeşiyle karısının arasını bulan (bunu ateş gözlü tanrıça Athena'ya yaraşır bir zarafet ve bilgelikle yapar) Anna, aynı zamanda Vronski'yi ele geçirerek Kiti-Vronski olasılığını şeytanca ortadan kaldırır. Oblonski-Doli anlaşmazlığı ile Kiti'nin hıncı kadar doğallıkla çözüme kavuşturulamayacak olan Vronski-Anna izleğini hazırlayan olaylar, Oblonski'nin evlilik dışı serüvenleriyle Şçerbatskilerin kırgınlığıdır. Doli, kocasını çocuklarının hatırı ve aslında onu sevdiği için bağışlar; Kiti ise iki yıl sonra Levin'le evlenir ve bu, tam Tolstoy'un gönlüne göre, kusursuz bir evlilik olur. Ama kitabın karanlık güzeli Anna, önce aile yaşamının yerle bir olduğunu görecek sonra da ölecektir.
    "Birinci Bölüm" boyunca (34 parça) bu yedi kişinin yaşamı zamana karşı yarışta başa baştır; Oblonski, Doli, Kiti, Levin, Vronski, Anna ve Karenin. Evli çiftlere baktığımızda (Oblonskiler ve Kareninler) bunların birlikteliğinin başından zedelenmiş olduğunu görürüz. Gene başta, Oblonskilerin birlikteliği onarılırken Karenin'kilerinki çatlamaya başlar. Çift olmaları olası kişilere gelince, bunların aralarındaki bağlar da tamamıyla kopar; henüz tasarı halindeki Vronski-Kiti çiftiyle gene henüz taslak halindeki Levin-Kiti çifti... Sonuç Kiti'nin eşsiz kalması, Levin'in eşsiz kalması, Vronski'nin de (Anna ile çift olmaları henüz kesinlik kazanmamıştır) Karenin çiftini ayıracak bir tehlike olarak belirmesidir. O halde ilk bölümdeki şu önemli noktalara dikkat çekelim; yedi ilişki iskambil kâğıtları gibi yeniden karıştırılmıştır; başa çıkılması gereken yedi insan yaşamı vardır (kısa parçalar arada mekik görevi görür); bu yedi insan yaşamı zamana karşı yarışta başa baştırlar, zaman ise 1872 Şubat'ında başlayan zamandır.
    35 parçadan oluşan ikinci bölüm bütün kişiler için aynı yılın, 1872'nin Mart'ında açılır. Derken garip bir durumla karşı karşıya kalırız. Vronski-Anna-Karenin üçgeni hâlâ eşsiz Levin ve hâlâ eşsiz Kiti'den çok daha çabuk yaşanır. Romanın yapısı açısından çok ilginç bir noktadır bu; eşler, eşi olmayanlardan daha hızlı bir varoluş sürdürürler. Önce Kiti çizgisini izleyelim. Eşini bulamamış Kiti, Moskova'da solup gitmektedir. 15 Mart sıralarında ünlü bir doktor tarafından muayene edilir. Kiti, kendi başındaki dertlere karşın gene de Doli'nin kızıla yakalanmış altı çocuğunu (bebek henüz iki aylıktır) sağlığa kavuşturmayı başarır. Derken 1872 Nisan'nın ilk haftasında anne babası onu alıp Soden adlı bir Alman kaplıcasına götürürler. Bu olaylar ikinci bölümün ilk üç parçasında olup biter. Şçerbatskilerin peşine takılıp Soden'e gitmemiz ise XXX. parçayı bulur. Orada zaman ve Tolstoy, Kiti'yi tamamen iyileştireceklerdir. Bu iyileşme süresince beş parça ayrıldıktan sonra, Kiti, Rusya'ya dönerek Oblonskilerle Şçerbatskilerin taşradaki arazisine gider; arazi Levin'in arazisinden birkaç mil ötede, tarih 1872 yılının Temmuz sonudur ve Kiti açısından ikinci bölüm bitmiş bulunmaktadır.
    Gene ikinci bölümde, Levin'in Rus taşrasındaki yaşamı, Kiti'nin Almanya'daki günleriyle doğru olarak eşleştirilir. XII'den XVII'ye kadar olan altı parçalık bir öbekte Levin'in taşradaki arazisinde yaptığı işleri öğreniriz. Levin, Vronski ile Kareninlerin St. Petersbug'daki yaşamlarını konu edinen iki parça öbeği arasına sıkıştırılmıştır. Buradaki en önemli nokta, Vronski-Karenin takımının Kiti'den ya da Levin'den bir yıl kadar daha önde yaşamalarıdır. İkinci bölümün ilk parça öbeğinde (V'ten XI'e kadar) koca surat asar. Vronski üsteler, derken II. parçada, yani neredeyse bir yıllık üstelemenin sonucunda, Vronski teknik terimle, "Anna'nın âşığı" olur. Ekim 1872. Levin ile Kiti'nin yaşamında ise zaman hâlâ 1872 ilkbaharıdır. Onlar aylarca geridedirler. 18'den 29'a kadar olan on iki parçalık öbekte, Vronski-Karenin zaman-takımı (güzel bir Nobokov buluşu: zaman-takımı. Kaynak belirtmeden kullanmayınız!) yeni bir atağa kalkar. Burada ünlü at yarışı sahnesi, ardından Anna'nın kocasına itirafı yer alır. Ağustos 1873. (Romanın bitimine daha üç yıl var.) Derken gene mekik; 1872 ilkbaharına, Almanya'daki Kiti'nin yanına geri döneriz. Böylece ikinci bölümün sonunda garip bir durumla karşı karşıya kalırız; Kiti'nin yaşamıyla Levin'in yaşamı, Vronski-Kareninlerin yaşamının on dört ya da on beş ay gerisindedir. Tekrarlamak gerekirse, eşliler eşsizlerden daha hızlı hareket etmiştir.
    32 parçalık üçüncü bölümde biraz Levin'in yanında oyalanır, sonra onunla birlikte, tam Kiti'nin oraya gelmesinden önce Oblonskilerin arazisinde Doli'yi ziyaret ederiz. Sonunda XII. parçada yani 1872 yazında, Levin, Almanya'dan dönen Kiti'yi tren istasyonundan dönerken atlı arabada görür. Çok hoş bir karşılaşmadır bu. Bir sonraki parçalar öbeği bizi Petersburg'a, Vronski'nin ve hemen yarış sonrası (1873 yazı) Kareninlerin yanına götürür, sonra gene 1872 Eylül'üne, Levin'in arazisine döneriz. Levin, buradan 1872 Ekim'inde ayrılarak Almanya, Fransa ve İngiltere'yi kapsayan amacı belirsiz bir yolculuğa çıkar.
    Şimdi, şuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Tolstoy zor durumdadır. Tolstoy'un âşıkları ile aldatılmış kocası hızlı yaşarlar. Bekâr Kiti ile Levin'i çok geride bırakmışlardır. Dördüncü bölümün ilk on altı parçasında zaman, Petersburg'da kış ortasıdır. Ne var ki Tolstoy bize hiçbir yerde Levin'in yurtdışında tam olarak ne kadar kaldığını söylemez. Anna-Vronski zamanı ise, sadece ikinci bölümün XI. bölümündeki Anna'nın Vronski'nin sevgilisi olmasıyla ilgili zaman-dizinsel bir not ile desteklenir. Vronski, Anna'ya "evet" dedirtinceye kadar bir yıl onun peşinden koşmuştur. Levin-Kiti zamanı da tam bu kadarlık bir gecikme gösterir işte. Ama okuyucu zaman çizelgesini her an gözünün önünde bulundurmadığı için –iyi okuyucular bile çok ender yapar bunu– Vronski-Anna parçalarının Kiti-Levin parçalarıyla tamamen eşzamanlı ilerlediğini ve her iki yaşam çevresindeki çeşitli olayların aşağı yukarı aynı zamanda olup bittiğini düşünüp hissetmek yanlışına düşeriz. Okuyucu, uzamda mekik dokuduğumuzun, Almanya'dan Rusya'ya, taşradan Petersburg'a ve Moskova'ya gidip geri döndüğümüzün farkındadır tabii. Ama zaman içinde de, mekik dokuduğumuzu bilmeyebilir. Vronski-Anna için ileriye doğru, Levin-Kiti için geriye doğru.

