• 216 syf.
    ·4 günde
    Çok önemli bir yazardır. Eserlerini öyle okuyup geçemezsiniz. Kelimelerle genişlettiği anlam dünyasını anlamak için metinler üzerine bence pişmek gerekir. Kitaplarının bazılarını elinize alıp okursanız, okumuş olursunuz olmasına da ve genelde okurken metin içine dalıp gittiğinizi ve anlamı kaçırdığınızı fark ederek bir seçim noktasına gelirsiniz. Ya tekrar başa dönersiniz, ya da dönmeyip yola devam eder kitabı bitirirsiniz ve sonrada sevmedim, sıkıldım, çok fazla benzetme, betimleme, vb yapmış deyip burun kıvırırsınız. İyi konsantre olduğunuzda, kalbinizden bir kıpırtı oluşurken, arada da dudaklarınızdan bunu nasıl yazdın be adam hayreti dökülüverir. İlmek ilmek işler metinleri. Şiirimsi anlatımı, belirsizliğin belirginliği, farklı kurgu yeteneği ile Türk edebiyatına damga vurmuştur, vuracaktır da. Dilin sınırlarını zorlayarak büyülü bir dünya yarattığı söylenebilir. Yere uzanarak yazdığı bazı metinler için en uygun kelimeyi bulmak için günlerce vakit harcadığını şahsen okulumuza geldiğinde birebir kendisinden de duymuştum. Samimi bir şekilde çekingen ve utangaç yapısıyla karşılaştığımda da hayretler içinde kalmıştım. Türkçeye, kelimelerin doğru kullanımına, metinler üzerinde harcadığı emeğe, ticari kaygılar dışında yazmak için yazdığına inandığım ender yazarlardan biridir kendileri. Ülkemizde sonradan hakkettiği noktaya geldiği zamanlarda kendisinden haberdar olduğum için, - ülkenin olduğu kadar benim eksikliğimdir- eserlerini okumaya başlamak, ilk eserden son esere göre olmamıştır. Dolayısıyla ilk romanını okumak şimdi kısmet olmuştur.
    216 sayfadan oluşan bu romanda iki farklı zaman, Bedran’ın gençlik ve kaza yaptıktan sonraki halini okuruz. Geçmiş ile şimdinin, çocukluk ile gençliğin, kent ile kasabanın arasına sıkışıp kalmış bir karakterin kaçışını, kaçarken içinde kaldığı boşluğu, yalnızlığı ifade eden güçlü metne sahiptir. İlk romanında nasıl bir yazar olacağını bu kadar güçlü bir şekilde koyabilmesi beni gerçekten şaşırttı. Gelecekteki eserleri okuduktan sonra yazarın ilk dönemlerine dönüp okuma yapılınca bu hayret kaçınılmaz oluyor. Gerçekten bu kadar güçlü paragrafları nasıl yazabildiğini anlayamıyorum. Kitabın içinde geçen aykırı ilişkileri ön plan çıkarmak -romanda alt alta koysan iki sayfa yapar herhalde- çok doğru olmaz diye düşünüyorum. Lütfen bu yazarın, bir eserini okuduğunuzda, o eserle ilgili yapılmış akademik çalışmalara göz atın.

    Hasan Ali TOPTAŞ’ın eserleriyle ilgili çok sayıda akademik araştırma yapılmıştır. Onlardan bir tanesi Ferhat OKATAN’ın “HASAN ALİ TOPTAŞ’IN ROMANLARINDA POSTMODERNİST ÖGELER” adlı çalışmadır. Bu çalışmanın içinden bu romanla ilgili olan bölümü sizinle paylaşmak istedim:
    Roman genelde bireyin toplumsal yaşamda ve kişiler arası ilişkilerde ‘’yalnız’’ olma halini anlatır. İki farklı zamanı anlatan roman, gençlik ve kaza geçirdikten sonraki hali birinci şahsın bakış açısıyla anlatılır. Kahraman toplumsal yaşama ve kurallarına uyum sağlayamayan fakat bu kurallar bütününden de bir türlü kopamayan sürekli bir yalnızlığa itilmiş bireydir. Romanın diğer bir dikkat çekici özelliği ise otobiyografik unsurların fazla oluşudur.

