• 112 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    "Hepsini bilirim. Hangisi başladı? Baban mı, ağabeyin mi? Yoksa amcalarından biri mi?"

    Başlangıcı hatılıyor muydu Firdevs?
    Sıcak sımsıcak bir gün küçük bir kızın saç uçları yanıyor...
    Yanık kokusu yıllar sonra duyumsanabilir mi? Ateşin tene karşı açtığı o sıcak savaş ve uzanan kirli, buz gibi soğuk bir el...
    Bir kadının son nefesine kadar içinde yitip gideceği döngünün ilk halkası bu aşağılık elle atılmış oluyor.

    Alçak bir sesle : "Amcam."

    Nasıl başlayayım bilemiyorum. Okurken fazlasıyla güç harcadım. Milyonlarca gözün siyahlığında mı beyazlığında mı sürüklendim bilmiyorum. Ama o döngü kocaman siyah bir gözdü. Evet onu gördüm...
    Çocukken başınızdan kötü bir olay geçti mi? Ne kadarını anımsıyorsunuz?
    Bilinç her zaman sarsıcı olanı en dibe indirmek ister. Yaşanmış olanı o kadar bastırırız ki sanki hiç rol üstlenmemişiz gibi. Orada karşımızda bir olay vardır ama öznesi artık biz değilizdir. Bilincin savunma mekanizmalarından biridir bu. Firdevs'de olan durum da tam olarak budur ama unutulmak istenen, benzer olayların yeniden vuku bulmasıyla yavaşça uyanır derinliğinden...

    Kadının önemsenmediği, sürekli ikinci plana atıldığı, aşağılandığı ve buram buram kibrin koktuğu bir coğrafyada dünyaya geliyor Firdevs. Küçük yaşta çok sevdiği amcası tarafından cinsel istismara uğruyor. Yaşı ilerleyen ve bu süreçte anne ve babasını kaybeden Firdevs amcasıyla yaşamaya başlıyor ve karşılaştığı şeyler sürekli geçmişi anımsatıyor ona. Bu fazlasıyla sarsıcı bir durumdur...
    Bir aynaya bakamamak baktıkça anımsamak, anımsamak ve yeniden anımsamak. Kocaman bir döngü anlıyorsunuz değil mi?
    Firdevs sürekli annesinin güvenli sıcaklığını ve ay gibi parlak gözlerini arayacaktır karşısına çıkan kişilerde. Maalesef bu kişilerin hepsi aşağılık ve iğrenç insanlardır. Yardım niyetiyle uzattılan her el sonradan Firdevs'in bedenini ve ruhunu zedeleyecektir. Bu süreçte fahişe olmayı öğrenir aslında bunu ona babası, amcası, ibrahim ve daha ismini sayabileceğimiz birçok erkek tarafından öğretilmiştir...

    "Son erdem kırıntısını da, kanımdaki son kutsallık damlasını da atma zamanı gelmişti. Ne istediğimi biliyordum. Yanılsamalara yer yoktu artık. Başarılı bir fahişe zavallı bir azizeden daha iyiydi. Bütün kadınlar yalanların, dolanların kurbanıydı. Erkekler kadınları aldatır, aldandıkları için de onları cezalandırır; aşağılar, bu kadar düştükleri için cezalandırır; evlenmeye zorlar, sonra da ömür boyu hizmetçiliğe, küfürlere ya da dayağa mahkûm ederlerdi.
    En az aldatılan kadının fahişe olduğunu kavramıştım artık. Evliliğin kadınların en zalim şekilde acı çekmesine dayalı bir sistem olduğunu anlamıştım."