    Dördüncü bölümün ilk beş parçasında St. Petersburg'da, Vronski-Karenin izleğinin gelişmelerini izleriz. 1873 yılının kış ortasıdır. Anna'nın Vronski'den çocuğu olacaktır. VI. parçada Karenin politik bir görev dolayısıyla Moskova'ya gider. Bu sırada Levin de yurtdışına yaptığı bir yolculuktan dönmüş, Moskova'ya gelmiştir. IX'dan XIII'e kadar olan parçalarda, Oblonski evinde bir akşam yemeği verir (1874 yılının Ocak ayının ilk haftası), bu yemekte Kiti ile Levin yeniden karşılaşırlar. Bendeniz zaman-bekçisi, o ünlü tebeşirle yazma sahnesinin romanın başlangıcından tam iki yıl sonraya rastladığını söyleyeceğim size; ne var ki, hem okuyucu hem de Kiti için (iskambil oyunu oynanan masada Kiti'nin Levin ile konuşurken yaptığı kimi göndermeleri hatırlayın) yalnızca bir yıl geçmiş bulunmaktadır. Demek ki şöyle bir şaşılası gerçekle karşı karşıyayız: Anna'nın bir yandaki fizikî zamanıyla Levin'in öte yandaki ruhanî zamanı arasında, boşboğazca bir fark bulunmaktadır.
    Dördüncü bölüme, yani romanın tam ortasına geldiğimizde, yedi kişinin yaşamı gene başta 1872 Şubat'ında olduğu gibi başa baştır. Anna ile benim takvimime göre tarih 1874'ün Ocak ayı, okuyucuyla Kiti'nin takvimine göre ise 1873'ün Ocak ayıdır. Dördüncü kitabın ikinci yarısı (XVII-XXIII. parçalar arası) bize Anna'nın Petersburg'da çocuk doğururken neredeyse ölüşünü anlatır. Bunu Karenin'in Vronski ile geçici olarak barışması ve Vronski'nin intihar girişimi izler. Dördüncü bölüm 1874 Mart'ında sona erer. Anna kocasından kopar, sevgilisiyle İtalya'ya gider.
    Beşinci bölüm otuz üç parçadır. Yedi kişinin yaşamı uzun süre başa baş gitmez. İtalya'daki Vronski ile Anna gene öne geçerler. Bu oldukça sıkı bir yarıştır. Levin'in ilk altı parçadaki evliliği 1874 ilkbaharının başlarına rastlar. Levinler yeniden, önce taşrada sonra da Levin'in kardeşinin ölüm döşeğinin başucunda (XIV-XX. parçalar arası) ortaya çıktıklarında, tarih 1874 Mayıs'ının başlarıdır. Oysa Vronski ile Anna (bu iki parça öbeği arasına sıkıştırılmışlardır) iki ay önde olup Roma'da pek de içlerine sinmeyen bir temmuz geçirmektedirler.
    İki zaman-takımı arasındaki eşleştirme halkası, eşsiz kalan Karenin'dir artık. Belli başlı yedi roman kişisi olduğuna, romanın olay örgüsü onların çiftler halinde düzenlenmesine dayandırıldığına, yedi de tek sayı olduğuna göre, bir kişinin dışarıda (ve eşsiz) kalması zorunludur. Başlangıçta grup dışı olan, fazladan olan Levin'di; şimdi Karenin'dir. 1874 yılının ilkbaharına, Levinlerin yanına döner, sonra da Karenin'in çeşitli uğraşlarına eşlik ederiz. Bu da bizi giderek 1875 Mart'ına kadar getirir. Bu arada Vronski ile Anna, İtalya'da bir yıl kaldıktan sonra Petersburg'a geri dönmüşlerdir. Anna, onuncu yaş gününde küçük oğlunu görmeye gelir. Aşağı yukarı 1 Mart sıraları. Dokunaklı bir sahne. Hemen bunun ardından o ve Vronski, Vronski'nin taşradaki arazisinde oturmaya giderler. Elverişli bir rastlantı sonucu Vronski'nin arazisi, Oblonski ile Levin'in arazilerinin bulunduğu bölgededir.
    Bir de bakarız ki, bizim yedi kişi altıncı bölümde gene başa baş götürüyorlar yarışı. (Altıncı bölüm 1875 Haziran'ından Kasım'ına kadar otuz ik parça sürer.) 1875 yazının ilk yarısını Levinler ve onların akrabalarıyla geçiririz; derken temmuzda Doli Oblonski bizi arabasına alır, Vronskilerin arazisinde biraz tenis oynamaya götürür. Geriye kalan parçalarda, Oblonski, Vronski ve Levin 1875 Ekim'inin ikinci günü yerel seçimlerde bir araya gelirler, bir ay sonra da Vronski'yle Anna, Moskova'ya dönerler.
    Yedinci bölüm otuz bir parçadan oluşur. Romanın en önemli kısmı, trajik doruk noktası burasıdır. Şimdi hepimiz 1875 Kasım'ında Moskova'da, hepimiz başa başızdır; içimizden altısı, üç çift, güvensiz, çoktan araları açılmış Anna-Vronski, çoğalan Levinler ve Oblonskiler Moskova'dadır. Kiti'nin bebeği doğar ve 1876 Mayıs'ının başlarında Oblonski'nin yedeğinde St. Petersburg'daki Karenin'i ziyaret etmeye gideriz. Sonra geriye Moskova'ya. Bundan sonra, XXIII'ten yedinci kitabın son parçasına kadar süren, Anna'nın son günlerine ayrılmış bir öbek parça başlar. Bu ölümsüz sayfalara ayrıca değineceğim.
