• Erasmus'un bu tutumu, kararsızlığı ya da bilinçli olarak kararsız kalışı, gerek çağdaşlarınca, gerekse da­ha sonra gelenlerce hemen korkaklık diye nitelendiril­di; bilinçli duraksamaları, uyuşuk ve dönek diye suç­lanmasına, alaylara hedef olmasına yol açtı. Gerçekten de Erasmus, hiçbir zaman açıktan açığa meydan okumadı; bu denli korkusuz kahraman olmak, onun harcı değildi. Bir kamış gibi eğilip büküldü, sağa sola sallan­dı, ama bunu kırılmamak, her eğilişten sonra yine doğ­rulabilmek için yaptı. Bağımsızlığa olan inancını, "nul­li concedo" ilkesini, bir sancak gibi önünde değil, hırsız feneri gibi pelerininin altında taşıdı; kitle çılgınlığının yol açtığı en vahşi çarpışmalar sürüp giderken, zaman zaman gizli köşelere sığınarak, arka yollardan geçerek
    korundu. Ama -en önemlisi- düşünce hazinesinin en değerli parçasını, insanlığa olan inancını, çağının nef­ret fırtınalarından zedelenmeksizin kurtarınayı başar­dı. Spinoza, Lessing ve Voltaire, onun bıraktığı kordan meşalelerini yaktılar; aynı olanak, geleceğin Avrupalı­ları için de söz konusu olacaktır. Kendi kuşağının dü­şünürleri arasında yalnızca Erasmus, belli bir topluma değil, fakat insanlığın bütününe bağlılık gösterdi. Sa­vaş alanının dışında kalarak, hiçbir orduya katılmayarak, ama bütün ordularla savaşmaya zorlanarak, yal­nızlık içinde öldü. Hep yalnız, fakat -önemli olan da budur- bağımsız ve özgür kaldı.
  • Bir ayak sesi duymayayım
    Kapıya koşuyorum
    Gelen sen misin diye
    Bir sarı saç görmeyeyim
    Yüreğim burkuluyor
    Ağlamaklı oluyorum
    Her şey bana seni hatırlatıyor
    Gökyüzüne baksam
    Gözlerinin binlercesini görürüm
    Bir rüzgar değse yüzüme
    Ellerini düşünmeden edemem
    Yaktığım bütün sigaraların dumanları sana benzer
    Tadı senden gelir
    Yediğim yemişlerin
    İçtiğim içkilerin
    Ve içimdeki bu dayanılmaz sıkıntı
    Bu emsalsiz hüzün
    Seni beklediğim içindir

    Resmine bakamaz oldum
    Uykulardan korkuyorum artık
    Utanıyorum odamdaki bütün eşyalardan
    Şu sedir hala gelip oturmanı bekliyor
    Şu ayna karşısında güzelliğini seyretmeni
    Şu kadeh dudaklarına değebilmek için duruyor masada

    Ve şu saat geldiğin anda
    Durabilir sevincinden
    Zaman çıldırabilir
    Çünkü benim dünyamda
    Ölümsüzlük, seni sevmek demektir.

    Bir çocuk doğmayı bekler
    Bir ağır hasta ölmeyi
    Bitkiler yağmur ve güneşi bekler
    Yalnız bir kadın sevilmeyi
    Ve düşün ki bir adam
    İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi
    Seni bekler
    Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi

    Sen gelinceye kadar
    Pencerem kapalı duracak
    Rüzgar gelmesin diye
    Artık perdeleri açmayacağım
    Gün ışığı girmesin diye
    Sonra kahrolacağım
    Bu karanlıkta, bu derin yalnızlıkta
    Ve günlerce gecelerce haykıracağım
    Nerdesin diye, nerdesin diye

    Bir gün bu kapıdan sen gireceksin
    Biliyorum
    Ergeç bu bekleyişin bir sonu gelecek
    Yıllarca sonra
    Öldüğüm gün bile gelsen
    Bütün bu bekleyişlerimi ve öldüğümü unutup
    Çocuklar gibi sevineceğim
    Kalkıp sarılacağım ellerine
    Uzun uzun ağlayacağım


    Ümit Yaşar OĞUZCAN
  • İslam emrettiği bir şeyi orta yerde bırakmaz.Onun sınırlarını en güzel şekilde çizerek,insanların hevalarıyla baş başa bırakmaz.Bir şeyi Allah subhanehu ve teâlâ emretmiş olsa dahi,onu istediğiniz ortamda yerine getiremezsiniz.Allah’ın emirlerinin icra edildiği ortamlar da, o emirler gibi temiz olmalıdır.

    Namaz Allah’ın subhanehu ve teâlâ emridir.Yeryüzünün her yeri ‘temiz’ olmak kaydıyla bu ümmete mescid kılınmıştır.Bu işe tahsis edilmiş mescidler en şerefli ve Allah’ın en sevimli mekanlarıdır.Mescidler dahi bozuk amaçlarla kurulduğu vakit orada namaz olmaz.