    1. 1. Geleneğe Karşı Uyumsuzluk ‘’Trompet Olmak ve Tavşan İmgesi’’
    Anlatıcı aslında bu iki simgeyle bir bütünlüğe kavuşur. Trompettir çünkü toplumun dayattığı yaşam tarzını hiçbir zaman kabul etmez. Trompettin doğal yapısını açıklarken ‘’farklılığını’’ vurgular yazar. Sesinin diğer entrümanlardan farklı ve asi oluşuyla her zaman diğer enstrümanlardan ayrıdır der. Yazar insanların bir birini tekrar eden yaşamlardan ibaret olduğunu vurgular. Böylece yaşamlarının hiçbir zaman farkında değillerdir.

    ‘’uyumun bir denetleme ve kabullenme olduğunu bilseler de, onun ilk aşamada bazı tatlar vermesine karşın, uzun erimde yaratıcısını yok edeceğini düşünmüyorlardı.’’(25)
    Yazar ‘’uyum’’ kavramının toplumsal açıdan bir kabullenme ve denetleme aracı olduğunu dolayısıyla baskının egemenliğin hüküm sürdüğü bir genellemede bireyin giderek kendisi olmaktan çıkıp yok hükmünde bağımlı bir nesneye dönüşeceğinin vurgular.

    ‘’O bağlar ister birkaç yudum sütün ılıklığından, ister bir rahmin karanlık anılarından, isterse bir sarılışın sıcaklığından doğsun; hatta ister ilk lokmamızın hatırından, ilk adımımızın sevincinden, ilk sözcüğümüzün tınısından ya da planlanmamış bir birlikteliğin planlanmamış fedakârlıklarından oluşsun, sonuçta ikimizi de biraz körleştiriyor, topallaştırıyor ve sağırlaştırıyordu.’’(27)

    Anlatıcının ‘’annesi’’ ile ilişkisini tasvir ettiği bu satırlarda anne kavramının bireysel bir boyuttan çok toplumsal bir boyutun ürünü olduğu unutulmamalıdır. Bağımlıdır çünkü anne toplumun bir ürünü olarak çocuğunu yetiştirir ve ona tekrar sunar. İlk öğreticinin her davranışı ve öğrettiği her şey bireye zamanla bir yük ve anlatıcının değimiyle esir olmanın yani zincirlenmenin ifadesidir.

    Aslında roman anlatıcısı hikâyesini anlattığı zaman içerisinde hiçbir zaman ‘’aynılaşmak’’ ‘tekrarlanmak’’ kavramlarını kabul etmemiş bunun için sessiz ve ürkek bir mücadeleye girişmiştir. Bundan dolayı kendisini ‘’tavşan’’ olarak nitelendirir. Roman boyunca hep sessiz ve içine kapanık bir karakterdedir. Pasiftir; hayatına giren hiçbir bireye ne olumlu ne de olumsuz bir yönlendirme çabası olmamıştır. Bundan dolayı her zaman seyirci konumundadır. Böylece isyanı ve uyumsuzluğunu içinde yaşamış sessiz bir direnişe girişmiştir.
    ‘’Otobüsün ön koltuğuna yorgun bir tavşan gibi büzülmüş öylece bakıyordum.’’(5)

    Roman bu cümleyle başlar, anlatıcı roman boyunca olayların içinden geçen bir karakterdir. Her an, bir yaşanmışlığın izini üzerinde bırakır kahramanın.

    ‘’Hiç kuşkusuz, zaman, bir iş sahibi kılmakla çoğunluğun yanına atmıştı beni. Korktuğum da buydu zaten. Çoğunluğun işlettiği kocaman bir uyumun parçasıydım artık; yani, yükselişlerinin en uç noktasına tırmandıkları için çoğunluk oluşturabilen insanların yanında yer almakla, her şeye karşı yeniktim! Haklılığım, daha başlarken çoğunluğun haklılığıyla birlikte süresini doldurmuştu. Bu noktadan sonra, onların yaşama biçimleri kadar yaşlıydım ve beni yıkımlar bekliyordu gelecekte, düşbozumları, gözyaşları, öfkeler, gerilemeler ve çatırtılar bekliyordu. Bir şaşırmalar tabii, yeni filizlenen her uyumsuzluğun karşısında sarsılmalar, sonra iç geçirmeler, sonra korkular.’’(137)

    Yazar çoğunluğun değer yargılarına bağlanmakla her hangi bir araçtan farkının kalmadığını, özgürlüğünün çoğunluğa bağlanmakla yani var olanla eşitlendiğini bir anlamda yaşamsal alanın sıfırlandığını ve yenik bir duruma düştüğünü anlatıyor. Bireyin körleşmesiyle bir anlamda düşünce yollarının bir bir tıkanmasını ve var olan kalıpların süregelen zaman içinde devamlı tekrarlanarak ferdin her türlü düşünsel hareketini yok ettiği bir dünyanın parçası olmayı kabul etmiyor.