    Sekizinci yani son bölüm on dokuz parçadan oluşur, fazlalıkları olan bir bölümdür. Tolstoy bölüm boyunca çeşitli yerlerde kullandığı bir yöntemi, kişileri bir yerden ötekine taşıyarak olayı da bir gruptan ötekine aktarma yöntemini kullanır. Romanda trenler ve atlı arabalar önemli bir yer tutar; ilk parçada Anna'nın Petersburg'dan Moskova'ya sonra da geriye, Petersburg'a yaptığı iki tren yolculuğu vardır. Oblonski ile Doli romanın kimi noktalarında öykünün gezginci temsilcileri olarak okuyucuyu Tolstoy'un istediği yerlere alıp götürürler. Aslını isterseniz, Oblonski gidiş geliş yazara yaptığı hizmetler dolayısıyla bol maaşlı kolay bir işe kapılanır. Sekizinci ve son bölümün ilk beş parçasında Levin'in üvey kardeşi Sergey'in Vronski'yle aynı trende yolculuk ettiğini görürüz. Savaş haberlerine yapılan çeşitli göndermeler yüzünden tarihi kestirmek kolaydır. Doğu Avrupalı Slavlar, Sırplar ve Bulgarlar Osmanlılara karşı savaşmaktadırlar. Tarih Ağustos 1876'dır; bir yıl sonra Rusya, Osmanlılara resmen savaş açacaktır. Vronski'yi cepheye giden gönüllülerin başında görürüz. Aynı trende yolculuk eden Sergey, Levinleri ziyaret etmeye gitmektedir, böylece sadece Vronski değil Levin izleği de bir sonuca bağlanır. Son parçalar Levin'in taşradaki aile yaşamına ve Tolstoy'un yol göstericiliğinde el yordamıyla Tanrı'yı arayıp bulmasına ayrılmıştır.
    Tolstoy'un romanının yapısı konusunda bu söylediklerimden romandaki geçişlerin, Madam Bovary'nin[229] bölümleri arasındaki gruptan gruba geçişlerden çok daha az ayrıntılı, çok daha az esnek olduğu anlaşılacaktır. Flaubert'deki akıcı bir paragrafın yerini Tolstoy'da ansızın çıkagelen kısacık bir parça tutar. Ama Tolstoy'un Flaubert'den daha fazla sayıda kişinin yaşamıyla başa çıkmak zorunda olduğu bir gerçektir. Flaubert'te, at üzerinde bir gezinti, bir yürüyüş, bir dans, kasabadan kente at arabasıyla yapılan bir yolculuk, sayısız küçük olay, küçük gidiş gelişler, bölümler içinde sahneden sahneye geçişleri sağlar. Tolstoy'un romanında ise düdüklerini çalıp buharlar saçarak gelip giden trenler, roman kişilerini taşımaya ya da öldürmeye yarar. Bölümden bölüme geçişlerde, aradan şu kadar zaman geçti ya da şu, şu insanlar şurada şunu yapıyorlar gibi geleneksel yöntemler kullanılır. Flaubert'in şiirinde çok daha fazla müzik vardır; yazılmış yazılacak en şiirli romanlardan biridir onunki. Tolstoy'un büyük romanında ise kas gücü vardır.
    Kitabın yarış terimleriyle özetlemeye çalıştığım iskeleti budur işte; önce yedi kişinin yaşamları başa baştır, sonra Vronski ile Anna bastırır. Levin ile Kiti'yi geride bırakır, sonra yedisi birden başa baş gelir, derken harika bir kurmalı oyuncağın öne fırlamasına benzer bir hareketle Vronski ile Anna yeniden başı çekerler; ama uzun sürmez bu. Anna yarışı bitiremez. Öbür altısı arasında Tolstoy'un ilgisini ayakta tutmayı başarabilenler ise sadece Kiti ve Levin olur.
  • 208 syf.
    Hayat savaşın çocuklarına acımasız yüzünü çok erken gösterir. Kendi dünyalarında henüz anlamlandıramamışlarken hayatı , soğuk ve buzdan gerçeklerle çevrilmiştir ömürleri. Tarih boyunca dünya üzerinde milyonlarca çocuk , kalplerini saran korku ve güvensizlik içinde yaşama direnirlerken ; bazen bir bomba sesi , bazen evlerinden zorla sürgün edilirken , veyahut gözleri önünde aileleri katledilirken çaresiz gözlerle bakakalırlar. Uykuları , olabildiğince endişeli ve kaygılıdır. Çocuk dünyaların da herşey olabildiğince saf ve temizdir. Çocuklar işte , dünyanın masum , en çıkarısız varlıklarıdır. Keşke yeryüzünde hiç bir çocuk üzülmese , kırılıp örselenmese yüreği...