    “Zarar vermek,inkarı(pekiştirmek),mü’minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah’a ve elçisine karşı savaşını gözlemek için mescid edinenler ve:’Biz iyilikten başka bir şey istemedik’ diye yemin edenler (var ya),Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahitlik etmektedir.Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiçbir zaman durma.Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid,senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur.Onda,arınmayı içten-arzulayan adamlar vardır.Allah arınanları sever.” 9/Tevbe,107-108

    Müslümanlar zarar,küfür ve tefrika üzere kurulmuş bir mabedde,dinin temeli olan namazı dahi kılamazlar.Çünkü temiz olan eylemler,temiz olan mekanlarda rızaya muvafakat eder.

    Acaba “Oku!” emrinin icra edileceği -bu cürmü işleyenlerin zannına göre- kurumlar hangi amaç ve hedefler gözetilerek kurulmuştur ? Bu sistemin ve kurumların sahiplerinden dinleyelim ...

    Milli Eğitim Kanunu (Madde 2): “Türk milli eğitiminin genel amacı,”Türk milletinin bütün fertlerini,Atatürk ilke ve inkılâplarına ve Anayasada ifadesi bulunan Atatürk milliyetçiliğine bağlı,Türk milletinin ahlaki,insani,manevi ve kültürel değerlerini benimseyen,koruyan ve geliştiren,ailesini,vatanını,milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan,insan haklarına ve anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik,laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye’ye karşı görev ve sorumluluklarını bilen ...”

    Milli Eğitim Genel Amaçları (Madde 5): “Milli Eğitim amaç ve ilkeleri doğrultusunda,öğrencilere Atatürk ilke ve inkılâplarını benimsetme,Türkiye Cumhuriyetinin anayasasına ve demokrasinin ilkelerine... İnsan hakları,çocuk hakları,başkalarının haklarına saygı ... Birey olma bilinci kazandırabilmektir.”

    Şimdi soralım: Neden buralara ‘Tağutlara kulluğun modern mabedleri’ dediğimiz anlaşılıyor mu ? Ve bu cürmü “Oku!” emrine mâl edenler;bu kurumların “Oku!” emri için münasip yerler olduklarından emin mi ?

    Sabit bin Dehhak radıyallahu anh anlatıyor:”Bir adam Allah Rasûlü’ne geldi:’Ben Buvane mıntıkasında bir deve kesmeyi adadım’ dedi.Allah Rasûlü:’Orada cahiliye putlarından,ibadet edilen bir put var mı ? diye sordu.’Hayır’ dediler.’Öyleyse adağını yerine getir’buyurdu.”

    Adak;İslam’ın yerine getirilmesini emrettiği ibadetlerdendir,ancak her mekanda bu emir icra edilmez.İbadet edilen putlardan ve cahiliye bayramlarından temizlenmiş mekanlarda ancak yerine getirilebilir.

    Allah’ın “Oku!” emrine binaen okulları imar ettiğini iddia edenlere biz de soralım:Bu emri yerine getirdiğinizi iddia ettiğiniz mabedlerde put ve şirk bayramları var mı ?

    Şayet varsa;sizler neden orada bulunuyorsunuz ? Okul ve put... Okul ve cahiliye bayramları... Kalbinde zerre hayat,vicdanında ise hayâ olan insanın yüzünün kızarmaması mümkün mü ? Buralar puthanelerdir.Bahçe de,sınıfta,koridor da,kitaplar da,dersler de,okul alet ve edevatıda,her yerde büyük tağutun putu vardır.Tazim edilecek şekilde yükseğe asılmıştır.Ve her sabah ona ibadet edilip,bağlılık yemini yapılır.Onun putunun önünde,saygı içerisinde,kıpırdamadan,hep beraber,aynı usül ve lafızlarla... Yaradan adına,bu ibadet değilse,ibadet nedir ? En katı mezhepler dahi namazda üç harekete müsaade etmişken,tek hareketin disiplin ve kınama,bazen de dayak nedeni olduğu bu törenin adı nedir ! Bu ibadet değilse,Mekke müşriklerinin Allah’a yaklaşmak adına,Allah’ın subhanehu ve teâlâ Salih kulları önünde yaptığı seremoniyi de şirk eylemi olarak adlandırmayın siyer okumalarınızda (!)

    Ya bayramlar ? Tağutları övdükleri gibi,onların İslam dinine zarar vermek adına yaptıkları eylemleri bayram ve etkinlik adına kutsarlar ... Bu bayramlar,cahiliye bayramları gibi eğlenceden ibaret değildir.Hazırlıklara belli bir zaman önce başlanır,bir plan ve program dahilinde yapılır.Özel geçit tâkı hazırlanır.