    Yazar eşya insan arasındaki genel kabulün bir bağımlılık ve tutku olduğunu düşünür, insan ne kadar bağlanırsa o kadar ruhu ağırlaşır. Tutkularının insana hükmetmesi yalnızlaşan insanın çevresine güvensizliğinden ileri gelir der.
    ‘’Sahip olma duygusu ruha yüktür, ’’ demiştim daha sonra. ’’(33)

    ‘’onlar da yalnızca eşya değillerdi zaten; onlar, karımın beynine kök salan tutkunun eşya görümüne bürünerek evimizin ortasına burasına dağılışıydı, kokusuydu o tutkunun, dumanıydı, sisiydi ve giderek genişleyen, kalınlaşan ve kendisini yaratanla birlikte benim de üstüme çöken karanlığıydı. . . ’’(32)

    Maddenin insanı ele geçirmesi, bir anlamda ona hükmetmesi ve esir almasıdır mesele. Onun esiri olur, onunla birlikte nefes alır, onunla birlikte katılaşır, onunla birlikte tüm melekeleri değersizleşir. Yüzeysel bir tutkunun bir parçasıdır artık insan ve yüzeyde yavaş yavaş kendini boğar.

    ‘’Öyle ki, her eşyanın bir arsası vardı artık evimizde, avlusu vardı ve her biri komşu eşyaların bahçesine girmeden, kendi mülkünde, kendi halince yaşayıp gidiyordu. ’’(7)

    Eşyalara sınırlı yaşamda bir alan açan ve onların söz sahibi haline getirilişini hatta mülk sahibi gibiymiş gibi gösteren anlatıcı ister istemez dışarıda köşe bucak çoğunluk tarafından kısıtlanan yaşamı yine çoğunluğun anlayışı etrafında eşyaların varlığı ile kısıtlanıyordur. Kısıtlanan yaşamında kendisinin değil, eşyaların ve onlara bağlı olan tutkular söz sahibidir
    .
    ‘’İnsanlar isterlerse her şeyi, ama hemen her şeyi bir tür silaha dönüştürebilirlerdi çünkü. En çok da sevgiyi elbette, alışılan yaşam biçimlerini, alışılacakları… Ava hazırlandıklarında, silaha dönüştürdükleri şeylerin geride kalan izlerinden, belki durumlarına uygun birer gerekçe yaratacaklardı daha sonra bu yolcular; gerekçelerin gölgesinden de çeşitli yetkiler çıkaracaklardı kendilerine ve böylece, bütün silahlar dosdoğru bana yönelecekti.’’(10)

    Anlatıcı korkusunun kaynağını açıklar bu satırlarda, çünkü insanlar ona göre her türlü unsuru bir silah gibi kullanma yetisine sahiptirler ve yazar bu yüzden insanlardan kaçar. Onlardan korkar ve ürker. Bu paragrafta sevgi kelimesi tesadüfen kullanılmamıştır çünkü sevgi kahramana göre en önemli silahlardan biridir. Böylece karısıyla arasındaki ilişki ve karısının yavaş yavaş sanki bir girdabın içine çekiliyormuşçasına çoğunluk değerlerinin kendi benliğini yok etmesine izin vermesi kahramanın ise buna sadece seyirci kalmasını sağlamıştır. Karısını sever fakat karısı ondan gün geçtikçe uzaklaşmaktadır.