    Umarım aşağıladığınız bir fahişeden onurlu yaşamayı öğrenebilirsiniz.
    Fazlasıyla öfkeliyim.
    Bir kadını görünce zihninde yatak beliren her erkekten tiksiniyorum.
    Firdevs ile aynı kaderi yaşamış ve yaşayan birçok kadın varken rahat uyuyamıyorum...
    Ağlayan bir çocuk sesi duyduğumda korkuyorum.
    Duyarsız kaldığımız o kadar çok şey var ki.
    Devam edemeyeceğim.
    Gün boyunca, omuzlarımda ağlamış olan kızın ağırlığını taşıdım yeniden, yeniden ve yeniden.
    Sesi yankılanıp durdu:
    Geçmeyecek.
    Geçmeyecek.
    Geçmeyecek...
  • Her insanın kendi kendisine kaldığı zaman kendi içinde duyduğu ve düşündüğü şeyler var ya, işte onlar benim istediğim.
  • 217 syf.
    ·2 günde
    #OkudumBitti
    Bu kitaba aşık olduğum gerçeğini dile getirerek başlamak istiyorum naçizane sözlerime. Bu kitabı bu kadar geç okuduğum içinde kendime kızıyorum.

    Kitaptaki Raphael isimli karakterimizin Utopia adındaki bir adadan bahsetmesiyle More’un Utopia’sına giriş yapıyoruz. İlk olarak adanın yüz ölçümünden bahseden Raphael sonra bu ülkenin genel özelliklerine, başkentine değiniyor. Ülkedeki insanların nasıl yaşadıklarından, adalet sisteminden, adalet anlayışlarından bahsediyor.

    Daha fazla detaya girersem spoiler vereceğimi düşündüğüm için burada kesiyorum ve kitabın bende uyandırdığı o muhteşem etkiye geçiyorum. Kitabı okurken aslında ilk baş bize devleti okutan Felsefenin Temel Kavramları dersi hocamıza teşekkür ettim çünkü bu kitabı okurken tamamen Platon ile More’un devlet anlayışlarını, yönetim şekillerini kıyasladım durdum. Bazı yerlerde Platon’a bazı yerlerde More’a hak verdim.
    Benim için nadide kitaplardan biri olmasını sağlayansa More’un çok yerinde tespitleri oldu. Kitapta en çok sevdiğim nokta ise hiç tartışmasız ki Utopia’daki paraya verilmeyen değer oldu. Oradaki insanların gözünden bizdeki para sevgisine bakınca ne kadar yerinde bir tespit yaptığını görmüş oldum. Bir yerde hatta diyordu hiçbir şey bilmeyen bir adamın sadece zengin olduğu için diğer insanlar tarafından bu kadar önemsenmesi Utopialılara çok gereksiz geliyor diye. Bu kısım tamamen beni alıp götüren yer oldu. Oldukça haklı olduğunu düşünüyorum. Parayı bulanların günümüzde paranın saygı ibaresi haline geldiğini gördüğünde ne tepki vereceklerini de oldukça merak ediyorum. Buranın haricinde beni etkileyen diğer yerlerden biri de adaleti sağlamak için çok az kişinin olduğu bir sistem kurması oldu. Yasaların, herkesin anlayacağı sade bir şekilde olması aslında yasalara uymamızı ne kadar kolaylaştırır onu düşündüm ve More’a hak verdiğim diğer bir nokta da burası oldu. Gerçekten günümüzdeki sistemde yasaların bu kadar dallanıp budaklanmış olması insanların bir yerden bir açık bulup suçlu olsalar bile suçsuz hale gelebilmelerini sağlıyor, anlaşılmayan terimlerin olması da herkesin avukatlar anlıyor onların dedikleri doğrudur mantığına götürüyor bence. Bu şekilde günümüzde avukatların birer yalancı durumuna düşmelerine sebep oluyor ki bu tamamen benim naçizane görüşürüm.

    Kitabı okurken ne kadar Platon-More karşılaştırması yapmış olsam bile asıl yaptığım karşılaştırma More’un Utopia’sı ile yaşadığım devlet ve birazda bilgim dahilinde olan diğer devletler arasında oldu.

