• İlginçtir ki ilkin baykuşlar öldü. O zaman bu neredeyse gülünç bir durumdu; orada burada, sokaklarda, bahçelerde cansız yatan şişman, kabarık beyaz kuşlar... Güneş batmadan pek ortalıkta gözükmedikleri için canlıyken kimsenin dikkatini çekmezlerdi. Bu yüzden ölümleri de fark edilmedi.

    Ortaçağdaki bulaşıcı hastalıklar da kendilerini aynı şekilde göstermişti. Bir sürü ölü fareyle. Ama bu hastalık yukarıdan inmişti.
  • Sevgi denen şey bir ağaca benzer. Kendiliğinden yetişiverir, köklerini bütün benliğimize salar. Anlaşılmaz tarafı şudur ki bu sevgi ne kadar körse, o kadar da inatçıdır. Akıl, şuur gibi sahip olmadığı zaman da inadına kuvvetlenip sağlamlaşır.
    Victor Hugo
    Sayfa 365 - Mavi Çatı yayınları
  • Bazen kendimizi kâfi derecede sevmediğimizi sanıyorum. Hele insanı, düşüncemin etrafında toplanacağı insanı bir türlü bulamıyorum. Kimin için yaşayacağım, kimin için çalışacağım? Bu nasıl bir mahluktur? Dünyası nedir? Ne düşünür? Nasıl yaşar? Ne yapar? Bunu bilmiyorum. Kaldı ki hâdiseler bu süratle giderse, bu insanı hiçbir zaman bulamayacağım gibi geliyor bana?..
  • 288 syf.
    ·3 günde·7/10
    ''Bin dokuz yüz yirmi üç yılının yirmi üç kasım sabahı, Hanya Limanı'ndaki çınar ağaçlarının dili olsaydı, o günü ''mahşeri'' diye tarif ederlerdi.''

    O sene, mübadele senesi. Lozan'da imzalanan sözleşme gereği Yunanistan Krallığı ile Türkiye arasındaki, yurttaşların din esası üzerine zorunlu göçü. Nasıl bir şeydir düşünebilir misiniz? Doğup büyüdüğünüz topraklardan, bir kenenin vücuttan söküldüğü gibi çıkartılıp, hiç bilmediği yerlerde, tanımadığı insanlarla yaşamaya mecburiyeti. Bunca yıl can cana, yan yana yaşadığın, sırtını yasladığın insanlara düşman olmak. Geçmişini, bir daha asla geri dönmeyecek şekilde, ardına bile bakmadan bırakıp gitmek. Ben düşünmedim. Okuduklarım yeterice acı verdi bana çünkü.

    Saba Altınsay'ın kitabını sitede nerdeyse hiç okuyan yok. Alıntı veya inceleme ekleyen de. Okumak isteyenlere faydalı olmasını umduğum bir inceleme eklemek istiyorum.
    Yazarın kullandığı dil ve gün içinde konuşulan bazı Rumca kelimeler kitabına katması, benim kitaba adaptasyonumu hızlandırdı ve birden içinde buldum kendimi. Yalın bir dil ve betimlemelerin derinliğiyle sanki Girit değil kendi mahallemde gibi, konu, komşu, eş, dost, yaşadıklarımızı anlatıyor hissine kapıldım. Yalnızca okumadım, bu kitabın içinde yaşananları gördüm aynı zamanda. Yazarın cümleleriyle Girit havasını içime çektim. Müslüman-Hıristiyan, Türk-Rum ayrımı olmaksızın nasıl dostça bir yaşam sürüldüğünü, ama aynı zamanda geçmiş olayların da akıllarda kazınmasıyla her an tetikte bekleyen bir yer halkı. Çok zor. Gerçekten, yaşananların hafızalardan silinmemesi gerekiyor. Konusu yalnızca tarih mi? derseniz, hayır.

    Kuyumcu İbrahim, genç, bıçkın ve herkesin gözünün üzerinde olduğu bir delikanlı. Girit'in bütün kızları ona vurgun, ama o gönlünde yalnızca birine yer ayırmış. Cemile'sine. Bir an önce kavuşmaktan başka arzusu yoktur. Gün gelir dilediği olur ama talihsizliklerin yakasını bırakmayacağını nerden bilsin. Yakın dostu Piçiriko; yersiz, yurtsuz ve kimsesiz olan, düğünlerin, şenliklerin vazgeçilmezi Çakali en sevdiği iki kişi. Mübadelenin gelişine hazırlıksız yakalanacaklarından, kardeşin kardeşe kırdırılacağından ve yurtlarından olacağından habersiz yaşayıp gidiyorlardı. Taa ki o günlere yaklaşana kadar. Herkes birden kör olmuş, karşısına kim geçerse kesip biçmeye, oluk oluk kanını akıtmaya başladığı zamanları yaşıyorlardı. İbrahim'in hayatı, bir insanın yaşayacağı en büyük acılarla kaplı. Eşin, dostunu, ailesini, neredeyse her şeyini kaybedişini, günden güne eriyişine şahit oldum. Zamanla yaraları sarılmıyor, kabuk tutuyor ve altındaki acı her zaman sızlayıp canlı bir halde orda yaşıyor.

