• "Ben daha önce hiç kimseyi böyle sevmedim.." diyordum kendi kendime..
    sevemem de..
    filan zaman sonra bir başkasını sevdim, ona da "ben daha önce kimseyi böyle sevmedim"dedim..
    bir süre sonra başka birine aşık oldum, ona da "ben daha önce hiç kimseyi böyle sevmedim"diyecektim ki..
    dur dedim kendime, ne bok yediğin belli değil..
    vallahi dedim ben daha önce aşktan daha boktan bir şey görmedim..
    sonra bir kişi daha oldu, ona dürüst davrandım..
    kusura bakma henüz ne bok yediğimi bilmiyorum, zamanla netleşiriz dedim..
    bana baktı( sanırım kusura baktı)
    bunun için çok geç, "ben daha önce kimseyi böyle sevmedim" dedi..
    anladım ki, kimse ne bok yediğini bilmiyordu..
    bir sigara yaktım, karnım açtı..
    gidip iki yumurta kırdım.."
  • " Gerçek şu ki ruhun doluluğu bazen dilin mutlak yavanlığı halinde taşabilir, çünkü hiçbirimiz ihtiyaçlarımızın ya da düşüncelerimizin ya da kederlerimizin tam ölçüsünü hiçbir zaman ifade edemeyiz ve insan konuşması, biz yıldızları eritecek bir müzik yapmayı özlerken, ayıların dans etmesi için üzerine kaba vuruşlarla tempo tuttuğumuz çatlak bir dümbeleğe benzer. "
  • "söz ve yazı kirliliğine neden olmamalı.. ancak derin izlerden bahsetmeli sadece.. derin izlerse, her zaman yaşanmış olmak zorunda değil, "yaşanmış gibi gözlemlenmiş" veya "yaşamış kadar güçlü gözlemlenmiş" de olabilirler.. yeter ki, derin olsun..."
  • Biz Türkler, Batı milletlerinin hiçbirinden daha az zeki ve çalışkan değiliz. Bilakis, gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki, Türk ferdi dünyanın en zeki, ferasetli ve çalışkan insanlarındandır. Bununla beraber, Batı milletlerinden daha geriyiz. Çünkü zekamızı metotlu ve rasyonel bir şekilde kullanmıyor, zaman ve kuvvet israf ediyoruz.
    Ali  Fuad Başgil
    Sayfa 59 - Yağmur Yayınları
  • Tren garındayım. Hızlı adımlarla yaklaştığım trene hareket saatinden beş dakika önce yetişiyorum. Soluklarımın hızıyla aynı hızda koltuğa yerleşiveriyorum. Yaz sıcağının bunalttığı bir günde trenin serin olması ile rahatlayıp, iyi bir yolcuğun beni beklediğini düşünüyorum. Yedi saatin kötü geçmesi için hiçbir sebep yok. Derken yakınlarımda ki koltuklara hilal taktiği ile çok çocuklu bir aile yerleşiyor. Üç kuşak bir arada, en sevdiğimden. Yaşlısı ayrı, orta yaşlısı ayrı, çocuğu ayrı konuşacak belli. Çocukların sesinden nasıl bir gürültü içine düştüğümü anlıyorum. Yaşlı amcamın da kısa aralıklara balgam temizleme sesi bas etkisi yapıyor. Sinirlerim bozuluyor, bağırıp çağıran çocuklardan birinin yanağına şamarı basmak istiyorum. Hemen bu düşünceden vazgeçiyorum. Çocuğa, doğası gereği etrafı tanıma aşamasında, zihninde sınırlayıcı kurallar duvarı olmayan, bu sebeple sebepsizce bağıran çocuğa vurmak. Toplumsal kuralların, bencilliğimle bir olup beni anlayıştan yoksun bıraktığını anlıyorum. Kendime güzel bir küfür savuruyorum.