    Sokaklarda dilediği şekilde koşup , sek sek oynasa . Keşke ; hiç bir çocuk dili , dini , ırkı ve etnik kökeni yüzünden ötekileştirilmese , sınıflara ayrılmasa. İnsana miras kalan en temiz geçmiş çocukluktur . Keşke düşleri ellerinden alınmasa , ve hayat hep onlara iyilik ve güzellik verse . Temenniler uzar da gider .

    ....

    Mümkün müdür böyle bir dünya?
    Sanırım hayır!

    Dünya üzerinde vahşet hiç bitmedi ki . İnsan olduğu için , hoş görülmedi ki kimse . Bugün Filistin'de , Arakan'da , Yemen'de , ve daha nice yerlerde başını yastığa rahat koyamayan , belki de yıkanacak sıcak suyu bile olmayan , ninni yerine bomba sesleri dinleyen milyonlarca çocuk vardır . İnsan vardır . Kimliği etnik kökeni yüzünden hunharca katledilen vahşi şekillerde kamplarda ölüme terk edilen nice tarih olayları vardır bu yeryüzünde. Gücümüz yetmediğinden zulümleri dindirmeye , ellerimizde onlar için sadece dua vardır. Etnik kökeni ne olursa olsun , kalplerimiz dünyanın masum çocukları için yanıp yakılmaktadır. Sadece bir avuç dua ile ne değişir demeden ısrarla ve sebatla dua etmek vardır bizimde kaderimizde.

    Dokuz yaşındaki Bruno ; henüz hayatı yeni tanımaya başlamışken çok sevdiği Berlin'den ve arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalmıştır. Babası Almanya Yahudi toplama kampına komutan olarak gönderildikten sonra hayatı bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Bruno Out-wiht' deki yeni evlerine alışmakta zorlanmakta ve burayı asla sevmemektedir. Odasının penceresinden dışarıya baktığında tellerle örülü, sınırları çizilmiş barakalar ve üstlerinde tek tip kıyafet bulunan nice insanlar görmektedir. Çizgili pijamalı insanlar ve çocuklar.
    Her ne kadar Bruno kendi anlam dünyasında gördüklerini yorumlamaya çalışsa da , asla anlamayacağı şeyler olacaktır bu dünyada. Bruno , macerayı , araştırmayı çok seven bir çocuktur. Herşeyin iyi tarafını gören keşifler yapmayı bilen yetenli bir çocuktur. Tel örgüler etrafında yaptığı uzun bir yürüyüşten sonra , çok uzakta bir nokta gördü , nokta biraz daha belirginleşip benek oldu , ve benek küçük bir çocuk oldu. Çizgili pijamalı ve kafası tıraş edilmiş bir çocuk görür. Çocuk çok zayıf ve hayli üzgün görünüşlüdür. Bruno da tel örgülerin kendi tarafına aynı diğer çocuk gibi oturur ve çocukla sohbet etmeye başlarlar. Çocuğun adının Schmuel olduğunu öğrenir. Kısa bir süre sonra Bruno'nun her öğleden sonra tel örgü boyunca yürüyüp yere oturarak Schmuel ile sohbet etmesi bir rutine dönüşmüş, aralarındaki dostluk giderek perçinleşmiştir. Bruno ve Schmuel birlikte sohbet etmekten artık büyük mutluluk duymaya ve Bruno kendini eskisi kadar yanlız hissetmemeye başlamıştır.

    Kitabın ; en etkili tarafı konusu ve bir çocuk dilinden anlatılan en masum ve samimi seslenişini içeriyor. Kitap , çocuk kitabı olsa bile her kesimden insana hitap ettiği ve okuyanların uzun bir zaman etkisinden kurtulamayacağını düşünüyorum. Sonuyla ilgili birşey yazmak istemedim çünkü ; okuyup hissetmeniz en doğrusu. Kitap , öldürürücü darbeyi sona saklamış durumda. İçimi acıtan sancıtan bir sondu. Kalbim hala ; Bruno ve ailesi ve tabi en iyi arkadaşı Schmuel için sızlamaktadır. Sanırım bir süre de etkisinden çıkamayacak , zihnimi hikayesiyle meşgul edecektir. Kitap benim tavsiye listemdedir.