    Tarihi olayların bu şekilde anlatılışı benim çok hoşuma gitti. Bu tarz kitapları sevenlerin de beğeneceğini düşünüyorum. Bu arada eklemem gereken bir şey, bu kitabın baş kahramanı olan İbrahim Yarmakamakis, Türkiye'ye geldiğinde Altınsay soyadını alıyor. Bu, yazarın sonda açıkladığı ve benim okurken yüzümü tebessüm ettiren bir detay. Kendi ailesinin başından geçenleri, etkileyici bir şekilde anlatmış. Keyifle okuyun. Bolca kederlenin.
  • “Zaman zaman böyle duygusallaşır işte,” diyerek durumu izah etti Gatsby, “bu da anlaşılan öyle günlerinden biri. New York’ta tanınır ancak, aslında Broadway’dendir.”
    “Ne iş yapıyor? Aktör mü yoksa?”
    “Ah, hayır.”
    “Dişçi?”
    “Meyer mi? Daha neler! Kumarbazdır,” dedi ve bir anlık tereddüdün ardından serinkanlılıkla ekledi, “1919 Beysbol Turnuvası’na şike karıştıran odur.”
    “Turnuvaya şike mi karıştırdı?” diye tekrarladım.
    Duyduğum karşısında şaşkındım. Elbette 1919 Turnuvası’ndaki şikeden haberdardım, ancak muhtemelen uzun bir zinci­rin halkası olduğunu sandığımdan, sadece oluvermiş, diyerek geçiştirmiş, çok da üstünde durmamıştım. Bu işin tek kişinin başının altından çıktığını, onun da bir kasa hırsızının dakikliği ve ustalığıyla, elli milyon insanı oyuna getirebileceği aklımın ucundan geçmezdi.
    Biraz sonra, “Nasıl yapmış?” diye sordum.
    “Sadece fırsatı görüp, değerlendirmiş.”
    “Peki neden içeride değil?”
    “Kanıtlayamıyorlar ki ahbap. Ne cin adamdır o!”
  • 640 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Peçe gibi kapladı gözlerimi
    Bir tutam dağınık saç.
     
    Ayakların eteklerimin ucunda,
    Gözyaşlarımla yıkıyorum onları,

    Doktor Jivago

    Aydınlanmıştı dönemeci yolun
    Umursamaz ışıltısıyla uzak yıldızların.
    Yol dolanıyordu Zeytin Dağı’nı,
    Aşağıda uzanıyordu Kidron Irmağı.
     
    Çayır ayrılmıştı ikiye,
    Ardında başlıyordu Samanyolu.
    Gümüş rengi parlak zeytin ağaçları
    Çabalıyorlardı havalanıp yürümeye.
     
    Sonunda bir bahçe vardı, kiminse.
    Bırakıp öğrencilerini duvarın ardında,
    Dedi ki O, “Ölesiye kederliyim,
    Burada kalın ve benimle birlikte uyanık kalın.”
    Doktor Jivago

    Doktor Jivago Bu eseri yıllar önce birisinin tavsiyesi uzerine okumak istemiştim. Yillar sonra okumak nasip oldu. Guzel kitap bu yoğunluğun arasından aradan çıkardığım için mutluyum.

    Doktor Jivago Bolşevik Rusya (S.S.C.B) tarafından sansüre uğramış olan eser, Boris Pasternak'in tek romanıdır.(Sansür bir kitaba ya da başka bir şeye sansür koymak bence acizliğin gostergesidir)

    Doktor Jivago uzun yılları kapsayan, bir epik roman… En ilginç özelliklerinden biri de kahramanı Doktor Jivago ile yazarı Boris Pasternak arasında pek çok paralellikler içeriyor olması da yazarın kendi hayatından yazdığını gosteriyor. İkisi de devrimin ilk başlarında romantik duygulara sahipken, zamanla pek çok konuyla ilgili dehşete düşüp muhalif oluyorlar. İkisi de şair ve şiirleri toplumsal olmadığı, bireysel olduğu için eleştiriliyor. İkisi de ömürlerinin bir döneminde sürgün tehlikesiyle yüzleşmek zorunda kalıyor ancak vatanlarına çok büyük bir aşkla bağlı oldukları için her şeye rağmen ayrılmıyorlar.

    Yaşamda bu kadar can var mı?
    Bu kadar köy, nehir ve ağaç?
     
    Ama böyle üç gün geçecek
    Ve itecek bizi böyle bir boşluğa,
    Bu korkunç zaman diliminde
    Diriliş’e erişeceğim ben de.

    Doktor Jivago

    Bu kalabalıktan uzakta,
    Yıkıyorum kovamdaki mürle
    Senin tertemiz ayaklarını.
    Doktor Jivago
  • Hz. Mevlana der ki:
    Kaderimi ben seçmedim, Rabbim ikram etti Elhamdulillah! İyiyim desem yalan olur, kötüyüm desem inancıma dokunur. En iyisi şükre vurayım dilimi, belki o zaman kalbim kurtulur. Duam belli duyan belli. Gerisi takdir-i İlahi..