    Anlatıcının dünyasıyla Fransız yazarı Albert Camus’nun ‘’uyumsuzluk’’ ve ‘’baş kaldırı’’ hatta ‘’intihar’’ kavramlarını birleştire biliriz. Roman boyunca anlatıcı, hayatının hemen her döneminde kitlenin hiçbir yönlendirmesini kabul etmez, bundan dolayı yaşadığı kasabadan ayrılarak kente gider fakat burada da aynı kalabalık ve topluluk anlatıcıyı sınırlar ve yönlendirmeye çalışır, gittikçe artan yalnızlığı hem düşünsel hem de fiilli bir baş kaldırıya doğru yönelir. Hatta babası, kahramana ‘’Herkes gibi olamadın gitti!’’(111) cümlesini söyler, bu cümle kahramanın toplum karşısındaki yalnızlığını gösterir bir anlamda. İntihar kavramı ise aslında kahramanın en son sayfalara bıraktığı hamledir. İntihar etmek ister çünkü kaza geçirmiştir ve yatalaktır, güçten yoksun bir halde hiçbir şeye karşı koyamaz, sadece susar ve bir gün karısı onu terk eder.

    Yazarın roman boyunca kendine yakın gördüğü tek insan kente geldiğinde öğrenci evinde tanıştığı ev arkadaşı İsvan adlı karakterdir. Anlatıcı gibi o da sessiz bir insandır. Fakat sonunda İsvan ölür, yalnız hayatı boyunca İsvan’da kendisini görür, çünkü ölümü de yaşamı gibi sessiz bir şekildedir.
    Kahraman anlatı boyunca hep bir arayışın içindedir, kaybettiği ve bulmayı amaçladığı şey ‘’özgürlük’’tür ‘’zincirlerinden’’ kurtulmak için her türlü düşünsel çabaları onu bir girdabın içine çeker. Çünkü var olduğu sürece toplumdan ve onun değerlerinde kaçamaz. Geçmişin yükünü omuzlarından atmak istese de her zaman geçmişin anılarıyla meşguldür. Geçmişini geride bırakmak için mekân değiştirir ve kente gelir fakat burasının kasabadan daha büyük ve şaşalı bir mekândan fazlası olmadığını görür.

    ‘’Önümüzde mor dağlar yoktu artık, bozkırda yoktu, toprak damlı köyler de, ovalar da. Alacakaranlık caddeler vardı, dev karaltılarıyla kocaman kocaman binalar, gecenin bir ucundan bir ucuna abanan köprüler, ıssız kavşaklar, durup dinlenmeden akan ışıklar ve ışıklar vardı. Otobüs terminaline girdiğimizdeyse, yağmur karşılamıştı bizi, koşuşan insanların, peronuna girip çıkan otobüslerin, tepeleme dolmuş çöp bidonlarının, bavulların ve ayrılıkların üstüne sinsi sinsi çiseliyordu.’’(45)

    1. 2. Üslup ve Kelimeler
    Hasan Ali Toptaş’ın romanda üslubunun en önemli özelliklerinden biri cümlenin devam ettikçe sistemli bir şekilde dağılışı biterken de cümlenin kendi içine dönmesidir ve tek bir merkezde sonlanmasıdır. Yazar bunu yaparken ilgi odağındaki konuyu çeşitli bağlamlara ve çağrışımlara gönderir ve bu çağrışım ve bağlamları en sonunda tek bir merkezde toplar.

    ‘’Orada, kekik kokularının arasında bir başıma yürüyor varsayardım kendimi ve daldan dala seken rengârenk kuş cıvıltılarının yanaklarımı çizip çizip geçtiğini düşünürdüm. Sonra, kayalıkların çevresini saran o masmavi, o koskoca boşluğun sessizce toplanıp topuklarımda, küçücük bir nokta halinde, adeta beni uzaklara çağırırcasına tatlı tatlı zonkladığını, zaman bu zonklamaların çam dallarında kıpırtı olarak yankılandığını, yankılana yankılana yeşil bir rüzgâra dönüştüğünü ve rüzgârın da yeryüzünü köşe bucak dolaşıp gene bana döndüğünü düşünürdüm.’’(51)

    Bu dağılış ve kendine dönme meselesi şiiriyetin bir ifadesini bize verir. Dağıldıkça renklenen ve farklı terkiplerin dünyasına açılan cümle, farklı nesnelerin üzerinde gezindikçe bir hafifliği kendi bünyesinde doğurur, böylece metin veya cümle, akıcılığının yanında ahenkli bir varlığa dönüşür.
    Kelimeleri bir boşluğun içine yerleştiren yazar, metnin bağlamını genişlettikçe anlam alanı da genişler. Kendi ifadesiyle ‘’hayatı kelime kelime genişletmek’’ kurguyu sürekli bir hale getirir. Kurgunun beslendiği kaynaklarsa önemli değildir, amacı cümlenin ve kelimenin çağrışım alanlarını genişletmektir.