    İyi okumalar....
  • 303 syf.
    ·4 günde·9/10
    Momo..
    Seninle tanışmamız 9 yıl öncesine dayanıyor. Dün gibi hatırlıyorum, 11 yaşına yeni girmiştim. Babamdan hediye olarak kitap almasını isterdim hep. Babam da ismine, kırmızı punto ile yazılmış olmasına, içerisindeki resimlere bakarak Momo'nun bir çocuk kitabı olduğuna kanaat getirmiş olsa gerek, elinde Momo'yla çıkagelmişti. Ee daha küçüğüm. Renkli, cıvıl cıvıl kapaklı bir kitap bekliyordum. Kitaba bakıp "Ama baba bu çocuk kitabı değil ki" dediğimi hatırlıyorum. Taa o zamanlarda doğru bilmişim. Kendisi ne çocuk kitabı, ne de yetişkin kitabı. Türüne ister roman diyin, ister masal diyin ama Michael Ende'nın bu eserini sadece çocuk kitabı kategorisiyle sınırlamak büyük haksızlık olur. Avrupa Gençlik Kitap Ödülü Şeref Listesine girmiş, yaklaşık otuz dile çevrilmiş bu kitabımızda yazar, o kadar sade ve ustalıklı bir dile sahip ki, kitap çocuklar için oldukça heyecanlı bir serüven kitabıyken; yetişkinler için zaman konusunu irdelemek açısından insanın içine işleyen masal tadında bir roman oluveriyor.
    Sonrasında ne oldu bilmiyorum ama Momo kitaplığımda alındığı ilk haliyle beni bekledi onca yıl. Daha bir hafta önce gözüme çarpmasa belki daha kaç yıl bekleyecekti. İyi ki fark ettim, belki de okumam için bu zamanın gelmesi gerekiyordu. "ZAMAN" Bu kelimeye çok dikkat edelim. Birazdan yüzlerce kez kullanacağım.

    Küçük bir kız çocuğu hayal edin. Bilinmeyen bir zamanda, hiç kimsenin bilmediği uzak diyarlardan gelmiş bir kız çocuğu. Ailesi, yeri yurdu yok. Dış görünüşü biraz garip, hatta temiz pak insanlara göre korkutucu. Ufak tefek, cılız yapısı nedeniyle de yaşı kimine göre sekiz, kimine göre on iki. Simsiyah, kocaman gözleri ve yine simsiyah kıvırcık saçları var. Ve öyle kimsesiz ki, adını bile kendisi koymuş. Momo!
    Peki, etraftaki insanlar kimsesiz diye, pis diye dışlıyorlar mı onu? Hayır. Seviyorlar Momo'yu. Oradaki insanlar doyuruyor Momo'nun karnını. Terk edilmiş bir tiyatroda bir oyuğu ev yapıyorlar Momo için. Seviyorlar onu. Çünkü Momo gerçek bir insan. Ve her şeyden önemlisi eşsiz bir dinleyici. Dinlemekte ne var, herkes dinler diyebilirsiniz. Sanmıyorum. Momo, şimdiki zaman insanları için ne zor bir şeyi yapıyor oysa. Tüm kalbiyle dinliyor. Ona anlatılan dertler birer birer halloluyor, en utangacının bile onun yanında dili çözülüveriyor. Tüm çocuklar en güzel oyunlarını Momo'nun yanında oynuyor. Hiçbir şey yapmasa bile herkesi sakinleştiren, huzur veren, mutlu eden bir yanı var Momo'nun. Herkesi çok seviyor, herkesle iyi anlaşıyor fakat insan daima bazı insanları kendisine daha yakın hisseder. Momo için de öyleydi. İhtiyar çöpçü Beppo ve birçok işi bir arada yapan Gigi. Bu ikisi Momo'nun en iyi dostları. Gigi, Momo'ya her gece masallar anlatıyor ve kendi küçük mutluluklarıyla dünyalarını güzelleştirirken bir gün aniden ortaya Duman Adamlar çıkıyor. Ellerinde çantaları, ağızlarında sigaralarıyla çıkagelen bu takım elbiseli adamlar insanları bir bir zaman tasarrufu yapmaya ikna ederler. Zamandan tasarruf. Kulağa hoş geliyor aslında değil mi? Ama bu kitabı okuduktan sonra fark ediyorsunuz bazı şeyleri. Şöyle ki, arkadaşlarınızla, sevdiklerinizle geçirdiğiniz hoş vakitleri, birisine harcadığımız o zamanları boşa geçmiş zaman olarak nitelendiriyorlar ve o zamanları biriktirip çalışmakla geçirin diyor bize Duman Adamlar. Sonrasında ne oluyor? Ben hemen söyleyeyim. İşte günümüz insanı! Zamandan tasarruf edeyim derken, başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değil. Artık yol üstünde oyun oynayan çocukları gören şoförler arabalarını durdurup onlara gülümseyerek bakmıyor -ki artık yol üstünde oynayan çocuklara rastlamak bile çok güç ama- Caddelerde karşılaşan tanıdıklar durup birbirlerine gülümseyip, halini hatrını sormuyorlar. İşe gidenlerin pencere önlerindeki çiçekleri seyredecek ya da sokak hayvanlarına, küçük bir kuşa yem atacak vakitleri yok artık. Ve anlıyorum ki, artık kimsenin kimseye ayıracak vakti yok. Bu noktada yine ince şeylerin annesinin en sevdiğim sözü geliyor aklıma.
    "Ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya."
    Çok garip değil mi? Teknoloji bu denli gelişmişken, her şeye bu kadar kolay ulaşabilirken neden vaktimiz yetmiyor? Eskiden telefonlar var mıydı ki? Pekâlâ yoktu. Mektuplar vardı. Samimiyet vardı, sevgi vardı ve evet insanların birbirine ayıracak vakti vardı. O mektuplar, insanın kalbine uzanan ince yolda çiçekler açtırırdı. Ve şimdiye bakıyorum, telefonlar elimizin altında. Konuşmak o kadar kolayken attığımız mesajlara saatler saatler sonra cevap alabiliyoruz. Neden? Çünkü vakitleri yok. Insanlar zamandan tasarruf ettiklerini sandıkça, zaman azalıyordu. "Oysa zaman yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir." demiş yazarımız. Ne de güzel söylemişin!
    Duman Adamlar demiştik, işte bu adamlar bizi sevgi, dostluk, arkadaşlık gibi değerlerden yoksun bırakıp, bizim zamanımızı çalma peşindeler. Bizden çaldıkları zamanla var olabiliyorlar. Nitekim başarıyorlar da. Momo'nun arkadaşlarını ustaca kandırıyorlar, en yakın iki dostunu bile.. Peki sonra ne mi oluyor? Sonrasını ben söylemeyeceğim. Momo, bu pis gri adamlarla baş edebilecek mi, kaybettiğimiz değerleri kazanabilecek mi, okuyun öğrenin isterim efendim.
    Bu incelemeyi okumak yaklaşık 5 dakikanızı aldı. Her gün böyle bir tane inceleme okusanız ayda 150 dakika. Bunu yıl olarak hesaplarsak 1800 dakika. Yani ömrünüzden yıllık 1800 dakikayı boşa gitmiş sayar Duman Adamlar. Onlara göre okumak, öğrenmek bile zaman kaybı çünkü. İşte böyle ince hesaplarla, insan yaşamını daha tekdüze, daha zavallı ve daha soğuk geçirtmek emelleri. Saçmalık!