    Bu kitabı ilerleyen zamanlarda tekrar okumayı kesinlikle okumayı düşünüyorum. O zaman ben de yine aynı sorgulamaları mı yaşatacak yoksa daha farklı şeyler mi uyandıracak bende merak ediyorum.

    Herkes tarafından okunmasını da şiddetle tavsiye ediyorum. Ben çok beğendim inşallah okuyanlar da çok beğenir.

    En çok beğendiğim alıntı;

    Bir adam sakat diye ya da eli kolu yok diye, onunla alay etmek çok büyük bir suç sayılır. Çünkü kendi elinde olmadan sakatlanan değil, bunu bir kusur sayıp da ona akılsızca çatan adamdır asıl ayıplanması gereken.
  • Tüm içtenliğiyle yaşayan, türlü dertlerle, binbir düş kırıklığıyla karşılaşan, ama bunlardan yıkılmayan, bunlara boyun eğmeyen kişi, işleri her zaman rast gitmiş ve görece bir refah içinde yaşamış kişiden çok daha değerlidir.
  • Kendine iyi bak bir "veda" değil "elveda" cümlesidir çoğu zaman. O üç kelimeden çok daha fazlasını gizler içinde...

    "Kendine iyi bak. Çünkü bundan sonra ben yanında olmayacağım. Olamayacağım. İstesem de istemesem de. Sevdim bir zamanlar seni, hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmanı istiyorum. Olur da bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.

    Kendine iyi bak. Çünkü bundan sonra kendinden başkası olmayacak yanında sana bakacak. Ben olmayacağım. Kendine iyi bak ve beni düşünme. Çünkü ben de seni düşünmeyeceğim artık. Arama sakın beni, yazma, çünkü ben yazmayacağım. Sil beni yüreğinden, çünkü ben sileceğim. Fakat, yaşanılan, paylaşılan güzel şeyler hatırına sana yürekten mutluluklar diliyorum. Ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum.

    "Kendine iyi bak. Aramızda geçen herşeye rağmen benden sonra iyi olduğunu bilmeyi tercih ederim. Aslında bilmem çok önemli değil, iyi olduğunu varsayacağım ben. Seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle başbaşa, yapayalnız bırakıyorum ben. Biliyorum kendini bırakacaksın benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum. Aslına bakarsan, çok da fazla umursamıyorum."

    "Kendine iyi bak" derler ve giderler. Tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. Çünkü onları ayırmak, eti tırnaktan ayırmak gibidir. Kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok acı vericidir, yürek parçalıyıcıdır. Her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine Kendine İyi Bak gözleriyle ayrılırlar. Ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar Ta ki son elveda mezar sessizliğine bürününceye kadar


    Tutkunun ötesinde sevenler, bir kez Kendine İyi Bak derler ve giderler. Onlar eti tırnaktan ayırmak yerine ölümü yeğlerler. Onlar bu acıyı bir kezden fazla kaldıramayacaklarını bilirler.

    "Kendine iyi bak" derler ve giderler. Bu sözlerin içinde ihanet yok, hiç bir zaman olamaz derler ve giderler. En büyük ihanet değil midir aslında seni seveni, ihtiyacı olanı yüzüstü bırakıp gitmek. "Kendine iyi bak" derler ve giderler. Seni suskunluğa mahkum edip giderler. Seni parçalara ayırıp, en büyük parçayı yanlarına alıp giderler. Seni senden alıp giderler.

    Daha kötüsü suçlayamazsın onları tüm bunlar için. Kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardır elbet. Suçlatmaz kendini. Savaşmadıkları için kızarsın ama suçlayamazsın. Savaşmışlarsa, yenildikleri için kızarsın ama suçlayamazsın. Yenildiğin için kızarsın ama suçlayamazsın Ayrılığın kaçınılmazlığına inandırır seni, "kendine iyi bak" derler ve giderler. Elinden umutlarını, düşlerini, sevgilerini alıp giderler. Bir tek anıları bırakırlar geride, bir de hatırladıkça gözyaşlarına boğulasın diye
    unutulmayan nağmeler.