    ‘’Bütün bekleyişler bir yanılsama aslında, hem de gerçekliği kavranamayacak kadar büyük yanılsama; çünkü bekliyor görünen ne varsa, bekleyişinin içinde yavaş yavaş yürüyor; gizleniyor kimi zaman, daralıyor, dağılıyor ve biçimde biçime girip kendi özündeki sonsuzluğa doğru akıyor…’’(43)

    Dilin ve üslubun özgürleşmesi, kavramların farklı kavram alanlarına doğru eklemlenmesi; söyleyişi bir anlamda üst bir yapıya dönüştürür. Anlam çeşitlenerek belli parçalara bölünür. Anlatıcı yukarıdaki bitmemiş cümlede bekleyişin imkânsızlığını anlatır fakat farklı devinimlerde bekleyişin sürekli bir hareketinden söz eder. Sonunda ise beklemenin sonsuza akan bir süreç olduğunu belirterek cümlesini üç nokta ile tamamlar. Aslında bu üç nokta cümlenin sonsuz bir düzlemde aktığını tıpkı bir bekleyiş gibi devamlı kendi içinde yürüdüğünü imler.

    ‘’Oysa ikimiz de biliyoruz ki, boşlukta sallanan ellerimizde, duvarları okuyan yüzlerimizde, düğümlenen hıçkırıklarımızda ve dudaklarımızdaki sessizlikte konaklaya konaklaya ilerleyen bu yorgun tren, usancın, nefretin ve sonunun nereye varacağı şimdiden kestirilemeyen bir düşmanlığın tohumlarını taşıyor geleceğe…. ’’(44)

    Bir kaosun içinde olan yazar üslubunu onun imkânlarını önceleyerek kullanır. Bütün düzenli ve mantıksal bağlantıları kaosun mantıksal düzlemine yerleştirir ve anlamlandırır. Her soyut ve somut kavram birbiriyle ilişki içindedir, birbirini doğurur ve yok ederler.

    ‘’Basamakları çıkarken, bıyıklarını hiç fark etmemiştim; ama ben yaklaştıkça bıyıklandı adam, ben yaklaştıkça bıyıklandı, hatta aradan yıllar geçmiş gibi kır düştü bıyıklarına, hatta yalnızca bıyıklarıyla dikildi ayağa, yalnızca bıyıklarıyla baktı yüzüme ve bıyıklarıyla, ‘’Kimi aradın?’’ diye sordu.’’(87)

    Üslubun farkındalığını merkeze alan yazar dikkati tek bir noktada toplar. Farkındalığı geniş bir bakış açısıyla yakalarken bilinçli ve unsurların belli bir noktanın içinde toplanmasını sağlar.

    ‘’Otobüs, küçük, loş ve tozlu dükkânlarla çevrili kasaba meydanını geride bırakıp da tek katlı evlerin bahçeleri arasından kıvrıla kıvrıla ilerlemeye başladığında, içimde başka boşluklar açılmıştı oysa ve bu boşluklar, önümde pofur pofur sigara içen şoförün vitesi her değiştirişinde biraz daha genişlemişti. Kayalıklar arasından çıkıveren uçsuz bucaksız bir deniz gibi tıpkı, ya da, tepeden tıranağa yeşile kesmiş alaca karanlık bir ormanda yürürken yürürken ağaçların gerisinde beliriveren, sonsuzluğu parçalanmışlığında saklı, bulutlu bir gök yüzü gibi.’’ (6)