    Bir dakika sonrasının bile garantisi olmayan şu hayatımızda, ölüm her nefeste daha da yaklaşırken, zamandan tasarruf etme çabasının ne kadar saçma, ne kadar boş olduğunu anlatan muazzam bir kitap. Bir kez geliyoruz bu dünyaya ve başka bir hayatımız daha olmayacak. Bu sebeple daha çok gülümseyin, daha çok sevin ve sevdiklerinize bolca zaman ayırın. Bu hayatı yaşanılır kılan bu çünkü. Ve bu incelemeyi yazarken, tam da ölümden bahsetmişken usta sanatçı Ayşen Gruda'nın öldüğünü öğrendim. O da gitti.. iki gözümüzün çiçeği. "Biz insanların beynine beynine vurmadan, dostça, eğlendirerek bir şeyler anlatabildik. Bizden insanlara birçok anı, gülüşler kaldı, sözler kaldı. Bunu bilmek bana hoşnutluk veriyor." demiş. Tam da incelememde günümüz insanının eksiklerinden bahsederken, siz eskilerden bize kalan anıları, gülüşleri, sözleri bilmek de bana hoşnutluk veriyor. Nur içinde uyu güzel insan!

    Bu kadar zamandan bahsetmişken, değerli vakitlerinizi ayırıp buraya kadar okuduysanız ne mutlu banadır. Keyifli okumalar diliyorum, sevgiyle kalın!
  • 416 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Kitap 1981 yılında Cambridge University Press tarafından yayımlanmış ve 31 yıl sonra 2012 tarihinde ise ilk kez Türkçeye tercüme edilmiş. 31 yıl önce yayımlanmış bir kitap neden şimdi basılmış diye düşündüm? Yüzlerce yeni kitabın yayımlandığı bu zaman diliminde o kadar kitap varken bunun tercüme edilmesi, bunun 'önemli bir değer' olduğunu düşündürdü.
    Mutlaka bir sebebi vardır. Yoksa laf olsun diye bu tür kitaplar basılmaz (ya da basılıyor mu?). Kitap bu açıdan dikkatimi çekti. Kitabın ismi veya yazarı değil.

    Kitap, Kabalcı'nın standart kapak tasarımları ve yazı tipiyle yayınevinin alametifarikası olarak kendisini gösteriyor. Kitap bir roman, hikaye, günlük değil. Sosyoloji, antropoloji, kültür, dil, din, tarih, coğrafya gibi çeşitli unsurları içinde barındırır. Özelde Kuzey Afrikalı Müslümanların toplum, yaşam, din, gelenek gibi çeşitli olguları; kabile, devlet ve genel olarak da yaşamlarını; din ve çeşitli etkiler içinde var olma durumlarını inceliyor. İbni Haldun'un düşünce yapısının uygulanabilir ve uygulanamaz biçimleri örneklerle açıklanmaya çalışılıyor. Fas, Tunus, Cezayir özelinde ama Libya ve diğer bazı Müslüman ülkelerin antropolojik yapısı da İbni Haldun'a göre kıyaslanıyor.

    Yazar, Müslüman coğrafyasına çeyrek asır boyunca yaptığı geziler de (ve özellikle kuzey Afrika) İslam ve İslam'ın
    toplumdaki yeri ve işleyişini incelemiş. Temel olarak bu topluma yabancı olanlara (Müslüman dünyanın dışındaki toplumlar) bu toplum aktarılmaya çalışılmış.

    Yazar, 'İslam bir toplumsal düzen projesidir' diyerek, iddialı giriş cümlesiyle Müslüman dünyasını sosyal bilimler açısından ele alıyor. Müslümanların daha çocukluktan itibaren -genelde- bildiği İslam'da ruhban sınıfının olmaması ve dini öğrenmek için illa bir şeyh, şıh veya ruhbanlık birimine ihtiyaç duyulmadığını belirtmesi, yazarın Müslümanlık açısından ortaya koyduğu bir durum saptaması.

    İbni Haldun, David Hume, Robert Montagne ve Edward Evans Pritchard'un düşünceleri kitabın temelini oluşturup, bunların Müslüman dünya üzerindeki antropolojik çalışmaları ve bunun üzerinden çeşitli toplum bilimi araştırmalarının yorumlanması yapılmaktadır.

    Kitap, toplum ve insan ilişkileri, toplumların dinleri, dilleri, ırkları, etnik yapısı, kavimlerin karşılıklı incelenmesi ve kültür
    oluşumları hakkında araştırmacılara yardımcı olmaya çalışıyor.

    Yazar, Robert Montagne'nin bir kitabından bahsederken kullandığı cümle (s.316) bu kitabın da hitap ettiği kitleyi tanımlıyor, yani: 'kesinlikle uzmanlara yönelik bir kitap'. Bu kitapta sadece bu konularda araştırma yapacak araştırmacılar için değerli bir kaynak eser olarak ortaya çıkıyor.