    Arkalarına bakmadan çekip giderler eğer yalnız kalmışsan, çünkü insafsızlıklarını görmek istemezler. Herşey o saniye orada bitsin, kapansın bu sayfa isterler. "Bitti" diyemedikleri için, "kendine iyi bak" derler. "Kırıldım ve affedemiyorum" diyemedikleri için "kendine iyi bak" derler. "Seni istemiyorum artık, hayatımdan çıkaracağım ama bil ki hiç unutmayacağım" diyemedikleri için kendine iyi bak derler. "Biliyorum çok kanayacaksın ama daha iyisini yapamıyorum" diyemedikleri için "kendine iyi bak" derler. Vicdanlarını rahatlatmak için kendine iyi bak derler, çünkü o kan uzun süre akacaktır ve o yara asla kapanmayacaktır, bilirler.

    "Kendine iyi bak" bir noktadır çoğu zaman. Kendine iyi bak deme bana, sadece kötülükler noktalansın isterim ben. Oysa sen iyisin Sen gözümdeki ışık, dudağımdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçssin. Sen hayatıma renk katan, sen yüreğimdeki çarpıntı, sen hayatımdaki neşesin. Sen yolumu aydınlatan, sen dert ortağım, sen gönül yoldaşım, sen bir tanesin. "Kendine iyi bak" deme bana. Nokta koyma.

    Keşke böyle yaşanmasaydı bazı şeyler, keşke affedebilsen beni, keşke ben de affedebilsem Keşke döndürebilsek zamanı geriye. Keşke bugünkü aklımızla yaşasak herşeyi baştan. Nafile... Ama yine de, gitmesen olmaz mı? Bitmesek olmaz mı? Sen eksikken, ben nasıl tam olurum? Senden kalan boşluğu kimlerle doldururum? Savaşsak, aramıza giren şeytanla olmaz mı? Hani büyük aşklar her türlü engeli aşardı, hani gerçek dostluklar her sınavı geçerdi, hani sevgi eninde sonunda kazanırdı? Hani hayatta hiç kirlenmeyecek değerler vardı? Hani en büyük zaferler, en kanlı savaşların ardından kazanılırdı? Bunların hepsi yalan mı? Sahiden..., gitmesen olmaz mı? Bitmesek olmaz mı?.

    Peki o zaman... Senin istediğin gibi olsun... Öyleyse...Sen de "Kendine İyi Bak."
  • Yaşanmış ve yaşanmamış yaşamlar içinde çekip giden sonsuz bir zaman ve bunun bilincinde olmayan insan...
  • Bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret falan değil. İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile. Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Taşıp dökülecek kadar kendi kendimi doyurduğumu hissediyorum. Kafamda hiçbir şeyle değişilmesi mümkün olmayan muazzam hayaller, bana her şeylerden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor..
    Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birini arıyorum. Bütün bu beynimden geçen şeyleri teker teker uzun uzun anlatacak birini. O zaman ne kadar hazin bir hal aldığımı tasavvur edemezsiniz. Kış günü sokağa atılmış üç günlük bir kedi yavrusu gibi kendimi zavallı hissediyorum. Odamdaki duvarlar birdenbire büyüyüveriyor. Pencerelerin dışındaki şehir ve hayat bir anda, insanı içinde boğacak kadar kudretli ve geniş oluyor.. Zannediyorum ki, tasavvuru bile baş döndüren bir süratle hiç durmadan koşup giden bu hayat ve bir avuç toprağın bile doğru dürüst esrarına varamadığımız bu karmaşık dünya beni bir buğday tanesi, bir karınca gibi ezip geçiverecek.. Böyle acz içindeyken odamda her şey bana küçüklüğümü ve zavallılığımı haykırıyor. Sokağa fırlıyorum. Bir tek çehre görsem de yanında yürüsem, hiç ses çıkarmadan yürüsem diyorum..

    Sabahattin Ali