    Yazar üslubunu oluştururken kelimelerin müzikal değerlerini göz ardı etmez. Müziğin akıcı ve matematiksel boyutu cümlelerin oluşumunda işlevsel kılınır. Metnin iç sesinin yani söyleyiş kıvraklığının sağlanmasını bilinçli ve bilinç dışı matematiksel oluşumu kelimelerin uyumlu bir şekil var olmasını sağlar. Bu uyumu sağlarken yazar kelimelerin ve kelimeler arasındaki sessel uyumu yakalamaya çalışır.
  • 384 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Bu kitabı ne kadar keyif alarak okuduğumu bilemezsiniz. Chicklit türünde pek kitap okumam. Bu türe ait en son okuduğum kitaba kıyasla bu kitap çok daha güzel işlenmiş çok daha gerçekçi bir kurguya sahip. Karakterleri daha canlı ve doğal. Şimdi bu girizgahtan sonra esaslı bir yoruma başlayalım.
    İlk dikkat ettiğim yazarın üslup başarısı oldu. Çıkan ilk kitabından sonra bu kitabı da okuduğumdan aradaki farkı net görebildim. Bu önemli. İster amatör ister profesyonel olsun bir yazar eserinin üstüne bir şeyler koyarak yeni eser çıkarmalıdır.
    Ayrıca şu an çok meşhur olan yazarlara kıyasla roman teknikleri konusunda da başarılı. Tabii bahsettiğim teknikler öyle üst şeyler değil: Mesela anlatıcı seçimi.
    Olaylar bir kişinin gözünden anlatıldığı için kahraman anlatıcı gözlemci anlatıcıdan sonra kullanılması en zor olan anlatıcıdır.
    Yazar da kahraman bakış açısının hakkını vermiş. Okurken Bukle’nin sesini bile duyabiliyordum.
    Yaşanılan an, geçen zaman belirgin.
    Mekan, karakter betimlemeleri başarılı.
    Olay örgüsünde bir kopukluk yok. Giriş, gelişme, sonuç net.
    Bunların dışında, konusu basit olsa da nasıl anlatıldığı kısmı güzel. Evet bir aşk hikayesi okuyacağımız kapaktan bile belli. Ama önemli olan o aşkın nasıl anlatıldığı.
    Ben Bukle kadar iradeli bir kadın görmedim. Zaman zaman onun yerinde olsam ben böyle dik durabilir miydim diye düşündüm. Bukle’nin yaşadıkları çok realist yansıtılmış. O yüzden Bukle’yle üzülüp Bukle’yle sevinip mutlu olabiliyoruz.
    Diğer karakterlerden de bahsedeceğim. Ama önce Bukle ve Bukle’nin benlikleri. Bukle’nin benlikleri, bazılarımıza bu kız şizofren mi acaba dedirtecek kadar çoklar. Öyle değil mi?
    Ama ben hiç böyle düşünmedim. Çünkü yazar önce Bukle’nin neden bu kadar benliği var, neden bu kadar çok kendiyle konuşuyor; onun temelini atmış. Kitabın ilk kısmı bu benliklerin nedeni niteliğinde.
    Bu kız yalnız. Öyle böyle değil. Gerçekten yalnız. Bukle kadar yalnız kalmadıysanız onun yalnızlığını anlamanız mümkün değil. Yalnız insan yavaş yavaş kendine karşı olumsuz duygular barındırır içinde. Başkalarını daha olumlu görür. Kendinde hep bir eksiklik bulur. Gelişim; bu duruma saplantılı bağlanma adını verse de halk depresyon demeyi tercih ediyor.
    Kısaca kızımız şizofren değil sadece çok yalnız.
    Kendisine sürekli haksızlık etse de Bukle iyi kalpli, zaman zaman biraz çatlak, yer yer komik sıradan bir kadın.
    Gelelim esas oğlan Giray’a.
    Tüm karakterleri Bukle’nin gözüyle gördüğümüz için okurken Giray’a aşık olmamak elde değil. Aşık bir kadından maşuğunu dinliyoruz. Kim aşık olmaz ki?
    Hele bir de anlatılan maşuk gerçekten öyle bir karakterdeyse...