    Yazarın Yahudi kökenli olmasına rağmen belirttiği çeşitli ifadeler oldukça dikkat çekici bir durum sergiliyor. 'İslam ne ondan önceki bir geleneksel uygarlığı çürüttü ne de onun hayaleti gibi yaşadı. Kendi imparatorluğunu ve uygarlığını yarattı (s.17)' ya da 'İslam üç büyük Batı tektanrıcı din
    içinde moderniteye en açık olanıdır' gibi çeşitli örnekler anlatıyor.

    David Hume'nin başta 'Salınım Kuramı' olmak üzere çeşitli psikolojik modellemeleri ile birlikte, İbni Haldun'un işaret ettiği çözüm ise, toplumsal çözümler icat etmeden ortaya çıkan durumu analiz etmekten geçmektedir. İbni Haldun'un ifade ettiği dünya, geleneksel Müslüman uygarlığın kırsal yaşam ve kitabi anlayışı bir araya getirmektedir.

    Kuzey Afrika çöl yaşamı, kabileler, grup, gruptan ayrılma, dil, din bağlamında birbiriyle örtüşen ve çelişen düşünceler olacağı gibi büyük bir çatışmanında ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Kabile yaşamı, kabile yaşamının devlete ve bölgeye etkileri ve yaşam tarzları karşılaştırmalı olarak
    sunulmuş.

    Kitap içerik bakımından oldukça fazla altı çizilecek önemli bilgiler içermekle birlikte özellikle bu konularda 'uzman' kavramıyla bütünleşik bir okura yöneliktir. Yapılan karşılaştırmalar, alıntılanan metinler yapılan yorumlar standart okuyucu için değil, tamamen belli uzmanlık alanı içinde
    olan kişilere yöneliktir.

    Sadece Kuzey Afrika Müslüman toplumu da yok. Türkiye, Osmanlı etkisi ve bunun uygulanabilirliği de çeşitli görüşler altında ileri sürülüyor.


    Antropoloji, sosyoloji ile ilgili kişilerin mutlaka ilgisini çekecek bu kapsamlı çalışma ile sosyal örgütlenme, gelenekler, örfler, inanç sistemi, dil, din, vb. çeşitli olgular Kuzey Afrika özelinde, Müslüman gruplar temelinde inceleniyor. Kabilelerde dinin etkisi, evliya kültü, yaşayış, coğrafi şartlar ve dolaysıyla yaşanan sıkıntılar ve bunlar için yapılan çalışmalar anlatılıyor.

    Yazarın Yahudi kökenli olması içeriği nesnellikten uzaklaştırmamış ve Batı toplumuna, Müslüman topluma bakış açısını zenginleştirecek bilgi vermeye çalışmış. Tavsiye edilir.


    Notlar:

    1) Bu kitabın incelemesi 24 Nisan 2012 tarihinde yapılmıştır. Arşivden çıkarıp (tekrar düzenlenmesi, yazılması) 23 Ocak 2019 tarihinde bu siteye Müslüman Toplum eklenmiştir. Aradan 7 yıl geçmiş ama belki faydalanan biri olur diye ekledim. Bu yazı -diğerleri gibi- tamamen benim öznel düşüncelerimden oluşmaktadır. Bu inceleme de o şekildedir. İçerikte bahsettiğim o 'uzman' gruptan da değilim. Sadece düz bir okurun anladıkları ya da anlayabildiklerini ifade etmesi sayılabilir. 7 yıl sonra bilgisayar ortamında yazıya dökmenin biraz da sevincini yaşıyorum.

    2) Kitabın bazı yerlerinde Fransızca kelime, terim, kavramlar tercüme edilmemiş.

    3) 7 yıl önceydi. Bu kitabı alıp, notlar alarak okumuştum. O güzel insan, O iyi insan, O yardımsever, dost, arkadaş, canla biraz da bu kitaptan konuşmuştuk. Onun mekanında her zaman ki gibi ben de sigara ve çay onda sigara ve kahveyle, hayata dair her şeyin konuşulduğu bir durumun o günlük
    konuğu da bu kitaptı. Daldan dala gittik, tükettik sigaraları ve çayı ve sonra hayatı. Ve O dostun anısına ta 1990'larda dinlediğimiz ama çok sevdiğimiz Barış Manço'nun bu şarkısını kendime söylüyorum. https://www.youtube.com/watch?v=u7BBx4osZ-k Artık ben de sigara yok sadece çay varken, onda hiçbir şey yok. Ruhun Şad Olsun. / Dostun, arkadaşın........Ali K..
  • 84 syf.
    Dikkat : İncelemenin içinde biraz fazla denecek kadar kitap içinden alıntı kullanılmıştır kitabı okumayıp, sürprizi de kaçırmak istemeyenler daha sonra okusun lütfen.

    Şimdi ben ne yazayım?
    Ne yapayım?

    "Yara aynı yara
    Dil aynı dil.

    Biz neden bu kadar yalnızız..."

    Ahhh be Şükrü Erbaş aldın kocaman bir boşluğu koydun kucağıma, hatta kucağımda da değil...
    "Tam şuramda..."
    Şükrü Erbaş diye yazılır Şükrü abi, üstat, Hatice Hanım ve en önemlisi ÖMÜR HANIM olarak okunur...

    Ne demek biliyor musun seni okumak ?
    "Birden dünyada kötü insan kalmıyor" sanki herkes sen gibi seviyor.
    Herkes Ömür Hanım gibi sevilmek istiyor...
    "Bunu da sen öğrettin biliyor musun
    Sevmek ölümden uzun sürüyormuş."

    Ve insan seni okuduktan sonra ölüm de bir aşk..
    (İnsan seni yaşadıktan sonra
    Ölüm de bir aşk Ömür Hanım.)