    Tren hareket saati gelmesine rağmen hareket etmiyor bir türlü. Yarım saat geçtikten sonra bir görevli vagonları dolaşarak, yapımı tamamlanmamış, bu nedenle tek bir rayın kullanılabildiği hatta, gelen trende yangın çıktığını, belki yarım saat belki de yarım saatten uzun bir süre sonra hareket edebileceğimizi, yolcuların isterlerse trenden inip garda ve peronda dolaşabileceğini, anonslara dikkat etmeleri gerektiğini söylüyor. Çoğu kişi iniyor, bu çoğu kişinin çoğu da peronda beklemeye başlıyor. Ben de gürültünün dışarı taşınma fırsatından istifade hemen kitabı elime alıyorum, yavaşça silikleşen çevreden sıyrılıp kitabın içine dalıyorum. Yarım saat süren sessizlikte zamanın farkına varmadan kitaptan bir bölüm bitiyor. Bu kısa okuma beni dinginleştiriyor, sakinleşiyorum. Bu dakikalarda kitaptan kafamı kaldırdığım sırada peronda ekmek arası bir şeyler yiyen bir çocuk görüyorum. Bir yandan da trene bakıyor. Ekmekten büyük bir parça alıyor, aldığı parçadan bir kısmı yere düşüyor. Yere düşen parçayı alıp hiçbir şey olmamış gibi yemeye devam ediyor. Yanına kızgın ifadesini takınmış, esmer tenli, saçları dağınık, çocuğa bir pislikmiş gibi bakan gözlerle bir adam yaklaşıyor. Adamın yürüyüşünde eski Türk filmlerinde patronun emrinden çıkmayan ama içinde korku imparatorluğu barındıran kötülere özgü kabadayılık kokan bir hava var. Çocuk adamı görür görmez kaçar gibi oluyor, sonra duruyor. Sakınır bir tavırla elini başının üzerine kaldırıyor. Adam, çocuğun babası, bu belli. Bir şeyler söyleyerek, çocuğun kolundan sertçe tutuveriyor. Trenin içindeyim, onlar ise peronda, ne konuştuklarını duyamıyorum. Çocuğun dayaktan sakınan ve korkmuş hali, benim de içime bir korku salıyor. Adam, kolundan sürüklediği çocuğu sert ve ani bir hareketle banka oturtuyor. Bir şeyler söylemeye devam ediyor, arkasını dönüyor bir müddet. Ben içimden 'iyi' diyorum, 'çocuğa vurmadı hiç yoktan.' Hay şom ağzımı... Adam dönüyor, çocuğun kafasına önce bir tokat atıyor, çocuğun eline geliyor tokat. Sonra göğsüne vuruyor, çocuk iki büklüm kıvrılıyor. Koltuğuma siniyorum, kanım çekiliyor. Aniden adamı parçalara ayırma isteği baş gösteriyor. Böyle, trene kafasını vura vura parçalama, vahşi bir hayvanmış gibi saldırma isteği var içimde. Kalabalığa uyuyorum, kalabalık da bana uyuyor, kimseden çıt çıkmıyor. Herkes kendi eğlencesine, sohbetine bakmaya devam ediyor. Güçlü olduğumuzu hissettiğimiz zamanlar genellikle kötü davranışlar, istekler baş gösterir ya da tam tersi olur; kötü davranışlar, istekler bizi güçlü hissettirir. Aynı şey işin diğer tarafı için de geçerli. Naif, sakin olduğumuzda iyilik yapmayı düşünürüz, yaparız; ya da iyi şeyler yaptığımızda, düşündüğümüzde naif ve sakin hissederiz. Adamı parçalama isteği duyduğumda öylesine güçlü hissettim. Ancak suskun kaldığımda naif ve sakin hissetmedim, korkak hissettim, korkak. İyiliğim dokunamadı çocuğa, kendime de. Anons yapıldı, trene insanlar binmeye başladı, ben de diğer insanlar gibi çocuğa atılan dayağı unutuverdim hemen.

    Trene binmeyen bir kişi var. İki koltuk önümdeki kişiye buğulu gözlerle bakıyor perondan. Kafasını şefkatle yana eğiyor, eliyle cama dokunuyor. Gözümü alamıyorum oradan, çünkü bana da dokunuyor. Ellili yaşları aşmış teyzem beni ayrı bir duyguya sokuyor böylece. Bulunduğum konumu düşünüyorum. Şu an memlekete gidiyorum, uzun zaman olmuş gibi geliyor ayrılalı memleketten. Daha 4 yıl olmadı. Sık sık da gidiyorum zaten. Ama annemin beni ilk uğurlayışını, gözlerinin doluşunu, kaşlarının bükülüşünü, benim sakladığım gözyaşlarımı gördüm bu teyzede. Zaten o da çok dayanamadı, tren hareket etmeye başlayınca serbest bıraktı gözyaşlarını. Yavaşça ilerleyen trende ondan ayrılan kişi de (orta yaşlı bir kadın, kardeşi diye düşündüm) ayağa kalktı, el sallamaya başladı ağlayarak. Yine eski filmlerdeki dramatik sahnelerden birinin içinde hissettim kendimi. Bağırışan çocuklar, zalim babasından dayak yiyen bir çocuk, trenin hareketiyle başlayan hasret duyguları. Eski bir Yeşilçam filmindeydim bugün. O filmde bir figürandım.