    Kurgunun yapı taşlarından biri olan Gözde’yse gerçek bir hanımefendi. Onun gibi kadınlar toplumumuzda hâlâ vardır diye umuyorum. Sadece olay örgüsüne bakarsak Gözde’nin önemini kavrayamayız. Nasıl olduğunu anlatmayacağım tabii ama bu karakter yalancı dostluk ve gerçek dostluk çatışmasının gerçek dostluk simgesi. Yaptıkları kimine göre hayali bir şeymiş gibi gelse de o kesime şunu hatırlatmak istiyorum. Eğer birini gerçekten dost olarak görüp severseniz onun mutluluğu sizi de mutlu eder. Hangi insan dostum dediği insanın mutsuzluğu için uğraşır? Dostunun mutluluğundan mutlu olmaz?
    Gerçi bahsedilen kavram aşk olsaydı da düşüncem değişmezdi. İnsan birini ister aşık olarak sevsin ister dost olarak. Eğer bu sevgi gerçekse insan sevdiğinin mutlu olmasını ister.
    Ben Gözde’yle bu kitapta gerçek dostluğu görmenin tadını çıkardım.
    En güzeliyse gerçekten dost olmayan kişilerin de veriliyor olması. Doğrudan olmasa da dolaylı bir çatışma söz konusu.
    Son olarak bahsedeceğim karakterse Giray’ın annesi.
    Kitapta anne karakterini görünce bir klişe mi geliyor acaba korkusuyla okusam da altından çok farklı bir bakış açısı çıktı. O kadına da o davranış, o düşünce çok yakışmış. Hani ne ortaya çıkışı sırıtıyor ne düşünce şekli ne de konuşması.
    Gelelim tam puan vermeme sebeplerime. Genel olarak kurguda bir eksiklik olmasa da benim gözüme batan minik şeyler vardı. Bu minik şey burçlarla alakalı. Yanlış anlatmayayım taktığım burç yorumları değil. İnsan bazı durumlarda gerçekten burçlardan bile medet umar hâle geliyor. Üstelik yazar, yorumları da çok başarılı yazmış. Önceden astrolojiyle ilgilendiğim için az çok nasıl yorumlar oluyor biliyordum. Kitapta da okurken de yorumlar bana gerçekçi geldi. Ayrıca ilerleyen bölümlerde de içten içe bu yorumlar da zaten yazarı tarafından eleştirilmiş. Burç yorumları okuyanlar bilir; her sitede farklı yorumlar vardır, yazılanlar da çok genel geçer şeylerdir. Kim okusa kendine uyan, çelişen şeyler bulur.
    Takıldığım noktaysa Bukle’nin başka kimsenin burcuyla ilgilenmemesi. Dediğim gibi bir zamanlar çok ilgilendiğimden etrafımdaki herkesin burcunu merak eder, onları tanımak için burçların karakter özelliklerini okurdum. Bukle, benim gibi olmak zorunda değil elbette ama insan aşık olduğu adamın da mı burcunu merak etmez? Her gün en az üç farklı siteden kendi burç yorumunu okuyan biri için aşık olduğu adamın burcu da çok önemlidir.
    Diğer minik noktaya gelirsek, ondan üstün körü bahsedeceğim. Spoiler vermemek için tabii. Karakterlerin bir araya gelme durumları. Tüm kitap boyunca diyemem ama genel olarak karakterlerin bir araya gelme sebepleri hemen hemen aynıydı. Eğer bu bir araya gelişlere farklı sebepler eklenseydi burç kısmına takılmaz tam puan verirdim. Upuzun bir yorumun ardından belirtmeye gerek var mıdır bilmiyorum ama bu kitabı tekrar tekrar okuyacak kadar sevdim.
    Chicklit türüne göre değerlendirme yaptığımı hatırlatır bu türü okumayı sevenlere Tarot Falım’ı kesinlikle tavsiye ederim.
  • 584 syf.
    ·17 günde·Beğendi·9/10
    “ÜÇ ZOR MESELE”yi “teknoloji, medeniyet,yabancılaşma” konularında, ülkemiz Müslümanlarına yön vermek amacıyla hazırlanmış bir eser olarak kabul edebiliriz.Kitap; “neyim” sorusuyla “yabancılaşma”yı, “ne yapıyorum” sorusuyla “medeniyet”i, “nasıl yapıyorum” sorusuyla da “teknoloji”yi açıklayarak bunların birbirleri ile olan bağlarını ve bunların birbirlerinden ayrı değerlendirilemeyişlerini izah etmektedir.