    Örnek olması açısından;Cumhuriyet’in kuruluşu bayram olarak kutlanır.İslam aleminin yas günü olması gereken bir gündür oysa... Sembol olduğu şey;İslam’ın yönetimden kaldırılması,yerine beşeri yönetime geçilmesidir.Bu,bayram olarak kutlanmaktadır! Tağut bu fiilinden dolayı övülmektedir.

    Bu tağutun helak olduğu gün yas tutulur.Buna yönelik etkinlikler yapılır.2007 yılının 10 Kasım’ında bir öğretmen çocuklara şu şiiri ezberletmiştir:

    Karanlığa güneşsin
    Bir sönmeyen ateşsin
    Sen ilahlara eşsin
    Benim sevgili atam

    Bu olay bir velinin fark etmesiyle basına yansımıştır.Tabi çocuklar ezberledikten sonra...

    Bunda şaşılacak bir şey yoktur.Sistem amacını açıkça ilan etmiş,bunu yönetmelikte belirtmiştir.Yapılan tüm etkinlikler ve müfredat bu doğrultudadır.Şaşılacak olan,işlediği cürmü Allah’ın subhenahu ve teâlâ “Oku!” emrine mâl edenlerin halidir.
  • Herkesin içinde bir şeye ait olma içgüdüsü vardır elbet ama bu bir kişiye sunulduğu zaman, o ipin nerelere gideceğini kimse tahmin edemez.
  • İnsanın kalbini dinlemek için herşeyi hiçe saydığı zamanlar vardır ve hiçe sayamadığı zaaflar... Bazen bütün dünyaya karşı güçlüsündür bazen de birinin karşısında çok güçsüz. Söyleyebildiğin şeyler vardır bir de söyleyemediğin...
    Bazen biri gider... Kırıldığı için... Korktuğu için... Üzüleceğini anladığı ve daha çok üzülmek istemediği için... Onu neyin mutlu ettiğini bildiği halde gider... Bazen biri kapıyı çarpıp çıkar ve sanki içinde bir kapı kapanır. Birşey söylemek istersin, söyleyemezsin. Haksız bile olsan ona kızarsın. O sihrin, sabah uyandığın zaman elinde olmadan seni gülümseten o duygunun haklılıkla ilgisi olmadığı için mi? Bir gün bu anları hatırlayıp içinde kimseye söyleyemediğin bir hüzün duyacağını bilirsin.
  • Bu cümle çocukluğumu anlatırdı aslında. Fakir değil ama çok da zengin değildik.
    Amcamın bir bakkalı içinde onlarca çikolatası..Benim ise çocuk yaşa yakışmayan gururum. İstediğini al dese dahi bakardım sadece raflara. Renk renk paketler kendini sunardi bana. Dedem gelir ve şuan 25 kuruşluk değeri dahi olmayan o dandik, ufak poşeti uzatırdı. Al poşeti doldur. İşte o zaman egomun esaretinde olan çocuk çıkardı ortaya. Cipsler çikolatalar.. sanki tüm market girecekmiş gibi içine.
    Benim için çok büyüktü o poşet. Tüm çocukluğumu içine aldı. Kardeşimle paylaştığım her şey daha çok bereketlenirdi içinde.
    Şimdi bakıyorum , yine karşıma çıkıyor o poşet. Ekmek ya da meyve , sebze alıyor içine.
    Acaba değersizleşti mi çocukluğum??
  • Cumhuriyet Halk Partisinden "Dörtlü Takrir"e imza koyup istifa ederek ayrılan dört milletvekili bazen Celal Bayar’ın evinde bazen Adnan Menderes’in evinde toplanıp çalışıyorlardı. Nihayet bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra 7 Ocak 1946 da Refik Koraltan’ın İçişleri Bakanlığına resmi müracaatı yapmasıyla "Demokrat Parti" kurulmuş oldu. Parti kurulduğu zaman Celal Bayar 68, Refik Koraltan 57, Fuat Köprülü 56 ve Adnan Menderes 47 yaşındaydı.

    Parti genel başkanlığına Celal Bayar getirildi. Ekonomi ve siyasette liberal düzenlemeler öngören parti programında; siyasetin demokratikleşmesi, temel hak ve özgürlüklerin önünün açılmasının sağlanması belirtiliyordu. Demokrat Parti yurt genelinde örgütünü süratle kurmaya girişti. İl ve ilçe örgütlerine üyelik talebi beklenenin ötesindeydi.

    Cumhuriyet Halk Partisi, muhalif bir parti kurulmasını memnunlukla karşıladı. Ama bu kadar kısa zaman içinde gelişmesini ve örgütlenebilmesini beklemiyordu. Bu durum yeni kurulan partiye olan tavrının değişmesine sebep oldu. İktidar gücüyle baskı altına almaya çalıştı. İlk günlerden itibaren karşılıklı siyasi çatışmalar, sürtüşmeler başladı.