    Etrafımı çevreleyen ailenin en küçük üyesi çığırtkan ve enerjik kız çocuğu yanımda o komik ve saçma dansına başlamasaydı ağlayacaktım. Dansını sergiledikten sonra bana döndü "Deyy" dedi. "Deyy" ne demek bilmiyorum ama elimi uzattım, küçücük eliyle parmağımı tuttu. Adın ne senin dedim, "eyyia" gibi bir şey dedi, annesi "Esila" diye düzeltti. Kızın abisi ise 7 yaşında, ön koltuğumda oturuyordu. Bir bilmece sormasıyla başladı yol arkadaşlığımız onla. Sonra yanıma geldi, tablet bilgisayarından araba yarışı açtı, o oynadı ben yorumladım. Esila koridorda gidip geliyordu, yanımızda durdu, tekrar parmağımı tuttu, "Deydeeyy" dedi. Kendimi uzun zaman sonra insan hissettim.
  • Sevgili dostum
    Öyle bir hayat yaşa ki; çevrenizdekiler sizi değiştiren, size ilk emri “oku!” Olan kitabı Merak edip okumak istesinler...
    Artık değişme zamanı gelmedi mi ?
    Bu gece.. Tam da zamanı!
    Yolunda çiçekler toplarken bu seferde kurumuş yaprakları topla.
    DeğİşmeLİsİn...
    Dünya bİLe yerİnDe durmazken...
    Değişmeliyiz...
    🌿
    Çiçekleri sarı yaprakları yeşil olan sarı papatyayı bilir misiniz?
    Bu güneşe benzer sarı çiçek her gördüğümde içimi açmadan bırakmaz beni. fakat günden güne içine kapanır solmaya başlar. Sarı çiçeğin her bir yaprağı kapalı kutusunda tohuma dönüşür. Ve bir zaman sonra açılmaya başlar.
    Açılır... açılır...
    Gördüğümüzde üflemeyi akla getiren halini alır.
    Evet , o artık bir “karahindibadır”.
    Bir rüzgar, bir hayvanın geçerken dokunuşu onu derinden etkiler. Çünkü o kendisine güneş gibi parlamanın hiçbir faydası olmadığını anlamıştır.
    Ve belki de :
    “Rabbim, en nazik meselem sen ol.” ☘️
    Demek içindir bu değişim...
    İnsanoğlu ne olmak isterse ona benzemek ister bilirsin.peki, kendin olmayı fark ettirene neden sarılmıyorsun? Neden “biri” olmak için uğraşıp “hiçbir şey” olamadığına üzülüyorsun?
    Sen dostum!
    Sen bu dünyada her şey demeksin. Rabbimin zarif bir eserisin. Ve sen zarif olmalısın. Zarif bir dokunuştan olduğunu belli etmelisin. Bunun için de değişmelisin. “Başkası” olmanın kimliğine bürünmekten vazgeçip kendin olmalısın. Ve bunu yaparken sarı çiçeğin güzel bir karahindibaya dönüşürken solduğunu hesaba katmalısın. Herkes sana bir şey diyecek ve sen:
    Değişeceksin...
    Kendin olacaksın...
    Hayatını, seçimlerini kendi eline alacaksın.
    Ve sonucunda karahindibaya dönüştüğünde içinde milyonlarca insana faydan olabilecek tohumları barındıracaksın. Ve insanlar sana minnettar olduklarında , o binlerce tohumdan biri kaybolup toprakla buluşup yeni karahindibalar oluşturacak.
    İşte!
    Sen, Karahindiba olmalısın 🌱
  • Bil ki; Hiçbir zaman doğru insan çıkmaz karşına! Ya zaman yanlıştır yada insan.