    Yabancılaşma; insan olarak kendimizi nasıl algıladığımızla ilgili bir kavramdır..Bu kavramı Özel, insanın anlam arayışı sürecinde ele almaktadır.Ona göre,insanın; kendisiyle, hakikatle,gerçeklikle, tabiatla … kurduğu ilişkilerin sıhhati ölçüsünde yabancılaşma gerçekleşir veya gerçekleşmez.Hayata, ahiret ile hayat dışı bir alandan anlam yüklemeyi başaran,varoluş güvenliğini iman ile sağlayan ve sağlamlayan kişilerle; zulüm, küfür ve hiçliğin içerisinde karanlıkta kalanların bu noktadaki durumu bir değildir.Özel, kendi içerisinde bir bütünlük arz etmekte zorlanan günümüz insanının aile,cemaat,millet,medeniyet ilişkilerine ışık tutar.Teknolojinin insanları tek tipleştirmesini vurgular.İnsanların, birbirlerine benzeyen bireyler olarak birbirlerinden uzaklaştığının altını çizer.Hayatı anlamlandırabilmek için ölümü ve hayatı birlikte ele almayı önerir.

    Medeniyet;yaşama biçimimiz, insanlarla olan bağlantımız, hayat tarzımızla ilişkili bir kavramdır.Özel,medeniyet kavramını kullanırken daha çok Batı Medeniyet’ine atıfta bulunurken, medeniyetin beşer mahsülü olduğunu,birçok medeniyetin varolduğunu hatırlatır. Medeniyeti bir insan kalıbı olarak görür.Onu,kendi döktüğü kalıplara girmeye çalışmak olarak algılar.İslam’ın medeniyet kavramına ihtiyacı olmadığını söyler.Bu noktada ilahi olana vurgu yaparak İslam’ı; Kur’an ve Sünnet Yolu’nda inanç, düşünce ve davranış bütünlüğü olarak tanımlar. Batı Medeniyeti’ni ise insanlığın sorumluluğunu üstlenmediği için eleştirir.Bir yandan açlık,savaş,hastalık,eşitsizlikle savaşır gözükürken diğer yandan yine(sistemin doğası gereği) açlık,savaş,hastalık ve eşitsizlik ürettiğini söyler.İslam Dünyası’na kendi yaşam tarzlarını dikte etmelerini doğru bulmaz.

    Teknoloji;yaşamımızın maddi çerçevesidir.Yabancılaşma ve medeniyet gibi bir kavram olarak karşımıza çıkmaz.Teknolojisiz devam ettirilemeyecek düzeye gelen hayatı yaşamak, günümüz insanı karşısına bir sorun, bir problem olarak çıkmaktadır.İnsanlar teknolojiye kayıtsız kalamayacak hale geldi,getirildi. Özel, bu süreçte tekniğin Batı Medeneiyeti ideallerine uygun olarak Burjuvaziye hizmet etmek amaçlı geliştirildiğini vurgular.Üretilen bilgilerin gerçeği manipüle etme noktasında kullanıldığını belirtir. İsmet Özel böylece modern teknolojinin küresel ölçekte yaygınlaştırılmasıyla kültür farklarını ortadan kaldırarak dünyayı aynı kültür altında yönetmeyi amaçlayan sömürgeci zihniyetin gözükmeyen planlarını gün yüzüne çıkarır. Bilime ve ürettiklerine de eleştirel bakar.Din ve bilimi varsayımları ve yönelimleri itibariyle ayrı oluşlarını vurgulayarak din-bilim çatışmasını reddeder.

    “Bu üç mesele neden zor?” diye sorduğumuzda ise bu konuların iç içe geçmişliğini, teker teker karşımıza çıkmayışlarını görürüz. Biraz daha açarsak; yabancılaşma,ancak medeni bir hayat tarzı ile birlikte söz konusu edilebiliyor. Medeniyet, ancak kendi teknolojisiyle ayakta durabiliyor. Teknoloji, hayatını devam ettirebilecek bir medeniyeti türetiyor.Yabancılaşmadan medeni olunamıyor.

    Bu üç temel mesele karşısında İsmet Özel Müslümanlara sistem karşıtı olmayı değil, sistem dışı olmayı önerir.Zıtlıkları birbirine çatıştırarak kendine zaman ve mekan devşiren sistemi pasifize etmenin yolunun onun ürettiklerine onun isteği doğrultusunda anlam yüklememek olduğunu söyler.”Niçin” sorusunu sıklıkla sormamızı ister.Medeniyetle veya medeniyetlerin ürettikleriyle kendimizi bağlamamız gerektiğini, hayatı ilerleme ve gerileme olarak değil hakikate yakınlık uzaklık ölçüsünde değerlendirmemizin doğru olacağını belirtir. Faal bir hayatı Müslümana yakıştırır.Sanat ve tefekkür ile gündelik meselelerden sıyrılarak gerekli olan bilincin kazanılacağını vurgular.

    Keyifle okuduğum bu güzel kitabı, bu zor meselelerin halline talip bütün okur kardeşlerime öneriyorum.İyi okumalar...