    Retro Hanım 'ında incelemesinde kullandığı gibi Şükrü Erbaşın sözleri olan şu cümleler;
    "Dillere destan bir evliliğimiz yoktu, hırla gürle geçen günlerimiz çoktu, ama biz o yuvada saygıyı büyüttük.. 45 yıl boyunca en hoyrat kavgalarda bile saygımızla kızdık birbirimize, kızdık ama kırmadık, dökmedik, saygımızı incitmedik. Hanım benim arkamdan bile bana saygı duyarmış, böyle demiş işte Metin'e, Babanız içeride şiir yazıyor diye çocuklarımı sessiz ağlattım ben demiş.. Not aldım onu bir köşeye, acımı büyüttükçe büyüttüm sonra. Mazoşist falan da değilim ha yanlış anlama, acıyı sevdiğim falan da yok, ama yürek işte ağladım gece yarıları.”
    O kadar belli oluyor ki aralarındaki saygı; eşinin onun arkasından duyduğu saygı, onun şuanda eşinin arkasından duyduğu saygı ve sevgi... Ne denebilirdi ki bu cümlelerden sonra...?

    Sen hep yaz evet belki acını yazıyorsun bunu senden istemek haksızlık...
    Ama insanın acısını insan almaz mı?
    Biz de acını acımız biliyoruz, sevgini sevgimiz...
    Şu dizeleri okuyup yutkunmamak mümkün müdür?
    "Üç yıldır sesler senin yarım kalmış sesin
    Üç yıldır yüzün dünyanın tek fotoğrafı
    Üç yıldır senden yapılmış bir kapıyım.
    Bunu da sen öğrettin biliyor musun
    Sevmek ölümden uzun sürüyormuş."(43)

    Şükrü Erbaş'ın her kitabı gibi acı, özlem yarım kalmışlık kokuyor Otların Uğultusu Altında. Bir yarım nefes, bir yarım yalnızlık, bir yarım ölüm... Koca bir boşluk, kocaman bir yutkunma...
    " Yaşamak desem değil
    Ölmek desem değil"

    Sen;
    "Yazmasaydın insan nasıl sevecekti insanı?
    Yazmasaydın merhameti ve utancı nereden öğrenecektik?
    Yazmasaydın ölüme karşı hangi cesaretle konuşacaktık?"

    Ölümün bu kadar yalnız bırakacağını,
    Bir insanın bu kadar merhametli sevileceğini nereden öğrenecektik?

    Soluğu canından çekilen kadınını gidip toprağın uysal kollarına bırakırken
    " Bizi yaşamakla cezalandırmış bir tanrı
    Gömdük kendimizi geliyoruz. " diyerek acısını içine alarak, hem Ömür Hanım için hem kendin için yaşamaya (yazmaya) devam edeceğini nasıl bilecektik?

    "Sözlerimi topluyorum usul usul"
    Aslında yazmaya devam edeceğim ama o kadar güzelsin ki her dizen her kelimen... Hepsini tek tek irdelersem kitabı yazacağım buraya ki çoğu yazıldı sanırım, lütfen kızmayın bana...

    1 ay içinde 2 baskı
    20 gün içinde 21 okuma
    İşte Şükrü Erbaş farkı...
    Daha kitabı alıp okumayan ve ya 1k dışı okuyanlar da mevcuttur..
    "Sen okumazsan ben yaşamamış "olacağım."
    Hiç bir zaman yaşamamış olarak kalmayacaksın çünkü bu yaşamdan bir Şükrü Erbaş ve Ömür Hanım geçti...

    Son olarak yine Şükrü Erbaş ile bitireceğim istemezseniz okumayın...

    " İnsanın acısını inandım. Kimse diz çökmesin, dedim. Yazdım. Sözlerim insandan acıydı. Dünyanın bütün harflerini okudum. Önce anladım. Sonra anlamadım. İnsan sonsuzdu. Zaman sonsuzdu. Ölüm sonsuzdu. Üç sonsuzluk içinde sevdim. Acı inceldi, güzelleşti. Dünyaya inandım. Sözler içimde büyüdü, büyüdü. Yalnızlık oldu. Yazdım. Önce kalabalık oldu, sonra yine yalnızlık. Ölümden önce bir iş gelmedi elimden. "(69)
    Kitabı hediye eden ve bu kadar erken okumamı sağlayan koca yürekli arkadaşım sana buradan kocaman.... Anladın sen
    " Kitaplar kadar derin ve anlamlı bak dünyaya. "
    Ne kadar güzel değil mi...?
    İyi okumalar...
    Keyifle...
    Sahneden inerken okuyan herkese teşekkürler...
  • 👉Malayani yapmayin okumayan beğenmesin benim kimsenin beğenmesine ihtyacim yok okursaniz daha çok memnun olurum.☝️🌹👇
    👇👇👇👇👇👇☝️☝️☝️☝️👇👇👇👇👇👇👇
    Sıcak bir yaz gününde bilgenin biri masmavi gölün başında oturmaktadır. Dikkatini susuz bir köpeğin göle kadar gelip, tam su içecekken kaçması çeker. Köpek susamıştır, ancak göle geldiğinde suda kendi aksini görüp korkmaktadır. Bu yüzden suyu içemeden kaçıp gitmektedir. Birkaç kere tekrarlanır bu sahneler, bilge de aynı dikkatle izler köpeği. Derken köpek son seferinde yaklaştığında gölün kenarındaki çamurda kayıp suya düşer. Göle düşmesiyle beraber aksi de ortadan kaybolur. Bunun üzerine zavallı köpek korkmadan kana kana suyu içer.
    Köpeğin bu hâlini gören bilgenin aklından şu düşünceler geçer: Bir insanın hayalleri ve yapmak istedikleri arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkular ve endişelerdir. Eğer insan bu korkularını aşabilirse isteklerini elde edebilir. Sonra bilge biraz daha düşününce, aslında öğrendiği şeyin bundan farklı olduğu kanaatine varır. Köpekten asıl öğrendiği şey; insanın, bilge bile olsa bir köpekten dahi öğrenebileceği bir şeylerin olduğu gerçeğidir.✒☝️🌹👍